Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Yüzü Simsiyahtı…ama… Kendisi Boyamamıştı ki Ağustos 25, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 6:14 pm
Tags: , ,

Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:

– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?

– Asla!

– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?

– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de. Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır. Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:

– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.

Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:

– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır. Efendimizin gence emri:

– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.

– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..

– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.

Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta… Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir: – Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar! Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak! Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır… Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.

– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:

– Sen Saad mısın? buyurur.

– Evet, deyince de dua eder:

– Ceddine saadetler!..

Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar… Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:

– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!

Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:

– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!

Bir hayret nidası daha:

– Allahü Ekber!

Sonra döner, oradakilere hitap eder:

– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin.

Babasına da deyin ki:

– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü! Ve hayret nidaları birbirini takip eder:

– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..

 

 

Alev yolların iffet süvarileri Mayıs 30, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 10:01 am
Tags: ,

iffet süvarileri

Akşamın gölgeleri şehrin üstüne çoktan çökmüş, caddelerin ışıkları kızarmıştı.

İsmet Öğretmen sokak lambalarının altında bir hayalet gibi yürürken, sisli kızıl bir dumanın içinde kaybolup gidiyordu.

Dalgındı…

Asya her şeyini almış götürmüştü.

“ Mecnunu çöllere düşüren Leyla bu olmalı” dedi.

 

***

İsmet Bey üniversiteyi bitirdiği yıl Akasya’nın yolunu tutar.

Annesi yalnızdır.

Babası onları bu dünyada tek başlarına koyduğunda daha yaşı on birdir.

Üniversite yılları yokluk yıllarıdır. Çok acı çekerler.

Annesi, İsmet’ine çok ihtiyacı olmasına rağmen taş basar bağrına ve biricik oğlunu, adını duymadığı diyarlara öğretmen olarak uğurlar.

İsmet Bey, yeni açılan bir Türk Okulunda edebiyat öğretmeni olarak göreve başlar.

Kısa zamanda uyum sağlar bulunduğu şehre. Dillerini bile neredeyse aksansız konuşmaya başlar.

Güzel ve alımlı bir delikanlıdır. Arkadaşları arasındaki adı “Yusuf Yüzlü”dür.

Yıldızsız bir gece kadar siyah saçları, mehtabı hareleyen kara bulut gibi perdeler ak alnını. Koyu lacivert elbisesinin içinde yüzü bir ay gibi parlar, sonsuz bir gülümseme hiç eksik olmazdı güzel gözlerinden.

Görev yaptığı okula bir gün bir öğretmen gelir.

Adı Asya’dır.

İyi bir eğitim aldığı her halinden bellidir. Soylu ve güzeldir.

Babası Bakan’dır.

İki yıl önce istemediği bir evlilik yapan Asya, aradığı mutluluğu bir türlü bulamaz.

Daha okula ilk geldiği günden itibaren İsmet Öğretmene gizli bir hayranlık duymaya başlar.

Bunu farkeden İsmet Öğretmen;

“Yiğitliğe yakışmaz. O evli bir kadın, bu insanlar bize kucak açtılar, bağırlarına bastılar, evlatlarını bize emanet ettiler, bu ihaneti yapamam.“ diyerek kendini ikna etmeye çalışsa da onun da içindeki ateş her geçen gün harlaşır.

Asya, ateşten bir gömlektir.

Ve bir gün…

Yine her gün ki gibi son ders zili çalar.

Okulda kimsecikler kalmaz.

İsmet Öğretmen odasında tek başınadır. Koridordan ayak sesleri duyulur. Gelen Asya’dır.

Kapıyı kapatır.

Sırtını kapıya yaslar; iri ve siyah gözlerini İsmet Öğretmene diker.

Kirpiklerini her kırpışta, iri gözlerinden yola çıkan aşk ateşinin zehiri ile dağlanmış binlerce ok kalbine saplanır, İsmet Öğretmenin.

Yaralı avını, ağında kıstırmış zalim bir avcı gibi kükrer Asya;

“Bak İsmet! Artık dayanamıyorum. Beni anlamanı ve beni geri çevirmemeni istiyorum. Sensiz yapamıyorum. Biliyorsun babam… !

Bu güne kadar hep güzel şeyler oldu buralarda, bunların kötüye gitmesini, buraların size zindan olmasını istemiyorum.”

İsmet Öğretmen çaresizdir.

Alev vurur yüzüne.

Kıpkırmızı kesilir.

“Hazreti Yusuf’un “Allah’ım! Zindan bu kadınların beni çağırdığı şeyden daha iyidir.“ sözü aklına gelir.

Bir kadının en şerefli en değerli yanı namusudur ama Asya artık çıldırmıştır; cesaretini toplayıp bir şeyler diyecektir ki, kapı açılır.

Gelen Asya’nın kocasıdır. Eşini almak için gelmiştir.

İsmet Öğretmen derin bir nefes alır.

Kitaplarını toplar ve çıkar.

Koşar adımlarla gider evine. Yorgun bedenini bırakır sedire. Sonu zindan da olsa katlanmalıyım“ der. Belki Hz. Ömer’in iffet şehidi delikanlısı gibi canını vermeliydi ama iffet gülleri kök salmalıydı.

Kendine sürekli inançlarını telkin eder: “İnsan hisleriyle, aklıyla hicret ederdi ama ; gittiği yerlerde iffetiyle dal budak salar ve kalıcı olurdu.

