Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Med-Cezir Sonrası Sahilde Aya Bakan Denizyıldızına Ağıt Ekim 29, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 2:38 pm
Tags: ,

 aya meftun bir deniz yıldızı olsam aşkından karaya kurban düşsem 

“Eğer siz O’na (Rasûlullâh’a) yardım etmezseniz, (bu önemli değil); O’na, Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler O’nu, iki kişiden biri olarak (Ebûbekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; O, arkadaşına, «Üzülme, (çünkü) Allah bizimle beraberdir.» diyordu. Bunun üzerine Allah, O’na (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, O’nu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allâh’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 40)  

Yâr:

 “-Nerelerdesin?” demiş, bu söze kurbân olmaz mı yârân?

“-Ortalarda görünmüyorsun?” demiş, zâhir olmaz mı her bir zerremiz?

“-Duydum.” demiş, “Mesnevî okutmaya başlamışsın.. Allah feyzini artırsın.”

Coşup taşmaz mı âcizlerin feyz arkları?..

Gülümsemiş bin cân ile cânân, der-i şikestemiz bin parçalı musaffâ bir aynaya dönüşüp çoğaltmaz mı o tebessümü? Şâd olsun her dem, vech-i mübâreği! Küşâd olsun her bahar, yârin gül-i handânı ve dahî söz goncası…

Yâr bize ümit beslemiş, bir ümit büyütmüş bizden yana. Sâfî mücevhere dönüşmez mi toprak yanımız… O ki, güneşidir âlemimizin. O böyle gözlerinden ümit huzmeleri sıza sıza bakar da kemâlâta ermez miyiz, hey hey!   “Ey müezzin, gel cenâzem üzre feryâd kıl Öldüğümden yâri âgâh eyle, rûhum şâd kıl” (Aşkî)   “Mûtû kable en temûtû / Ölmeden önce ölünüz.” buyurur da Tâcu’r-Rusûl -sallâllâhu aleyhi ve âlihi ve sellem-’den mîras lisânıyla, bin can ile kurban olmaz mıyız, ey âşıkân, O’nun yoluna, fedâke, fedâke, ey yâr!..

Yâr, bize güvenip vazife vermiş, nasıl eskisi gibi kalır her şey? Nasıl coşup semâ etmez Cafer-i Tayyar’ı içimizin? O böyle teveccüh etmişken âcize, fakîre, hiç’e; nasıl dökülmez sahte boyaları yüzümüzün ve yaprakları varlık ağacımızın?!

Yâr, endişe duymuş hakkımızda, içi titremiş ya, “Vazifesini hakkıyla yapamayacak mı?” diye korkmuş ya; çağlaları olgunlaşmaz mı bademlerin, kayısıların? Çatlamaz mı tohumları istidâdımızın, gayretimizin, himmetimizin?

Hâfız-ı Şirâzî, “Yârin bir yan bakışı için Buhâra’yı, Semerkand’ı veririm.” demiş. Bir başkası, “Bir nazarı için bütün şehri fedâ ederim.” demiş. Ben Mus’ab -radıyallâhu anh-’ın yaptığını yapmak isterim; kırk gün sonra mektup yazıp:

 “-Buyur gel!” demek isterim, “Gel ki Medîne’de adının geçmediği tek bir ev kalmadı!..”

Yâr -ki, Sahî’dir/cömerttir, Hazret-i Ebû Bekr’ini alıp yanına, gelmez mi hiç?..

* * *

Yâr, yine gel iklimime, yine bak yüzüme ki, varlığım göz göz olmuş sana bakıyor olacaktır o an… Yine yürüyüşünün rüzgârına tutulsun yüreğim, rûhaniyetinle aydınlansın geçmişim; genişlesin ufkum o aydınlıkta, ben bana bakayım durup bir süre, senin aynanda. Yıkanıp arınsın kalbim, o ümit pınarında…

Ayşenur Vural

 

Yusuf’u Hatırla.. Eylül 21, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 3:25 pm
Tags: , , ,

 

 

“Ayağın kırıldı diye üzülme.

