Umut Huzmeleri

"So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers." — Quran (3:139)

Indila – Derniere danse 14/04/2014

Filed under: Français,Multimedia — La Reverie @ 23:00
Tags: , , , , ,

 

Bizim vazifemiz zafer değil, sefer…

Filed under: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 22:10
vazife sefer
.
Cenab-ı Hak, kullarını tecrübe eder, fakat insanların O’nu tecrübe etmeye hakları yoktur, hadleri değildir.
Üstad Hazretleri diyor ki: “Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk’ın işine karışmamalıdır. Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu defalarca mağlup eden Celâleddin Harzemşah harbe giderken, vezirleri ve çevresi ona demişler: ‘Sen muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni gâlip edecek.’ O demiş: ‘Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmekle vazifedarım. Cenab-ı Hakk’ın işine karışmam; muzaffer etmek veya mağlup etmek O’nun işidir.’ İşte o zât, bu teslimiyet sırrını anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. Evet, insan elindeki cüz’î irade ile işlediği fiillerde, Cenab-ı Hakk’a ait neticeleri düşünmemelidir. (…) Öyle ise, işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye hareketlerinizi bina etmekle karışmayınız ve Yaradanınıza  karşı tecrübe vaziyetini almayınız!” (On Yedinci Lem’a, Onüçüncü  Nota)
Lem’alar’da Üstad Hazretleri “Fahrül-Âlemin (Kâinatın iftihar tablosu) ve Âlemlerin Rabb’inin Habîb-i Resul-i Ekrem’in (sas) sahâbelerinin, müşriklere karşı Uhud Savaşı’nın sonunda ve Huneyn Savaşı’nın başında mağlubiyetinin hikmeti nedir?” sorusuna verdiği cevapta diyor ki: “Müşrikler içinde, o zamanda sahabelerin saflarında bulunan büyük sahabelere, istikbalde mukabil gelecek Hz. Hâlid bin Velid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikbâlleri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, İlahî hikmet gelecekte yapacağı iyiliklerin acele bir mükâfatı olarak mâzide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek geçmişteki, sahabeler, istikbâldeki sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o gelecekteki, sahabeler kılıçlardan çıkan şimşek gibi parıltı korkusuyla değil, belki gerçeğin pırıltısının şevk ile İslâmiyet’e girsin ve o yaratılıştan gelen akıl dolu cesaretleri çok zillet çekmesin.” (Yedinci Lem’a, İkincisi)
Bediüzzaman Hazretleri, 1922 Temmuz başında İstanbul’dan Ankara’ya davet üzerine gitmişti. Hatta Ankara’da Siverek Mebusu Abdülgani Ensârî’ye 3 Temmuz 1922 Perşembe günü Kurban Bayramı arefesinde lâtife olarak “Ensârî!  Yarın Saîd’in başını kesecekler!” demişti. Maksadı Arapça yazılı “saîd” kelimesinin başındaki “sin” harfi kesilince geriye “îd” kalır. O da “bayram” demektir. Yani “yarın bayram olacak” demek istemişti.
Üstad’ın  Meclis’e gelişi, resmî karşılama şeklinde olmuştu. Bu husus Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 15 Rebîülevvel 1341 Cuma tarihli nüshasında “Tarihî Bir Celse” başlığı ile haberleştirilmişti.
Üstad, Meclis’te aradığını bulamadı ve irşad maksadı ile 19 Ocak 1923 tarihinde namaz ile ilgili on maddelik bir beyanname yazıp gerekli ikazı yapmıştı. Hatta bu yüzden Mustafa Kemal ile arasında sert bir münakaşa geçmişti. Daha sonra Ankara’dan Van’a döndü…
Üstad Hazretleri, On Üçüncü Lem’a’nın On İkinci İşaret’inde Meclis’te yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Ben kendim tekrar tekrar müşâhede etmiştim ki, yüzde on ehl-i fesat, yüzde doksan ehl-i salahı mağlup ediyordu. Hayretle merak ettim, tetkik ederek katiyen anladım ki, o galibiyet kuvvet ve kudretten ileri gelmiyor. Belki fesattan ve alçaklıktan, tahripten ve ehl-i hakkın ihtilafından istifade etmesinden, içlerine ihtilaf atmaktan, zayıf damarları tutmaktan, aşılamaktan ve nefsânî hissiyatı ve şahsî garazları tahrik etmekten ve insanın mâhiyetinde muzır madenler hükmünde bulunan fena istidatları işlettirmekten, şan ve şeref nâmıyla riyâkârâne nefsin firavunluğunu okşamaktan ve vicdansızca tahribatlarından  herkes korkmasından ileri geliyor. Ve onun benzeri şeytanî desise ve sinsi hileler vasıtasıyla geçici olarak ehl-i hakka gâlip gelirler.”
Ama bu galibiyetler hep muvakkattır…
Üstad Hazretleri’nin bu değerlendirmelerini, yeniden yaşadığımız şu şartlar içinde iyice bir değerlendirmemiz gerekiyor…
.
Abdullah Aymaz

