Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Bahara Uyananlar Nisan 1, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:47 pm
Tags: , ,

bahara-uyananlarBaşını kaldır çevrene bak ve dünü-bugünü bir arada görmeye çalış! Her şeyin muntazam bir tempoyla değişip gelişmekte olduğunu; dün minik bir tomurcuk, kuru bir tohumcuktan ibaret olan filizlerin, dânelerin boy atıp başak bağladıklarını, ayağa kalkıp çiçekler açtıklarını görecek ve hayretten hayrete gireceksin.

Evet, tıpkı baharda, otların, ağaçların, hatta bütün canlıların urbalarını giyip formalarını takması ve her biri kendine has renk, şekil, keyfiyet ve edâ ile gözlerimizi kamaştırıp gönüllerimizi coşturması, başlarımızı döndürüp bakışlarımızı bulandırması misillü; dünyânın dört bir yanında, değişik renk, değişik şekil ve değişik şîvede, fakat hepsi de o tek ve biricik gerçek etrafında olagelen en mevzun değişmeler, en dengeli gelişmeler birbirini takip etmekte ve adetâ Kudret-i Sonsuz, bütün handikaplara rağmen, iç içe baharlar gibi peşi peşine hârikalar ve mucizeler sergilemekte.

Evet, her biri birer cansız kaya parçasına dönmüş dağlara-tepelere, dağlarda-tepelerde kütükleşen ağaçlara, ağaçlar arasında kalakalmış cansız cenazelere, evlek evlek sular yürümekte yıllar yılı ayaklarımızın altında ölü gibi yatan toprak hayat olup fışkırmakta hava, su, yeşil yapraklara, renk renk çiçeklere ve tatlı meyvelere doğru sessiz sessiz akıp gitmekte.

Artık, bugünün dün; yarının da bugün olmayacağını daha iyi seziyor ve daha iyi anlıyoruz. Bugün ufukta bize göz kırpan güneş, dünkü o solgun yüzlü güneş değil. Yarının pırıl pırıl güneşleri de bugünün küsuftan sıyrılmaya çalışan güneşleri gibi olmayacaktır.

Bak daha şimdiden, her tarafta renkler, desenler ve şekiller; renkler, desenler ve şekiller üzerinde billûrlaşan duygular, düşünceler, anlayışlar her gün daha da netleşiyor berraklaşıyor ve çizgi çizgi özüne doğru kayıyor!

Aslında bu umumî değişme ve gelişmeyi, kendimizde görüp göstermemiz de mümkündür Rica ederim, bugünkü nesillerin dünkü nesiller olduğunu iddia edebilir miyiz? Sen dünkü “sen”, beriki de dünkü “o” mudur? Demek ki yarınki sen “sen”, o da “o” olarak kalmayacaktır.

Öyle ise bugünden irâdenle diril ve bir çağlayan gibi özüne doğru akmaya çalış! Zaten, etrafındaki bu canlılık ve dirilmelere adapte olamaz, duygu ve düşüncelerinle bu gürül gürül akıntıya kendini salamazsan olduğun yerde kalakalıp, kuruman kaçınılmaz olacaktır.

Bu canlılık, bu gelişme, bu kaynaşma ne muhteşem, ne göz kamaştırıcı! Bu pırıl pırıl baharın alkışçıları; temsilcileri ne mübârek ve ümitlerin bittiği aynı noktada çölleri cennetlere çevirerek irâdelerimize fer kazandıran kudret ne muazzam ve mübeccel!

Fethullah Gülen, Yeni Ümit

 

101. deneme! Mart 3, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Multimedia — La Reverie @ 2:44 pm
Tags: ,

Kolları, elleri ve ayakları olmayan adam bir takım komiklikler yapıp,
kendini yere düşürdükten sonra ciddileşiyor ve şunları söylüyor:

“Her insan hayatta zaman zaman bu derece umutsuz olduğu zannedilen
durumlara düşebilir; Hatta tekrar ayağa kalkabilmek için her türlü
imkân ve araçtan mahrum da kalabilir…”

“Şimdi sizlere soruyorum” diyor,
“Ben 100 kere tekrar ayağa kalkmayı denesem ve 100′ünde de
başarısızlığa uğrasam, tekrar ayağa kalkabilme konusunda bütün
ümidimi kaybetmeye hakkım veya buna imkânım var mı?”