Güvensizliğin kol gezdiği bu yerlerde biz güven ve emniyetin temsilcileri olmalıyız”

Öğrencilik yıllarında iken Konya’da dinlediği Ali Ulvi Kurucu’nun sözlerini hatırlar:

“Sevgili gençler! Ben Medine’de iken Arap âleminin büyük ediplerinden Mustafa Sadık Efendi, yanına gelen üniversiteli gençler için, “Alevler içinde ama yanmıyorlar.” demişti. “Allah’ım! Benim ülkemin de böyle iffet timsali gençleri olacak mı, diye hep dua ediyordum. Şimdi sizleri görünce dualarımın kabul olduğunu görüyorum ve Rabbime şükrediyorum!”

İffet, onun bahçesinin en güzel gülüydü.

Asya’nın ateşi onun gönlünü yaksa da, güllerini yakmamalıydı.

Güller Asya Stepleri’nde solmamalıydı.

Bir gül solarsa bütün güller boynunu bükerdi. Bütün gül bahçeleri zarar görürdü.

Bu, bahçeye de bahçıvana da haksızlıktı.

Günaha meylettikçe parmağını lambasının alevine tutup, “Ateşe dayanabileceğin kadar günah işle!” diyerek günahtan uzak duran iffet abidesi delikanlıyı hatırlar.

Kaldığı odanın perdesini araladığında, ay ışığı doluverir odanın içine.

Anacığının da en büyük arzusu Asya gibi asil ve soylu bir kızdı ama Asya’nın bir sahibi vardı. Asya evliydi.

Divanın üzerine uzanır, mehtaba gözlerini diker ve; “Allah’ım bahtına düştüm, ne olur bana yardım et, tut elimden, Sen tutmazsan düşerim Allah’ım!” diye içtenlikle kıpırdar dudakları.

Mahşerde güneşin beyinleri kaynattığında; güzel ve zengin kadının kendisini çağırması karşısında “Ben Allah’tan korkarım.” diyenlerin serin gölgelerde gölgeleneceğini düşünür.

Şafak aydınlığında uyandığında dudaklarında sonsuz bir tebessüm vardır.

O’nu görür görmez tanımıştı. “Sen Yusuf değil misin?” demişti.

O da “Sen de Asya karşısında eğilmeyen İsmet’imizsin ” demişti.

O sabah okula giderken yüzünde sonsuz bir tebessüm vardır..

İçindeki kararsız fırtınalar sakinleşmiştir.

Görevli, daha okulun kapısından girerken, müdür beyin kendisini çağırdığını söyler.

Odaya girdiğinde Müdür Bey’in davranışlarındaki soğukluğu sezer. Müdür bey;

“Ben size söylemedim mi İsmet Bey, sen ne yaptın?”

Olan olmuştur…

Okulda bir iftira kasırgası ortalığı kasıp kavurmaktadır.

İzin alır ve doğruca evine gider. Çıldırmak üzeredir. Asya’dan böyle bir iftirayı beklemez.

Vicdanen çok rahattır. Günaha girmemiştir ama arkadaşları da, okulu da çok zor duruma düşmüştür.

Akasya’dan ayrılmaya karar verir.

Onun ayrılma kararı Asya’yı yıkar.

Asya, kazanayım derken bütün bütün kaybetme kuşağındadır.

Ayrılış günü gelir.. Arkadaşları havaalanında onu uğurlamaktadır.

Birden az ileride bir hareketlilik yaşanır.

Müdür Bey, Asya ve arkadaşları…

İsmet Öğretmenin içini korku ve heyecan sarar.

Asya koşarak gelir: “İsmet Bey, ben her şeyi anlattım, artık doğruları herkes biliyor. Ne olur beni affedin, ben sizleri anlayamamışım, bizi, öğrencilerinizi bırakmayın. Ne olur, bu sefer bari beni anlayın, hakkınızı helal edin, beni affedin!”

İsmet Öğretmen çok duygulanır ama geri dönmesi imkânsızdır. Yüreği ateşler içindedir.

Ateşin etrafa sıçrama ihtimali de hep vardır.

“Sizi çok iyi anlıyorum, gerçeklerin ortaya çıkması beni okulum ve arkadaşlarım adına çok sevindirdi ama siz de beni anlayın lütfen, gitmeliyim!”

Uçağın kalkış saati gelmiştir. Direnmenin boşuna olduğunu anlayanlar gözyaşlarına hakim olamazlar.

Asya aslında onun geri dönmeyeceğini bilir.

İffet, bir yiğidin her şeyiydi ve İsmet Öğretmenin iffetine dokunulmuştu.

Asya, İsmet Öğretmene uçakta okuması için bir mektup verir.

“Sevgili İsmet Öğretmen!

Anladım ki yasak bir aşkın ateşi, küle verirmiş arkadaki bütün gül bahçelerini.

Siz iffet Süvarilerisiniz, dünyayı çiğnersiniz ama bir çiçek çiğnemezsiniz. Bunu bana öğrettiniz.

Sizler iffet güllerini yitirmeye değil, yeşertmeye geldiniz.

Biz alev yollarda yanacağız ama emin olabilirsin güller yanmayacak!

Güller yanmayacak!

 

“Ya Rabbi!”dedi, Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.”

Kur’an

Harun Tokak

 

Söyle bana ne hediye getirdin? Ocak 31, 2009

gggg

Mahşeri kalabalığın arasından bir adam görünür.

Üzerinde beyaz elbiseleri vardır.

Beli iki büklümdür.

Gözleri, karanlık bir ormanın derinliğinde parlayan iki ışık gibidir.

Kalabalık, onu görünce, aniden fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi ırlanır.