 

 

Üzülme sen delikanlı!

hicret hizmet
.
Dualar yağıyor size dünyanın her yerinden…
En kuvvetli manevi zırhlar gönderiliyor sizin adınıza semalara her gece…
Hacetler kılınıyor peşi peşine…
Gözyaşlarından ırmaklar oluşuyor, belki çorak sinelerde bir yeşermeye vesile olur ümidiyle…
Üzülme sen delikanlı!
Adını, nam-ı celilini duyurmak için orada bulunduğun Kudreti Sonsuz, seni koruyacaktır…
.
Hatırlar mısın delikanlı, lise yıllarında bir hayalin vardı. Mühendis olacak ve yüksek maaşla hayatını mutlu, mesut sürdürecektin. En iyi üniversitelerden birini hedefliyordun. Bunun için iyi bir dershaneye gitmek gerektiğini düşündün. Dershanedeki matematik öğretmeni Rıza hocayı çok sevmiştin. O da seni kardeş kabul etmiş ve sahip çıkmıştı. Gün geçtikçe iyi bir mühendis olmak yerine iyi bir öğretmen olmak fikri gelişti iç dünyanda. Evet evet, öğretmen olmalı ve Rıza hoca gibi gönüllere girmeliydin.
Sınav tarihi yaklaştıkça Rıza hocayla aranızdaki bağ daha da kuvvetlenmişti. Onun sene sonunda yurtdışında bir okula öğretmen olarak gideceğini duyduğunda ise çok üzülmüştün. Neden gidiyordu ki Rıza hoca, adını sanını bilmediği bir ülkeye? Burada kalsa, öğretmenliğe aynı şekilde devam etse olmaz mıydı? Bir daha nasıl görüşecektin kendisiyle? Bu sorular içini kemirip durdu günler boyu. Sonunda açıldın hocana ve tek tek sıraladın biriktirdiğin bütün soruları. Hocan tebessüm etmişti her zamanki içtenliğiyle. Ve sana uzun cevaplar vermek yerine, elinden tutup odasına götürdü. Bilgisayarından bir sohbet dinletti sana. İlk defa duyuyordun bu sesi. İçine işliyordu anlattıkları…
Kalbi yerinden çıkacak gibi ağlıyordu ekrandaki adam, kelimeler ağzından inci gibi dökülürken. “Nam-ı celîl-i Muhammedî’yi güneşin doğup battığı her yere götürme idealini” anlatıyordu. Allah’ım, o ne samimiyetti öyle! Efendimiz’in adının dünyada yeteri kadar duyurulmamış olmasından duyduğu keder ve ıstırap yüzüne vurmuş, kelimeler o ıstırabı dillendirmede neredeyse çaresiz kalmıştı. Bitirirken “Ne olur Allah aşkına, bu beste yarım kalmasın. Bu şiiri tamamlayın, kafiyesi eksik kalmasın!” diyordu. Senin de içine bir kor düşmüştü. Göz pınarlarından sicim gibi boşalan yaşları silerken, nasıl bir ruh haletine büründüğünün farkında bile değildin. Rıza hocana döndün ve “Gidin hocam, ne olur gidin oralara… Taşıyın Efendimiz’in adını, milletimizin bayrağını dünyanın her tarafına!” dedin ve sarıldın boynuna. Sen de gidecektin… O anda kararını vermiştin… Yangına koşan bir tulumbacı misali, hırz-ı can edip durmadan yürüyecektin.