“Yani sizce artık 101inci  defayı denemeyi dahi düşünme-meli miyim?

Maalesef benim öyle bir şansım yok; hayatımı devam ettirebilmek için
ne yapıp edip tekrar ayağa dikilmek zorundayım! Ne yapıp edip kendime
ayağa kalkmak için bir destek noktası hayal etmek, bunu bulmak zorundayım…

İşte şimdi yapacağım gibi…” diyor.

İzleyin efendim:

http://www.maniacworld.com/are-you-going-to-finish-strong.html

 

Are You Going to Finish Strong?

Nick Vujicic has no arms or legs but has come to terms with his lot in life and he delivers an inspirational speech to these school kids that they will probably never forget.

 

Ey Gönül…Ölmedinse Uyan! Mart 2, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 11:16 pm
Tags:

gul

KAPALI… Şuur kapalı, akıl kapalı, hayâl kapalı… Gözler, kulaklar kapalı. Duygular kapalı ve en önemlisi ruh kapalı. Kalbin kapıları kapalı. Ne vardı bu kadar içine kapanacak? Bir de perdeler kapalı oralarda… Neleri kaçırdığının farkında mı oturduğu mekânlarda, yaşadığı bedende insan? Duyuyor musun, dinliyor musun beni? Hayat çağırıyor seni. Gönlünü dinle, kalbini dinle yürü, aklını dinle dur. Aç perdeleri tek tek. Önce ışığını, çok ama çok erkenden kapattığın o loş odaların, uykusuz gecelerin karanlığından çık kurtul ey ruhum. Mutluluk aradığın yerde değil, kaçmak kapanmak asla çıkar yol değil. Bir dene istersen, bir defacık olsun bir dene lütfen. Nelerin değiştiğini gör ve gül. Gül de, güller açılsın güller koksun her yanın.

Allah’ım, güzel Allah’ım. Sana gelmek ve koşmak isteyen bütün ruhların önündeki kapıları aç, ardına kadar aç lütfen… Her an yeniden yarattığın kâinata, her an yeniden bakabilen bir göz, onu, her an yeniden anlayabilen bir akıl ve her an yeniden hissedebilen bir kalp lûtfeyle.

Ey kapalı kapıların ardındaki duygular, gözler, kulaklar, kalpler, ayaklar…Aralanın, ayaklanın… Haydi ey insanlar, kalkın artık. Hoş günler geliyor; kış geçti, bahar bitti, şimdi yaz başladı. Şaşkın ruhumuzu nefsin şehvet rüzgârları kollarına almadan ve sarmadan, kalbimizi onun sahibine emanet edelim. Kalkın ey ruhlar, kalkın. Öyle bir kalkın ki yataklarınızdan, öylesine açın ki kapıları ümidiniz coşsun. Sevginiz başka yürekleri de tutuştursun. Evet, bu karanlıklardan aydınlıkları çıkarmak için kalkın, uyanın. “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez” diyor Mevlana.

Ey gönül ölmedinse uyan, yeter artık. Sana kapalı görünen kapıları aç artık. Göğün mavilerine, Cennetin baharlarına uç artık.

