Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Cennet kuşları Mart 10, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:50 pm
Tags: ,

 

xcvxxv-c

Öğle vaktiydi, güneş hafiften kırpmıştı gözünü. Derken, cıvıl cıvıl bir ses tırmandı gökyüzüne:”Beni de yaz abi, beni de yaz bu seferkinde n’olur n’olur!..” Fatih’ti bu, yeni öyküsünde kendisine de yer vermesini istiyordu abisinden.”Tamam, yazacağız seni de bir gün. Öyle hemen olmaz ki, ilham bu kardeşim…

” İlham’ı da yaz, beni de…”

Gülümsedi abisi… Cennet’in ipekten bir şalı olsaydı, yüreğine dolandığına inanacaktı Fatih’in. Öyle duruydu, öyle katıksız… Hayatın, en sevilesi yanı duruyordu şimdi karşısında. Bütün masumiyetiyle cevap bekleyen iki zeytin karası göz…

“Gel buraya…” dedi abisi, kucağına aldı kardeşini, sarıldılar sıkı sıkı… “Hadi annemin yanına git sen, kim bilir ne güzel yemekler yapmıştır yine, karnını doyur, sonra babam gelince de camiye gideriz beraber, tamam mı?”

“Tamam abi. Kur’an da okuyacak değil mi babam bize?”

“Hı hı…”

Koşarak gitti Fatih. Birkaç dakika içinde yemeğini yemiş; sokakta oyuna dalmıştı bile…

Gazzeli bir ailenin küçük oğluydu Fatih. Beş yaşına girmemişti daha; ama rakamları sollayıp geçecek kadar zeki ve olgun bir çocuktu. Sürekli merakla bakan iri siyah gözleri, kulaklarının üzerine düşen saçları, geceyi bile uykusundan kaldıran cıvıl cıvıl sesiyle yalnız ailesinin değil; mahallesinin de göz bebeği olmuştu kısa zamanda…

Annesinin sesiyle irkildi: “Fatih! Gel oğlum hadi, baban geldi, camiye götürecekmiş seni…” Koşarak gitti annesinin yanına. “Bak yine toza toprağa bulanmış ellerin. Hadi yıka da öyle gidin, hadi oğlum…”

“Yıkamazsam n’olur anne?..” Yine soruyordu. Susmuyordu o heyecanlı gözler. Geleceğin büyük adamlarından biri olacağının müjdeleyicisiydi belki de bu parlayan kandiller…

“Yıkamazsan, Allah, ‘Fatih kulum benim karşıma elleri çamurlu çıkıyor.’ der…”

“Üzülür mü?”

“Hı hı, üzülür tabii oğlum…”

“Tamam hemen yıkıyorum anne, üzülmesin, ben O’nu çok seviyorum…”

Koşa koşa gitti. Baktı annesi arkasından. Bu çocuk bir armağan olmalıydı kendisine. Şükretti oracıkta, ‘onu armağan eden’e…

Üç ay geçti aradan…

Bir sabah, kanı çekildi güzel kentin. Hastalandı bir anda. Değişti… Artık öykü yazmıyordu Fatih’in abisi. Babası, gizli gizli okuyordu Kur’an’ını. Annesinin güzel yemekleri tek çeşitte sabitlenmişti uzun süredir.

Fatih aynıydı, sorular soruyordu yine. En başta, bu kocaman tabancalı ve değişik konuşan adamlar neden gelmişti buraya? Neden biz korkuyorduk onlardan, neden sürekli insanlar ölüyordu? Biz ne yapmıştık onlara, Fatih ne yapmıştı? Gökyüzünü mü kıskanmışlardı ondan, yoksa nefes alışını mı? Soruyordu ama, bu kez cevap veren yoktu ona…

Bir öğle vakti, endişeler içinde camiye gidiyordu üç beden… Babası, abisi ve Fatih… Fatih, evden çıkmadan, gıcır gıcır yıkamıştı ellerini. “Artık sokakta hiç oynamıyorum, ellerimi çamura bulamıyorum; ama yine de yıkayayım, üzülmesin Allah’ım.” diyordu kendi kendine. Evden çıkmadan, istemsiz sarıldı, bağrına bastı annesi onu… Annesi, hep ağlıyordu artık…

Öğle namazı… Her gün biraz daha boşalıyordu saflar. Fatih de fark etmişti; ama soramıyordu. Cevaplar yoktu artık. Kim bilir, belki de o çirkin adamlar öldürmüştü cevapları da…

Babasıyla abisinin arasında duruyordu. Eğildi, rükua vardı, sonra doğruldu, derken secdeye… Sonra, sonra başını kaldıramadan bir gürültü koptu, yer yarıldı içine düşüyorum zanneti. Sonra karanlık, sonra bir ateş topu… Sıcak… Acı… Tanımlayamıyordu Fatih. Hareket edemiyordu, neler oluyordu, bilmiyordu…

Bir daha hiç öykü yazmadı abisi. Fatih’i de yazamadı, İlham’ı da… Hiç Kur’an okumadı babası sonrasında. Annesi hiçbir zaman yapamadı o güzel yemeklerinden tekrar…

Solukların kesildiği yerde, alev alev yanan ateşin çığlıkları arasında, inceden bir ses yükseliyordu gökyüzüne… Fatih… Minicik ellerini birbirine kenetlemiş, bir şeyler söylemeye çalışıyordu:

“Anne… Annecim…Ben yıkadım ama… Ellerim… Kan oldu… Allah… Üzülür mü anne?..”

 

Gamze Elif DİLBAZ

 

“Fethan Karîbâ…” Mart 2, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Kıssadan Hisse — La Reverie @ 9:45 pm
Tags: ,

hhh

Japonya’ya ilk giden eğitim gönüllülerimiz bir okul açabilmek için durmadan çırpınıyor, üst seviye insanlarla tanışıp görüşebilmek için de gayret gösteriyorlar… Onları uzaktan seyreden, ülkenin köklü ve asil ailelerinin bir mensubu da onlarla tanışmak istiyor.

“Fiziğini kontrol edemeyen ruhunu kontrol edemez” felsefesine bağlı olarak da dövüş sanatını iyi bilen, hızlı araba kullanma meraklısı Kariba isimli bu delikanlı, gelip kendisini tanıtıyor ve bizimkilere ülkesinde neler yapmak istediklerini soruyor. Aldığı cevaplar hoşuna gidiyor.

Eğitimcilerimiz okul için bir yer buluyor, pazarlık yapıyor ve Türkiye’ye gidiyorlar. Fakat döndüklerinde o yerin, biraz daha fazlasına bir başkasına satıldığını öğreniyorlar. Tabii çok üzülüyorlar. Ellerindeki küçük, küçük, “Türkçe” ve “Türk kültürünü” öğretme kurslarıyla yetinmek zorunda kalıyorlar. Ama “Dar Mekânlı Sıkışık Kıpırdanışlar” başlıklı yazı kendilerini teselli ediyor.

Bunların üzüldüğünü gören Mehmet Bey, “Zaten orası bizim okulumuz değildi. Ben rüyamda iki katlı, beyaz bir bina gördüm. Dışı kaplamalıydı!” diyor. İsviçre’de yetişmiş ve Japon firmalarında üst seviye görev yapan bu temiz fıtratlı Anadolu çocuğunun rüyasına önem verip öyle bir yer aramaya başlıyorlar. Birisi “Güzel, şahane bir bina buldum!” diye müjde veriyor. Bakıyorlar, dizayn süper ve Mehmet Bey’in anlattığı bina!.. Bir araştırıyorlar. 2,5 milyon isteniyor. Hem de ipotekli… Emlâkçılık yapan Kariba’ya gelip durumu anlatıyorlar. O da ilgili bankayla görüşüyor. İşin 1,4 milyona çözüleceğini öğreniyor…

Eğitimcilerimiz çok büyük bir firmanın milyon dolarlarını yöneten bir Japon Müslüman’a gidip yardımcı olmasını söylüyorlar. O da kendisinin yapabileceği yardımı söyledikten sonra bir Türk firmasından bu okul için büyük bir destek istiyor ve parayı buluyor. Görüşmelerde binanın durumu, yerin uzaklığı yakınlığı konuşulurken, eğitimcilerimizin gayretlerini ve İlâhî inayetleri dillendiren başka bir Japon Müslüman da, “Bu vefakâr ve cefakâr eğitim gönüllüleri, ben inanıyorum ki, eğer Fuji Dağı’nın yanına bir okul yapsalar, talebeyi yine bulurlar. Çünkü Allah gönderir!.. Hiç şüpheniz olmasın… Ben onları hep öyle tanıdım.” diyor.

Kariba’yı Türkiye’ye davet ediyorlar. Olimpiyatlardan tanıdığı futbolcularımızla İstanbul’da görüştürüyorlar. Bir Ferrari otomobile bindiriyorlar. Bizimkinin aşırı hızı karşısında Kariba hayret ediyor. Biraz da kendisi kullanıyor. Bu arada teypten bir Kur’an sesi geliyor. Güzel sesli hafız Fetih Sûresi’nin son âyetlerini okuyor. “Fethan karîbâ…” deyince “Kur’an benden mi bahsediyor?” diye heyecanlanıyor. “Elbette…” diye lâtife yapıyorlar. Dostluklar ilerlerken Ferrari sahibi “Bak Kariba, seni çok sevdik… Seninle olan dostluğumuzun öbür âlemde de devam etmesini şahsen ben çok istiyorum.” diyor. O da “Elbette ben de!” deyince “Öyleyse benimle beraber kelime kelime şunları tekrarlamanı istirham ediyorum.” diye şehadet kelimesini söylemeye başlıyor… Çok güzel şekilde noktalanan bu ziyaretten sonra ülkesine dönen Kariba, ara sıra telefon açıp o güzel nağmeyi de sesine katarak, “…Fethan karîbâ…” diye sesleniyor… Sonra da “Biz ömrümüz boyunca, zengin oyunları ve oyuncakları arabalarla, her yeni çıkan meşhur markaları koleksiyon yaparak kendimizi avutup durduk. Ama anlıyorum ki, bütün bunlar sonu olmayan bomboş şeyler. Gerçek olan ise sizlerin söyledikleriniz ve fedâkârca yaptıklarınız. Beni bahtiyar ettiniz.” diyor.

Abdullah Aymaz
23.Şubat.-Zaman

 

Ağlatan hidayet öyküsü… Ocak 24, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar, Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 9:00 pm
Tags: ,
kuran
Rusya’da genişleyen Nur halkasının mucizevi hizmetleri… Radyo spikerinin şükürlerle birlikte ağlatan hidayet öyküsü.

Moral FM’de İhsan Atasoy’un hazırlayıp sunduğu Nur Penceresi programına stüdyo misafiri olan, Rusya’da dini görevlerde resmi olarak hizmet yapan İmam Resul Cemalof, Müslüman olan Rus radyo spikeri Valentine Sofia’nın ilginç hayat öyküsünü anlattı.

Hapishanede tanıdığı risalelerden sonra Müslüman olan Rus Mafya babası eski adı ile Cinkole yeni adı ile Abdülkerim, aldığı İslami eğitimlerden sonra Rusya’da İslamiyet’i anlatmaya başlar.

Bu arada Abdulkerim’in (Cinkole) tutuklu kaldığı hapishanenin müdürü de risale okumaya başlar. Hapishane müdürü, risaleleri kayda alıp mahkumlara dinletmek ister. Bu nedenle Abdulkerim ve arkaşları o bölgede yayın veren bir radyoya gider. Resul Cemalof buradan sonrasını şu sözlerle anlatıyor:

“Gittik radyonun müdürü ile görüştük. Müdür biz bunu para karşılığında yaparız dedi. 3.Kata çıkın orada kapı üzerinde şu adamın adı yazıyor dedi. O spikerin sesi güzeldi. Seslendirmeler yapıyordu. Gittik kapıyı vurduk açtılar, baktım böyle 65 yaşlarında bir bayan, kaba olarak ne lazımdı dedi bize. Biz kayıt yapacağız dedik hemen giriniz dedi. Yarın gelin başlayalım dediler. Dershaneden çıkmışız üzerimizde tabiat risalesi var. Ben dedim ki bunu vereyim hem bilsin ne okuyacağımızı hem de hizmet olur diye. Kitabı uzattım bayan dedi ki bu kitap İslamiyet’ten mi? Evet dedim bende Allah’ın varlığını ispat ediyor dedim. Kitabı eliyle itti. Bak ben Hıristiyan’ım ben kendi dinimi kabul etmiyorum, siz vereceksiniz ben İslamiyet’ten bir şey mi okuyacağım dedi. Biz de dışarı çıktık.”

Ertesi gün randevu saatinde saat 9′da tekrar gidilir.

“Benim elimde kitap var, 23. sözü okuyacağız. 3 kişi de bizim tarafımızda oturmuş takip ediyorlar. Okumaya başladım, hemen masanın üzerinde stop yandı. Durdum, Sofia Hanım oradan bağırdı ‘bu nasıl okuma ben bilseydim böyle okuduğunuzu size okutmazdım neyse devam edin’ dedi. Sonra siz Müslümanlar şöylesiniz böylesiniz gibi hakaretli sözler söylediler. Dışarı çıktım Abdülkerim abiye dedim ki “ya ben artık buraya okumaya gelmeyeceğim, İslamiyet’e hakaret ediyorlar böyle olur mu.” Abdülkerim (Cinkole) dedi ki; “Ya Resul, bak ne güzel hizmet gidiyoruz, şimdi biz neredeyiz, Hıristiyanlığın sembolü olan şehrin en yüksek yerindeyiz. Hıristiyanlığın hangi yerinde böyle hizmet var. Derslerimizi burada yapalım” dedi.

Ben de şevklendim, ‘tamam yarın geliyoruz’ dedim.

Ertesi gün geldik dünkünden daha çok sert davranmalar oldu. Bende dershanede geceleri okuyorum, tecrübe yapıyorum ki kayıtta güzel okuyayım İslamiyet’e karşı kötü sözler söylemesinler diye. İkinci gün de geçti. Üçüncü gün 20.Mektuba geldik. Mukaddime bölümüne başladık, onlarda da bende de kitap var. Okurken bir sözdeki vurguyu yanlış yaptım. Dedim şimdi orada stop yanacak, Sofia hanım da bağırmaya başlayacak. O da kızmak bağırmak için zaten bir bahane arıyor. Baktım ses yok, herhalde fazla önemli bir yanlış yapmadım dedim. Devam ettim, okurken bir yanlış daha yaptım. Dedim şimdi durduracak. Yine yanmadı. Okurken bilerek bir sözü atladım, baktım hala ses seda yok. Yanlışlar yapıyorum durduran yok. Sayfanın diğer tarafını çeviriyorum durduran yok. Durdum baktım kendilerine, herkes kitabı okuyor. Beni dinleyen yok.

Ben dedim ki “burada yanlışlar yapıyorum beni durdurmuyorsunuz.”

Yine dinlemiyorlar beni, duymuyorlar, herhalde mikrofon bozuk dedim. Mikrofona vurdum, uyanır gibi oldular “ne oldu” dediler. “20 dakikadır okuyorum o kadar yanlışlar yaptım kimse durdurmadı.” “Tamam, sen yeniden başla” dediler.

İlk defa İslamiyet’i böyle duyuyorlar. Rus olsun, Amerikan, Azeri, Hindistanlı olsun kim olursa olsun bunlara ihtiyacı var.

Bitirdik, ben çantamı alıp dışarı çıkacağım ve gideceğim. Baktım ki Sofia Hanım da iniyor. Stüdyonun kapısını açtı içeri girdi ve kapattı. “Bir dakika dur çıkma sana bir şey soracağım ama zannetme ki ben İslamiyet’e yakınlaşmışım” dedi. Ben de ciddi bir şekilde “buyurun” dedim. Dedi ki, “ben 25 senedir spikerlik yapıyorum. Radyodan çok kitap okudum, 1990′larda İncil serbest olunca istemeyerek İncil de okudum. Ama bende böyle bir şey olmadı şuana kadar. Ben eve gittiğim zaman, istirahat zamanında bu üç gündür okuduğunuz sözler bir türlü kafamdan çıkmıyor hep onları düşünüyorum” dedi.

Ben de kısa bir cevap olarak “Kuran-ı Kerim Cenabı Hakkın kelamıdır, Risale-i Nur onun tefsiridir” diye izah etmek istedim dinlemedi. “Tamam, bu herkeste olabilir çık sen” dedi. “Tamam” dedim çıktım.

5.gün geldik yine. Sofia Hanım yok. Okuduk ve bitirdik. “Gelince Sofia hanım’a selam söylersiniz” dedim.

Merak ettim, “Sofia Hanım nerede” diye sordum. Dediler “bilmiyor musun?” “Hayır, bilmiyorum” dedim. “İki gün önce radyoda program yaparken kendinden geçmiş, bayılmış, bir hastalığı var şuan hastanededir” dediler. Abdülkerim abimiz hemen atıldı, “Resul hemen ziyarete gidelim” dedi. Dersaneye geldik. Abdülkerim abi hastalar risalesini aldı; tuttu kolumdan “gidiyoruz” diye. “Ben gelmek istemiyorum dedim” ama zorla getirdi.

Abdülkerim abiye “başhekime gidip görüşsek hizmet etsek” dedim. “Tamam” dedi oradan da Sofia Hanım’ın yanına gideriz dedi.

Başhekimin kapısını çaldık 50 yaşlarında bir bayan kapıyı açtı. “Ne lazımdı size” dedi. Biz de hemen içeri girdiğimizden ne diyeceğimizi şaşırdık. Aklıma bant geldi. “Bizde bir bant var, bunu hastalara dinletseniz çok güzel olur” dedim.

Bu başhekim de yeni atanmış buraya ve hastalara bir klasik müzik dinletme düşüncesi varmış.

Aldı kaseti hemen dinledi. Fonda müzik giriyor ondan sonra 23. söz başlıyor. “Çok güzel müzik bu” dedi. “Devamını da dinleyiniz” dedim. “Bana tam bu lazımdı” dedi. Biz odadan çıktık bütün hastanede o bant çalıyor. Bütün hastalar hemşireler dinliyorlar.

Sofia Hanımın odası 302 numaralı oda. Odanın kapısı açık, ilerden gördük oturmuş yaslanmış kendi kaydettiği bandı dinliyor. İçeri girdik. Başını kaldırdı yüzümüze baktı, birden ağlamaya başladı. Taştan su çıkınca nasıl mucize olursa bunun ağlaması da bana öyle geldi. Önceki halini düşünerek “bu insan ağlar mı ya” dedim. Dedi ki “ben iki gündür buradayım. Evladım, kızım ve akrabalarım var kimse beni ziyarete gelmedi. Ben sizi kendime en uzak bulduğum hatta düşman olarak kabul ettiğim siz insanlar ziyaretime geldiniz.”

Benle Abdülkerim abi şoktayız. Çünkü beklediğimizin tam tersi oldu. Hastalar risalesini masasına bıraktık, bir kelime bile demeden odadan çıktık. Dershaneye kadar konuşamadık. Ertesi gün sabah namazını kıldık ve bir telefon geldi. Gür sesli biri açtı telefonu “ben Sofia, sizi stüdyoya bekliyorum” dedi.

Kendisi sonradan bize anlattı; biz odadan çıkınca hastalar risalesini almış, tam altı defa kitabı bitirmiş. Hemşireler gelmişler bakmışlar ki bundaki hastalık 100′den 10′a inmiş. “Beni bu kitap kurtardı” demiş.

Stüdyoya gittik, kapıda bizi karşıladı ve odasına aldı. Çok nezaketli davranıyordu. Dedi ki “hakkınızı helal edin ben İslamiyet’i böyle bilmiyordum. Şimdi anlamaya başladım. Ben sizin için ne yapabilirim” dedi. Biz de dedik ki siz bu kitapları okuyunuz. “Ben bu kitabı okuyacağım ama sizin için ne yapabilirim” dedi. Biz zaten bunun için geldik dedim. “Tamam ben bu kitapları okuyacağım ama yalnız okumayacağım” dedi. “Bu kitapları radyodan her hafta okuyacağım, hatta seninle beraber okuruz” dedi. Sonra Sofia hanımla program yapmaya başladık. Her hafta yarım saatlik bir program yapıyoruz. 15 dakika o 15 dakika ben okuyorum. Elhamdülillah böyle bir programa başladık.

Bir gün ben programa geç kaldım, içeri girdim 3.kata çıkmam lazım baktım ki Sofia hanım okumaya başlamış ama bu okuma daha farklıydı. Bunu dinleyen insan “bu insan tam bir Müslüman” der. İçeri girdim dediler ki “nerde kaldın hemen stüdyoya in.” Bende kitabımı alıp indim. Kapıyı açıp içeri girince şok oldum. Baktım ki Sofia Hanım tesettürlü bir şekilde başörtülü oturmuş, okuyor.

Dedim ki “Sofia Hanım çok değişmişsiniz.” Dedi ki “ben Sofia değilim. Kabul ederseniz ben Meryem olmak istiyorum.” İhlâs, felak, nas ve kadir surelerini okudu bana, “nasıl” dedi. Dedim “siz Müslümansınız.” Dedi ki “ben namazı da öğrendim.”

Ondan sonra çok hizmet etti. Kaydettiği bantları başka radyo yerlerine gönderiyordu ve orada da okutuyordu. Elhamdülillah beraber 3 ay boyunca okuduk. Programın ismi de ‘Nurdan Damlalar’ idi. Ondan sonra Azerbaycan’a geldim ve bunları anlattım. Sofia Hanım’a telefon açtığımda kabul etmiyorlardı. Çok hastaymış, beyin kanseriymiş. 1 ay sonra da ziyaretine gittik, evdeymiş artık hastanede durmuyormuş.

Kardeşlerle abilerle ziyaretine gittik. İçeri girdik. Gözlerini açtı, risaleyi gösterdi ve oku dedi. İkinci Lema Eyüp a.s bahsini okudum. Bazen gidiyor bazen geliyor, kendinde değildi. Çıktık sonra ben çıkarken eliyle ses etti ve yaklaş dedi. Yaklaştım dedi ki “benim zamanım az kaldı sen cenaze namazımı kıldırırsın.” Latife olsun diye, “hizmetimiz çok gitmek yok” dedim. Çıktık 3 gün sonra telefon açtılar, “Sofia Hanım vefat etti” diye. Kabristana gittik. Baktım ki kazıyorlar dedim ki “kıble bu taraf değil.” Papaz çağırdılar, “ben size izin versem bile buranın mimarlığı izin vermez. Hepsinin böyle paralel olması lazım” dedi. “Ben gideyim telefon açayım valiliğe” derken Sofia Hanımın oğlu dedi ki “nasıl biliyorsanız öyle yapın.” Çok şükür kabrini de biz kazdık, cenaze namazını da kıldırdık.

Sofia (Meryem) hanım, oğluna bir mektup vermiş bize verilmek üzere, bir de vasiyet. Vasiyetinde, ‘Spikerler nurlardan okusunlar’ demiş. Kabrinin nasıl olmasını istediğini de yazmış. Mezar taşına büyük harflerle Sofia küçük harflerle Meryem diye yazılsın. Üzerinde de “dünya fanidir ama biliniz ki ebediyet var” diye yazılmasını istemiş.

 

Kalbe Giden Yol Aralık 5, 2008

2006080114Beş yıl önceydi. Eşiyle gördüğü rüya ve emir telâkki ettiği bir tavsiye üzerinde istişare etmişler ve kararlarını vermişlerdi: Göç edeceklerdi. Nihat Bey, mühendis olarak çalıştığı bilgisayar firmasından ayrılmış; mimar olan eşi de elindeki projeleri tamamlayıp, iş hayatından elini-eteğini çekmişti. Mobilya ve beyaz eşyalarını, borçlarını henüz ödedikleri evlerini ucuz-pahalı demeden satmışlar; geride kalan diğer eşyaları da, muhitlerindeki fakirlere vermişlerdi.

Eş-dost, hısım-akraba kim varsa, onları kararlarından vazgeçirmeye çalışmıştı: “Deli misiniz? Buradaki iş-güç, ev-bark bırakılıp yaban ellere gidilir mi? Nasıl yaşayacaksınız orada? Çocuklarınızı hangi okullarda okutacaksınız? Hem çocuk bekliyorsunuz…’’ Ama onlar, Mecnûn, Leylâ’yı bulmaya; Ferhat, dağı delmeye ne kadar kararlıysa, o kadar kararlıydılar. Evet, belki burada rahatları bozulacak, huzurları kaçacaktı; ama olsundu. Yumuşak döşeklerde, mükellef sofralarda da rıza aranmazdı ya.

Kendilerini uğurlamaya gelenler arasında kimler yoktu ki? Aileleri, iş arkadaşları, gönül dostları, komşuları… Gelebilecek herkes Yeşilköy Hava Alanı’ndaydı o gün. Cenazeleri olsa, ancak o kadar insan toplanırdı.

Nermin Hanım’ın babasıyla vedalaşması, orada bulunanları hüzünlendirmişti. Babası, Nermin’in iki elinden tutmuş ve gözlerinin içine baka baka şöyle demişti: “Kızım, gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var. Şöyle doyasıya bakalım birbirimize…’’ Ama tamamlayamamıştı yaşlı adam sözlerini. O hiç sarsılmaz, ağlamaz sanılan adam ağlıyordu işte.

Gittikleri diyarda onları karşılayacak kimseleri bulunmuyordu. Ne bir tanıdık, ne bir referans… Yanlarında bir buçuk can, iki valiz kitap, birkaç valiz eşya ve birkaç ay yetecek para…

Önce uygun bir ev bulup yerleşmişler sonra da iş aramaya başlamışlardı. Aradan günler, haftalar hattâ aylar geçmiş; ama ne Nihat, ne eşi iş bulabilmişti. Kapısını çalıp borç isteyecek kimseden de mahrumdular.

Bu çaresizlik içindeyken, Nermin’e, az buçuk tanışıp selâmlaştıkları komşusu, çocuğuna bakıcılık yapmasını teklif etmiş ve o da bunu kabul etmişti. Kendi bebeği Nisa henüz kundaktaydı; onunla birlikte başka bir bebeğe de bakacaktı.

Bu hâdiseden birkaç hafta sonra Nihat da iş bulmuştu: Benzin istasyonunda pompacılık yapacaktı. Böylece aylar, aylara eklenmeye başlamıştı.

Vatan hasreti, aile özlemi içten içe yakmaya, kavurmaya başlamıştı onları. Ara sıra ümitleri sönüyordu. Ama uzun ömürlü olmuyordu böyle anlar. Böyle zamanlarda gözlerinin önünde, ‘ağlayan bir adam’ silueti beliriyor ve: “Onlar benim imanımı artırıyorlar.’’ diyordu. Hâl böyleyken geri dönmek olur muydu?

Vize alırken yaptıkları sözleşme gereği, beş sene boyunca bulundukları ülkeden ayrılamayacaklardı. Hasretlerini yüreklerine gömmüş, ‘sabır!’ demişlerdi.

Geçen zaman içinde Nermin birkaç çocuğun daha bakıcılığını üstlenmişti. Aileler ona güveniyorlardı. Hattâ bazen çocuklarını almaya gelen ebeveynleri eve davet ediyor; hazırladığı börekleri, çörekleri, pasta ve tatlıları onlara ikram ediyordu. Nermin’in yemekleri çok beğeniliyordu, hattâ bazıları ondan yemek yapmayı öğreniyordu. Yeme, içme faslında yapılan sohbetlerle diyaloglar ilerliyordu.

Nermin izzet-ikram işini gün geçtikçe ilerletmişti. Bakıcılığını üstlendiği çocukları ve ailelerini özel günlerinde (doğum günü, evlilik yıl dönümü) evine yemeğe davet ediyordu. Ramazan ayındaysa tanıdıklarını iftara çağırıyordu. Hâliyle iftar sofralarının konusu oruç oluyordu. İnsanlar, bir şey yiyip içmeden, akşama kadar durabilmeyi, hem de bunu otuz gün sürdürebilmeyi anlamakta zorlanıyorlardı. Ama bu insanlar zamanla buna alışmışlardı. Çoğu iftara geleceği gün -Müslüman olmamasına rağmen- oruç tutmaya, orucun kazandırdıklarını tecrübe etmeye başlamıştı. Sonraki yıllarda iş tersine dönmüş ve Ramazan ayını dört gözle bekleyen bu insanlar, onları iftara çağırır olmuşlardı.

Bir gün Nermin Hanım’la Nihat Bey’in aklına yemek kursu açma fikri geldi.

Bunu fiiliyata geçirmek zor olmamıştı. Zaten mutfakları bu iş için kullanılıyordu. Geriye sadece adını ‘kurs’ koymak kalmıştı: ‘Türk Yemekleri Kursu.’ Nermin Hanım aşçıbaşı, Nihat Bey yamaktı. Sekizine giren Tarık’ın elinden de artık bazı işler geliyordu.

Kurs çeşitli hayırlara vesile olmuştu. Bu sayede onlarca insanla tanışmış, kendilerini tanıtma imkânı bulmuşlardı. Aralarındaki sevgi-saygı, çocuklarına gösterdikleri itina ve dinî vecibeleri yerine getirmedeki hassasiyetleri kursiyerlerin dikkatini çekmişti. Kursiyerler, İslâmiyet’le ilgili soru soruyor, cevapları da saygıyla dinliyorlardı.

Sohbetin yönü bazen Anadolu’ya kayıyordu. Evin muhtelif yerlerine çerçeveletilip asılan Türkiye’nin çeşitli güzel yerlerinin fotoğraf ve kartpostallarını gören kursiyerler, bu güzel yerleri yakından görmeyi çok arzuluyordu. Bu mülâhazalarla Türkiye’ye ziyaret organize edildi.

Uçağa bineli altı saat olmasına rağmen, zihninde uçuşan bir sürü düşünce sebebiyle Nihat bir türlü uyuyamamıştı. Gurbeti vatan belleyen çocukları, rüya ülkesini gezinmeye çoktan başlamışlardı.

Kocasının sol tarafında oturan Nermin enginlere dalmıştı, istikbâle uzattığı merdivene tırmanmaya çalışıyordu. Hava alanında kendilerini bekleyen manzaralarla süslüydü basamaklar.

Annesi onları nasıl karşılayacaktı? Çocuklarını tanıyabilecek miydi? Nisa gurbette doğduğundan, annesi onu hiç görmemişti. Beş yıl aradan sonra ne hissedecekti? Ya kendisi? Ne diyecekti annesine? Nasıl teselli edecekti onu? Gözünde o sahne canlandıkça ayakları geri gidiyordu; ama yüzleşecekti mecburen. Gittiklerinden bir sene sonra almışlardı babasının vefat haberini. Bağrına taş basmıştı. Şimdi gitmeli ve babasının kabrinin başına dikmeliydi o taşı.

İki sene evvel ağabeyi kalb ameliyatı olmuştu. Hep iyiyim diyordu telefonda. Ama sesi pek inandırıcı gelmiyordu. Kız kardeşi geçen yıl evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Adını Nermin koymuşlardı. Her dakika ailelerine bir adım daha yaklaşıyorlardı. Birkaç saat sonra ülkelerinde olacaklardı. Vuslat yaklaştıkça Nermin Hanım’ın içinde tarifi imkânsız duygular dönüp duruyordu.

Nermin düşüncelerinden ön sıralardaki bir bayanın, yanına gelmesiyle sıyrılabildi. Gözlerindeki nemliliği fark eden bayan onu yalnız bırakmak için geri dönüyordu ki, Nermin elinden tuttu. Elinin tersiyle gözlerini silerken, kadına: “Beş yıldır ilk defa ailemi göreceğim de… Beni nelerin beklediğinden emin değilim.’’ diyebildi.

Yanına gelen bayan elindeki katalogu göstererek: “Buraya da gidecek miyiz?’’ dedi. Gösterdiği Mevlâna türbesiydi. “Evet” dedi Nermin. “Yeterince vaktimiz olacak. On beş gün boyunca adım adım gezeceğiz Anadolu’yu.’’

Yemek kursuna katılanlardan on altı kişi onlarla Anadolu’nun camilerini, güzelim insanlarını, tabiî güzelliklerini görmeye geliyorlardı. On beş günlük tatillerinin tamamında misafirleriyle beraber olacak, vakitlerini onları gezdirerek geçireceklerdi.

Hava alanına onları karşılamaya kalabalık bir grup gelmişti. “Yavrum!’’ diyerek kendisine ulaşmaya çalışan yaşlı annesini görünce Nermin’in dizlerinin bağı çözüldü. Annesinin yanı başındaki ağabeyi sıhhatli görünüyordu. Kerime, kızını gösteriyordu ablasına…

Bir düğünlerinde olmuştu böyle konvoy, bir de şimdi… Yabancı misafirler böyle bir ilgi beklemedikleri için şaşkındılar. Konvoy, İstanbul’un caddelerinden hızla akarak evlerine ulaştırdı onları.

On beş gün göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Beş sene öncesi gibi dönüyorlardı yine. Bu sefer onları uğurlamaya daha kalabalık bir grup gelmişti. Ama engellemek isteyen yoktu.

Nihat Bey’le Nermin Hanım’da pişmanlıktan eser yoktu. Vakıa, gözleri yaşlıydı. Bakışları hüzünlüydü. Fakat başka bir şeydi bu… Bilerek, isteyerek, şevkle koşuyorlardı vazifelerinin başına.

Onları hicret mahallerine yeniden götürecek olan uçak gürültüyle havalandı. Nihat, kendisine bakan eşine: “Değdi mi Hanım?’’ dedi. Her şeyi terk edip sıfırdan başlamaya değdi mi? Çektiğimiz bunca sıkıntıya değdi mi?

Nermin, yan koltukta oturan misafir çifti işaret etti: “Değmez mi hiç? Görmüyor musun Anna’yla eşini? Bak, merakla Yusuf Aleyhisselâm’ın kıssasını okuyorlar.”

Biraz sonra Anna’nın eşi Tomy heyecanla Nihat’in yanına gelip, “Buldum! Buldum Nihat Bey!” diye seslendi. “Adımı buldum. ‘Yusuf’ olsun benim adım da…’’

Nihat hıçkırıklarına hâkim olamıyordu. Vatandan ayrılışa değil, hicretin meyvesine ağlıyordu.

Yusuf Ünal

 

Baba gitmesen olmaz mı? Ekim 4, 2008

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:53 pm
Tags: , , , ,

Atatürk Havaalanı… Bir günde binlerce ayrılığın bir o kadar da vuslatın yaşandığı, her an gözyaşlarının sel olup aktığı yer. Her anons yeni bir ayrılığın habercisidir. Son defa birbirine sarılanlar, el sallayanlar, hasretle bakanların harman olduğu yer.

Anons, Kongo’ya gidecek yolculara son çağrıyı yapıyordu. Hanımı sessizce ağlıyordu. Bakışlarındaki hasret kıvılcımları gönül harmanını yangın yerine çevirmişti. Çocuklarına tek tek sarıldı, ipek saçlarını okşadı, doya doya kokladı. Kızı Nilüfer boynunu bükerek;

-Baba gitmesen olmaz mı? dememiş miydi, o an yıkılmıştı. Ayakta zor duruyordu. Gözleri kararır gibi oldu. Beklemediği bir anda almıştı öldürücü darbeyi en sevdiği sürmeli meleğinden. İçinden “Bu soruyu sormasan olmaz mıydı be yavrum?” dedi. En küçüğü de bacağına sarıldı, babasını bırakmıyordu.

İbrahim Bey, kendini bırakmak, hislerine yenilmek istemiyordu. Hanımıyla son defa göz göze geldi. “Ne olur bana yardımcı ol” der gibiydi. Çocuk bırakmıyordu babasını. Annesi, ‘gel yavrum’ diye güç bela alabildi bacaklarından.

Hiç ardına bakmadan yürüdü son geçiş noktasına doğru. “Arkama dönersem dayanamaz, geri dönerim” diye geçirdi içinden. Ama o sırada birden bacağını sımsıcak bir şeyin sardığını hissetti.

Nasıl da sessizce gelmişti! Annesinden nasıl kurtulmuştu küçük meleği! Bittiği andı. Salıverdi kendini. Başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Geriye dönüp baktı yaşlı gözlerle. Her biri bir yere çökmüştü. Her zamanki gibi fedakârlık yine hanımına düştü. Geldi aldı İbrahim Bey’in kucağından yavrusunu. “Baba, baba!” feryatları yeri göğü inletse de küçük Nurefşan’ın, kara kıtanın kara yüzlü çocukları onu çağırıyordu. Çantasını aldı yerden, başını önüne eğdi ve yürüdü.

Uçakta yığıldı koltuğuna. Şimdi anladı Hz İbrahim’in (a.s.) niye ardına dönüp bakmadığını. Kahramanların hayatında “karar anlarının” olduğunu da. Uçak bulutların üstünde bir kuğu gibi süzülürken, İbrahim Havvas’ı hatırladı. Bizans’ın karanlık saraylarından “İbrahim Havvas!” diye haykıran çaresiz bir kadın sesi çınladı kulaklarında. İbrahim Havvas’ın hep o sese yürümesi gibi o da, kara kıtadan gelen çaresiz ve umutsuz seslere doğru süzülüyordu.

* * *

Kongo Havaalanı… Her taraf siyah renkli insanlarla doluydu. Beyazlardan çok çekmişlerdi. Hiçbir beyaz siyahlar için iyilik düşünmezdi onlara göre. Bu beyaz da, o ‘şeytanlardan’ olmalıydı. Uçağa bindirip geri göndermeyi düşündüler. İbrahim Bey, onların neler düşündüğünü çok sonraları öğrense de, havaalanından çıkar çıkmaz acı gerçekle yüz yüze gelmişti. Fanatik siyahlar elleriyle boğazlarını işaret edip “beyazlara ölüm” diyordu.

İlk işi ’sizi seviyorum’ demesini öğrenmek oldu. Elini boğazına götürüp ‘beyazlara ölüm’ diyenlere o, ’sizi seviyorum’ diyordu. Yürüdüğü sokaklarda herkes kendisine nefretle bakıyordu.

Yaklaşan Kurban Bayramı’nın büyük bir fırsat olduğunu düşündü. Çaresizdi bu insanlar. Aç, hasta ama tok gözlüydüler. Türkiye’den cömertliğini yakından tanıdığı Veysel Bey’i aradı. Kongo’daki insanların çaresizliğini anlattı. Veysel Bey kendine yakışanı yaptı. Sonra Sadık Bey’i aradı. O da boş çevirmedi İbrahim Bey’i.

“Bu çok iyi” dedi, hasılat tam 63 tosun. Listeleri tanzim etti. En başa da Peygamberimizin (s.a.v.) adını yazmıştı. Veysel Bey öyle istemişti.

Yorulmuştu, uzandı mütevazı yatağına.

Bayram sabahı tekbirler getiriliyor, tosunlar kurban saatini bekliyordu. Biraz sonra kalabalık yarıldı. Elinde listeyle Peygamberimiz çıkageldi.

-Ya Rasulallah, buraya da geldiniz demek, diyerek Ona (sav) koştu İbrahim. Siyah yüzlü, çekik karınlı insanlar doldurmuştu etrafı. En karanlık gecede ansızın doğuvermişti “Ay yüzlü”. Umutsuzluktan karamış yüzlere yansıdı ay ışığı. Peygamberimiz (sav) başladı listeyi okumaya: Veysel, Sadık… Yedişer yedişer 63 kişilik listeyi tek tek okudu….

Kan ter içinde uyandı İbrahim Bey en güzel uykudan. Yanaklarından yaşlar süzülürken ‘işte geldi’ dedi. “Adımın anıldığı her yere giderim” demişti. Şimdi buralarda da bizim başımızı okşuyor diye düşündü. “Buralarda çok az biliniyorsun ya Rasulallah” diye inledi.

 

Işığı yanan evler Ekim 4, 2008

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:18 pm
Tags: , , ,

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye
sıkılarak: ‘Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?’ dedim.

Hacı anne:’Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz’ dedi. Merak ettim, tekrar sordum: ‘Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?’

Hacı anne: ‘Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ‘ ışığı yanan bir ev’ bulsun diye bekliyoruz.’

Konya Ovası’nda, yada bir başka yerinde Türkiye’nin, trenden inen yabancılar için ‘Işığı yanan evler’ yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu: ‘Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler .’

Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler?

Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?

Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

Kaynak: Prof. Dr. Saffet Solak’ın bir hatırası

 

Değerli Saçlar- Harika bir hikaye! Temmuz 24, 2008

değerli saçlar...

Bir yurt talebisidir Abdurrahman. Çalışkanlığıyla, oturup kalkmasıyla, kılık kıyafetiyle herkese örnek olacak vasıflar taşımaktadır. Fakat her nasılsa o günlerde saçları bir öğrenci için dikkat çekecek kadar uzamıştır.

Yurttaki belletmen ağabeyleri ile anne-babası nasıl olsa kestirir diye bir şey demezler. Fakat saç uzadıkça uzar. Bir gün yurttaki müdür muavini çağırır Abdurrahman’ı.

-Abdurrahman saçlarını kestir artık, epey uzadı. Bir yurt talebesi için bu saçlar epeyce uzun. Anlaştık değil mi? soru¬suna Abdurrahman kafasını iki yana sallayarak sessizce hayır cevabını verir. Müdür yardımcısı, “Zaten yarın izne gidecek, babası kestirir.” diye düşünür ve fazla üstelemez. Abdurrahman o gün izne gider. Babası ile müdür yar¬dımcısı önceden görüşmüştür. Babası yemekten sonra:

-Oğlum, canım evladım! Saçlarını yarın kestirelim, de¬yince babasını hiç kırmayan o munis çocuk:

-Hayır, olmaz babacığım, deyip koşarak odasına kapanır. Anne ve baba şaşkın şaşkın birbirlerine bakakalırlar.

Ertesi gün saçlarını kestirmeden öylece yurda gider Abdurrahman. Müdür Bey onu çağırır ve biraz sert konuşur.

-Yarın kestir saçlarını, der ve Abdurrahman, başı önde müdüriyetten çıkar. Yatağına yatar ve gözyaşları içinde sa¬bahlar. Sabah aynanın karşısına geçer ve:

-Seni benden ayıramazlar, ayrılmam senden diye saçları ile konuşur.

Okul çıkışı yurda değil evine gider. Annesi, hiç bekleme¬diği oğlunu karşısında görünce meselenin halledilmediğini anlar:

-Canım evladım, seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun. Ne olursun beni kırma. Kestir saçlarını, kestir yavrum der.

Annesinin ağlamaklı konuşması karşısında Abdurrahman: -Cennet ayaklarının altında olan annem, canım kadar sevdiğim babam, bir ağabeyim kadar sevdiğim belletmenim, bizleri evlatları kadar seven yurt idarecilerim, bir anlasanız. Ben sizleri kıramam ama beni bir anlasanız…

-Evladım, niye kestirmiyorsun saçlarını, niçin kestirmek istemiyorsun?

-Söyleyemem anne, kestirmek istemiyorum.

-Oğlum, hadi kestir gel saçlarını da yurda gidelim. Sonra yurttan kızarlar. Bizleri daha fazla üzme.

Abdurrahman, çaresizlik içinde gider berbere, kestirir saçlarını. Kesilen saçları da berberde bırakmaz, yanma alır. Evden annesi ile beraber yurda giderler. Mesele hallolmuştur. Yaklaşık bir ay sonrasıdır. Müdür yardımcısı, geceleyin talebelerin defter ve kitaplarını kontrol etmektedir. Sıra Abdurrahman’ın eşyalarını kontrole gelince, kitaplarının birinin sayfalarını çevirince gördüğü manzara karşısında şaşkına dö¬ner.

Çünkü kesilen saçlar kitabın arasındadır. Bir talebenin saçına bu kadar değer vermesini anlayamaz müdür yardımcısı. Ama dikkat edince saçların altında bir yazı görür. Okumaya başlar:

“Canım annem ve babamla, çok değerli yurt idarecimin baskısı olmasa bu saçlarımı kestirmezdim. Onlar bilmiyorlar, ben de söylemedim. Yoksa, rüyamda Peygamber Efendimizin (sav) okşadığı o saçları, ömür boyu kestirmezdim.

Affet ya Resulallah! Senin okşadığın o saçları kestirdim. Affet beni, affet, affet!”

Hayatın Renkleri

 

Hifa Hatun Temmuz 24, 2008

Hifa Hatun

Medine’nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun
başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine
samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi
olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın
hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi
bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece ALLAH’ın rızasını diler.

Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi
cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı
sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey
ALLAH’ın Resûlü” der, “bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.” Doğrusu
o, Peygamber Efendimiz’in (sallALLAHu aleyhi ve sellem) ‘gündüzleri oruç
tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama
Server-i Kâinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar “zira bununla dininin
yarısını emniyete alırsın!” Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
“siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel”
olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallALLAHü aleyhi ve sellem) ne kimseye
ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik
bir çare bulur “yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu
teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler
düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir
ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç
altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o
kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

Ama bakın şu işe ki o gece ALLAHü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku
verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak
sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
sahabeye döner “Ey Süheyb” buyururlar, “şimdi hanımına bir hediye al ve tut
elinden evine götür.”Suheyb RadıyALLAHu anh ellerini çaresizlikle iki yana
açar. “İyi ama” diye mırıldanır, “benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de
sığınacak evim var.”

Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan
süslü bir heybe gönderir ve “filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim” der.
Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla
konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki
hurma alır ve “Ya Hifa” der, “biliyorum sen benim için bulunmaz bir
nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen
sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira
Efendimiz (SallALLAHü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır.
Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular.

Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr
ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize
anlatır ve onları ALLAHü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.

Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur “Ey
Süheyb” buyururlar “geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?”
Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle “ALLAHın Resulü en
iyisini bilir” cevabını verir.

Efendimiz onlara “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de
cennetliksiniz” buyururlar, “… ve ALLAHü teâlâyı göreceksiniz!” Süheyb
derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır, “o ki beni mağfiret
ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!”

ALLAHü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde
bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve
sellem) “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da
ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar.

Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır.
İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.
Birine “Şükredenlerden Suheyb” yazarlar, öbürüne “Sabredenlerden Hifa!”…