Matematik öğretmenliğini tercih ettin. Oysa puanların daha iyi bölümlere yetiyordu. Ama senin bir idealin vardı. Gönüller fethedecektin… Allah’ın adını, Resûlü’nün nâmını, milletinin değerlerini taşıyacaktın dünyanın en uzak köşelerine. Hiç bitmeyecek sandın üniversite yılları. Dört yılı şafak sayar gibi saydın. İple çektin mezuniyeti. Yaz tatillerinde olimpiyatlar vesilesiyle memlekete gelen Rıza hocanın yaşadıkları ve anlattıkları bu arzunu daha da pekiştirdi. “İki odalı bir evde yaşıyoruz” demişti Rıza hoca. Yer minderlerinden oluşan bir eşya grubu varmış evlerinde. Gece minderleri birleştirdiklerinde yatak oluyor, gündüzleri de tek tek ayırdıklarında oturma grubuna (!) dönüşüyordu. Ama mutluydu Rıza hoca. “Patatesin kırk çeşit yemeğini yapıyoruz” derken sitem etmiyor, gülüyordu. Bir defasında beş yaşındaki oğluyla gelmişlerdi yanına. Oyalansın diye içinde çok resim bulunan “Tarihçe-i Hayat”ı vermiştin küçük Burak’ın eline. Burak, resimlerde gördüğü zatı babasına gösterirken “Aaa baba bak, bu amca her gün bizim okula geliyor!” demişti ve sen bir daha heyecanla ürpermiştin. Mutlaka gitmeliydin sen de; hem de hiç vakit kaybetmeden!
Ve gittin delikanlı! Sen de gittin. Uçağa bindiğinde gideceğin şehrin sadece adını biliyordun. İzmirli bir esnaf oturmuştu yanına. Sana nereye gittiğini sorduğunda, elindeki kâğıttan okuyarak söylemiştin gideceğin şehrin adını. O ülkenin haritasını çantasından çıkarmıştı, o yeni tanıştığın gönül dostun. Baktınız ve haritada göremediniz gideceğin şehri. Endişelenmiştin biraz ama tevekkülün ötesinde bir teslimiyetin vardı. Havaalanına indiğinizde etrafa sordunuz ve trenle daha sekiz saat yolunuz olduğunu öğrendiniz. “Ama oralar çok soğuktur” demişlerdi size yolu tarif edenler. Hiç tanımadığın o gönül dostun, oralarda üşümeyesin diye sana birkaç palto, kaşkol, eldiven, bere almıştı. Trene binip tek başına o memlekete giderken, sana bu güzellikleri lütfedene hamdediyor, “Değildir bana layık bu bende; Bana bu lutfile ihsan nedendir!” diyordun.
Toplam sekiz öğretmenle bir destan yazdınız o şehirde. Seni ve senin gibi milyonlarca fidanı gözyaşlarıyla besleyip büyüten gönül insanının ifadesiyle “buza yazı yazıyor gibi” yazdınız sayfalara sığmayan hikâyelerinizi. O insanların teveccühleri, samimiyetleri bir güç kaynağı oldu size. Dönmeyi hiç düşünmediniz. Oraları kendi memleketiniz bildiniz. Zaman zaman Türkiye’den ve başka ülkelerden sizi ziyarete gelen insanların “ne kadar kalacaksınız burada, dönmeyi düşünmüyor musunuz” şeklindeki sorularına hep içten tebessümlerle cevap verdiniz. “Dönmeye değil, ölmeye geldik” dediniz. Kiminiz talebesini boğulmaktan kurtarırken can verdi, kiminiz hizmet yolunda bir trafik kazasında şehit düştü. Bedenlerinizi bir imza gibi bıraktınız o topraklara. Ülke ülke gezdiniz. İnsanlık adına, mürüvvet adına, değerlerimizi bayrak bayrak dalgalandırmak adına, güneşin doğup battığı her yerde olmak istediniz.