 

Tutun ki düşmesin ruhumuz Şubat 6, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:27 pm
Tags: , ,

rtrtrtr

“Sizi rüyada dahi göremeyenlerdenim. Sizi bir kere dahi hayalinde canlandıramayanlardan. Ne takatim vardı buna, ne de becerim. Biz rüyaların insanları değildik. Zor zamanların çocuklarıydık. Rüyaları dahi elinden alınan.
Ama biliyor musunuz? Bunu hiç dert etmedim. Etmek istemedim. Çünkü her yerde sizin izinizi gördüm. Sizin her varlığa düşen nurunuzun ışıltısıyla evrenin dili çözüldü. Dilsizlikten kurtulup O’nu anlatan sözcüklere dönüştü. O’nu anlatan bir şarkı gibi seslendi evren. Her varlık parçası suskunluğunu bozdu, en tatlı sözcüklerle O’nu anlattı. Evrenin dilinin sözcükleri sizinle kalbimize taşındı. Kalbimiz sizinle kederlerini teselli etti.
Siz bize kederin bile içindeki sevinci gösterdiniz. Kederlerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi bile sevdirdiniz. En güzel bir sabırla sabretmeyi, sıkıntılara göğüs germeyi tam tamına ancak bir tek siz başardınız. Siz bir sır çözücüsüydünüz. Sırlar sizin önünüzde çözüldü, sırlar önünüzde diz çöktü. Sözcükleriniz ne tatlı, ne kadar sahiciydi. Nereden öğrendiniz bunları?
Siz hep buradasınız. Yanı başımızda.
Bir rüyada bile yüzünüzü görmedim. Biliyor musunuz, bunu hiç dert etmedim. Çünkü sizi hep burada hissetim. Her iyiliğin, güzelliğin, hayrın içinde sizi buldum.
Her kasvetli yaşantıda aklımızı ışıttınız. Olaylara bakışınız, yüzünüzdeki bakış gibi imdadımıza yetişti. Sözcükleriniz en kalın kasvetlere yetti.
Ay ve siz. Siz ve ay. Dağlar ve siz. Siz ve dağlar. Siz ve arkadaşlarınız. Arkadaşlarınız ve siz. Kuşlar ve siz. Siz ve kuşlar. Çöller ve siz. Siz ve çöller. Siz ve eşleriniz. Eşleriniz ve siz. Siz ve tüm insanlık halleri. Tüm insanlık halleri ve siz.
Ne kadar çok şey yaşadınız. Yaşamadığınız bir hüzün kaldı mı sahi? Nasıl dayandınız tüm bunlara? Babanızın siz doğmadan öldüğünü ne zaman öğrendiniz? Öğrendiğinizde neler yaşadınız? Annesiz büyümek nasıl bir mahrumiyetti? Akranlarınızla oynarken onların “Anne, baba” diye seslenmelerini duyduğunuzda gizli gizli ağlar mıydınız, boynunuz bükük hisseder miydiniz kendinizi? Amcalarınızın yanında büyümek nasıl bir kırıklıktı? Eşiniz öldüğünde nasıl dayandınız buna? Ne olur söyleyin. Yalvarırım söyleyin. Özleminizi nasıl giderdiniz? Sevgili amcanız öldüğünde kalbiniz duracak gibi oldu mu? Hayat başınıza yıkıldı mı? Çocuklarınız öldüğünde hangi sözcüklerin bağrına yaslandınız? Ayrılık acısının sızısını ne ile dindirdiniz?
En anlamlı mucizelerinize dahi “Bu bir sihirdir” dendiğinde içinizde bir fırtına koptu mu? Kırıldınız mı? Kırıldığınızda kalbinizden geçen ilk cümle neydi? Size yüz çevrildiğinde O, sizden ne demenizi istedi ve siz ne dediniz? Taif’ten dönüşünüzde nasıl yakardınız Rabbinize?