Hüzünlü bir kuğu yalnızlığıyla süzülür kürsüye doğru…

Kürsüdeki adam, Dr. İkbal’dir…

***

Geçen Cumartesi, bütün dünya bir doktorun çaresizliğine ağladı.

Gazze’li doktor İzzeddin’e…

O, çok sevilen, gece gündüz demeden yaralıların imdadına koşan fedakâr doktora…

Channel 10 televizyonu her gün kendisine bağlanarak Gazze’dek ki durum hakkında bilgi alıyordu.

Ancak, 17 Ocak öğle saatlerinde kanal onu aradığında cep telefonunu ağlayarak açtı. Telefonda, “Allah’ım! Ya Rabbim!” diyerek feryat ediyordu.

Gazze’nin Cebeliye bölgesindeki evi İsrail tankları tarafından vurulmuş ve 3 kızı şehit olmuştu.

Saldırı sırasında evde 18 akrabası vardı.

Akrabaları, güvenlidir, diyerek Dr. İzzeddin’in evine sığınmışlardı.

Şehit olan kızlardan Bisan gelinlik çağındaydı.

22 yaşındaydı…

Ortanca kızı Mayer, on beş…

Küçük kızı Aya ve yeğeni Nur henüz on dördündeydiler.

Kim bilir ne hayalleri vardı.

Beton blokların altında, yerle bir olmuştu bütün hayalleri.

Saldırıda iki kızı da ağır yaralanmıştı.

“Çocuklarımın neden öldürüldüğünü bilmek istiyorum!

Bu, ölene kadar Olmert’in aklından çıkmamalı. Evde olduklarını herkes biliyordu.

Bundan sonra Ehud Olmert veya Tzipi Livni bizimle nasıl konuşacak. Bir ateşkes umudu vardı, çocuklarımla konuşuyordum. Birdenbire bizi bombaladılar. ” diyerek ağlıyor, kendini yerlere atıyordu.

Hastalara koşan ayakları kırılmış, şefkatli kolları koparılmıştı.

Dört ayağı birden kesilmiş bir küheylan gibi yıkılmıştı yere. Hastahanenin orta yerine kendisini atmış, baygın duruyordu.

Bütün bir Gazze’nin acılarını, maruz kaldığı tahribatı Dr. İzzeddin’in yüzünde okumak mümkündü.

Yüzü Gazze’nin kara kitabı gibiydi.

Acıların çölleştirdiği yüreği, hüzün sağanaklarındaydı.

Sırılsıklamdı.

Ceylan salıntısı kızlarını kaybetmişti..

Yaralılara bakacak takatı kalmamıştı.

Ağır yaralıydı…

Eşini kanserden kaybetmişti.

Dr İzzeddin’in feryatları karşısında çaresiz spiker,

“Artık devam edemeyeceğim” demişti.

Bir İsrail televizyonu olan Channel 10′un spikeri bile bu drama dayanamamıştı.

Çaresiz doktorun yıkılışını görünce, millet olarak, yıkılan, yok olan Gazze için neler yapmamız gerektiğini bir kere daha düşünmeye başladım.

Geçen hafta Azerbaycan’daydım.

Kafkas Üniversitesi’nin girişinde, duvarda asılı bir belgeye mıhlandı gözlerim:

“…Bütün kalplerin sızladığı, kan ağladığı, çetin bir zamanda Azerbaycan’ın fedakâr evlatları, 23 Mart 1920 tarihinde baharın gelişi vesilesiyle Anadolu Günü”ne hasr olmuş hususi yardım kampanyaları teşkil etmişlerdir. Miktar bakımından çok olmasa da “Anadolu Günü” yardım kampanyasında Bolşeviklerin işgaline maruz kalmış Azerbaycan’dan, Anadolu’daki kardaşlarımıza yardım maksadıyla 3 milyon ruble toplanmıştır. Bunu kabul ederseniz vicdan borcumuzu ödeme imkanı vermiş olursunuz. Size Allah’tan yardım ve merhamet dileriz.

Bakü Şehri.10 Aralık 1920”

Aman Allah’ım! Kendisi işgal altındaki can Azerbaycan’ımızın bizim imdadımıza koştuğunun belgesiydi bu.

Gözlerim doluyor.

Milli acılarımızın depreştiği yıllardır…

Bütün bir Alem-i İslam’da özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştır.

O da sadece Küçük Asya’daki İç Anadolu’dadır.

Düşman, Polatlı’ya kadar gelmiştir.

İç Anadolu dışında her yer karanlığa gömülüdür.

Zor yıllar…

Her yerden, her bölgeden çığlıkların yükseldiği yıllar.

Her cepheden mağlubiyet haberlerinin geldiği yıllar.

Necip millet en acı günlerden geçmektedir.

Cephelerde askerlerin yaralarını saracak sargı bezi bile yoktur.

Kışın dondurucu soğuğunda yazlık elbiselerle savaşmaktadırlar.

Onun için değil midir, Sarıkamış’ta 90 bin askerimiz tek kurşun atmadan karları kefen diye üzerlerine çekivermişlerdir.

Rus komutan; “Türk askerlerini esir alamadım, biz onları almadan önce Rab’leri onları yanına almış.” demiştir.

Kızıl ufuklarda siyah güvercinlerin guruba doğru uçtukları günler.

93 harbi, Balkanlar, 1. Cihan Harbi, İstiklal Şavaşı derken; babalar, sokakta oyun oynarken bıraktıkları çocuklarıyla cephede karşılaşırlar.

Tarlalar boştur.

Ekin eken kollar kopmuştur.