Ah be delikanlı! Şimdi neler hissediyorsun kim bilir? Okullarını kapatmak istiyorlar. Yaptığın hizmetleri bitirmek, dalgalandırdığın bayrağı indirmek istiyorlar. “Allah’ı anlatma, Resûlullah’ı tanıtma, bayrağımızı dalgalandırma!” diye bademcikleri görününceye kadar bağırıyorlar… Hem de sana bin bir iftirayı atarak yapıyorlar bunu. Bir mü’mine yakışmayan her türlü hakareti sıralıyorlar hiç sıkılmadan! Senin üç dört minderli odana “in” diyorlar delikanlı! Oraya girmekle tehdit ediyorlar seni! Çekik gözlü, sarı, siyah, beyaz tenli çocuklara insanlığı, mürüvveti öğrettiğiniz ocaklara “terör yuvası” yaftası yapıştırıyorlar. Daha dün sizi tebrik etmek için birbirleriyle yarışanlar, bugün aynı yarışı size hakaret etmek için sürdürüyorlar.
Bir kısmı hakarette, iftirada sınır tanımazken, birileri de susarak söylenenleri ikrar ediyorlar. Üç beş yürekli ve vefalı insanın dışında herkes lâl kesilmiş adeta. İyi günlerde sizle aynı fotoğrafa girmek için yarışanlar, şimdilerde gerilerin en gerisine saklanmışlar. “Siyasi ömrümü elliyle çarpın, yurtdışındaki bir öğretmenin bir senesine tekabül etmez!” diye coşkulu nutuklar atanlar, şimdilerde “Konuşturmayın beni!” diyerek tehditler savuruyorlar. Tertip komitelerinde vazife alacak kadar işin içinde olanların bir kısmı bile konuşamaz hale gelmiş. Belki bazıları içten içe avuçlarını ovuşturuyorlar, kim bilir! Din diyanet adına her türlü hassasiyete sahip olduğunu söyleyenlerden hiç ses yok! Dalgalanan bayrak mı rahatsız etti onları, temsil ettiğiniz değerler mi, onu bilemiyorum. Ama akılla, vicdanla, insafla, iz’anla izahı mümkün olmayan garip bir dönemden geçiyoruz.
Biliyorum delikanlı! Şimdilerde “Vefa umarken candan, kaldık yaya dermandan” dizelerini mırıldanıyorsundur sıklıkla… Hayatında ilk defa duyduğun yakası açılmamış hakaretleri dinlerken, Asr-ı Saadet’le teselli oluyorsun belki de… Necaşî aklına geliyordur zannımca… “Allah var, gam yok…” diyerek teskin ediyorsunuzdur birbirinizi arkadaşlarınızla… Haklısınız, “Allah var, gam yok…” Dualar yağıyor size dünyanın her yerinden… En kuvvetli manevi zırhlar gönderiliyor sizin adınıza semalara her gece… Hacetler kılınıyor peşi peşine… Gözyaşlarından ırmaklar oluşuyor, belki çorak sinelerde bir yeşermeye vesile olur ümidiyle…
Üzülme sen delikanlı! Adını, nam-ı celilini duyurmak için orada bulunduğun Kudreti Sonsuz, seni koruyacaktır…
.
Süleyman Sargın