Bu soruların yanıtları ruhumuzu üşümekten kurtardı. Ruhumuzu tuttu, düşmekten kurtardı. Sizin yanıtlarınızın dışında her cümle, gökteki yıldızlarla ısınmak kadar sahte ve yalancıydı. Yalan tek bir sözcük çıkmadı dudaklarınızdan. Sözcükleriniz heva ve hevesin semtine uğramadı hiç.
Ne kadar sahiciydiniz ve ne kadar güçlü.
Kederden kedere geçtiniz. Karanlıktan karanlığa geçirdi sizi Rabbiniz. Ama siz, her karanlıkta bir nur buldunuz. Sizin tecrübeleriniz olmasaydı biz sahici bir yaşamı nasıl bulacaktık? Siz bize hayatı sundunuz. En gerçeğinden. Bize hayatlarımızı sundunuz. Aydınlık ve karanlığı ile. Siz karanlığı dağıtan nur idiniz.
Biz ancak sizinle tahammül edebiliyoruz hayata, inanın. Sizin sözcüklerinizle. Sizin kalbinize ne iyi geldiyse, bizim kalbimize de ancak o iyi gelebiliyor. Sözcükleriniz ne kadar güçlü? Kalbiniz. O sonsuz derinlikli kalbiniz. Ne kadar güzel sevdi O’nu. Tüm davranışlarınız O’nun içindi, O’nu sevindirmek için.
Ayı neden çok seviyoruz biliyor musunuz? Siz sevmeseydiniz, biz ayı nasıl sevebilirdik? Gece vakti gözlerinizi dikip “Seni Yaratanla beni Yaratan aynı” demeniz aklımıza geliyor. Biz de sizin gibi seslenmeye çalışıyoruz aya. Ayı ne kadar güzel sevdiniz. Ay sizi ne kadar çok sevdi. Ayı her seyredişimizde gördüğümüz nur, sizin nurunuzun tecellisi oldu. Ve nurunuzla şimdi de buradasınız. Yoksa ayı seyretmenin bir anlamı olur muydu? Ya da aydaki anlamı biz başka nasıl bulurduk?
Sağ eliyle yemek yiyorsa bir insan ve bunu siz yaptığınız için yapıyorsa, bu eylemin içinde siz varsınız. Bir çiçeği incitmeyen bir insan, davranışındaki bu nezihliği sizden başka kimden öğrenmiştir ki? Ne kadar nezihsiniz. Ne kadar kibar, ne kadar ince.
Siz buradasınız. Yemeğe başlarken “Bismillah” diyorsak, bunu sizden öğrenmişizdir. Namaza başlama biçimimiz, namazdan sonra ettiğimiz dualar sizin dualarınız değil mi? Yoksa, biz nereden bilirdik en anlamlı duaları?
Belki bir rüyada bile göremedik sizi. Ama hayatımızın her halinde silinmez izlerinizi gördük. Kılıcınızın üzerinde “Gelmeyene gideceksin” yazıyordu. Biz size gelemedik. Siz bize geldiniz. Hoş geldiniz. Ne güzel geldiniz. Siz hep güzel gelirdiniz.
Evimize girerken sağ ayağımızı attık önce. Bunu sadece sizin için yaptık. Sizi hatırladık. Ağzımızdan nazik sözcüklerin çıkmasında sizi bulduk. İhtiyacı olan birinin ihtiyacını gidermemiz, sizin kalbinizdeki merhametin bir sonucu değil mi? Eğer hayat yolunda zerre kadar doğruluğun içindeysek bu doğrulukta siz varsınız. Biz doğru nedir ancak sizinle bildik.
Hayatımızdaki her iyiliğin sizin nurunuzdan çıktığının farkındayız ve bu, kalbimizi kalbinize bağlıyor.
Eğer bir insan bizden korku değil emniyet, düşmanlık değil kardeşlik ve dostluk görüyorsa bu, sizin burada olmanızdandır. Siz kâinatın en emniyet duyulacak insanısınız. Biz de sizin yolunuzda düşe kalka yol almaya çalışan yolcular.
Sizi özlüyoruz. Size duyduğumuz özlemi sizin gibi yaşamaya çalışmakla, sizin gibi teselli aramakla, sizin gibi sabretmeyi öğrenmekle gidermeye çalışıyoruz. Siz bize, size nasıl ulaşacağımızı bile öğrettiniz. “Ben size en güzel rehber değil miyim?” dediniz. Ne güzel dediniz. Bize hayatı öğrettiniz. Yaşamak ancak sizinle kolaylaştı. Siz “güzel ahlak” idiniz. Güzel ahlakı hallerimize kattıkça o hallerin içinde sizi buluyoruz.
İstersek sizi birçok şeyle hatırlarız. Hayata bakışınızla, çocuğunuzu sevme biçiminizle, ayı seyrederken ağzınızdan dökülen sözlerle, Rabbinize tanıklık etme biçiminizle, giyiminizle, dişlerinizi günde birden çok kere temizlemenizle. Ne kadar çok buradasınız. Siz her varlığın ve her zamanın kalbindesiniz.
Her davranışınız O’na bir yakarıştı. Kâinat sessizce konuşuyordu. Kâinatın sessizce konuşan en anlamlı diliydiniz. Sizin gibi yaşamaya çalışmamız da her daim bizi O’na götürüyor, bize O’nu hatırlatıyor. Siz ne güzel bir hatırlatıcısınız. Siz en güzel müjdeleyensiniz. Siz en anlamlı varlıksınız. Çünkü O’nu anlatan en güzel sözcük siz oldunuz. En güzel sözcükler de sizden çıktı. Sizin hayatta O’nu unuttuğunuz bir an bile olmadı. Bu sizin en büyük onurunuzdu. Ne kadar onurluydunuz. Biz de sizi hayatımıza katmakla onurlanıyoruz. Siz bizim için en büyük onur oldunuz.
Bize ne umut veriyor, biliyor musunuz? Biz de sizin dünyanızda çok önemli olduk. Üzerimize o kadar titrediniz ki. Dualarınızdaydık. Hüzünlerinizde, acılarınızda, şefkatinizde, merhametinizdeydik. Size sonsuz karşılık vermek isteriz ancak bunu yapacak takatte değiliz. Ama Rabbimizin size sonsuz karşılık vermesi için duadayız.
Sizi elimizden geldiğince hayatımıza katmaya çalışıyoruz. Daha çoğunu yapmak isterdik. Bu niyete sahibiz.
Biz ancak size tutunabiliyoruz, ancak size güven duyabiliyoruz. Sizin gibi yaşamak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.
Nasıl bu dünyada nasıl tuttuysanız ruhlarımızı, ölünce de teslim etmeyin azap meleklerine. İnsan olarak sizden başka hiçbir güvencemiz yok. Sizin kalbinizden başka güvenli bir kalp yok.
Biz zor zamanların çocuklarıyız. Bizden gözlerinizi ayırmayın lütfen. Yaşam tarzınızı yaşam tarzımız kılma gayretiyle size tutunmaya çabalıyoruz. Tüm hoyrat ellere rağmen. Biz size tutundukça sizin de bizi tutacağınızı biliyoruz.
Tutun ki düşmesin ruhumuz. Hiçliğin, yokluğun, karanlığın ellerine düşmesin ve yanmasın ruhumuz.”

MUSTAFA ULUSOY

 

Ümit makamı Şubat 1, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:35 pm
Tags: ,

y1pryo96tqb1kio_mdohxzjwzzghfsmvz1lvuqelg002z1wxeovl4sgry_wszcvoubz

Ümit makamında kızıl güller …içimde taşan bir nehir ve gözlerim okçu tepesinde.
Dizlerimde takatsizlik, omuz başlarımda ağırlık, teslim olmaya hazır esirinim.

Verilecek her ceza katında mükafat bilenecektir, bölünüp bin parça olsam da her zerrem seni tesbih edecektir.
Yüreğimde Yusufî ayetler, Meryem’in duası, Hu ile düşer başım secdene…

Çıkart beni bu melun karanlıktan.

Kalp okkama batır kalemini nurun yazsın cihana:

“Kulum beni nasıl bilirse, öyle bilirim. “dediğini.

Hüsn-ü zannımı yenileyerek , Rahim ismine sığınarak,”la taknetu minallah” ayetinde hıçkıran imamın sesiyle, hasret zincirlerimi kırarak paramparça, “ne mutlu o gariblere ” nidasını duyunca ,cesaretimi korkaklığıma düğümleyerek düştüm kapına !…

Bad-ı sabada kapına geldim , nalan olan gönlümle
Aşkın şarabına bandım da geldim, firakına mübtela ömrümle

Ey hünkarım sana visal etmek kavlimle
tahammül kalmamış bu biçare halimle
lutfeyle mülkünden bir zerre ile
Şem’in de bir nur ver aydınlanayım
canan derim, canı vermektir istidadım
cilvegahından bir köz düşür de yanayım
tenha yerinde bağın
kırılır kan kırmızı gülleri
bülbül mecnun olur
sükut eder terennümleri

Derdimin şifası sendedir Ya Rab
Lâl olan dilimin sözü sendedir Ya Rab
üryan geldim kapına, günah defterim sendedir Ya Rab
düçar olmuş dertlerimin eczası sendedir Ya Rab

Şifamı tez eyle
dilimi söz eyle
günahımı setr eyle
meftun geldim kapına
beni sana ram eyle…

Filiznur Atalan

 

Senden ümit kesmem… Ocak 7, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:55 pm
Tags: , , , ,

 Image Hosted by ImageShack.us

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili

En sevgili
Ey sevgili

Ey sevgili- Sezai Karakoç

 

Ne dün, ne bugün, ne de yarın.. Ekim 16, 2008

“Bediüzzaman’da da biraz ümitsizlik var” diye bir yazı okumuştu gazetede. Bilemiyordu ama inanıyordu belki de. Avukattı henüz kendisi, tanımamıştı onları, Ankara mahkemelerinde bulunacaktı halbuki savunmak için Nurları.

Bir gün avukatlığını yapacaktı onların, sordu : Beraat mi, nedir isteğiniz?
Dediler “Kendimizin değil!
Risale-i Nur’un beraati tek derdimiz.”

“İşte tam beklediğim insanlara rastladım, dedi.Tam da fıtratıma göre..”


Sevinç ve heyecandan sanki yükseliyordu göğe..
“Hayır” diye yazdı gazeteye.

“Üstad ne dün, ne bugün, ne de yarın
O, hiçbir zaman düşmedi ümitsizliğe.

 

Batsa da doğacak… Eylül 30, 2008

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 8:13 pm
Tags:

 

 

 

 Batsa da doğacaktır

Mağrip; ışığın göçüp gittiği bir limandır,
Gurub; her zaman hüzün edalı bir zamandır,
Battığı gibi doğar güneş vakti gelince,

Bir hesaba bağlı ki, incelerden de ince…

 

 

 

“Ben de hep onu bekledim.” Eylül 30, 2008

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 7:49 pm
Tags: ,

Gün gelir kalem yazmaya başlayıverince, Yeşerir her taraf, yeniden nevbahar olur; Karlar-buzlar eriyip de mevsimi gelince, Her yanda güller açar, her taraf lâlezar olur.

 