Birkaç kabile ve aşiretin dışında hemen bütün İslam ülkeleri özgürce dalgalanan İç Anadolu’daki bayrağın inmemesi için, kendileri muhtaç oldukları halde, ellerinde avuçlarında ne varsa Anadolu’ya gönderiyorlardı.

İşte bu ülkelerden biri de Hint Müslümanlarıydı.

Kendileri, İngiliz işgali altında inlemelerine rağmen her tarafta yardım mitingleri düzenleyerek Anadolu’ya yardım yağdırdılar.

Hem de yıllarca.

Bu mitinglerden birisi de Lahor’da yapılır.

Lahor Meydanında, mahşeri bir kalabalık toplanır.

Hani, derler ya iğne atsan yere düşmez.

Öyle bir kalabalık…

Hatipler, ateşli konuşmalar yapar.

Güzel konuşurlar.

Kalabalık coşar.

Bir anda, mahşeri kalabalığın arasında bir adam görünür.

Üzerinde, beyaz elbiseleri vardır.

Beli iki büklümdür.

Gözleri, karanlık bir ormanın derinliğinde parlayan iki ışık gibidir.

Kalabalık, onu görünce, aniden fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi ırlanır.

Hüzünlü bir kuğu yalnızlığıyla süzülür kürsüye doğru…

Kürsüdeki adam, Dr. İkbal’dir…

Ağır ağır, tane tane konuşur:

“Cemaat; şu dakikada ben kendimi Rasulullah’(a.s)ın karşısında görüyorum.

Bana diyor ki:

Ey Hicaz bahçesinin bülbülü!

Güller, senin sözlerinin ateşiyle ısındı

Senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur

Aşağılardan, yeryüzünden

Göklere doğru uçtuğun zaman

Melekler sana yüceliğin sırrını verdiler, cihan bahçesinden çıkıp

Bana güzel bir koku gibi yaklaştın

Söyle, bana ne armağan getirdin?’

Ben diyorum ki;

‘Efendim dünyada huzur ve rahat kalmadı

Gönlün arzu ettiği hayat ele geçmiyor

Varlık bahçelerinde binlerce gül, binlerce lale var ama vefasızdır onlar

terk ederler bizi

Renkleri de kokuları da.

Efendim!

Bunların yerine

Bir şey getirdim size

Cennette bile eşi benzeri olmayan bir şey,

Bir şişe kan.

Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır.

Bu, Trablusgarb’da

Çanakkale’de şehid olan askerlerinin kanıdır.”

Bu hitap üzerine, kalabalıktakiler, neleri varsa verirler. Sırtlarından ceketlerini çıkaranlar bile olur.

Hint müslümanlarının, Trablusgarb Savaşı’ndan başlayarak, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’na kadar, Anadolu’ya yaptıkları yardımı ateşleyen, iki ülke arasındaki yakın dostluğu ölümsüzleştiren olay, İkbal’in bu sözleridir.

Fethullah Gülen Hocaefendi de bir konuşmasında bu olayı anlattıktan sonra; eğer öyle bir huzura ben çağrılsaydım ve bana ne hediye getirdin diye sorulsaydı şöyle derdim;

“Ya Rasulullah (s.a.v)asırlar var ki sana takdim edeceğimiz bir hediyemiz yoktur. Benim gibi gedalar senin gibi bir Sultan’a ne hediye verebilirler ama ben sana geceleri günahlarına ve alem-i İslam’ın derdine ağlayan insanların göz yaşlarını getirdim” demiştir.

Şehit Kanı ve gözyaşı…

İşte iki sultanın, Sultanlar Sultanı’na(a.s) takdim ettiği Cennet’in kevserlerine değişmeyecekleri iki billur hediye.

Ben kim , çağrılmak kim ama asıl ben, takdim edecek hiçbir şeyimin olmadığına yanıyorum.

Harun Tokak

 

Asırların Dilinden Işık Süvarileri Ocak 31, 2009

pll

Bir insan, bütün hayatını başkaları uğruna nasıl feda edebilir? Eminim ki bu soruyu duyan birçok kişi: ‘Bu devirde böyleleri kaldı mı?’ diyecektir. Günlük meşgalelerin arasında pek fark edemiyoruz belki, ama çocuklarımızın geleceği için dünyanın dört bir yanında varlıklarını feda etmiş yiğitler; akıncılar misâli, anadan, yârdan, serden geçerek kalb ve zihinleri aydınlatan ışık erleri var. Sibirya’nın -50 derece soğuğunda veya Afrika’da 40–50 derece sıcağın hüküm sürdüğü ülkelerde yeni bir dirilişin soluklarıyla, yanık gönülleri gülşene çeviren alperenler var.

Bu destansı tablolar layıkıyla nasıl anlatılmalı? Zihinlerdeki peşin hükümler, kalblerdeki düşmanlıklar nasıl kırılmalı? Bunun cevabını bulmak, bu gönül erlerinin ortaya koydukları muhteşem destanın yeni nesillere aktarılması için elzem değil midir?

Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî, Fuzûli, Bâki, Şeyh Gâlip, Âkif ve diğer büyük söz ustaları çağımızda yaşamış olsalardı, bu destansı tabloları nasıl anlatırlardı?
Bu yiğitleri gelecek nesillere ulaştırmak adına hangi muhteşem eserleri verirlerdi? İsterseniz gözlerimizi kapayalım ve maziye doğru bir seyahate çıkalım.
Bakın! Şu karşımızdaki nur yüzlü sima; Derviş Yunus ne diyor:

Gönüllerde gül misâli,
Açar Sen’in bu erlerin.
Bülbül gibi daldan dala,
Uçar Sen’in bu erlerin.