Allah sana belki kanat verecek.

Kuyu dibinde kaldın diye kırılma,
belki oradan bile bir kapı açılır.

Yusuf kuyudan sultan oldu..”

 

~Mevlana Celaleddini Rûmi

 

 

Kül & gül Temmuz 21, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:32 pm
Tags:

h__z__n_1246189939 Yükselir ve alçalır yürek her tik takla. Ve genişleyip daralır. Bazen yükseklerde teyaran eder de, gün olur açamaz kanatlarını, yer kuşu olur. Daralan ve kendine büzülen yüreği neyle genişletmeli? Kabuğuna saklanan kaplumbağa ve dikenine yumulan kirpi gibi, bunalınca yürüdüğün yolda; nereye kaçmalı ve korumalı kendini hangi silahla?

Oturduğu odalara, yürüdüğü yollara, zamana sığmaz da bazen yürek, sıkışmış, daralmış bir göğüs kafesinde parmaklıklara vurarak çırpınmaya başlar. Göğsün daralması ne büyük bir koyu gece halidir insana. Yürek yaşadığı büyük sıkıntıyla hüzün şarkıları söylemeye başlar. Göğüs kafesi büyük bir baskı yapar kalbin üzerine. Öyle bir hapishane olur ki, duvarları gittikçe üzerine gelen, parmaklıklara geçecekmiş gibi kemikler çıtırdar. Gömleğin yakası açılır, pencere açılır, genişlik aranır bir nebze. Hallolmayan bir iş, ulaşamadığın bir netice, amacına ulaşmayan bir çaba, tıkanmış bir yol, bir kaybediş, bir mahrum kalış, bir sukut-u hayâl… Ve baskı altında sıkışmış bir yürek…

Oysa sonbahar, bahar türküsü ve duasıdır. İnsan bittiği yerde başlar yeniden. Bu yürek daralması süreci bir bitiş ve yeni bir oluşuma hazırlanma sürecidir zira. Ne olursa olsun, ortaya eskisinden daha iyisi çıkacaktır mutlaka…

Ağrıyan ve ağlayan yüreğini alıp Rabbine gitmektir tek çare. Zira O sığınılacak tek melce, yardım istenecek tek merci, yaslanacak tek dayanak, beklentiler boşa çıkmayacak tek umut kapısıdır.

Güller açmış yerlerinin gün olup küle döneceğini görürsün de, küle dönmüş yanlarından yeni güller açacağını da hatırda tutarak, şimdiye dek böyle olmasının yine böyle olacağının delili sayarak, bu daralma ve inşirahlar bekleme süreçlerini yine de ümitle, şükürle geçirmeli insan. ‘Çilem mübarek olsun, gözyaşım helal olsun’ demeli… Zira acılar durduk yere çekilmez. Kalp boş yere atıp durmaz. Tik taklarıyla inip çıkarken vücudu besler tepeden tırnağa… İnmesi de çıkması da, daralması da genişlemesi de hikmetli ve faydalıdır. Orada hayat vardır zira…

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle… Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla… 

 

fading_like_a_f_l_o_w_e_r_by_hmsa

Çıplak çıkarsa söz
Sadra inşirah gerek
Mevsimi sarmışsa güz
Vakte inşirah gerek
Tene saplanmışsa göz
Akla inşirah gerek
Küllenmişse kalbde köz
Ruha inşirah gerek…”

Y. Özkan Özburun

 

 

Zaman kurak ve çorak olabilir; ama… Temmuz 14, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 3:05 pm
Tags: , ,

1562144393_3ca2295871

Kürsüye çıktı. Gözlerini camiyi dolduran kalabalığa çevirdi. Öyle bir bakıyordu ki herkes onun kendisiyle göz göze geldiğini hissediyordu. Uzun uzun seyretti. Kalabalığın üzerine çökmüş bir yeis, bir ümitsizlik gördü. Oysa o ümidini hiç bir zaman yitirmeyenlerdendi. Kelimeleri tek tek seçerek, ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:

“Zaman durmadan deveran ediyor, dönüyor. Gündüzler geceleri takip ediyor. Geceler gündüzlerin arkasından süratle geçiyor. Ve zaman müstakim bir hat gibi gitmiyor. Bugün birilerine bayram yarın başkalarına bayram. Bugün birilerine sevinç yarın başkalarına sevinç. Bugün derenin dibinde emekleyenler yarın zirvelerde gezmeye namzet. Zaman kurak ve çorak olabilir, ama bu zamanın bağrına ekilen cennetlerden daha kutsi gözyaşları yarını cennetlere çevirecektir.”

Ne yapayım acele ettim, kışta geldim.

Sizler cennet gibi bir baharda geleceksiniz…

~Bediüzzaman

 

Üstad asla yeise düşmedi Temmuz 13, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Multimedia — La Reverie @ 12:52 pm
Tags: , , ,

 

Ümit Dinidir İslâm, Karamsarlık Yok Haziran 12, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 9:31 am
Tags: ,

Ümit Dinidir İslâm, Karamsarlık Yok

 Rabbimizin hem (rahmeti) hem de (gazabı) vardır. Ancak Rahmeti mi, yoksa gazabı mı fazla? diye sorulan bir soruya Rabbimiz kendisi cevap vermektedir:
– Rahmetim gazabımı geçmiştir!

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını aşmış ve taşmıştır.

Bunu kulunun iyiliğine yazdığı sevapla, kötülüğüne yazdığı günahtan da anlamak mümkündür.
Kul bir iyilik yaparsa sevabını ondan başlatan Rabbimiz, bir kötülük yaparsa günahını birden başlatmakta, böylece rahmetinin gazabını geçtiğini de açıkça ilan etmiş bulunmaktadır. Kuran-ı Kerimde tekrarlanan âyetler de bunu ifade etmektedir:
– Kim bir iyilik yaparsa on sevap yazılır. Kim de bir kötülük işlerse bir günah kaydedilir. (Enam–160).

Görülen odur ki, kul bir iyiliğine on sevap aldığına göre ümitsizlik hissine girmemeli, sadece iyiliğini daha da çoğaltmayı hedef almalıdır. Zira bir iyiliğe on sevap yazıldığına göre kurtulması çok mümkündür. Rabbimiz de kulun kurtulmasını istediği içindir ki lehine koymuş hükmünü. Bir hayrına on sevap yazmayı takdir buyurduğunu ilan etmiştir kitabında. Hemen ilave edelim ki bu iyiliğin de zerresi zayi olmadan intikal edecektir mahşerdeki günah sevap terazisine.

Bunu da ilan etmiştir Rabbimiz (Zilzal) suresindeki âyetinde:
– Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görecektir. Kim de zerre kadar şer işlerse cezasına uğrayacaktır. (Zilzal 7–8)

Bir gün bu âyetleri okuyan Efendimiz (sav)in huzurunda sahabeden Ebu Said el Hudri de vardı. Dikkatle dinledikten sonra sordu:
– Ya Resulallah, bu âyette Rabbimiz işlediğimiz hayrın da şerrin de zerresinin zayi olmayacağını haber veriyor, değil mi?
– Evet, öyledir, buyurunca, feryadı basıyor Ebu Said el Hudri:
– Yandın ey Ebu Said yandın, annen ağlasın haline…
Efendimiz (sav) soruyor:
– Seni yakan nedir ey Ebu Said?

– Ya Resulallah diyor, işlediğim şerrin zerresi dahi zayi olmayacaksa ben nasıl içinden çıkabilir, hesabını verebilirim bunca şerrin?
Efendimiz tebessümle izah ediyor:
– Ey Ebu Said diyor, senin zerresi zayi olmayan sadece şerrin değil ki. Hayır olan işlerinin de zerresi zayi olmadan terazinin sevap tarafına konuyor, böylece bire bir olan günahın karşısında bire on olan sevapların da tartıya giriyor, sevapların daha ağır geleceğinden seni inşaallah kurtarıyor. Yeter ki bire on kazandıran iyilik ve hayırlarını daha da çoğalt, lehine olan durumu daha da lehine çevirmekten geri kalma.

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. Bir iyilik ve hayra on sevap verir, bunun da zerresini zayi etmeden terazisinde tartar, kulunu kurtarır. Yeter ki kul buna rağmen günahını ağır getirecek bir ihmal ve ilgisizliğe yönelmiş olmasın. Hayrı, şerrine galip gelsin.

Bundan dolayı söylenmiştir şu söz:
– Ümit dinidir İslâm, karamsarlığa yer yoktur!
– Çünkü Rabbimizin rahmeti, gazabından çoktur!

Ahmed ŞAHİN

 

Ümitli olmak, şifadır… Haziran 7, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:47 pm
Tags:

there is hope

İnsan acizdir. Bir felaket mallarını alır götürür, bir hastalık onu yatağa salar, bir iftira hayatını berbat eder… Dertler çok… Milyonlarca bela dolaşıyor… Amma hepsi Allah’ın emrinde… Onlar bir bakıma melektir. Allah o dertlere diyor ki: “Şu kuluma git. Cenneti istiyor bu kulum benden. Sen, git ki, o adamın günahları azalsın, sevapları artsın.”

Dert gidip, saplanıyor o adama! Adam başlıyor oflamaya… Derdi vereni bilmiyor adam.

Derdi vereni bildinse sefa ender sefadır bil… Bediüzzaman buyurmuş ki:

“Nefis daima ıztıraplar, kalâklar (can sıkıntısı, gönül darlığı) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor Hâlbuki şemsin tulû ve gurubu (güneşin doğuşu ve batışı) muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin, fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!..” (Risale-i nur, Mesnevi-i Nuriye)

Her halin Allah’tan geldiğini bilen insanı, hangi mesele isyana götürür? Allah’ın her verdiğine razı olan, huzursuz olur mu? “Benim için Allah, bu hali uygun bulmuş, elhamdülillah!” diyen insan, rahat eder kurtulur. Merkez Efendi buyurmuş ki: “Her şey merkez-i mahsusundadır!” Yani her şey kendi hususi, olması gereken yerindedir. Öyleyse başımıza gelen her şey, Sevk-i İlahi’nin tayin etmesiyledir. Bu tayin, bizim için en güzel olanıdır. Başımıza gelene razı olmak kadar insanı rahat ettiren bir şey yoktur.

Ümitsiz olursak ne olur? Ümitsiz olursak biteriz. Aşırı bir kedere düşeriz. Her insanın “yorum” hakkı vardır. Yorumlarımızı karamsar da yapabiliriz, iyimser de… Bu, insanın elindedir. O halde niye ümitsiz olalım? Nefsi, insana bazen öyle şeyler söyler ki, insanın düşmanı söyleyemez. Akıl büyük bir nimettir. Fakat akıl, pişmanlıkları, evhamları bize taşırsa o zaman akıl başa bela olur!

Bazen bana kötü düşünceler geliyor. Bir bakıyorum dakikalar, saatler geçmiş. “Ya Rabbi; bu düşünceler bana ait değil. Kurtar beni onlardan!” diye dua ediyorum. “Lâ ilahe illallah, Lâ ilahe illallah” demeye başlıyorum ve kurtuluyorum o halden.

Organizmanın ruha, ruhun organizmaya tesiri vardır. Karamsar ruh, organizmayı hasta eder. Adam beş karış suratla geziyor. Bundan büyük hastalık mı var?

İnsanı çıkmaz sokağa düşüren, kendi düşünceleridir. Ben bazen diyorum ki kendi kendime: “Yok. Ben bu hastalıktan kurtulamam…” İşte kendi kendimi çıkmaz sokağa soktum. Sonra diyorum ki; “Niye iyileşmeyeyim? Şifa Allah’tan.” Şimdi çıkmaz sokaktan çıktım. Beni şehir dışından, yurtdışından konferans vermem için çağırıyorlar. Onlara diyorum ki: “İyileşince geleceğim.” Ümidim var, iyileşeceğim. Geçmişte ne hastaları iyi etmiş Allah… Adam diyor ki: “Ağabey iyileşeceksin, iyileşeceksin…”

Diyorum ki: Söyle yahu; dua niyetiyle söyle!”

Sıkıntılara, felaketlere, hastalıklara sabır içinde şükreden de şükretmeyen de aynı sonuca ulaşacak, fakat biri sabretmenin rahatlığını ve sevabını kazanacak; diğeri hem günaha girecek hem de çile çekecek.

En iyisi ümitli olmak… Ümit, her derdin şifasıdır.

HEKİMOĞLU İSMAİL

 

Ne olur karıncayı unutma! Mayıs 28, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 8:27 pm
Tags:

Hükümdar Timur hapse düşer bir gün,

ve umudunu yitirir.

Allah’ın işi bu ya, karıncayla karşılaşır,

yâda karınca azmini Timur’un gözüne sokar!

Bir buğday tanesidir karıncanın hikâyesi.

Kendinden kat kat büyük bir buğday tanesini

yuvasına ulaştırmak için her gün çabalar durur,

defalarca defalarca dener.

Yorulunca yuvasına gider biraz dinlenir,

sabah kalkıp bakar Timur,

karınca yine buğdayın peşindedir…

Saymaya karar verir Timur,

kaç kez düşürüp kaç kez tekrar kaldırmaya çalıştığını…

Bini geçer, yorulur saymaktan azmini, umudunu.

Karınca hiç yorulmaz yıkılıp doğrulmaktan.

Bir sabah ne görsün, şaşar kalır hükümdar,

karıncanın sırtında bir buğday tanesi var…

Timur karar verir o sabah, karıncanın taklitçisi olmaya,

O kararında ne kadar sadık olabilmiş bizi bağlamaz ama

bu hikâye bir yol açsın dileriz tükenmiş umutlara…

Bir sabah gerçekten gücüm kalmadığını anladığımda

kalkar kalkmaz gözümün çarpacağı bir yere

küçük bir not iliştiririm.

KALBİM!

Ne olur karıncayı unutma!

Karıncanın sahibini ise asla unutma!…

 

İşte onlar var ya… Mayıs 7, 2009

Kategori: Ahsenü'l Kelam- Quran — La Reverie @ 11:09 pm
Tags: ,

Rad Suresi

“Onlar, Allah`ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.

Onlar Allah`ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Yine onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir.

İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır. (O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır.

(Melekler:) Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir! (derler).”

Rad Suresi 20-24

 

Raja (Hope or Expectation) Nisan 20, 2009

dlyaaa
For a Sufi, Raja means waiting for that which he or she wholeheartedly desires to come into existence, acceptance of good deeds, and forgiveness of sins. Hope or expectation, both based on the fact that the individual is solely responsible for his or her errors and sins and that all good originates from and is of God’s Mercy, is seen in this way: To avoid being caught in vices and faults and brought down by self-conceit over good deeds and virtues, an initiate must advance toward God through the constant seeking of forgiveness, prayer, avoidance of evil, and pious acts.

One’s life must be lived in constant awareness of God’s supervision, and one must knock tirelessly on His door with supplication and contrition. If an initiate successfully establishes such a balance between fear and hope, he or she will neither despair (of being a perfect, beloved servant of God) nor become conceited about any personal virtues and thereby neglect his or her responsibilities.

True expectation, possessed by those who are sincerely loyal to the Almighty, means seeking God’s favor by avoiding sins. Such people undertake as many good deeds as possible, and then turn to God in expectation of His mercy. Others, however, have a false expectation. They spend their lives in sin, all the while expecting God’s favor and reward, even though they perform none of the obligatory duties. They seem to believe that God is obligated to admit everyone to Paradise. Not only is this a false expectation, it is a mark of disrespect for the All-Merciful, the All-Compassionate, for such an expectation reflects their (misplaced) hope that God would violate His very nature to protect them from the consequences of their sins. To think that one is guaranteed a place in Paradise is a sin; to hope and strive for the same is commendable.

For Sufis, hope or expectation is not the same as a wish. A wish is a desire that may or may not be fulfilled, whereas hope or expectation is an initiate’s active quest, through all lawful means, for the desired destination. In order that God, in His Mercy, will help him or her, the initiate does everything possible, with an almost Prophetic insight and consciousness, to cause all the doors of the Divine shelter to swing open. In other words, hope is the belief that, like His Attributes of Knowledge, Will, and Power, God’s Mercy also encompasses all creation, and the expectation that he or she may be included in His special mercy: My Mercy embraces all things (A’raf 7:156); and in a hadith qudsi, a Prophetic saying whose meaning was directly revealed by God, which reads: God’s Mercy exceeds His Wrath. Indifference to such Mercy, from which even devils hope to benefit in the Hereafter, and despairing of being enveloped by it, which amounts to denying it, is an unforgivable sin.
Hope means that an initiate seeks the ways to reach the Almighty in utmost reliance on His being the All-Munificent and the All-Loving. Muhammad Lutfi Efendi expresses his hope as follows:

Be kind to me, O my Sovereign,
Do not cease favoring the needy and destitute!
Does it befit the All-Kind and Munificent
To stop favoring His slaves?

Those who are honored by such Divine kindness can be considered as having found a limitless treasure-especially at a time when a person has lost whatever he or she has, is exposed to misfortune, or feels in his or her conscience the pain of being unable to do anything good or to be saved from evil. In short, when there are no means left that can be resorted to, and all of the ways out end in the Producer of all causes and means, hope illuminates the way, like a heavenly mount that carries one to peaks normally impossible to reach.

Here I cannot help but recall the hope expressed in the last words of Imam Shafi‘i in Gaza:

When my heart was hardened and my ways were blocked,
I made my hope a ladder to Your forgiveness;
My sins are too great in my sight, but
When I weigh them against Your forgiveness,
Your forgiveness is much greater than my sins.

It is advisable for one to feel fear in order to abandon sin and turn to God. One should cherish hope when falling into the pit of despair and the signs of death appear. Fear removes any feeling of security against God’s punishment, and hope saves the believer from being overwhelmed by despair. For this reason, one may be fearful even when all obligatory duties have been performed perfectly; one may be hopeful although he or she has been less than successful in doing good deeds. This is what is stated in the following supplication of Yahya ibn Mu’adh:

O God! The hope I feel in my heart when I indulge in sin is usually greater than the hope I feel after performing the most perfect deeds. This is because I am impaired” with flaws and imperfections, and never sinless and infallible. When I am stained with sin, I rely on no deeds or actions but Your forgiveness. How should I not rely on Your forgiveness, seeing that You are the Generous One?

According to many, hope is synonymous with cherishing a good opinion of the Divine Being. This is related in the following hadith qudsi: I treat My servant in the way he thinks of Me treating him. A man once dreamed that Abu Sahl was enjoying indescribable bounties and blessings, and asked him how he had attained such a degree of reward. Abu Sahl answered: By means of my good opinion of my Lord. That is why we can say that if hope is a means for God’s manifestation of His infinitely profound Mercy, a believer should never relinquish it. Even if one always performs good deeds and preserves his or her sincerity and altruism, since these are the accomplishments of a finite being with limited capacities, they have little importance when compared with God’s forgiveness.

Fear and hope are two of the greatest gifts of God that He may implant in a believer’s heart. If there is a gift greater than these, it is that one should preserve the balance between fear and hope and then use them as two wings of light with which to reach God.

By M. Fethullah GULEN