Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Masumiyetin Duası Eylül 14, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 9:57 pm
Tags: , , , , , ,

Masumiyetin duası

Asmaların, söğütlerin arasında papatya beyazı duvarlarıyla yoldan geçenleri karşılayan, kendini şehrin gürültüsüne kapatmış olan camide buruk bir sevinç vardı. Bir yaz boyu devam eden kurs bitmiş, talebeler evlerine dönmeye hazırlanıyordu. Artık ayrılma vaktiydi. Hocası ve arkadaşlarıyla vedalaşan talebeler, caminin taş döşeli avlusunu kalbi pır pır atan bir serçe gibi hoplaya zıplaya geçerek evlerinin yolunu tutuyordu.

Herkes ayrıldıktan sonra yürek atışlarını tuta tuta bir çocuk girdi hocanın odasına. Köşedeki rafta itinayla sıralanmış kitaplar, askıya iliştirilmiş bir cübbe, tablodaki kıvrım kıvrım uzanan yol, tıkırtısı odayı dolduran saat, masanın üzerinde duran

menekşe ve odanın başköşesindeki renk cümbüşü semaver olup-biteni seyrediyordu.

“Hocam!” dedi talebe. Sonra ilerilere dikti gözlerini. Birikmiş birçok soru vardı bu kelimede, birçok sızı… Derledi topladı, avuç avuç yığdı kelimeleri

gönlünde.

Akşam güneşi odanın bir köşesinde; o, bir köşesindeydi. Mustafa Hoca ise, hem onun yakınında hem uzağındaydı.

Utana sıkıla bir “Hocam!” demişti; ama devamını getirememişti. Babası geçti gözünün önünden, sonra annesi…

— Buyur evlâdım; bir şey mi diyecektin?

Soru durdu bir kenarda.

Bekledi çocuk, bir kirpik mesafesinde; bekledi hoca bir dağın yücesinde… Hem dağın yücesinde hem çocuğun sinesinde…

Yaz bitmiş, sorular bitmişti. Bunca bitenin ardından “Hocam, babam ile annem…” dedi durdu…

— Evet, yavrum.

— …

— Söyle hele ne olmuş anne ve babana?

Hoca, baktı çocuğun yüzüne, çocuk daldı gitti gözünden akan yaşın peşinden…

— Anne ve babam… Burada öğrendiklerime pek yabancı… Babam içip içip geliyor… Hem geliyor, hem gelmiyor…

“Eyvah!” dedi hocanın gönül kafesinde çırpınan kuşlar.

— Ne yapmalı hocam…

Soru döndü dolaştı kalbde…

— Dua et evlâdım, dedi hoca… Dua et geceleri, kapanıp seccadene! ‘Âh!’ de, ‘Yandım medet!’ de… Ekle dualarını gözyaşlarına… ‘Allah’ım bağışla annemi ve babamı! Kurtar onları!’ de.

Çocuk vardı gitti evine, elindeki reçeteyle… Erdi vakit geceye… El ayak çekilince, aldı gönlünü ve seccadesini. Ve kapanıverdi dünyaya; açılıverdi ötelere… İçin için tutuştu, yandı. Ağladı, ağladı. “Allah’ım bağışla annemi-babamı! Kurtar onları gafletten!” Mırıl mırıl birkaç kelimeydi seccadeye ilk değen. Arttı sonra yavaş yavaş, bu niyaz ve ses; gıcır gıcır dönen değirmen taşı gibi. “Allah’ımmmm!” dedi kocaman. İnledi kelimeler, seccade ve oda. İnledi derin bir uykuda olan anne yüreği. İrkildi ve uyandı anne, hem uykudan hem dünyadan. Evlâdıydı bu ağlayan.

Çocuk ağlıyor, inliyor; “Annem-babam!” diyor,

“Allah!” diyor… Kelimeler kopuyor gönlünden.

“Uyan bey!” dedi anne. “Uyan hele; bak bir ses yaktı içimi, duy sen de.”

Kulak verdiler ince bir kalbe: “Allah’ım bağışla annemi ve babamı… Affet onları, arındır!”

Kalkıp koştular kapının önüne… Durdular bir vakit, geçip giden anla.

“Eyvah!” dedi baba, sonra da ana.

Bir vakit sonra kapandılar evlâtlarının üstüne.

Ağladı evlât, ağladı anne, ağladı baba gecenin bir vaktinde.

Murat Kaya

 

Tek Lâhmacun Eylül 14, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:57 pm
Tags: , , ,

Lahmacun... by SoN_RuKiYe.

Son günlerde lokantaya gelen, kendi hâlinde bir adam dikkat çeker olmuştu. Otuz-otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Hafta içi her gün, öğle namazı sonrası gelirdi. Lokantanın müdavimlerinden olan birkaç müşteriden sonra içeri girer, çiçekli bahçeye bakan pencerenin önüne oturur ve hep aynı siparişi verirdi: tek lâhmacun.

İlk günler çok önemsemedik, ‘Garibandır.’ dedik. Ama zamanla hâlini-tavrını süzdüğümüzde, duruşunda bir garibanlık görmedik. Bilakis, düşünceli, insanlarda saygı uyandıran bir duruşu vardı. Giyiminde titizdi. Lâcivert pantolonu jilet gibi ütülüydü. Üstündeki hardal sarısı ceket, rengi biraz solmuş olsa da, temiz duruyordu. Hâsılı, bakımlı birine benziyordu. Belki gurbetteydi, dertleşip hâlleşeceği bir yakını yoktu veya içini kimseye dökemiyordu.

Tahminlerimiz bundan öteye varmıyordu. Doğrusu biz de bir hâl-hatır sormadık. “Beyim buraların insanına pek benzemiyorsunuz, yabancısınız herhalde.” demedik.
Fakat onun bu hâli günden güne bizde bir merakı büyütüp durdu.

Yılların esnafıyız. Mürekkep yalamışlığımız yoktur; ama birkaç konuşup hâlleşmekle adamın kaç kıratlık olduğunu anlarız Allah’ın izniyle.
Yok yok, kesin bir derdi vardı bu adamın.

Bir gün yine geldi. Her zamanki gibi, başını hafif öne eğerek yarı fısıltı hâlinde bir selâm verdi. Güleç bir yüzle selâmını aldım. O da dudaklarına yayılan utangaç, bir o kadar da tatlı bir tebessümle mukabelede bulundu. Pencere kenarındaki yerine oturdu. Garsona tek lâhmacun siparişini verdi.

Kaçamak bakışlarla hareketlerini takip ediyordum. Bir ara göz göze geldik, yanlış bir iş yapmışım gibi utandım. O da beni süzüyormuş meğer.

Lâhmacunun yanı sıra ayran falan da istemiyordu. Bir bardak suyla idare ediyordu. Bekledim ve bu esrarlı müşteri son lokmasını ağzına koyar koymaz yanına vardım. “Oturabilir miyim?” diyerek izin aldım. “Efendim bir mahzuru yoksa, beraber bir çay içelim mi?” dedim. Gülümsedi. Bakışları parıldadı.

Hâl-hatır sordum. Kimdir necidir öğrendim. O konuşurken, zihnimdeki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Öylesine tok sesli, kendinden emindi ki, konuşurken kelimeler tane tane dökülüyordu dudaklarından. Bir-iki espri yapacak oldum, koyuvermedi kendini; hafif dudak hareketleriyle idare etti. Ciddiyeti elden bırakmıyordu. Ciddiyetten de öte bir asalet vardı üzerinde.