Şefi Sen’sin, Sen’de berat,
Meftunların geçer sırat,
Kevserinden âb-ı hayat,
İçer Sen’in bu erlerin.

Halk içinde dilden dile,
Bahçelerde gülden güle,
Derviş misâl ilden ile,
Geçer Sen’in bu erlerin.

İsmin gelir, nurlar yağar,
Cümle âlem aşka doyar,
Şu dünyada diyar diyar,
Göçer Sen’in bu erlerin.

Yunus yanar aşkın ile,
Gül yolunda döner küle,
Reyhanını kızgın çöle,
Saçar Sen’in bu erlerin.

Yunus, hey koca Yunus! Yine gönlümüzü gülşene çevirdin. Büyük velînin ellerinden öpüp, seyahatimize devam edelim. Şu ağacın altında oturan ak sakallıyı gördünüz mü? Bu kişi, muhteşem gazel ve kasidelerin sahibi Fuzûli. Leylâ ile Mecnûn’u, Su Kasidesi’ni yazan büyük edîp. O da geleceğimizin haberini almış. Işıktan sözleriyle ışık erlerini anlatıyor:

Bu erler ki aşk oduna, öylesine yanmışlar,
Yoluna ol Habib’in bin canla inanmışlar.
Gayretlerin cümlesi vuslat-ı Ahmed için,
Meftun olup ahrete dünyadan usanmışlar,
Az meyletse gözleri diyarına haramın,
Dünyayı üstlerine yıkılacak sanmışlar.
Susuzluktan kırılıp cümle âlem yanarken,
Ateş-i aşk badesin içe içe kanmışlar.
Bataklık ortasında derler ki, açmaz bir gül,
Karanlık dehlizlerde gülzâre bulanmışlar.
Dırahşan simalardan süzülen aşk teridir
Cehle kör olmuş, lâkin ol Hakk’a uyanmışlar.
Dök gönlünü Fuzûli, bu erler huzurunda,
Medhlerin işitince, ar edip utanmışlar.

Büyük şairin ellerini öpüp veda ettikten sonra, gelin bir başka dev kamete uğrayalım. Izdırapla geçen yılların muzdarip şairine. Hep bir Âsım bekleyen, yüreği yaralı, gözleri ceyhun, hayatını İslâm uğruna feda etmiş bir büyük âlime, mütefekkire. Millî şairimiz demekle her zaman iftihar ettiğimiz Mehmet Akif’e. Taceddin Dergâhı’nda, sedirin üstüne oturmuş, gözleri ufuklarda, sağlığında dünyanın dört bir yanına dağılmış olduklarını göremediği Âsımları için, devrimizin alperenleri için, tarihe not düşüyor. Bu büyük kametin kalbinden damlayan aşk nağmeleri neymiş görelim:

Âsım! Bu gelen sen misin, yoksa hayalin mi?
Rüyalarımda gördüğüm, o en son hâlin mi?
Hasretinle yıllar yılı bekleyip durduğum,
Şu masum millet için ne hayaller kurduğum,
O menba-ı cesaret, cevval, cesur, özü şanlı,
Sen misin söyle bana, o yiğit delikanlı?
Söyle ki ruhumun bitmez ızdırabı dinsin.
Kaç asırlık bipayan nevhalar ki tükensin.
At üstünden toprağı, dirilsin artık ölü.
Gülsün artık bu demde bahçemizin bülbülü.
Çehrende bir gül, çehrenizde güller,
Birazcık üfleyin ki ateşe döner küller.
Ateş-i aşk gerek bize, çerağını yakmalı,
Muzdarip gönüllere su misali akmalı,
Diyerek, akıncı cedlerinden ilham ile,
Bendini yıkıp taşmış, benzeyen coşkun sele,
Şark, garp, cenup, şimal, dört bir yanda atlılar,
Her biri berk gibidir rüzgârdan kanatlılar.
Bu ay yüzlü simadan aşk yağar yeryüzüne.
Bin bir ümit yangını bakınca nur yüzüne.
Kâinat semasına bir güneş ki doğuyor,
Rahmetin şuaları karanlığı boğuyor.
Ey millet! Bu gençler ki beklediğin erlerdir.
Leylini nehar eden mukaddes yiğitlerdir.
Dört bir yana dağılır bu ışık süvariler,
Canlanır o an sanki Müslimler, Buhariler.
Bastıkları topraklar, gülşenlere çevrilir,
Cehaletin putları ilimlerle devrilir.
Dillerinde kelâmlar, ellerinde kalemler,
Yeni bir dirilişin muştusuyla âlemler,
Bayram yapar Şark’ın tâlih-i makûsunda,
Bütün akvam-ı beşer, bu hâli izleyip dursun da.
Görsün medeniyyet denilen hakikat nedir.
Garp ki anlasın hâlini, hâlâ yerlerdedir.
İnsanlık denen o âli mefhumun aslı,
Anlaşılır ancak idrak etmekle bu faslı.
Sonunda görürüm ki yıllar yılı milletin,
Çekmekten yorulduğu bitmeyen bir zilletin,
Devası bu gençlerin eliyle mümkün ancak,
Vefakâr sine gerek bunları anlayacak.
Bildim ki bu doğan sensin ufkuma, Âsım!
Dindi artık muştunla dinmez dediğim yasım.

