Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Sevmek… Aralık 11, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 12:06 am
Tags:

 

 

Sevmek… Riyasız, gösterişsiz, kusurları görmeden sevmek.
Sevmek… Menfaat ummadan, karşılık beklemeden, inanarak sevmek. Sevmek… Mahlûkatı, Yaradan’dan ötürü sevmek.
Sevmek, sevebilmek ne güzel. Hangi güzel şeyi araştırsanız sonunda mutlaka sevgiyi bulursunuz.
Sevgi, insanları birbirine bağlayan en sağlam bağ. Sevgi; gönülleri fakirlikten kurtaran, aç ruhları doyuran, boş kalpleri dolduran yüce his.
Sevgi; mutluluğun zirvesine çıkan aile binasının temel taşı. Sevgi; merhametin neticesi olarak gözpınarlarından süzülen gözyaşı.
Sevgi; iyiye, güzele ve doğruluğa giden yolun ilk durağı. Kurumaya yüz tutan nebat için yağmur ne ise, gözlerini adavet bürüyen insanlık için de sevgi odur.
Hiç kin ile bakan bir gözle, sevgi ile tebessüm eden göz bir olabilir mi? Çiçeği koklamayan, çocuğu okşamayan, güldeki güzelliği göremeyen sevgiden ne anlar?
Sevgiden mahrum bir zavallı saadeti ne bilir? Gönül bahçesine kin ve nefret tohumları eken biri, saksılarda rengârenk çiçek yetiştirse neye yarar?
Bütün meselelerin kökünde, bütün anlaşmazlıkların başında, bütün savaşların temelinde sevgisizlik vardır.
Aslında sevgisizliğin sebebi, iman eksikliğidir. Allah’a inanan ve O’ndan ötürü yaradılanı seven bir kimse zulmeder mi?
Sevdiklerine kıyabilir mi? Hüsn-ü zan ile etrafı temâşâ eden bir çift göz, mahlûkatta sevilecek bir taraf mutlaka bulacaktır.
Yeter ki kaoslu düşüncelerden uzaklaşıp, güzelliği görmeyi bilsin.
Kin kaçar, nefret gizlenir, her işi sevgiyle yapsak, her şeye sevgi gözlüğü ile baksak ne güzel olur.

Alıntıdır.

 

Gül yaprağı Ekim 2, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 10:59 pm
Tags: ,

gül yaprağı

 

Uzakdoğu’da bir tapınakta tefekkür ve sohbet yoluyla bir grup mü’min hakikatı bulmaya ve yaşamaya çalışıyordu. Dışarıya kapalı, başkalarını hemen hiç kabul etmeyen bir topluluktu bu. Bu grubun en önemli özelliği, az konuşmak, hakikatleri ince bir dille ifade edebilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu.

Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki “bilgelik arayıcısı” kapıda duran yabancıya baktı. Bir selâmlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

İçerdeki kişi bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Mesaj açıktı: “Yeni bir üyeyi kabul edemeyecek kadar kalabalığız!” Yabancı tapınağın bahçesine döndü, dalından kopup yere düşmüş bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı.

Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki ev sahibi saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgi ve dostluktu. Sevgi ve dostluğa ise her zaman yer bulunurdu.

Kaynağı Bilinmiyor

 

Sevemez kimse beni, Senin sevdiğin kadar… Eylül 25, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 6:36 am
Tags:

 

Allah my heart calls out to You

 

Bir düşün…  

Çok değil sadece birkaç dakika…

Şöyle sıyrıl şu günlük ve gündelik işlerden, şu gölgeler ve sahteler dünyasından.

Sonra düşün bir an…

Adam gibi düşün, ama ‘düşünen adam’ gibi değil.

İnsanca, mü’mince düşün…

Şimdi seni sevenler var ya…

Şu seni seviyorum diyenler…

Rüzgâr gibi peşinden koşturanlar var ya…

Onlar neredeydi bir zamanlar?

Bir düşün…

Onlar seni, ancak sen var olduktan, yani sen yaratıldıktan sonra bildiler ve çok sonra sevdiler. Öyle değil mi?

Seni seviyorum diyenler için; önce senin ve sonra da sevgi denen şeyin var olması gerekliydi. Öyle değil mi?

Eğer sen olmasaydın ve yaratılmasaydın kim bilecekti seni? Kim haberdar olacaktı senden?

Nasıl sevebilir, nasıl “Seni seviyorum” diyebilirdi, şimdi çevrende dönüp duran insanlar.

Seni, yani henüz olmayanı, yok olanı kim bilebilir, kim sevebilirdi ki?

Hatırlamaya çalış!

Sınırlı da olsa, hayal ve hafızanın izini sür. Seni götürebildiği yere kadar git.

Hatırlamaya çalış!

Bir yerde durman gerekir ama işte tam orada dur:

Sen yoktun, dünya da yoktu, hiçbir şey yoktu bir zamanlar. Ama her şeyi bir Bilen, seni bir Bilen vardı. O bir olan Allah’tı (cc). Ve sadece O vardı.

O en sevgili, O en şefkatli ve O en merhametli Rabbin vardı. O’ndan başka hiçbir şey yoktu.

İşte O bütün Âlemlerin Rabbi’dir. Kur’ân bize O’nu şöyle tanıtır:

“O, göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin Rabbi’dir.” (Şuarâ Sûresi, 24)

O’nun rahmeti ve sevgisi her şeyin önündedir ve üstündedir.

Evet, seni sevenler de yoktu bir zamanlar. Ne annen, ne baban ve ne de en yakınların. Hiçbir şey yoktu. Ve sen bu uzun yolculuğun hiçbirinin farkında bile değilken, sadece Rabbin için yok, yoktu. Dilediği vakit, saat geldiğinde seni yokluktan varlığa, karanlıktan aydınlığa çıkardı.

 

Rabbin seni, sen yokken de biliyordu ve O’nun sonsuz ilminde hep vardın. Seni sen yokken sadece O biliyor, O seviyordu. Ve sevdiği için de seni var etti. O’nu bilmen ve O’nu tanıyıp sevmen için seni bu dünyaya gönderdi. Başkaları seni var olduğun için sevdiler. Anlayacağın onlar seni şartlı sevdiler.  

Oysa Yüce Rabbin seni şartsız sevdi. Hatta seni sevmesi için var olman bile gerekmezdi. O seni yaratınca bilmedi. Yaratmadan önce de biliyordu. O sonsuz ilmiyle ve sonsuz kudretiyle seni yaratmayı diledi ve var etti. Unutma, sen O’nun, o sonsuz ilminde hep vardın…

Seni yaratmakla, kendini sana bildirdi, seni senden ve kendi varlığından haberdar etti.

Bu müthiş ânı kaçırma hayatından. Çıkarma hiç aklından. Hatırla zaman zaman.

Hatırla ki, yanlışlara düşmekten ve korkulara kapılmaktan kurtulasın.

Seni O’ndan başka hiç kimse böyle güzel sevmedi; sevemez de. Sevemezdi de, sevemeyecek de.

O’nun sevgisi hep en başta ve hep en önde…

Sevenler, “Seni seviyorum” diyenler, hepsi bir bir çekip gidecekler bir gün. Sadece O’nun sevgisi kalacak seninle…

Onun için dinleme içi boş sözleri, gerçek sevgiden nasipsizleri dinleme. Dinleme o palavra şarkıları, o bomboş lâfları. Dinleme…

“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar” diyenlere. Sen, “Sevemez kimse beni, Rabbimin sevdiği kadar” de…

Gerçek sevginin yolunu bil ve bul. Bulamayanlara da göster.

Ben bir aynayım. “Aynayı değil, siz aynadaki görüntünün, o tecellînin, o bir anlık cilvenin kaynağını sevin asıl,” de ve doğru adresi göster onlara… Bir ayna tut yüzlerine. Bir ışık ol karanlık bakışlara, sevgide adresi şaşırmışlara.

Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitmeyeni gör, batmayanı gör… Gitmeyeni, geçmeyeni ebediyen ölmeyeni, sönmeyeni bil ve bildir.