Öğretmenmiş. Buralı değilmiş. Memleketimize geleli de bir ay kadar olmuş.

Asıl içimi kemiren merakımı gidermemiştim henüz. “Hocam!” diyerek tekrar söze başladım: “Sizi kaç zamandır takip ediyorum. Buraya geliyorsunuz. Hoş geliyor, sefalar getiriyorsunuz. Aynı yere oturuyorsunuz. Hepsinden de ötesi, siparişiniz hep lâhmacun oluyor. Ama affınıza sığınarak, neden sadece tek lâhmacun?”

Diyeceklerimi bir çırpıda söyleyip rahatlamıştım. Sandalyeye yaslandım. Karşıdan gelecek cevabı merakla beklemeye başladım.

Bu soru, muhatabım üzerinde tahminimden büyük tesir icra etmiş olacak ki, önce biraz durakladı, bir-iki yudum su içti. Sonra konuşmaya başladı. Heyecanı sesine aksetmişti:

“Buraya çok hayırlı bir iş için gelmiştim. Gelmeden önce arkadaşlarım birkaç tanıdığın ismini vermişlerdi. Onlarla görüşüp konuştum. Okumak isteyen fakir talebeler için bir yurt yapmayı düşünüyorduk. Bunun için de bazı imkânların olması gerekiyor. Burada tanıştıklarımın durumu pek iyi değil. Onlara ‘Kim bize yardım edebilir? Hâli vakti yerinde olan, fakiri-fukarayı gözeten, bu toprağın insanına saygılı kim var?’ diye sordum. Sizden bahsettiler. Adınızı verdikleri günden beri de lokantanıza gelip gidiyorum. Niyetim bir fırsatını bulup sizinle tanışmaktı. Tek lâhmacun bir vesileydi sadece.”

Hiç beklemediğim bir cevaptı bu. Şaşkınlıktan mıdır nedir, söylenenleri ilkin tam anlayamamıştım. Evet, güzel şeylerdi bunlar: fakir öğrenciler için yurt yapmak, onları sokaktan kurtarıp okutmak, vatana millete hayırlı evlâtlar olmaları için bize düşeni yapmak…

Fakat tek lâhmacunun sırrının gelip bunlara dayanması? Bir hayli afallamıştım. Ama vaziyeti kurtarmak için şaşkınlığımı da belli etmemiştim.
***

O günden sonra görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. Artık “Hocam!” diye hitap ediyordum. Fakat o kadar ısrarıma rağmen, bir patlıcan kebabı ikram edemedim. Kabul etmiyordu. Tek lâhmacun yemeyi de bırakmıştı. Sadece birkaç bardak çaya ‘evet’ diyordu. “Tam çözdüm!” diyordum, farklı bir tarafı çıkıveriyordu ortaya.

Allah’a şükür varlıklı bir aileydik. Sadece lokanta değil, gayrimenkullerimiz, ekilip biçilen topraklarımız da vardı. Zekât ve sadakamızın bir kısmını artık yurt inşaatına ayırmıştık. Bir ara baktık, işler yavaş gidiyor. Böyle olmayacak. Hocam da: “Yurt, yeni eğitim dönemine yetişmeli.” diyor. Bu durum vesile oldu, biz de iki yerine üç, üç yerine beş verdik. Biz verdikçe Rabb’imiz de bize verdi. Eylül ortasında ufak-tefek eksiğiyle yurdu açmak, çok şükür nasip oldu. Yurt, bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı.

Çocukların yurdu doldurduğu ilk günün akşamı, müdür odasında hocamın bize bir teşekkür edişi, gözyaşlarıyla bir dua edişi vardı ki, orası anlatılamaz.

Yurt inşaatında dualarını esirgemeyen birkaç ahbap: “Ağabey yurda sizin isminizi verelim.” dediler. Kabul etmedim. “Üç kuruşluk hayır yaptım. Onu da gururuma, kibrime yedirip tükettirmeyin.” dedim; “Bu yaptığımız hayır olarak kabul gördüyse eğer, bırakalım öbür tarafa kalsın.”
***

Aradan yıllar geçti. Yaşım bir hayli ilerledi. Hesabı-kitabı oğlanlara devrettim. Nerde bir hayır işi varsa, oraya koşmaya çalıştım. Koştukça gençleştiğimi hissediyordum. Bu hâli görenler, “Ağabey nasıl böyle dinç kalabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara, burada ektiği tohumların semeresini göremeden, aynı derdin peşinde bir başka beldeye giden kıymetli hocamızı hatırlatıyordum: “Hizmette beklentiye girmemek.”

Osman Alagöz

 

Sakın.. Ağustos 11, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 9:00 am
Tags:

Bir mumla olmaz deyip sakın kendini salma,
Bir mumdu ilk mebdei o ışıktan zamanın;
Zinhar, ye’se kapılıp da karanlıkta kalma,
Mum yakıver nurlansın gelip geçen her anın…

Sızıntı

 

Bence Tam Ağlama Mevsimi Mart 24, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:42 pm
Tags: ,

llllllslolGönüldeki hüzün-keder, neş’e-sevinç, merhamet-şefkat… gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları. Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O’na yâr olanları. Diğer ağlamalar, insanın cismanî ve ruhanî tabiatının halitasından fışkırır gelir; cibillîdir, yaygındır, için sesi değildir, dolayısıyla da sıradan sayılırlar.

Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara gelince, bunlar, tamamen Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O’na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O’nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır. Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur.. ve devamı da, nazarların her şeyde O’nu okumasına, O’nu duymasına, O’nu talep etmesine, O’nu bilmesine ve O’nu söylemesine vâbestedir. Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar.

Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim içindedir.. her zaman O’nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur.. bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, koklar, gözlerine sürer.. bazen O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır.. bazen de O’ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka ile nefes alır-verir. Bu, sanatta Sanatkâr’ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller Güzeli’ne uyanma, O’nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O’nu dinleme ve O’ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışanların hâlidir.

Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; bu da bir ağlamadır ama, ötede her ağlamanın kıymeti, âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir: Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya da “Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme / Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!” mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar, Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar. Bunların ağlamaları da susmaları da derin ve mânâlıdır.

Aksine, kalbden kopup gelmeyen tekellüflü ağlama görüntüleri ise göze cefa, gözyaşlarına saygısızlık ve insanları da birer aldatma vesilesidirler; dolayısıyla da böyle zorlamalı bir ağlama cehdi, sadece şeytanı sevindirir ki bu da cehennemleri söndürebilecek bir iksiri riyayla kirletip işe yaramaz hâle getirmek demektir.

Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir ruhî maraz, fevt ettiği şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telaş olduğu gibi gözyaşları adına da bir israftır.