Ellerinden öpüp, yaralı şairimize de veda ediyoruz. O’nu ümit gözyaşları içinde bırakıp gitmek bize zor geliyor. Bir milletin ızdırabını bütün benliğiyle hissetmiş bir insanın, bu asrın alperenlerini görüp de ümitlenmemesi mümkün müdür?

* Yazıda şairlerimize atfedilen şiirler, yazarımız Ahmet Buğra Bey tarafından, o büyük şairlerimizin şiir teknikleri ve üslûpları taklit edilerek kaleme alınmıştır.

 

Sahipsiz Kalan Diploma (Hüzünlü Bir Hizmet Öyküsü) Ocak 31, 2009

hayirli-olan Üniversitede derslerin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra diplomasını alacak, öğretmen olacaktı. Hayalleri ve hedefleri vardı. Arkadaşlarına karşılık beklemeden yardım eder, herkes onu daha çok bu özelliğiyle tanırdı. Ders kitaplarının ilk sayfalarına güzel sözler yazar, bunları hayatına uygulamaya çalışırdı. Bu güzel sözlerden biri, “Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır.” Hadîs-i Şerifiydi. O gün Salim Bey, “Osmanlı Tarihi” dersinin vize sonuçlarını açıklıyordu. Elindeki son yazılı kâğıdı Tayfun Şahin’indi. Üzerinde 100 yazıyordu. İsmini okumadı; ama Salim Beyin yüz ifadelerinden sınıf arkadaşları bu kâğıdın ona ait olduğunu anlamışlardı. Sınıfı birden derin bir sessizlik kapladı. Herkesin üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Tayfun, bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Yurt idarecilerini çok seviyor, onlardan insanî değerler adına çok şeyler öğrendiğini söylüyordu. Yurt, onun için evi kadar sevdiği bir yuvaydı. Ona ek bir bina daha yapılmıştı. Kendisi gibi daha birçok talebe orada barınacaktı. Buna çok seviniyordu. Sadece temizlik işleri kalmıştı; o da tamamlanınca yeni öğrenciler gelecekti. Temizlik yapmak için öğrenciler arasından birkaç gönüllü aranınca, Tayfun ve iki arkadaşı, “İnsanlığa hizmet, Hakk’ın rızasını kazanmaktır.” diyerek hemen kolları sıvayıp işe giriştiler. Gayretli bir çalışmayla iki gün içinde binanın temizliği bitti. İkinci gün akşam geç vakitte toz toprak içerisinde odasına döndüğünde, Tayfun sıcak bir duş alıp rahatlamak istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Bu bir dalgınlık mıydı, yoksa bir davetiye mi yollanmıştı kendisine? Şofbenden sızan gazın tesiriyle derin bir uykuya daldı. Kimsenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sonra, yurt müdürü, banyonun ışığını açık görünce olayın farkına vardı. Derhal Tayfun’u hastahaneye kaldırdılar. Ama yapılacak bir şey kalmamıştı. Müdür, gece yarısına doğru yurda döndü. Bitkin bir halde idare odasına geçti. Üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyordu ki telefon çaldı. Gecenin bu saatinde arayan da kimdi? Ahizeyi korkuyla kaldırdı. Telefondaki ses, yurdun ihtiyaçlarının temininde kendilerine yardımcı olan emekli öğretmendi. O, yurda on kilometre kadar uzakta bir evde oturuyordu. Gördüğü bir rüyanın tesiriyle uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Yurdu aramadan içi rahat etmeyecekti. Hemen gördüğü rüyayı müdüre anlattı: “Rüyamda, Kâinatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni yapılan yurdu gezdik. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yurttan ayrılırken, sevdiği bir genci yanında götürdü.”

Tayfun’un vefat haberi kadar bu rüya da dostları arasında yayıldı. Bütün sınıf arkadaşları da duydu. İşte onun adı okunmadan sınıfı sessizlik ve hüzün kaplamasının sebebi buydu. Selim bilinen rüyayı anlatarak sınıftaki sessizliği bozdu. Diğer arkadaşları da o güzel insanla olan hatıralarını anlatıp biraz olsun rahatlamak istiyorlardı. Bunun farkında olan Salim Bey, o günü Tayfun’u anmaya ayırdı. İlk sözü Enver aldı. “Liseyi de onunla beraber okudum. Yedi yıldır beraberdik. O sanki başka bir dünya için yaşıyordu. Şimdi bana bıraktığı büyük bir hatıra var elimde: ders notlarını tuttuğu büyük bir defter… Her ders için ayrı bir bölüm ayrılmış. En sonda ise duygu ve düşüncelerini yazdığı bir bölüm var. İşte dikkatimi çeken bir yazı. ‘Dikkat!’ ile başlıyor. O bir mektup mu, yoksa vasiyetname mi, bilemiyorum. Şöyle devam ediyor yazı:

‘Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir.

Evet, her an ölebilirsin. Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver! Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder.”

Sınıftaki herkes bir şeyler söyledi. Kimi onun vefasından, kimi çok kitap okumasından, kimi bilgiçlik için değil, yaşamak için okuduğundan, kimi Yaratıcı’sıyla alâkasından bahsetti. Ama konuşmaktan çok dinlediler. Enver’in okuduğu yazı ve emekli öğretmenin gördüğü rüya, zihinlerde bir araya gelince herkes bir daha sarsılmıştı. Bundan da öte, hepsinde bir merak vardı. Tayfun bu satırları yazarken, vefatının yakın olduğunu mu hissetmişti, yoksa sürekli ahiret endişesiyle mi yaşıyordu? Belki her ikisi de söz konusuydu!