Kim sevebilir seni O’ndan başka, kim bilebilir seni O’ndan başka. Gerçek sevginin yolunu kaybedenlere, ışık parmağınla doğru adresi göster: Ve konuş: Parmağım güneşi gösterirken, parmağıma değil, güneşe bakın. Bana takılmayın.

Yanılmayın, bir zerrede, bir tecellîde boğulup aldanmayın.

Bu makamda söz senin; konuş, sözün yettiği kadar. Konuş konuşabildiğin kadar.

Melekler bile bu şahitliğine hayran kalsınlar. Ve de ki; “Sevemez kimse beni ‘Senin’ sevdiğin kadar Allah’ım!”

Sevemezler, sevseler de yalan severler. Yok öyle kimseler. Sende seni sevenler, hakikati halde seni değil kendilerini seviyorlar. Aldanma, inanma, yanma. Bir tek senin sevgindir bu dünyada gerçek olan Canım Allah’ım.

Bir tek Senin sevgin…

O sevginin bir katresi, bir zerresi bile yeter bize…

Bunu da anlamayanlara “Sözler”i aç, nurlardan şu cümleyi oku:

“… Her bir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat, O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 24. Söz, s. 360)

Selim GÜNDÜZALP

 

 

Sevgilimiz kimliğimizdir Eylül 18, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 12:20 am
Tags:

Sevgilimiz kimliğimizdir

 

KİMLİĞİNİZ, KENDİNİZİ kime nispet ettiğinizle doğrudan alakalıdır. Şayet özel biri olmak istiyorsanız, ki bunu herkes ister, o zaman kimin için özel olmak istediğinizi iyi seçmelisiniz. Seçiminiz isabetliyse, bağlanacak doğru insanı bulmuşsanız, sizin değeriniz artık kendinize nispetle değil, onun için taşıdığınız öneme nispetle ölçülür. Muhabbet bu açıdan sihirli bir değnekten daha etkilidir. Size dokunur ve siz kimse için olmasa da, biri için hayati bir yere sahip olursunuz. Bu insana yeter. Zira bir kişi bile bir kainattır.

Mario, basit bir postacı. Bisikletine biner alacağı üç beş kuruş için dağ tepe tırmanır. Mektupları sahiplerine ulaştırır. Bazen minik bahşişler koparır. Ancak çoğu zaman ödülü yalnız üzerinde doğup büyüdüğü muhteşem İtalyan adasının doğasını, Akdeniz’in davetkar dalgalarını, martıların şenliklerini izlemek olur. Yaşlı bir balıkçı olan babasına yardım eder, evde yemek pişirir. Adada çok insan yoktur, ama yine de onun adını bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dikkate değer bir vasfı yoktur Mario’nun. Yakışıklı değildir, bilgili değildir, zengin değildir. Esprili yahut konuşkan hiç değildir. Yaşarken bile unutulmuş gibidir o, öldükten sonra onu kim hatırlayacaktır…

Vasıflarının silikliğine rağmen adanın en güzel kızına aşıktır Mario. Her birimiz gibi uzanamayacağı meyveyi ister. Kızın onu görebileceğini, fark edebileceğini tasavvur edemez. Günlerce çalıştığı hana gider. Kıza tek bir kelime söylemeye çalışır. Bir tek kelimeden fazlasını söylemeye yetmez zaten yüreği. Söylenmeye değer tek kelimeyi seçer, Beatrice. Kızın adıdır bu. Kız adama bakar. Adam başka tek laf dahi edemez. Aşk adamın dilini bağlar.

Bir gün adaya ünlü bir şair, devrimci bir düşünür gelir, Pablo Neruda. Sürgündedir. Devrimine destek verdikleri tarafından memleketinden sürülmüştür. Seküler her devrim gibi vefasızdır onun ülkesindeki devrim de. Buruşturulup atılmıştır bir yana. Uğruna şiirler yazdığı ülkesi Şili onu istememektedir artık.

Neruda’nın talihsizliği, Mario’nun talihi olur. Mektup getirdiği şairle dost olur. Önceleri ondan şiir yazmak için yardım ister. Tek derdi Beatrice’e bir şiir yazmak ve aşkını anlatmaktır. İçinizde patlayan bir volkan varsa ve sukut etmek kaderinizse, yazmak tek çıkar yoldur. Neruda ona kendi şiirlerinden okur, kitaplar verir. Ona dalgaların sesini dinlemeyi, kuşların ne anlattığına dikkat etmeyi, denizden çıkan renkli taşlara anlamlar yüklemeyi, ay ışığında düşünmeyi öğretir. Mario arzu ettiği şiiri sonunda yazar. Muradına erer. Beatrice ile evlenir.

Fakat artık o başka bir adamdır. Tek bir kelime söylemek için göğsündeki tüm havayı kullandığı, tek bir şiir yazmak için yığınla kitabı yuttuğu kadına değil, kendisine bulundukları adadan çok daha büyük bir dünya armağan eden, hayalleriyle sonsuza ulaşmayı öğreten Neruda’ya ve şiirine sevdalanmıştır o artık. Şairler bizimle aynı yerde yaşasalar da eşyaya bizim gibi bakmazlar, uzun uzun dinlerler onlar evrenin sessizliğini.

Mario kendini Beatrice’e beğendirmek için çabalarken, kader onu beğenmiş ve başka bir amaç için seçmiştir. Mario Neruda’da Beatrice’de olmayan soyut güzelliği keşfetmiştir. Kelimelerin büyüsü sarmıştır Mario’nun ruhunu, lanetlenmiştir o artık, iflah olmayacaktır. Kısa bir süre önce tüm emeli bir iş bir eş ve bir evken, artık bunlar onu ilgilendirmemektedir. O ruhunun elbisesini bir şiirle değişmiş, şairlerin göksel krallığına bir adım atmıştır. Artık yere inemez. Yerde var olan hiçbir yaratık da ilgisini çekmez artık. Adadaki kimseye benzemeyen bir varlık olmuştur o.

Neruda’nın sürgünü biter. Ülkesine döner. Ama Mario’nun içindeki Neruda hala yaşamaktadır. Onun için bir şiir yazar bu kez, ve şiiri ödül alır. Okumaya gittiği ödül töreninde kalabalık arasında ezilerek ölür. Neruda için can verir. Kalabalık onu unutur. Haberlerde bile adı anılmaz. O sadece ezilen kalabalıkta bir sayıdır. Zamanla güzel karısı da hayatına devam edecek ve onu unutacaktır. Onu sadece Neruda unutmaz. O isimsiz bir adam değildir artık, o Neruda’nın postacısıdır. Güzel bir kıza aşık olmak sıradan bir eylemdir, oysa ideallere ve şiire aşık olmak sıradışıdır. Mario’lar çoktur, ama Neruda’nın postacısı bir tanedir.

Kime gönül verdiğimiz mühimdir. Maddeye mi, ruha mı? Arzi olana mı, semavi olana mı? Suretteki cemale mi, siretteki hüsne mi aşık olmuşuzdur? Tutkun olduğumuz şey elde edinceye dek arzuyla yanıp tutuştuğumuz, ama elde ettikten sonra bir manası kalmayan, yakınken bile uzak olan, ruhuna değemediğimiz, yahut ruhu bile olmayan bir kabuk mudur, yoksa ebediyyen gönlümüzde tutabileceğimiz, her dem tazelenen, her sözcüğüyle bizi besleyen, uzaklara gitse de, araya yıllar asırlar girse de yine de özlenen yakınlık duyulan mıdır? Aşk mukadderdir, ama kime yöneltildiği iradidir.

Kendimizi muhabbetle bağladığımız kişi kimdir? Ölümümüzde bizi hatırlayacak mıdır? Yardımımıza gelecek midir meleklerin yanına vardığımızda? Adını kendi adımızdan aziz bildiğimiz, özleyerek çokça zikrettiğimiz o isim semavi alemlerdekilerin de dizlerini titretmekte midir bizim gibi? Biri siyah, biri beyaz iki melek oturuverdiğinde göğsümüzün üstüne, ağzımızdan ancak tek kelime çıkacak kadar nefesimiz olacaktır. O zaman kimin adını söylemek gerekir? Tek kelimelik konuşma hakkı kimin adı için kullanılmalıdır?

Muhammed son kelimemiz olmalıdır. O ciğerlerimizdeki nefestir. Muhammed özlediğimiz. Muhammed zikrettiğimiz. Muhammed vefalı sevgili. Bizi unutmayacağından emin olduğumuz. Onun postacısı olmak, hep ona yazmak, onun sözlerini koynumuzda menzile mektup gibi taşımak. Onun kelimeleri ile acıkmak, onun duası ile doymak. Her darlığımızda başucumuzda elimizi tutan sevgili.

Tek isim söyleme hakkımızın, tek hayatımızın, tek günümüzün olduğu bir vasatta yapılacak şey akıllı olmak, ve sevgilimizin ismini dikkatli seçmektir. Sevgilimiz bizim kimliğimizdir.

Sevgilimiz bizim çaremizdir. Dert de deva da o olunca, yapılacak şey onun ismini dil kuruyuncaya dek zikretmektir. Yeryüzünde ne kadar isim varsa, gönlümüzde ne kadar aşk varsa Muhammed’le değiştirilmelidir. O gözüne girilmeye değer tek habibdir.

NOT: Anlattığım hikaye, “İl Postino” (The Postman) adlı filmden alınmıştır.

Mona İslam

karakalem.net

 

Sevgi ve şefkat Ağustos 18, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 11:29 pm
Tags: , , , ,

Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. 

Her bir şefkat sahibi, başkasını mesrur etmekten memnun olur.

 ***

Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli.
Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır.

 

Bediüzzaman Said Nursi

 

Sevgimin Çıplak Ayakları Şubat 5, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:59 pm
Tags:

ggggggggggggggggggggggev

Küçük çıplak ayakları vardı sevgimin.

Çimlere basmayı, denizin tuzunu hissetmeyi severdi çıplak ayaklarında.

Ufak, kırılgan elleri vardı sevgimin.

Dokunmayı, hissetmeyi severdi duygulara ve yüzü hep güneşe bakardı.

Benim sevgim arsızdı.

Küçük bir çocuğun oyuncak ya da dondurma hırsı gibi sevgi arsızıydı.

Ne kadar alırsa o kadar verirdi…

Birgün kırıldı ! Küçük ayakları üşüdü, elleri dokunmaz.

Yüzünü gölgeye çevirdi.. almadan vermişti ve hiç geri dönmemişti verdiği…

Hep düşünmüş, düşünmüştü “nerede hata yaptım” diye.

Karşılığı olmamalıydı sevginin…

Tabi ki olmamalıydı !

Sevgi bu;

Paylaşmalıydı ama bir de,

“SEN ELMAYI SEVİYORSUN DİYE, ELMANIN DA SENİ SEVMEZİ GEREKMEZ” diye de düşünüyordu,

Belki de burada hata yapmıştı.

Ve küçük elleri Allah’ı aradı.

Dokunamıyordu ama “O”nu çok seviyordu.

“O” olmasa, bu elleri olur muydu?

Ona dokunmaktansa hissetmek daha iyiydi ama, sevgi dünyada çok maddeseldi ve dokunmadan asla hissedilemezdi.

Sevgimin küçük beyni karışmış, algılayamıyordu..

Peki, ne yapmalıydı?

Ne yapmalıydı da daha az acımalıydı canı?

Düşünüyordu, zaten kırıldığından beri hep düşünüyordu !..

Sevgimin elleri karar verdi. Yine dokunacak, yine hessedecekti.

Anlamasına gerek yoktu. Sevgi verdikçe çoğalırdı.

Sevgimin ayakları yine çıplak ve haşarıydı.

Toprak, çimen, deniz.. nereye basarsa onun coşkusunu hissediyordu ve sevgimin yüzü hep sana bakıyordu.

Güneşten sonra sadece sana…

iktibas

 

Kar altında terleyerek uyanmaktır aşk. Şubat 4, 2009

Kategori: Berceste-Şiir — La Reverie @ 3:12 pm
Tags: , ,

ask

Andolsun bütün örtülere, andolsun bütün örtünenlere ki,
Kar altında terleyerek uyanmaktır aşk.

Yanmış iki cesedin kına gibi külleri arasından
Fışkın sürerce dirilip yeniden yanmaktır aşk.

Cümle ağaç kapıları, cümle demir kapıları aşıp,
Bir gönül kapısına dayanmaktır aşk.

Sevgilinin otağını gökkuşağına boyayıp gece-gündüz,
Hüznün safran sarısıyla boyanmaktır aşk.

Yaratmaktır ya da sevgilinin toprağından yaratılmak,
Her nefes alıp verişte yanmaktır aşk.

İsmaili bir gönülle teslim olmaktır bıçağa,
Birini kandırmak değil, bilerek kanmaktır aşk.

Diline arılar konar, koynunda karıncalar gezer,
Sevgilinin ölçeğiyle her zaman sınanmaktır aşk.

İsrafil’in Sur’unu ruhunda duymaktır aşk,
Suyu suyla yumak gibi aşka inanmaktır aşk.

Bahattin Karakoç

 

Sevginin tarifi Ocak 29, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 6:44 pm
Tags: ,

oknkhnk1 ”.. Sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saadet olsun. Evet Hâlık-ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. ” (Sözler, 24. Söz)


Nasıl ki acıkma duygusunu Allah içimize yerleştirmişse, sevmek duygusunu da öyle içimize yerleştirmiştir. İnsan mutlaka sevecektir. Sevmemek olmaz. Acıkmamak oluyor mu? Sevmemek de olamaz. İnsan, sevmeli. Ama neyi? Müslüman olarak Allah’ı seveceğiz. Allah’ın sevdiklerini seveceğiz. Allah’ı sevenleri seveceğiz. Sevmenin alâmeti, sevdiğine hizmet etmektir. Allah’ı seviyorsak, Allah’a hizmet edeceğiz. Hizmetimiz, Allah’ı sevdiğimizi gösterir. Bu esaslar dairesinde sevmek duygusu çok önemlidir. Sevmek duygusuyla aile bireyleri birbirine bağlanır. İnsan, vatanına bağlanır, işine bağlanır. Sevmek duygusu olmasa, her şey birbirinden kopar.

ooooooooooooo1

Her şeyde bir sevgi var. Toprak buluta âşık. Bulut bitkilere âşık. Bitkiler toprağa âşık. Dal yaprağa âşık. Kâinattaki her şey, birbiriyle alakalı olduğuna göre kâinatın mayası sevgidir, aşktır. Her canlı bir diğerine muhtaçtır. İşte bu muhtaçlık alakaya dönüşüyor. Alaka, aşktır.

Muhabbet, kâinattaki her şeyi birbirine bağlar. İnsan kâinat ağacının meyvesidir. Koyunu severiz, meyveleri severiz, kırları severiz. Amma sevgiyi böyle dağıtırsak, Allah’a bir şey kalmaz. Biz, öncelikli sevgimizi Allah’a ve Peygamberimize (sas) yöneltmeliyiz.

Güneş doğar, toprak yeşillenir. Susuz kalan bitkiler yaprak yaprak el açar, Allah’tan su ister. Rüzgâr, su dolu bulutları bitkilerin üstüne getirir ve yağmur rahmet olarak yağar. Su gibi bir şeyden her şeyi yaratan Allah, yağmurla dünyanın yüzünü güldürür. Buharlar denizlerden yükselir. Dağlara derelere yağar. Deredeki sular durmadan koşar. Çünkü onu bekleyenler var. Gidecek bahçeleri, bağları, tarlaları sulayacak. Mideleri yaratan Allah, midelerin ihtiyacını da yaratmış. Sevgi, yardımlaşmadır. Kainattaki her şey birbiriyle yardımlaşırken bazı kimseler “hayat kavgadır” diyorlar. Hayat kavga değil, yardımlaşmadır.

Sevgi görünmeyen iptir. Elementleri birbirine bağlar. Maddenin en küçüğü atomdan maddenin en büyüğü güneş sistemine kadar her şeyde sevginin izlerine, çekim kanunuyla rastlıyoruz. Topraktaki kökler toprağın ne olduğunu anlamaz; fakat toprağın içindedir. Sevgi de toprak gibidir. Herkes o sevginin içindedir; fakat sevginin ne olduğunu bilen azdır.

Hekimoğlu İSMAİL