Hazreti Yakub’un Yusuf ve Bünyamin’e ağlaması, babalık hissi ve şefkattendi; kim bilir belki de bu Yüce Nebi’nin ağlamaları, onları gelecek adına medar-ı ümit görmesi veya Allah nezdindeki konumları açısındandı. Eğer böyleyse -ki biz öyle olduğunu düşünüyoruz- bu kabîl ağlamaların da mahzuru olmasa gerek. Buna karşılık Yusuf’un kardeşlerinin, babalarının yanında ağlama numarası yapmaları ise, fiilî bir yalan ve bir aldatmaydı ki, günü geldiğinde Yusuf onlara: “Bugün sizi kınayacak değilim; ben hakkımı helâl ettim; Allah da sizi affetsin.”1 diyecekti. Onlar da “Tallahi lekad âserakâllahu aleynâ – Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır.”2 ile ona mukabelede bulunacaklardı.

Allah için ağlama, O’na karşı olan aşkın iniltileridir. İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine gözleri çöller gibi kupkuru kimselerin içlerinde de hayat yoktur.

Hüzün ve gözyaşı, enbiyanın en önemli vasfıdır; Âdem Nebi ömür boyu sızlandı durdu. Nuh Peygamber’in ağlamaları ise âdeta bir feryad u figân tufanıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, hep duygularının şiirini gözyaşlarıyla solukladı. Bu itibarla da O’na bir hüzün ve ağlama Peygamberi demek yanlış olmasa gerek. O bir gün, “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır; şayet mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Azîz Sensin, Hakîm Sensin.”3 meâlindeki âyetle “Rabbim! O putlar insanlardan çoğunu baştan çıkardı; bundan böyle kim benim izimce yürürse o bendendir. Kim de isyan ederse Sen Gafûr’sun, Rahîm’sin.”4 mânâsına gelen âyetleri tekrar edip sabaha kadar ağladı. Cibril, Allah’ın emriyle bu ağlamanın sebebini Allah’a ulaştırınca da Cenâb-ı Hak: “Ümmetin hakkında seni mahzun etmeyeceğim.” bişaretiyle O’nun gönlüne su serpip bu feryad u figânı durdurdu.5

O hep hüzün ve tefekkürle oturur kalkar ve çok defa düşünür sonra da ağlardı. Yer yer bişaret alıp sevindiği olsa da, her zaman bir bülbül gibi içini döker ve sızlardı. Bülbül güle konduğu zaman bile çığlık çığlık feryat eder. O, âdeta âh u zâr için yaratılmış gibidir. Kargaların öyle bir derdi yoktur; saksağanlarsa sadece yem başında seslerini yükseltirler.

Hüzün ve ağlama, hak dostlarının her zamanki hâli ve gece-gündüz inleyip durma da Hakk’a ulaşmanın en kestirme yoludur. Âşığı gözyaşlarından ötürü ta’n edenler kendi hamlıklarını mırıldanmış sayılırlar. Hasretle yanan sinelerden bir şey anlamayanlar da ötede hasret ve hicran içinde sabahlar-akşamlarlar.

Kur’ân sık sık ciğeri kebap, gözleri giryan insanlara dikkat çeker ve her zaman onların örnek alınmasını salıklar:

O, ruhun selâmeti adına, ahiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti ya da günahların kahrediciliği karşısında ağlayan gözleri takdirlerle yâd etme sadedinde: “O rabbânîler, kitaplarında geleceği vaadedilen Peygamber’i (Kur’ân’ın soluklarıyla) dinlediklerinde, ağlayarak çeneleri üzere yere kapanır ve içlerinde her an artıp duran bir huşû yaşarlar.”6 der ve Allah yolunda dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münâcât armağanı gibi değerlendirir.

Allah, Meryem sûresinde değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir bir tebcil, takdir ve tahsin ettikten sonra: “Bunların hemen hepsi, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.”7 diyerek konuyu âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar.

Önceki din ve başka kitaplarla ilk tenbihini almış olan, müteâkiben Son Peygamber’den son mesajı dinlerken hâlden hâle giren eski mü’min, yeni mûkinleri tebcil sadedinde de Kitab-ı Mübîn: “Onlar, Peygamber’e inen Kur’ân’ı dinlediklerinde ondan anlayıp zevk ettikleri haktan ötürü sen onların gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün.”8 şeklinde ferman ederek, gözyaşlarının nezd-i ulûhiyetteki önemini ihtar eder.

Keza Kur’ân, Allah yolunda mücahede için gerekli imkâna sahip olamadıklarından ve bu konuda kendilerine bir el uzatılamadığından dolayı “Habibim! Sen onlara: Size binek olarak verecek bir şey bulamıyorum, dediğinde, (düşmanla savaşa iştirak edemediklerinden ötürü evlerine) gözleri yaşlarla dolu olarak döndüler.”9 fermanıyla daha başka gözyaşı kahramanlarını nazara verir ve semanın takdirleriyle o kırık kalbleri teselli eder.

Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu hatırlatmanın yanında, hayatı oyun ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkındaki ikaz ve tenbih de yine Kur’ân’a ait. Kur’ân: “Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.”10 irşadıyla ağlamanın önemine farklı bir göndermede daha bulunur.

Kur’ân onlarca âyetle ve farklı üslûplarla hep aynı gerçeği hatırlatır ve bize, konumumuza göre bir duruş belirlememizi salıklar.

Kur’ân’ın bu ısrarlı tenbihleri karşısında onun aydınlık ruh mübarek Mübelliği de hayat-ı seniyyelerini hep bu çizgide sürdürür:

O, arkadaşlarına yer yer: “Müjdeler olsun nefsine hâkim olana! Müjdeler olsun (misafir kabul etme adına) evini geniş ve müsait tutana! Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökenlere!”11 diyerek âdeta üç basamaklı bir miraç yolunu gösterir ve onları kendi ufkuna çağırırdı; çağırır ve “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”12 gibi ifadeleriyle de arkadaşlarının nazarlarını fizik ötesi dünyalardaki ürpertici şeylere çevirirdi.

Onlara, hep âh u vâh edip ağlamayı salıklar ve riya ile kirlenmemiş, haşyetle dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine dikkatlerini/dikkatlerimizi çeker: “İki göz vardır ki ötede onlara ateş dokunmaz: Biri, Allah karşısında haşyetle yaş döken göz, diğeri de hudut boylarında ve düşman karşısında ayn-ı sâhire.”13 diyerek irşadda bulunurdu.

Bu mazmunu farklı bir üslûpla vurguladığı bir başka münasebetle “Memeden çıkan sütün dönüp memeye girmesi nasıl mümkün değildir; (âdet-i ilâhî açısından) öyle de, haşyetullahla ağlayıp inleyenin de Cehennem’e girmesi asla söz konusu olamaz.”14 der ve gözyaşlarının nezd-i ilâhîdeki kıymetine vurguda bulunur.