 

 

Rüzgarı topladım…

Filed under: Berceste-Şiir — La Reverie @ 21:39
Tags:

senin için

.
“Günleri uzun ettim, zaman çaldım yarından
 Mendilimi doldurdum, aşk dağının karından 
Kır çiçeği kokulu gönül yaylalarından
Rüzgârı topladım, sana bırakmak için.”
.
Mehmet Ali Kalkan
 

Yerdeyim…

Filed under: Berceste-Şiir — La Reverie @ 21:32
Tags: , ,
umut
.
“Kırbaş bilmez yağız atlar gelirdi 
Yay gerenler birbirini bilirdi
Ümidime çığ düşse de erirdi 
Mızrak boyu kar söktüğüm yerdeyim”
.
Mehmet Ali Kalkan
 

Hicrete gelin gidenler

Filed under: Işık süvarileri,Kitabiyat — La Reverie @ 21:25
Tags: , , , ,

onculer_kapak1400.340x340-75

.

Onlar, “Toprağın bağrına saçılan ışık tohumları gibi, yayılın cihana!” emrini duyar duymaz ışık tohumları olup bütün dünyaya yayıldılar.
Yağmur yüklü bulutlar misali sevgi ve ümit olup şakır şakır muhabbete hasret gönüllere yağdılar. 
Hicret deyip yollara düşen, arzın en ücra noktalarına kadar yayılan “öncüler”
ortaya koymuş oldukları baş döndürücü fedakârlıklarıyla tarih yazdılar. 
“Bir hafta içinde evimizi toplayıp hicret ettik…”
“Alzheimer hastası olan babam, döndüğümde beni hatırlamıyordu…”
“Ekmek olsun, su olsun bize yeter.” dedik ve yola çıktık…
“Evladımın vefat ettiğini öğrendiğimde “Allah’ım ben hep bu insanlara ‘Müslüman her durumda Rabbinden razı olur.’ diyordum.
Şimdi beni cahil insanlar gibi isyan ettirme ki kötü örnek olmayayım, diye yalvarıyordum…”
Eşim, “Allah’ın rızasını kazanmak için sıkıntı çekmeye hazır mısın hanım?” dediğinde “Hazırım.” demiştim…
“Üç buçuk yaşındaki oğlum Muhammed Erkam’ı Mozanbik topraklarından cennete uğurladık.
Döktüğüm gözyaşlarının her bir damlasından haberdar olan Allah’a hamd olsun.
O biliyor ki verdiklerine şükrediyor, aldıklarına isyan etmiyorum…”
.
Onların ellerinde gelin çiçeği yerine bavulları vardı. Gurbete, hicrete gelin gidiyorlardı. Burç FM spikeri Zeynep Kamez Kaya, 2 buçuk yıldır hicrete gelin gidenlerin hikâyesinin anlatıldığı bir program yapıyor. Şimdi de konuklarının her birinin roman olacak nitelikteki hikâyelerini kitapta topladı. Aralarında hâlâ hicret diyarlarında olanlar da var, Türkiye’ye dönenler de.
Zeynep Kamez Kaya, hizmete gelin giden kadınları 2 buçuk yıldır Burç FM’deki programında konuk ediyor, hatıralarını dinleyicisiyle buluşturuyor. Şimdi de programına katılanlardan onbeşinin hikâyesini kitaplaştırdı. ‘Hicrete Gelin Giden Öncüler’de anlatılanları okurken zaman zaman gözleriniz yaşaracak, zaman zaman gönlünüz şükranla dolacak. Birçoğu iyi üniversiteden mezun, Türkiye’de iyi şartlarda yaşayan bu kadınlar, gençliklerinin baharında eğitim seferberliğine katılmış. Anne-babalarından, evlatlarından ve tabiî ki konforlarından vazgeçmişler. Kaya, onlardan söz ederken “çok mütevazı insanlar” diyor. Programa konuk etmekte, hayat hikâyelerini anlattırmakta zorlanmış. “Yaşadıklarını anlatmak istemiyorlar. Çok sıkıntı çekmişler ama Allah’ın lütfunu da bire bir yaşamışlar, görmüşler.” diyen Kaya sözlerine şöyle devam ediyor: “Onların hikâyelerini dinleyince hayata bakışınız değişiyor. Düşünün hayatta vazgeçemem dediğiniz neler var. İşte onlardan vazgeçmiş insanlar. Bir ev hanımı evde neyim eksik diye bakar ya… Onlar buzdolaplarının, ütülerinin olmadığını ihtiyaç duyduklarında fark ediyorlar. Onlar her şeyi hiçe saymışlar, köprüler kurmak için kendilerinden vazgeçmişler. İstedim ki hikâyelerini yazarak insanlara, onları dualarınızda anın diyeyim.” Işık Yayınları’ndan çıkan “Hicrete Gelin Giden Öncüler”, binlerce kadının arasından sadece 15’inin hikâyesini anlatıyor.