 

Manduhai Ocak 18, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 5:54 pm
Tags:

 

road_home_by_yatimoriMeltem Çalıkoğlu, Moğolistan’a giden eğitim gönüllülerinin bir kısım hatıralarını bir araya getirecek roman sürükleyiciliğinde ibret ve bilgi verici bir eser yazdı.

 

 

“Manduhai,” Türk Koleji’ni birincilikle kazanan bir kız… Ama kendisini köyden gelmiş arkadaşlarından farklı gören, kendileriyle ilgilenen belletmen güleç yüzlü ablaları için bile bunlarda nereden çıktı, der gibi tavır takınan birisi.

Manduhai, ilk zamanlarda bir gün yurtta uyuyup kalmıştı, Gül isimli belletmen “Manduhai, iyi misin canım? Arkadaşların etütte… Seni göremeyince merak ettim.” dedi. O ise “İyiyim, bir şeyim yok.” diyerek kalktı ve “Neden merak ettiniz. Benim annem değilsiniz siz, az sonra inerim ben etüde.” diye cevap verdi. Gül gidince de “Bekle belki gelirim.” diyerek CD çalarını aldı, kulağına taktı ve yatağına uzandı.

Bir akşam Manduhai hastalanmış ve ateşler içindeydi. Bunu fark eden Gül, sabaha kadar ilaçlar vererek ve ılık suda ıslattığı küçük havluyu alnına koyarak, başında bekledi. Ara sıra sayıklayan Manduhai’nin yanına gelen arkadaşı Battuya “Görüyorum ki, daha iyisin Gül abla bütün gece yanındaydı. Ne kadar şanslıyız değil mi? Annemiz yanımızda değil ama bir melek bizimle…” dedi. Manduhai çok şaşırmış ve duygulanmıştı.

Manduhai’nin annesi Tsesge Hanım olanları öğrenince ertesi günün akşamı, pahalı bir kaşmir battaniye ile Gül’ün ziyaretine geldi. Gülün odasının soğuk olduğunu ve onun gayet ince bir battaniye ile ısınmaya çalıştığını önceden fark etmişti. Gül’e “Sen hastalanırsan kızım bu gurbette sana kim bakacak? Annen sayılırım bunu kabul et!” diyerek takdim etti.

Manduhai bir ara bir hayal kırıklığına uğramış ve kısa süreli bir bunalım geçirmiş hatta odasını kilitleyip kimseyi içeri almamıştı. O zaman Gül ablası ona teselli edici en güzel sözleri söyledi ve sonra da “Hem sen, kimin ismini taşıyorsun hiç düşündün mü? Manduhai… Kimdir Manduhai? Kraliçe Manduhai, eşi Manduul Han ölünce, ağlayıp sızlanarak bir köşeye çekilmemiş, aksine ülke idaresini ele almış. Moğol tarihinin ilk ve tek kraliçesi olmuş. Hatta ikiz çocuklarına hâmileliği sırasında, patlak vermiş bir savaşa bizzat katılarak kazanmasını bilmiş. Şimdi en zor anlarda bile yılmadan olayların üzerine gitme cesaretini gösteren böyle bir kraliçenin adını taşırken sen nasıl olur bu kadar kolay yılgınlık gösterirsin?” dedi.

Türkiye gezisi söz konusu olunca bir öğrenci “Merak edilecek neyi varmış Türkiye’nin? Hem bunlar neden bizim ülkemizdeler? Kesin başka bir planları olmalı” diye bir söz atınca birden Manduhai, “Ne gibi planları olabilir ki? Öğretmenlerimizin evlerini gördük; sadelikten başka neleri var? Sevdikleri ülkelerine, anne-babalarının yanına iki-üç senede bir gidebiliyorlar… Bildikleri her şeyi bize öğretmek için gayret ediyorlar. Şu belletmen Gül ablamızın bizi sevmekten, bize anne şefkati göstermekten başka ne kusuru var? Bir insan yıllarca rol yapabilir mi?” diyerek çıkıştı.

Manduhai okulu bitirince, Bulgaristan’daki Amerikan Üniversitesi’nde burslu okuma imtihanını kazandı. 18 ay sonra Gül ablasına bir mektup yazdı:

“Canım ablacığım, seni ne çok özledim bilemezsin. (…) Oda arkadaşım Julia çok iyi bir kız. Ona sizlerden o kadar çok bahsediyorum ki, görmediği halde sizleri çok iyi tanır hale geldi. (…) İlk ders günümdü, kendi halinde sohbet eden ayrı ayrı ülkelerden öğrenciler gördüm. Farkında olmadan Türkçe ‘Merhaba’ dedim. Onlar da gülerek bana ‘Merhaba’ dediler. Meğer kendi ülkelerindeki Türk kolejlerinden mezun olmuşlar. (…) Ders hocam Profesör Andrea Türkiye’ye gittik. Hayallerim gerçek oldu. İstanbul’da farklı bir sesle irkildim. Hem yükseklerden, hem de hücrelerimden geliyor gibiydi bu ses. Çevremden bunun ezan sesi olduğunu öğrendim. Ben hayatımda bu kadar tesirli bir nağmeyi ilk defa duyuyordum. İstanbul’a geleli yarım gün olmuştu ama beni büyülemeye yetmişti!..” diyordu.

Abdullah Aymaz

 

Önden Giden Atlılar – Ukrayna- Elvira Saranayeva Aralık 26, 2008

 

Onlar Gittiler Eylül 28, 2008

Onlar gittiler
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.

Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.

Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.

Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.

Erdem Beyazıt

 

Ya Ebu Akil’e Ne Demeli… Eylül 2, 2008

Kategori: Işık süvarileri, Multimedia — La Reverie @ 7:46 pm
Tags: , , , , ,

Ya lel ensar, kerraten kekerrate Huneyn..

Image Hosted by ImageShack.us

Ya lel Ensar!

Ya Ebu Akil’e ne demeli, vefanın ve sadakatin böylesi…

Bedre çıkıyor bir kıyasıya savaşıyor ki eğer benimle cennete girme arasında perdeler, hailler şu adamların eliyle ölmekse bu cana minnet; fakat heyhat Bedirde ölümü bulamıyor. Aradığı şahadeti bulamıyor. Herkes sevinçle giderken Ebu Akil fevkalade mahzundur. Uhud ki orada çokları şahadet şerbetini içti, fakat Ebu Akil yine mahzun döner. Ahzap’ta bekler nasip olur mu diye fakat o kadehi yine sunmazlar. O kadeh çok kutsi bir kadehtir. Düşünün ki alemi islamın bütün ibadeti taat u bir yana Dr.İkbal yarım şişe kan dolduruyor bunu, başkasını değil sana Ya Resulullah. İşte o bardağın içindeki kanı arıyor Ebu Akil. Nihayet Yemame’ye kadar sürdürüyor bunu tam gününü buldum diyor. Bu gün o gün ki Kuran ayaklar altına alınıyor Bu gün o gün ki Kuranın hafızlarından 70 kişi şehit oldu.

Ebu Akil bugün de eğer sen o bardağın içindeki kutsi şeyi içemezsen talihine ağla. Eğer bu tatlı günde sen onu içemezsen talihine ağla. Ciddi savaştı. Ağır yara aldı. Ve bir kolu kopacak gibiydi, sadece kolunun bir etiyle duruyordu. Ravi hadis ibni Ömer kılı kırk yaran adam ve arkasında da halife-i ruyi zemin Hz.Ömer var. Yorumcusu. Sürüye sürüye çadıra getirdik. Ben başındayım diyor ibni Ömer. Üzerine bir bez örttük. Fakat İslam saflarında yer yer çatlamalar oluyor, sahabi feryatları duyuluyor, bir yerde Nesibe’nin feryadı duyuluyor, çocuklarını kurban etmiş sıra bende diyor, bir yerde Salim’in feryadı duyuluyor, o Salim ki Hz. Ömer hayatta olsaydı yerime onu tavsiye ederdim. Bir yerde koca Ammar’ın sesi duyuluyor: “Ben ki Allah Resulü önünde savaştım bu gün kaçar mıyım” diyor ve bir ses ortalığı velveleye veriyor. İbn-i Ömer diyor ki: “Ölüyor diye ben bekliyordum, Ebu Akil kılını dahi kıpırdatmayacak şekilde ölüyor diye bekliyordum. Birden çadırın önünden geçen bir sahabinin dudaklarından şu ses döküldü:

“Yalel ensar kerreten kekereten huneyn”. Ey bozguna uğrayan ensar huneyn de olduğu gibi toparlanın. Yeniden hücuma geçin. Bezin altındaki Ebu Akil birden bire hortladı diyor. Hortladı kaçıyor, gitme öleceksin dedim. “Duymuyor musun beni çağırıyorlar.” dedi. Ensar dediler “Men ensarı ilallah, Hz. Mesih Men ensarı ilallah” Allaha giden yolda yardımcılarım kimdir? Onlar “nahnu ensarullah”, Allahın yardımcıları bizleriz dediler. Ya lel ensar ,ya lel ensar dediler ensar yetişin yetişin yardım günüdür. Tulumbanı al yetiş imdada yangın var, Resulullahın bayrağı dalgalanıyor yangın var, devrilecek yangın var, Namı celili Muhammedi sarsıntıda yangın var. Kuran sarsıntıda yangın var. Ya lel ensar, yalel ensar kendinizi ensar yerine koyun Ya lel ensar kerreten kekerrete Huneyn. Duymuyor musun bizi çağırıyor. Kolunun kendisine iliştiğini gördü bir aralık kılıcını soluna aldı ayağıyla koluna bastı kopardı. “Ya Allah!” dedi. Düşman dağılıyordu. Düşman dağılıyor, o koşuyordu. Ben de arkadan onu takip ediyordum. Ama bu dev devrildi. Dr.İkbalin şişesine kan gönderiyordu. Sarsılan felç olan İslam’a kan gönderiyordu. Ölmüş yüreklere kan gönderiyordu. Yaşarmayan gözlere derman gönderiyordu. Devrildi koca şehit. Devrildi, gittim; ama kütükte doğranmış et gibi tanımak mümkün değil. Dudakları hala kıpırdıyordu ama ne mahzun, ne tasalı. Bütün bir mevsimin bulutları yüzünde teraküm etmiş gibi. Ya saflarımız dağıldıysa, ya cephe yıkıldıysa, ya Hz. Muhammed’in (Sav) ordusu bozulduysa diye bütün bulutları yüzünde teraküm etmiş gibi. Yanına sokuldum O, bir iki seslendim hiç ses vermiyordu. Ses verecek hali de yoktu. Sonra dedim ki “ebşir ya eba akil fe inna aduvvallah katl kutil” Müjdeler olsun Ebu Akil, Allah düşmanı öldürüldü. Bulutlar birden bire zail oldu. Tebessüm ediyordu ve parmağını kaldırıyordu. Bu demeden bunu duymadan olmasaydı bu ölüm, Eşhedü ella ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühü.O ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, ebedi benim yurdumun üstünde inlemeli…