Hele bir de bu ağlayıp sızlama, halka kapalı Hakk’a açık yerlerde gerçekleştiriliyorsa.. doğrusu böyle bir şeyi değerlendirecek bir kıstas bilmediğimi itiraf etmeliyim…

O her yerde ve her zaman bu kabîl şeyleri hatırlatıyordu ve hatırlattığı şeylerin de gerisinde değil, her zaman önünde olurdu; evet O namaz kılarken, iç ağlamalarından ötürü, sinesinde âdeta değirmen taşlarının çıkardığı ses gibi bir ses duyulurdu.15

İbn Mesud’a, kendisine bir miktar Kur’ân okumasını emretmişti, o da Nisâ sûresinden bir kısım âyetler okuyup da nihayet “Her ümmetten bir şahit (peygamber), seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman bakalım nasıl olacak!”16 meâlindeki fermana geldiğinde eliyle işaret edip kesmesini söyledi. İbn Mesud diyor ki, “Dönüp baktığımda gözleri şakır şakır yaş döküyordu.”17

O yaş döküyordu da, o seçkinlerden seçkin arkadaşları sessiz mi duruyordu? Hayır! Onlar da ağlıyor ve bazen de ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüveriyordu. “Siz, bu sözü mü (Kur’ân) tuhaf buluyorsunuz; (bulup da) ağlayacağınıza gülüyorsunuz?”18 meâlindeki âyetleri onlara hatırlatınca, hepsi birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya durdu. Bu manzara karşısında O da bu âh u efgâna iştirak edip gözyaşları dökmeye başladı. Bu defa da O’nun ağlamalarıyla rikkate gelen ashab bütünüyle kendilerini ağlamaya salıverdiler.19 Zaten onlar her zaman ağlayıp inlemişlerdi; evet bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve akıbet korkusuyla, bazen de ufuklarının kararmasıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi.

Aslında, Allah’a en hızlı ulaşan dua ve niyazların kaderi de büyük ölçüde iç sızlamalarına ve gözyaşlarına bağlanmıştır; bağlanmıştır zira gönül heyecanlarını gözyaşlarından daha seri, daha duru aksettirecek bir başka şey göstermek mümkün değildir.

Gönülden hıçkırıkların bayrak çektiği yerlerde, günah orduları tarumar olur gider. Hüşyar gönüller, gelip vicdanlarına çarpan bu tür kabul esintileriyle âdeta berd ü selâm yaşar ve serinlerler.

Hayatlarını Allah için hep âh u vâhla geçirenler, gök ehlince sadakat ve aşk bülbülleri sayılırlar. Onlar şakıdıklarında bütün ruhanîler seslerini keser ve onları dinlemeye koyulurlar. Ağlama eğer bu şekilde, gözler yoluyla gönlün köpüren çağlayanları ise, insan onu ebediyete bağlayıp fevkalâde bir gizlilik içinde Ebedler Sultanı’na sunmalı; riya ve süm’a ile kirletilerek Cehennem söndüren o çağlayan, bir kezzaba döndürülmemelidir.

Işığını kaybetmiş ve her yanıyla toz-duman bir dünyada yaşıyoruz; hepimiz birer ağlama bülbülü edasıyla başlarımızı mum gibi önümüze eğip bin bir isyan ve günahlarımızı düşünerek öyle bir çığlık koparmalıyız ki, bütün gök ehli ellerinde nurdan çerağlar bu ağlama şölenine koşup gelsin. Ateşin bacayı sardığı şu günlerin, tam gözyaşlarıyla boşalma zamanı olduğunu düşünüyorum. Gözyaşları her türlü şeytanî oyunun büyüsünü bozacak sihirli bir iksirse –ki öyledir– gezip durduğumuz, oturup kalktığımız her yerde kaba sevinçlerle tepinme yerine gözyaşlarıyla serinlemeye çalışmalı ve hep ağlamalarla âh u efgânları dindirme yolunda koşmalıyız.

Hak dostlarına göre gözyaşları, İsa Nebi’nin nefesi gibi, cansız cesetlere can olma sırrını taşımakta ve âb-ı hayat gibi, ulaştığı her yerde hayatla çağlamaktadır. Halka kapalı Hakk’a açık gece koylarını ağlamalarıyla derinleştirenler ve çığlıklarıyla ruhlarına feryat mûsıkîsi dinletenler bugün olmasa da yarın mutlaka dirilirler ve gezdikleri her yerde hayat soluklar dururlar.

Seccadeler kuruyalı yıllar oldu; seneler var, kulaklarımız gönül çığlıklarına hasret.. çöller gibi kupkuru atmosferimiz.. hicranla yanan sinelerin nasıl yandığını hissetmiyor gibiyiz.. çehrelerimiz âdeta birer buz parçası, bakışlarımız da bütün bütün anlamsız.. sinelerimizde kıvrandıran acıdan iz yok.. simalarımızsa asla inandırıcı değil. Bu gafletle geleceğe yürümemiz, yürüyüp varlığımızı sürdürmemiz çok zor olsa gerek…

Gözlerimizin yaşı dindiği günden beri, göklerin bereket pınarları da bir mânâda kurudu. Artık yağmıyor ilham yağmurları; bitmiyor güller, lâleler; gökten gelen ışıklar aksak ve vakit vakit esen yeller de perişan.. sema sakinleri âh u efgâna susamış.. bulutlaşacak rahmet durmuş gözyaşlarından imdat bekliyor.. Zihnî deyişiyle: “Gül ile sümbülü sanki hâr almış / Süleyman tahtını siyah mâr almış / Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış / Gama tebdil olmuş ülfetin çağı…” Kim bilir belki ruhanîler de “iş başı” demek için bizden gözyaşı bekliyorlar. İhtimal biz dört bir yanımızı kuşatan dertlerden âh u vâh edip ağlayınca, melekût ufku da tül tül rahmet yüklü bulutlarla dolacak ve gözyaşlarımızın önünde sürüklenen günahlarımızı, isyanlarımızı, saygısızlıklarımızı, densizliklerimizi gördükçe onlar da sevinç neşîdeleriyle coşacak ve şefkatle üzerimize boşalacaklar..!

İhtimal bazen bizler, mevlid meclislerinde -şerefi mevlide ait- gül sularını yüzlerimize-gözlerimize sürdüğümüz gibi, gök ehli de, hicranla yanan sinelerin soluklanmaları sayılan gözyaşlarını yüzlerine-gözlerine sürüyor ve bunu kendilerine sunulmuş en değerli bir armağan sayıyorlardır…

Günahlarımız, hatalarımız dağlar cesametinde; nedametlerimiz, nedamet gözyaşlarımız riya ve süm’a edalı; gönüllerimizde ızdıraptan eser yok; ağlayıp sızlamalarımız büyük ölçüde dünyevî ve ma’siyet televvünlü. Bu vaziyette bizim başka şeye değil, birkaç asırlık kirlerimizi arındıracak pişmanlık gözyaşlarına ihtiyacımız var. İhtimal ancak onlarla tevbe kapısına ulaşabilir ve onlarla ziyan olmuş ömrümüzü yeniden inşa edebiliriz.

Âdem Nebi, gözünde büyütüp Everest tepesi hâline getirdiği sürçmelerini gözyaşlarıyla eritip yerle bir etti; çıtır çıtır yanıp da etrafa kokular saçan öd ağacı gibi, o da içten içe yanıp çevresine saldığı nedamet iniltileriyle ruhanîlerin, meleklerin metâfı olma ufkuna yükseldi. Gün gelip çile bitince de, doğan her gün artık onun affına ferman renkleriyle tülleniyordu.

Bunca günah, bunca ma’siyet ve o ölçüdeki hicrandan sonra zannediyorum bize de hep yalnızlık koylarını kollamak ve gecelerin siyah örtüsünü başımıza çekerek, Hak tecellîlerine açık, o kimsenin göremeyeceği yerlerde başımızı yere koyup hıçkıra hıçkıra ağlamak düşüyor. Vefasızlığımıza, bir türlü samimî olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize, mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize ve bizim gibi davrananların münasebetsizliklerine öyle bir ağlamalıyız ki, vazifesi ağlamak olan gök ehli dahi bundan böyle hep bizim çığlıklarımıza gözyaşı döksünler…

Evet biz, bize bahşedilen yerimizi koruyamadık, durduğumuz yerde kararlı, şuurlu ve ihlâs derinlikli duramadık. El elden çözüldü, yâr elden gitti, gülleri hazan vurdu, bülbüller âha düştü. Çeşmeler kesildi çaylar kurudu; âdeta her yanda dikenler salınıyor ve her tarafta saksağan sesi. Gönüllerimizin diliyle bir şeyler söylemeli, hasret ve heyecanlarımız üzerine gözyaşı iksirleri saçarak bu kurumuşluğa bir son vermeliyiz.

Yaratan bize vücud, hayat, his, şuur, idrak… gibi nimetler lütfederek, bizi donanımımıza göre yaşama ufkuna yönlendirdi. Bizse her şeyi hevâ ve hevesimize kurban ederek, konduğumuz yerin çok gerisine, gerilerin de gerisine çekilerek insanca yaşamayı kirlettik ve kirlendik. Hiç olmazsa bundan sonra olsun, ömrümüzü kalbimizin çizgisinde yaşama azmi göstermeli değil miyiz..!

Gelin, bugüne kadar gülüp eğlenmelerimize karşılık biraz da feryad u figân türküleri söyleyelim.! Nefsânî yaşamaya veda edip biraz olsun dertlenerek hayatın başka renklerini de duymaya çalışalım.! Dert söyleyip dert dinleyelim ve dertlileri dinleyene yakın durma yollarını araştıralım..!

Ömrümüzün işe yarar günleri büyük ölçüde boşuna gitti. Artık ufukta bu hayat gündüzünün gecesinden emareler var. Bundan böyle bize kalkıp o uzun gece için, sönmeyen bir çerağ tutuşturmak düşüyor. Bundan sonra olsun, kendimize gelmeli, dağınıklıklardan sıyrılmalı, özümüze dönmeli ve ciğerlerimizin hasretini gözyaşlarıyla soluklamalıyız.. ve bilmeliyiz ki, Hak katında toprağın bağrına, gözyaşlarından daha aziz hiçbir şey damlamamıştır. Bugün toprağa dökülen o damlalar, çok yakın bir gelecekte her tarafı İrem bağlarına çevirecektir. Gel, çöllerden daha kuru şu beyâbanda herkese gözyaşlarının sâkisi olalım ve güftesi heyecan, bestesi ağlama en taze meyvelerden çevremize yepyeni ziyafetler tertip edelim…

 

U/y/an Mart 12, 2009

Kategori: Gözden Kalbe — La Reverie @ 8:06 pm
Tags: , ,

378

 

Bir veda mektubu Mart 12, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 7:49 pm
Tags: , ,

3185290359_079b0c5fa1

Öğretmenim! Size 16 Ağustos’un yakıcı sıcağına yenik düşmüş Yalova’daki evimden yazıyorum. Saat gece yarısını henüz geçti. İçimde tuhaf bir his var. Sanki, size şimdi yazmasam, bir daha hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. Hayatla hesaplaşmak için bu son fırsatımmış gibi hissediyorum.

Hatırlar mısınız, yurttan kaçtığımız akşam, bizi bilardo salonunda yakalamış ve yurda döndüğümüzde bana, “Fatih, bilir misin ki, dünyanın en mutlu cimrisi, edindiği gerçek dostlarını muhafaza edebilendir? Biz gerçekten dostsak, arkadaşlığımızı bilardoya değişemezsin.” demiştiniz.

Sonra, uyuyor numarası yaptığım o gece, “Allah’ım, öğrencilerimi çok seviyorum! Bana, onların yüreklerine tesir edecek sözleri söyleyebilme gücü ver! Bilmiyorlar, bilseler böyle davranırlar mıydı?” diye dua edişinizi, battaniyemin altında akıttığım gözyaşlarımla dinlemiştim.

Ah öğretmenim! “Bu adamın bizimle ilgilenmesinden çıkarı ne?” diye, için için bir öfke duydum, ilk zamanlar. O zamana kadar ya bir karşılık beklenen “eğer” türü sevgiyle veya bir şeylere sahip olmanın sonucu olan “çünkü” türü sevgiyle karşılaşmıştım: “Eğer iyi bir çocuk olursan, ailen seni sever.”, “Seni seviyorum, çünkü o kadar zengin ve ünlüsün ki…” Hep düşündüm; karşılıksız veya mevcut bir duruma bağlı olmayan gerçek sevgi yok mu, diye. Ta ki, sizin bizimle paylaştığınız, “her şeye rağmen sevmek” duygusuyla karşılaşıncaya kadar…

Düşünsenize öğretmenim; sigara içmeme, size defalarca yalan söylememe ve birçok kötü alışkanlığıma rağmen sevdiniz beni. Ne güzel bir insanı; kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına rağmen sevebilmek! En çok ihtiyacımız olan sevgi de bu değil midir? Kalbinizin derinliklerinde dünyada kimsenin size aldırmadığını ve sizi gerçekten sevmediği düşünseydiniz, edindiğiniz mal veya şöhretin, başarı veya unvanların sizin için bir anlamı kalır mıydı? Dünya, başınızın üstüne çöküvermez miydi? Günün birinde gerçek ve doyurucu bir sevgiye ulaşabileceğiniz umudu olmasa, hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayabilirdiniz?

Ne olur öğretmenim, hep böyle kalın! İnanın, üniversiteyi kazanamasam veya son dakikalarımı yaşıyor olsam da; bunu bize tattırmanızın verdiği mutluluk, her şeye bedeldi. Bundan sonra öğrenciniz olma mutluluğunu yaşayabilecek öğrencilerinize de, şu dileklerimi aktarabilir misiniz?

“Arkadaşlarım, kardeşlerim, ağabeylerim!.. Sizce bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi? Bu yıl kaç defa gün ışığıyla uyandınız? Kaç kişiye, sırf içinizden geldiği için bir hediye aldınız? En son ne zaman mektup yazdınız veya eski bir arkadaşınızı aradınız? Bunlar, aslında önemsiz gibi görünen küçük ayrıntılar değil mi? İyi bir hayatın, bunlar gibi birçok küçük şeye bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü? Öyleyse, bundan sonra bir düşünün. Yayılın çimenlerin üstüne. Acele edin. Er veya geç, çimenler yayılacak üzerinize!”

Canım öğretmenim!

Bilseniz, şu an o kadar rahatım ki! Saat 03:00′e geliyor. Artık uyuyabilirim, hem de bir daha uyanmamacasına… Hoşça kalın! Sizin “her şeye rağmen” sevginize layık olamayan ama, sizi her zaman sevecek olan yaramaz öğrenciniz.

* Bu mektup 17 Ağustos 1999 depreminde vefat eden Mesut Fatih Çelik’in, depremden kısa bir süre önce öğretmenine yazdığı mektubudur. Fatih, üniversite imtihanında Bilkent Üniversitesi, İşletme (burslu) bölümünü kazandığını öğrenemedi. Mektubu Fatih’in annesi, enkazın altından bulup Fatih’in öğretmenine getirmiştir.

A. Turan Özcerit

 

Tevekkül Mart 12, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 7:04 pm
Tags: , ,

vfghgg

Tıp Fakültesini bitirdikten sonra uzmanlık imtihanına kaçıncı hazırlanışımdı hatırlamıyorum. Geçen yıllar içinde bütün çabalarıma rağmen istediğim uzmanlık dalını kazanamamıştım. Gerçi bunda İstanbul’un en işlek hastahanelerinden birinin acil ünitesinde çalışıyor olmamın tesiri büyüktü. Ancak her şeye rağmen mesleğimin önündeki son engeli de aşmak benim için önemli bir hedefti. Bu seferki son, diyordum, bütün enerjimi gireceğim imtihana vermiştim. Pencereme konan ya da balkondan içeri giren bir kuştan anlamlar çıkarıyor, ümidimi hep taze tutmaya çalışıyordum. İmtihan senede iki defa Ankara’da yapılırdı ve yine Ankara’daydım. Üniversiteden bir arkadaşımla Kızılay’da bir otele yerleşmiştik. Eğitimcilerin tavsiyesine göre, ertesi günkü imtihan saatine kadar dinlenmeliydim, ancak cerrahi notlarına son defa bir göz atmazsam içim rahat etmeyecekti. Telaşlı mizacım, yorgunluk ve uykusuzlukla birleşince, her zaman sindirim sistemimi bozardı. Yolculuk esnasında başlayan halsizliğim de bunun ilk habercisi olmuştu. O gece, arkadaşım mışıl mışıl uyurken, ben mide bulantısı ve baş ağrısına teslim olmuş, tek bir satır dahi okuyamamıştım. Bitkin bir halde yatarken, çok derinlerden gelip ve bütün hücrelerime yayılan beni sarıp sarmalayan bir sesle, kendime geldim. Bütün gücümü toplayıp pencereyi açtım, sabah ezanı okunuyordu. Yıllardır kulluk vazifemi yapamamaktan duyduğum büyük vicdan azabı, sabah ezanı vakitlerinde hep doruk noktasına ulaşır; ama genellikle nefsim galip gelir, geriye de bu savaşın tek delili gözyaşlarıyla ıslanmış bir yastık kalırdı. Acizdim. Rabbimin şefkatine muhtaçtım, bir iki gün önce ‘Mutlaka başarmam lazım.’ diyen ben, yedi-sekiz saat sonra yapılacak imtihana gidecek gücü dahi kendimde bulamıyordum. Yapacağı işlerin sonuna ‘İnşaallah’ kelimesini mutlaka ekleyen insanları ve bunun hikmetini şimdi daha iyi anlıyordum. Sonsuz merhamet sahibi Allah’tan başka kimden yardım isteyebilirdim ki!.. Allahım, Senin iznin olmadan bir zerre bile hareket edemez. Benim için hayırlı olacaksa, Sana yaklaşmak ve rızanı kazanmak için yeni bir yolun başlangıcı olacaksa, bu işimde bana yardım et. Senin her şeye gücün yeter! Teslimiyet içinde yatağıma uzandım. Birkaç saatlik uykuyla iktifa etmek zorunda kalmış olsam da, uyandığımda kendimi zinde hissediyordum. İmtihanım da Allah’ın izniyle iyi geçmişti. İstanbul’a yine trenle dönecektim. Her zamanki gibi gardaki kontörlü telefondan, yolculuk öncesi, annemi aradım. İmtihan çok iyi geçmesine rağmen bunu anneme söylemedim, belki de kendimi buna inandırmaktan korkuyordum. Çünkü kötü bir sonuçla yıkılıyor, özgüvenimi yeniden kazanmam için uzun bir süre geçmesi gerekiyordu. Onun: “Nasıl geçti?” sorusuna, fena değil, demekle yetindim. “Kızım kazanacaksın, içime doğdu. İstanbul’a gel sana anlatacaklarım var.” şeklindeki sözlerini fazla irdelemedim. Eve geldiğimde, annem: “Yavrum, imtihan saatinde anne namazda ol, bu beni rahatlacak, bana yardımcı olacak demiştin ya, namazımı kıldım, Allah’a sana yardımcı olması için dua ettim, tam seccademi kaldıracaktım ki; içimde, ‘Duanı ettin; ama hiç ağlamadın, içten yakarmadın.’ diye bir ses duydum. Bunun üzerine seccademi yeniden serdim, ne kadar süre geçti bilmiyorum, dualarım gözyaşlarıma karışıyor, sanki içimde sular coşuyor, çağlayanlar boşalıyordu. Sonra içime bir ferahlık doğdu, sanki, yüreğime biri kazanacağını fısıldadı.” dedi. İki hafta sonra imtihan açıklandığında, İstanbul’daki hastahanelerden birinde, istediğim dalda ihtisas yapmaya hak kazanmıştım, daha doğrusu kazandırılmıştım. Her şey Rabbimin “Ol!” emriyle gerçekleşiyordu. Bunu çok geç anlayan, yıllarca görmeden bakan, nefis mücadelesinde hep yenilgiye uğrayan biri için artık, yegane hedef vardı: O’na layık bir kul olmak!

Hülya Er

 

Işığın Göründüğü Ufuk Ocak 31, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri — La Reverie @ 1:45 pm
Tags: , ,
Süleyman ELMAS

books

Yıllarca ruhumu kasıp kavuran yangın hiç sönmeyecek gibiydi. Kan ağlayan yüreğimin hıçkırıklarını kimse duymaz zannetmiştim. Kâbuslarla uyandığım gecelere düşmandım. Her yer, her şey karanlıktaydı sanki.
Sisli, dumanlı bir yol vardı önümde. Ne etrafımı görebiliyordum, ne de ileriyi. Yürüyordum, nereye gitmek istediğimi bilmeden. Rüzgârda savrulan bir yaprak gibiydim. Geride ne bıraktığımı bile hatırlamıyordum.
Pencereme beyaz bir güvercin konar, akşama kadar sabırla bekler, sonra uçup giderdi. Bir mânâ veremezdim bu duruma. Bilirdim, ümidin sembolüydü güvercinler; ama benim umutla ne işim olurdu ki? Karanlığın ortasında yaşarken, aydınlığa kavuşmayı hayal edemezdim. “Bana yardım edecek tek bir kişi yok işte. Yapayalnızım bu dünyada…” deyip hayıflanırdım.
Maddî zenginliğimin aksine, tam bir boşluk içinde geçiyordu hayatım. Okuduğum yüzlerce kitap bana hiçbir tatmin edici reçete sunmuyordu. Zihnimi kurcalayan soruları cevaplamak yerine, sorularımı unutturmaya çalışıyordu çoğu. İçime sinmeyen bir şeyler vardı okuduklarımda ve dinlediklerimde. Soru sormaya kalktığımda, küçük bir çocuk gibi susturuluyordum. Annem psikolojimin bozulacağını söylüyor, babamsa, hemen cebime para koyuyordu.
Televizyonda bir yelkenli geminin rüzgârın şiddetiyle sürüklenerek, kayalara çarptığı haberini işittim. Kaptanın kurtulamadığı da ekleniyordu haberin sonuna. Ne kadar müteessir olmuştum. “Tıpkı ben!” demiştim üzülerek. Ben de bir yelkenli gemi gibiydim. Nefsimin beni istediği yere sürükleyip durduğunu sonra anladım.
Bir gün öğle vakti dışarı çıktığımda, her taraf beyazlara bürümüştü. Kuru ayaz, insanın yüzünü bıçak gibi kesiyordu. Sıkı giyinmeme rağmen, kalın palto bile vücudumu ısıtmaya yetmiyordu. Üşüyen sadece bedenim değildi, yıllarca aç kalmış ruhum tir tir titriyordu. Adımlarım gayriihtiyari sürükleniyordu kaldırımlarda. Beynime art arda hücum eden sorulara cevap bulmakta zorlanıyordum. Bir divâne gibi yürüyordum buz kesmiş sokaklarda.
Uzun süre başım önde dolaştım. Bu hâldeyken birden yan taraftan yüzüme bir sıcaklık aktı ve duraksadım. Başımı kaldırdığımda bir kitapçının önünde olduğumu anladım. “Hayret! Bütün sokaklarına âşina olduğum bu şehirde, burayı ilk defa görüyorum. Benim gibi bir kitap kurdu nasıl burayı görmez. Neyse, bir bakalım!” deyip girdim içeri. Rafların önünden ürkek bir şekilde ilerliyordum.
Bir rafta daha önce hiç görmediğim kitaplar diziliydi. Hepsi bir yazara ait olan bu kitapların arasından, ‘Işığın Göründüğü Ufuk’ kitabını çekip incelemeye koyuldum. Her zaman yaptığım gibi ilk önce kapağını okumaya başladım. Bir söz ustasının elinden çıktığı ilk cümlesinden belli oluyordu:
“Sevgi yaşatan bir iksirdir; insan sevgi ile yaşar… Sevgi ile mutlu olur ve sevgiyle çevresini mutlu eder…” cümleler devam edip gidiyordu.
Kitabın sayfaları arasında gezindikçe, içimdeki buzdağının yavaş yavaş eridiğini hissediyordum:
“Evet bizim için gerçek saadet, hârici tatminlere bağlı, gelen-kesilen, akan-duran saadet değildir; bizim için hakiki saadet, ruhumuzdan fışkıran, Allah münasebetiyle derinleşen ve cennetle noktalanan ebedî saadettir…”
‘İslâm’ın Büyüsü’, ‘Kendi Ruhumuzu Ararken’, ‘Işığın Göründüğü Ufuk’, ‘Karamsarlığa Bir Neşter’, ‘Bir Sorgulama’, ‘Huzur Ufku’.. başlıkların birinden diğerine atlayıp duruyordum. Hangi birini okuyacağımı şaşırmıştım. Hepsi de birbirinden tesirli cümlelerle, hislerime tercüman olup, mânevî hastalıklarıma reçete sunuyordu.
Hemen boş bulduğum bir sandalyeye oturdum. İlk sayfadan başlayarak, kitabı okumaya başladım. Okudukça gözlerimin önündeki sis perdesi aralanıyor, düşüncelerimi esir eden yanlışlar siliniyordu.
Başımı kaldırmadan kaç saat okuduğumu hatırlamıyorum. Bir elin dokunmasıyla irkildim. Mağazanın çalışanlarındandı. Gülümseyerek akşam olduğunu, mağazayı kapatacaklarını ifade etti. Yerimden kalkarak bu yazarın bütün kitaplarını almak istediğimi söyledim. Vazifeli şahıs, hemen kitap setini getirdi. Yazarın kaset ve CD’lerinin de olduğunu söyledi. Onların da tamamını almak istediğimi belirttim. Hemen getirdi. Parasını ödeyip, teşekkür ettim. Yolda kitap ve kasetlerin ağırlığından belim ağrıyordu; ama ruhumun üzerine çöken kara bulutlar yavaş yavaş dağılıyordu.
Beni iliklerime kadar üşüten kuru ayaz hafiflemişti. Kâinatta derin bir sessizlik vardı. Kitabın satırları bir film şeridi gibi beynimden geçip kalıcı izler bırakıyordu. Ümit, beyaz bir güvercin olup gönül pencereme konmuştu artık. Yelkenleri muhalif rüzgârlara dayanıklı bir gemi değildim; ama sonu aydınlığa çıkan bir yola girdiğimi ve beni duyan birinin olduğunu biliyordum artık.

 

Asırların Dilinden Işık Süvarileri Ocak 31, 2009

pll

Bir insan, bütün hayatını başkaları uğruna nasıl feda edebilir? Eminim ki bu soruyu duyan birçok kişi: ‘Bu devirde böyleleri kaldı mı?’ diyecektir. Günlük meşgalelerin arasında pek fark edemiyoruz belki, ama çocuklarımızın geleceği için dünyanın dört bir yanında varlıklarını feda etmiş yiğitler; akıncılar misâli, anadan, yârdan, serden geçerek kalb ve zihinleri aydınlatan ışık erleri var. Sibirya’nın -50 derece soğuğunda veya Afrika’da 40–50 derece sıcağın hüküm sürdüğü ülkelerde yeni bir dirilişin soluklarıyla, yanık gönülleri gülşene çeviren alperenler var.

Bu destansı tablolar layıkıyla nasıl anlatılmalı? Zihinlerdeki peşin hükümler, kalblerdeki düşmanlıklar nasıl kırılmalı? Bunun cevabını bulmak, bu gönül erlerinin ortaya koydukları muhteşem destanın yeni nesillere aktarılması için elzem değil midir?

Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî, Fuzûli, Bâki, Şeyh Gâlip, Âkif ve diğer büyük söz ustaları çağımızda yaşamış olsalardı, bu destansı tabloları nasıl anlatırlardı?
Bu yiğitleri gelecek nesillere ulaştırmak adına hangi muhteşem eserleri verirlerdi? İsterseniz gözlerimizi kapayalım ve maziye doğru bir seyahate çıkalım.
Bakın! Şu karşımızdaki nur yüzlü sima; Derviş Yunus ne diyor:

Gönüllerde gül misâli,
Açar Sen’in bu erlerin.
Bülbül gibi daldan dala,
Uçar Sen’in bu erlerin.

Şefi Sen’sin, Sen’de berat,
Meftunların geçer sırat,
Kevserinden âb-ı hayat,
İçer Sen’in bu erlerin.

Halk içinde dilden dile,
Bahçelerde gülden güle,
Derviş misâl ilden ile,
Geçer Sen’in bu erlerin.

İsmin gelir, nurlar yağar,
Cümle âlem aşka doyar,
Şu dünyada diyar diyar,
Göçer Sen’in bu erlerin.

Yunus yanar aşkın ile,
Gül yolunda döner küle,
Reyhanını kızgın çöle,
Saçar Sen’in bu erlerin.

Yunus, hey koca Yunus! Yine gönlümüzü gülşene çevirdin. Büyük velînin ellerinden öpüp, seyahatimize devam edelim. Şu ağacın altında oturan ak sakallıyı gördünüz mü? Bu kişi, muhteşem gazel ve kasidelerin sahibi Fuzûli. Leylâ ile Mecnûn’u, Su Kasidesi’ni yazan büyük edîp. O da geleceğimizin haberini almış. Işıktan sözleriyle ışık erlerini anlatıyor:

Bu erler ki aşk oduna, öylesine yanmışlar,
Yoluna ol Habib’in bin canla inanmışlar.
Gayretlerin cümlesi vuslat-ı Ahmed için,
Meftun olup ahrete dünyadan usanmışlar,
Az meyletse gözleri diyarına haramın,
Dünyayı üstlerine yıkılacak sanmışlar.
Susuzluktan kırılıp cümle âlem yanarken,
Ateş-i aşk badesin içe içe kanmışlar.
Bataklık ortasında derler ki, açmaz bir gül,
Karanlık dehlizlerde gülzâre bulanmışlar.
Dırahşan simalardan süzülen aşk teridir
Cehle kör olmuş, lâkin ol Hakk’a uyanmışlar.
Dök gönlünü Fuzûli, bu erler huzurunda,
Medhlerin işitince, ar edip utanmışlar.

Büyük şairin ellerini öpüp veda ettikten sonra, gelin bir başka dev kamete uğrayalım. Izdırapla geçen yılların muzdarip şairine. Hep bir Âsım bekleyen, yüreği yaralı, gözleri ceyhun, hayatını İslâm uğruna feda etmiş bir büyük âlime, mütefekkire. Millî şairimiz demekle her zaman iftihar ettiğimiz Mehmet Akif’e. Taceddin Dergâhı’nda, sedirin üstüne oturmuş, gözleri ufuklarda, sağlığında dünyanın dört bir yanına dağılmış olduklarını göremediği Âsımları için, devrimizin alperenleri için, tarihe not düşüyor. Bu büyük kametin kalbinden damlayan aşk nağmeleri neymiş görelim:

Âsım! Bu gelen sen misin, yoksa hayalin mi?
Rüyalarımda gördüğüm, o en son hâlin mi?
Hasretinle yıllar yılı bekleyip durduğum,
Şu masum millet için ne hayaller kurduğum,
O menba-ı cesaret, cevval, cesur, özü şanlı,
Sen misin söyle bana, o yiğit delikanlı?
Söyle ki ruhumun bitmez ızdırabı dinsin.
Kaç asırlık bipayan nevhalar ki tükensin.
At üstünden toprağı, dirilsin artık ölü.
Gülsün artık bu demde bahçemizin bülbülü.
Çehrende bir gül, çehrenizde güller,
Birazcık üfleyin ki ateşe döner küller.
Ateş-i aşk gerek bize, çerağını yakmalı,
Muzdarip gönüllere su misali akmalı,
Diyerek, akıncı cedlerinden ilham ile,
Bendini yıkıp taşmış, benzeyen coşkun sele,
Şark, garp, cenup, şimal, dört bir yanda atlılar,
Her biri berk gibidir rüzgârdan kanatlılar.
Bu ay yüzlü simadan aşk yağar yeryüzüne.
Bin bir ümit yangını bakınca nur yüzüne.
Kâinat semasına bir güneş ki doğuyor,
Rahmetin şuaları karanlığı boğuyor.
Ey millet! Bu gençler ki beklediğin erlerdir.
Leylini nehar eden mukaddes yiğitlerdir.
Dört bir yana dağılır bu ışık süvariler,
Canlanır o an sanki Müslimler, Buhariler.
Bastıkları topraklar, gülşenlere çevrilir,
Cehaletin putları ilimlerle devrilir.
Dillerinde kelâmlar, ellerinde kalemler,
Yeni bir dirilişin muştusuyla âlemler,
Bayram yapar Şark’ın tâlih-i makûsunda,
Bütün akvam-ı beşer, bu hâli izleyip dursun da.
Görsün medeniyyet denilen hakikat nedir.
Garp ki anlasın hâlini, hâlâ yerlerdedir.
İnsanlık denen o âli mefhumun aslı,
Anlaşılır ancak idrak etmekle bu faslı.
Sonunda görürüm ki yıllar yılı milletin,
Çekmekten yorulduğu bitmeyen bir zilletin,
Devası bu gençlerin eliyle mümkün ancak,
Vefakâr sine gerek bunları anlayacak.
Bildim ki bu doğan sensin ufkuma, Âsım!
Dindi artık muştunla dinmez dediğim yasım.

Ellerinden öpüp, yaralı şairimize de veda ediyoruz. O’nu ümit gözyaşları içinde bırakıp gitmek bize zor geliyor. Bir milletin ızdırabını bütün benliğiyle hissetmiş bir insanın, bu asrın alperenlerini görüp de ümitlenmemesi mümkün müdür?

* Yazıda şairlerimize atfedilen şiirler, yazarımız Ahmet Buğra Bey tarafından, o büyük şairlerimizin şiir teknikleri ve üslûpları taklit edilerek kaleme alınmıştır.

 

Nerdesin Ocak 8, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri — La Reverie @ 12:26 pm
Tags: , ,

yunusum_deniz_gitme_1

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin, (ba’suba’del mevt)imizin müjdecisi? Istırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekledik durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “bu O’dur” deyip, (seniye-i veda) (1) tür­küleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla tesel­li olup durduk. Her gün, bizim için tasa ve kederden kadehlerle dolu gelirken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyordu; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye.

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatiri yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, porsumuş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir. Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen; kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuz­larımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inad, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler bu uçsuz bucaksız beyabanda, gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir (sabr-ı cemil) (2) çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlem­de, kaç defa sinekleri kartal, elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun.. Karşılaştığımız minarekâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanı­mızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu.. Zaman bizim için hep muharrem, ze­min kerbelâ oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kara­ran ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlerken, her yüzde seni arıyor, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz.

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdik­lerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dün­yalar kement olamadı. Pürvefâ ve yürektendin.

Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir kara sevdalı gibi girdiğin bu yolda, “girdik reh-i sevdaya” bize onur, bize gurur lazım değil, demiştin.

Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun. Nerdesin Hubeyb!. Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kalakala omuzların üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab!.
‘Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventle­rinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vaveyla sal­dın ki, art arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizansın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Kostantiniye’ye (3) giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabe­ler, yerlerini ümranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk el­de edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki…” sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara karşı inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek yüce idealin uğrunda devam ettin. Söyle Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım yiğidim, Halid nerdesin?.

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan men etmişlerdi. Hani, o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kar­deşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet et­me kararında idin. Dilbeste olduğun O zat aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir laf ettin mi?. Değilse; o ne sada­kat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde?.
Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dün­yayı iki hükümdara az gören bir hükümdar.. İranlı kapıkulun, Memlukler köle­lerindi. “Şiirler pençe-i kahrinden olurken lerzân”, (4) sen tutdun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını tavsiye ettin. Sen nesin! Sofi misin? Derviş misin? Yoksa yer de gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin?.

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim da’vet türkülerini söylerken, kırık mız­rabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhat, bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.” (5) Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yılı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayal­lerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın ha bire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir.

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar di­zecek, yüz bin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gön­lümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız.

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın,şöhretin, mansıbın aydın ümit­lerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme.

____________

(1) Seniye-i vedâ : Veda yokuşu

(2) Sabr-ı cemil : Güzel sabır.

(3) Kostantiniye : İstanbul.

(4) “Aslanlar, kahrının pençesinden titrerken”

(5) “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onun terennüm ve ifade imkânı yoktur”

(Sızıntı Dergisi- Mart 1981 Yıl :3 Sayı :26)