Tuba Çalımcı, ailesiyle birlikte Zanzibar’dayken.
“Hicret etmek için evlendim”
“Ben hicret düşüncesiyle evlenmeyi kabul ettim.” diyen Tuğba Çalımcı’nın eşiyle tanışıp evlenmesi bir ay içinde olmuş. Moğolistan’a gittiklerinde bir süre ev tutamadıkları için oradaki öğretmenlerden Adem Tatlı’nın evinde kalmışlar. Ev tuttuklarında ise eşya bulmakta zorlanmışlar. Hatta ilk misafirine tencere olmadığı için çay demliğinde makarna pişirmiş. Çalımcı ailesinin ikinci hicret yeri Afrika olmuş. Çocukları bu topraklarda doğmuş. Bugün Türkiye’de olan Çalımlı, “Hicret içimde hâlâ yanmaya devam eden bir kor… Zanzibar’ın dar sokaklarını hatırladığımda burnumun direği sızlar. Şimdi gitmemiz gerekse arkama bakmadan giderim. Nasip…” diyor.
Ülkü ve Yüksel Bayrak Zimbabve’de yaşıyor.
“Oğlum Mozambik’te doğdu, orada vefat etti”
Öncekilerden dinlediği için Ülkü Bayrak, hicrete hazırlıklı gitmiş bir gelin. Bavulunda kıyafetlerinin yanında çaydanlığı ve çay bardakları da varmış. Gittiği ülkede ilk zamanlarında hep ev işleriyle meşgul olmuş. Sonra o da eşiyle beraber okula gitmeye başlamış. Okulun yemekleriyle, perdeleriyle, hatta öğrencilerinin formalarının söküğüyle ilgileniyormuş. Dokuz yıl Mozambik’te kalan Bayrak’ın küçük oğlu elim bir kaza geçirerek vefat etmiş. Kabri orada. Mezar taşında hem Türk bayrağı hem de Mozambik bayrağı var. Şimdi Zimbabve’de yaşayan Bayrak, “Orada doğdu, orada vefat etti. Biz başka ülkedeyiz ama biliyorum ki oğlumun kabri hep ziyaret ediliyor. Asım ağabey gelen misafirleri ilk oraya götürüyor. Allah razı olsun.” diyor.   
“Üç-beş aile aynı çay bardaklarını kullanıyordu”  
Hatice Beyli, 1998 yılında Tacikistan’a giderken yanında hiçbir şey götürmez. Eşiyle birlikte “Sahabeler yanlarına hiçbirşey almamışlardı” diye düşünürler. Hatice Hanım, Türkiye’de iken her şey mükemmel olsun istermiş, Tacikistan’da ise hayat anlayışı değişmiş. O yüzden hicretin kendisini terbiye ettiğini düşünüyor. Mesela israf konusuna daha çok dikkat etmeye başlamış. Çünkü suyu kaynatmadan içemiyorlarmış. Bir takım çay bardağını üç beş aile birlikte kullanıyormuş. Kimin evine misafir gelse bardakları o alıyormuş. Elektrikler sık sık kesiliyormuş. Misafirlerin geleceği gün hem elektrikler hem de sular kesilir; “Eşimi aradım ve yemeği iptal etmesini istedim. Edemiyecekti, çok geçti, ‘İstersen Tacikler gibi yemeği dışarıda pişir’ dedi. Ağlaya ağlaya dua ettim ve iftara iki saat kala elektrikler geldi. O misafirlerimi ağırladığımdaki lezzeti hiçbir şeyde alamıyorum.”
“Makarna süzgeci ne büyük nimetmiş!”
“Türkiye’ye döndüğümde babam beni hatırlar mı?” giderken tek endişesi buydu, çünkü babası alzheimer hastasıydı. Yeni evli çift Başkurdistan’a giderlerken ‘oradan alırız’ diye çoğu şeyi geri bırakmıştı. Nereden bilecekti ki makarna süzgeci bile bulamayacaklarını, çaylarını tencerede demleyeceklerini. Özbekistan’dan ziyaretlerine gelen biri hediye olarak makarna süzgeci getirdiğinde, son model bir araba armağan edilmiş gibi sevindiklerini söylüyor Sevgi Karyağdı. Anestezi olmadığı için uyutulmadan ameliyat olmuş, -40 derece soğuk yüzünden çocukları hastalanmış, eşi astım  olmuş, her türlü zorluğa katlanmışlar ama kendisi kanser olunca dönmek zorunda kalmışlar. O iyileşmiş fakat oğlu aynı hastalıktan vefat etmişti. Yakın bir zaman önce de eşi… Karyağdı, “Dünyanın dört bir yanında açılan okullarda yetişen öğrencileri gördükçe çekilen her sıkıntıya değdi diyorum. Bin canım olsun biniyle de hicret etmek isterim.” diyor. Babası içinse şunları anlatıyor: “Dönünce babamı yürüyüşe çıkardım. Üzerimizden uçak geçiyordu, gösterip kızım gelmedi diye ağlamaya başladı. ‘Ben buradayım babacığım.’ deyince, yüzüme bakıp gülümsedi.”