Ümit Anahtarları Eylül 28, 2008

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 11:03 am
Tags: , ,

Bundan yıllarca önce, hüzünlü bir ikindi vakti, şimdi hasret duyduğumuz her şeyi göçmen kuşların kanatlarına yükleyip çok uzaklara gönderdik, Her şey ondan sonra başladı..
Bizler, ümitlerimizi yüreğimizin köşesine hapsettik, her şey karışık bir hal aldı. Gündüzlerde bile, egzoz dumanlarından, beton yığınlarından, araba gürültülerinden berrak düşünemez hale geldik. Ne istediğimizi bilmeden, sokaklarda ellerimiz cebimizde başıboş dolaştık durduk. Seviyoruz dedik, sevgiyi baş ağrısı ilacı gibi gündelik kullandık. Hislerimiz alacakaranlıklar içinde belirsiz kaldı. Çok şey istiyorduk. “Dünyalar bizim olmalıydı” ama nasıl? Yapmak bize öğretilmemişti. Yorgunluğu alışkanlık haline getirdik. “Çivi çiviyi söker” dedik, batıldan geleni batılla tedavi etmeye çalıştık. Maalesef çivi çiviyi değil, çivi ruhumuzu söktü. Ümitlerimizin anahtarlarını çalanlar bizden çaldıkları anahtarlarla nice kapılar açtılar, nice dünyalar inşa ettiler. Yıllar önce bize: “Artık size ümit lazım olmayacak, onu yüreğinizin köşesine hapsedin” demişlerdi. Biz de:
“Bize ümit lazım olmadıktan sonra hiçbir şeyin ehemmiyeti yok” dedik. Herşeyi yükledik göçmen kuşların kanadına. Aradan nice mevsimler geçti. O gün bugün, buğulu camlar önünde oturduk ve şuursuzca bir şeyleri bekledik durduk. Neyi beklediğimizi bile bilmiyorduk.
Biz bekleye duralım. Ümitlerimizi hapsettirenler gözümüzün içine baka baka murdar ayaklarıyla, tertemiz dünyamıza kirlettiler. Kulaklarımıza eğilip kafataslarından besledikleri zafer şarkılarını okudular. Sonra buğulu camımızın önüne gelerek, doymayan dişlerini gösterdiler ve camımıza pis nefesleriyle “hoh”layıp daha da bulandırdılar. Gonca güllerimizi koklayacağız diye kopardılar. Üzerine tükürüp pis çukurlara attılar.Bizler uyuşuk, yorgun, aciz buğulu camların ardından olanları seyrettik. Buğudan olsa gerek, olanların hepsi bize hoş göründü. En güzel sesimizle aferinler çektik. Ellerimizin bağını çözemiyorduk, çünkü rüyalarla açılan ilham kapıları yıllar önce kapanmıştı. Birşey düşünemez olduk. Ümidimiz yoktu. Ümitsiz düşünce ise yalnızca yenilgi getirdi. Uykudan uyuşukluktan geceleri neler olup bittiğini, sabahları güneşin nasıl doğduğunu çoktan unutmuştuk. Gündüzleri güya çalışıyorduk. Hiçbirimiz çalıştığımıza esir olduğumuzu farkedemedik. Evimize geldiğimizde, dinlenmek için seçtiğimiz köşenin aslında zihnimizi ve ruhumuza tahrip etmek için hazırlanmış bir tuzak olduğunu düşünecek durumda hiç değildik.

Yıllar sonra -kâinat halimizden utanmış olacak- bir seher vakti “Allahuekber” nidasıyla uyandık. Baktık ki gönlümüzün köşesinde “Ümitlerin hapsedildiği yerde” bir tohum çatlamış. Buğulu cama koştuk, bir de ne görelim, pırıl pırıl parlıyordu. Dışarıda kuşların: “Ya Kuddüs, ya Kuddüs” dediklerini işittik. Hemen orada gözyaşlarımızla abdest alıp günahlarımızı yıkamaya ellerimizden başladık. Ağzımızdan haramı tükürdük, yüzümüzden utancı sıyırıp attık. Saçlarımız kem bakışlardan üşümesin diye omuzumuzdaki şah başımıza örttük.
Yüreğimizde çatlayan tohumu abdest sularımızla yeşerttik. Geç de olsa anladık:
Kur’an-ı Kerim, kâinat semasının gurubu olmayan bir güneşidir.”

Uzun süren bir kıştan sonra ruhumuzun yamaçlarına ilkbahar geldi. Hasretlerimizi kanatlarıyla uzaklara götüren göçmen kuşlar geri döndüler. Yitirdiğimiz anahtarları geri getirdiler. Kur’an-ı Mu’cizü’l Beyan anahtarı ile yıllar önce hapsettiğimiz ümitlerimizi azat ettik. Omuzlarımızdaki günah semerini atıp “beyanat-ı Ahmediye” ile kendimize geldik ve ‘Hakikat Güneşi” yle ısındık. Artık biliyoruz “Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur. Ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir.” Artık anlıyoruz. “İslamiyet güneş gibidir. Üflemekle sönmez, gündüz gibidir göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar”. Artık bahtiyarız. Çünkü “O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” Artık kuvvetliyiz. Çünkü “Hakiki imana sahip olan kişi kâinata meydan okuyabilir.”

 

Nilgün Özcan