“Hakk’ın hatırı için ‘evet’ dedim”
“Elimde çorap bile yıkamayan ben, beş ay boyunca hem ağlayıp hem çamaşır yıkamıştım. Suların bir ay boyunca kesildiği olurdu. Taşıma suyla çamaşır yıkamak çok zordu.” diyor Fadime Akar. Eşinin evlilik teklifini Afrika’ya gideceği için kabul etmekte tereddüt eden Akar, Efendimiz’i rüyasında görünce kesin kararını vermiş. Evlenip Etiyopya’ya gitmiş. Akar diyor ki; “Hakk’ın hatırı olmasa imtihanlar lezzetlenir miydi?”
“Seninle her yere giderim ama Rusya’ya hayır!”
Azeri kızı Melike Kangül, küçük bir çocukken babaannesine, “Ben Türkiye’ye gideceğim ve bir Türk ile evleneceğim” dermiş, ninesi de gülermiş. 90’ların başında okul açmaya gelen Türk öğretmenler bu sebeple Kangül’ü ve ailesini hem şaşırtmış hem de heyecanlandırmış. Türk kolejinde okumaya başlamış. Sonra bir Türk işadamının desteğiyle Türkiye’ye gelmiş. Bakü’ye öğretmen olarak döndüğünde öğrencilerinden biri vesilesiyle bir Türk’le İsmail Bey’le evlenmiş. Kısa bir süre sonra İsmail Bey, Rusya’ya hicret etmek istediğini söylemiş. Melike Hanım, babası onları bırakıp Rusya’ya gittiği için, “Seninle her yer olur ama Rusya hayır.” demiş. Eşi gitmiş, onun hasretine dayanamadığı için Melike Hanım da… Kızı Meryem orada doğmuş, orada vefat etmiş. Ve Melike Hanım der ki: “Fidanları ümitle sulayan ve kurumuş çölleri yeşerten isimsiz kahramanlara, öncülere teşekkürlerimi sunuyorum.”
“Türk TIR’ına yetişemeyince ağladım”
Rusya’ya gelin gideceğini duyduğunda bütün akrabaları karşı çıkmış. Damat adayı için “Çalışmaya gidecek başka ülke mi yok?” demişler. Ama gönül bu, Müzeyyen Sarıkaya tüm itirazlara rağmen evlenmiş. “Yokluk, fakirlik kişiden kişiye değişim gösterir.” diyen Sarıkaya evliliğinin ilk yıllarını şöyle anlatıyor: “Yatağım olacağını düşünüp çarşaf takımlarımı; mutfak dolabımın olacağını düşünüp mutfak örtülerimi; koltuklarım olacağını düşünüp, koltuk örtülerimi getirmiştim. Bunlar bizim için varlık bile sayılmayacak türden şeylerdi. Getirdiğim tüm çeyizimi valizimden hiç çıkarmadım.” Bu şartlarda eşinin en büyük destekçisi, dostu olmuş. “Her şeyin nimet olduğunu öğrendiğim bir yerdi Rusya.” diyen Sarıkaya, bir Türk TIR’ı sebebiyle neden ağladığını anlatıyor: “Bir gün eşimle yolda giderken bir Türk TIR’ı gördük… Kırmızı ışıkta duran TIR’a yetişip şoförüyle konuşmak için koşmaya başladık. Tam biz yaklaşmıştık yeşil ışık yandı… TIR’ın ardında kaldırıma oturup ağlamaya başladım… Türkçe kelimeleri unutmaya başlamıştım… Türkçe konuşabildiğim tek kişi eşimdi.”

.

 

Söz konusu olamaz!..

Filed under: Çizgiyorum — La Reverie @ 21:11
Tags: , ,
cizgiemreb
.
Emre Özdemir
ZAMAN  14 Nisan 2014, Pazartesi
 

 
The Land Of Olive Tree

With an Olive branch shall bridge Peace toward Palestine

Sılaya Hasretim Dinmez

Ya ilahi ! bizim ümidimiz ve seyyidimiz yalnız sensin.

Zєяяєcє

Ç I Ğ L I K L A R I M I içime gömüyor(um)... (M.Fethullah Gülen)

Menzil - GAVSI SANİ(K.S.A)

www.ahiretrehberi.com | Blog

Good Speech خـيـرُ الكلام

This is the Book about which there is no doubt.

nuryolcusu

"Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm'ın sadâsı olacaktır!..'' (Tarihçe-i Hayat)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 3.854 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: