Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Yanık Yüreklerin Bahar Yolculuğu Temmuz 22, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 10:15 am
Tags: , ,

Çöle Dökülen O Suyla Dünyanın Dört Bir Yanındaki Küskün Çöller Cennete Döndü…

Sibirya´Da Kardelenler, Vietnam´Da Ihlamurlar Çiçek Açtı.

Kara Kıtanın Yanık Çölleri Suya Kavuştu.

Önden Giden Atlılar, Kırık Testiyle Giderdiler Susuzluğunu.

Kırık Testiyle Aştılar Issız Çölleri.

Yanık Bir Yürekten Çağlar Kırık Testinin Suyu.

Nice Yiğitler Yanan Çöllerde İçenlerin Canına Can Katan O Suyla Serinlediler.

Nice Kahraman Bacılar Sibirya´Nın Soğuklarında O Yanık Yürekten Gelen Sıcak Esintilerle Isındılar. Gurbetin Dayanılmaz Sancılarına Şifa Oldu, Kırık Testinin Suyu.

(Tanıtım Bülteninden)

Yanık Yürekler, suyun ötesinden, yeryüzünün dört bir yanında hizmete koşan küheylanlara, asrın gariplerine uzatılan bir demet gül buketi. Yanık Yürekler, modern çağlarda, medeniyetin beşiği denen bir ülkede, Asr-ı Saâdet havasının terennüm edildiği bir atmosferin çevreye aks-i sadâsı. Yanık Yürekler, binlerin yüzbinlerin günebakan çiçekleri gibi gözlerini dikip medet umduğu, kırık testilerini doldurmak istediği kudsî bir havuzun başından sağa sola cömertçe saçılan âb-ı hayat damlalarının ışıltısı. Yanık Yürekler, insanlığın dertleriyle inim inim inleyen dertli bir yüreğin kudsî mekânından cihâna buğu buğu savrulan hüzün meltemleri. Yanık Yürekler, ilimle hikmetin, aşkla şevkin, hizmetle derdin, alın teriyle sadâkatin bütünleşmesinin bileşkesi. Yanık Yürekler, vefâlı bir yüreğin, vefâ nesline, vefâ dolu bir mekânın hakkını verme adına yüreğini yakıp, meş’alesiyle imdâda koşma hikâyesi…

Osman Şimşek, nevbahar çisentisi sunan her bir makâlesiyle yanık yüreklere âit bir bahar tablosu çizmiş Yanık Yürekler’de. Bahara teşne gönüllere, gerçek bahara uyanma ve ulaşma yollarını göstermiş. Bu eser, genç yazarının ikinci göz ağrısı. Bundan dört-beş sene önce de “Bahara Yolculuk” isimli önemli bir çalışması yayımlanmıştı. Yanık Yürekler de bir bahar yolcusunun çileli ve zevkli serüvenini yansıtıyor.

‘Kitap Yazmada Bir Ölçü’ başlıklı yazısında şöyle diyor, hepimizin yüreğini tutuşturan Muhterem Hocamız: “Bir kitâbın tamâmını belirli bir zaman dilimi içerisinde bir anda yazmak değil de, hâdiselerin tesiriyle ceste ceste yazmak daha tesirlidir. Yazılanlar hangi hâdisenin tesiriyle yazılmışsa, o zaman zarfı içinde bir tesir icrâ ederler. Hâdiseler veya mes’eleler günün ve içinde bulunduğumuz zamanın tesirinde kaydedilirlerse uzun ömürlü olamayabilirler. Âyet ve hadislerin toptan değil de ceste ceste ve 23 sene gibi uzun bir sürede tamamlanmasında da bu hikmet olsa gerek. Toptan yazılan eserler fikir verme açısından belirli bir fonksiyon ifâde edebilirler ama, zurûf ve vesâit kapalı kalınca pek çok mes’ele de kapalı kalır.” Evet, Yanık Yürekler, ceste ceste yazılmış, muhtelif rûh hâletlerini yansıtıyor. Ama hepsinden ümit, aşk, şevk, hüzün, vefâ ve sevgi damlıyor.

Osman Şimşek; aşk dolu, heyecan yüklü, coşkun ve aşkın konuşmalarıyla tanıdığımız hareketli, renkli ve genç bir isim. Kendisini tanımakla, -her ne kadar onun güzelliğine ve kadirşinas arkadaşlığına denk bir tavır ve vefâ sergileme bahtiyarlığına eremesem de- gerek okul hayâtımda, gerekse daha sonraki zamanlardaki kudsî zeminlerde birlikteliği paylaşmakla kendimi bahtiyâr hissettiğim bir gönül insanı, vefâlı bir dost, candan bir arkadaş. İlk tanışmamız, fakülte yıllarımızda olmuş (1990′ların başı), 4 yıl, aynı sıraları paylaşmıştık. Ardından Hac yolculuğumuz, Kâhire günleri ve İstanbul… Işık Evler’de, bahar yolcularıyla birlikte beklenen baharı aradı hep. Koskoca İzmir’in içerisinde, onun meskeni âdetâ bir arı kovanı gibi işler, baharı koklayıp Cennet-âsâ günleri arayan gönüllerin vazgeçilmez bir konağı olurdu. Niceleri, bahar aşısı aldı o sevgi kaynağından; içlerine bir ateş düştü, yürekleri tutuştu ve bahara yolculuğa koyuldular bir bir. Belki de halâ devâm ediyordur onun yanık yürekli bahar esintileri ‘vuslat’ ve ’semâ’ adlı bahar serâlarında, kimbilir!

Suyun ötesine hicret öncesi, güzel sohbetleri, gözyaşı dolu mev’izeleri, coşkun konuşmaları ile Ankaralıların, bilhassa İzmirlilerin, daha sonraları Bursalıların ve biraz da İstanbulluların yakından tanıdığı genç bir sîmâydı o. Gözünü bahar yoluna diktiği günden beri, mikrofonların yanıbaşında olduğu gibi; hep okumanın, yazmanın ve koşuşturmanın da sevdâlısı olagelmiştir. Şimdilerde bu sevdâsını, ilim ve hizmet çilesiyle yoğun olarak yoğurmaktadır gurbet ellerde. Uzun zamandan beri vatanına hasret, günümüzün karasevdâlılarından biri O. Medîne’nin Gülü’nün Kadasevdâlısı’nın gül kokan atmosferinde, geleceğin bahar kokulu günlerini inşâ etme uğraşısında. Sevgi, saygı, insanlık, aşk ve vefâ ile dopdolu bir âhirzaman havârisi. Selis konuşmalarına, akıcı ve sürükleyici yazılar da ekliyor günden güne. Bir sâhib-i kelâm ve kalem. Neslimiz için, gurbette çile ve ızdırapla bütünleşen bir kalemden damlayan mürekkepten aşk, ümit, hüzün, vefâ, Peygamber sevgisi ve Allah muhabbeti tütüyor. Anadolu’da, ‘Dertli söylegen olur’ derler. Doğrudur. Dertle bütünleşince coşar kalem. Ali Ünal Bey’in bir kitabına da başlık olduğu gibi, ‘Kalem, Kalbin Taşmasından Yazar’ zâten. Yanık Yürekler de böyle bir ruh hâletinin yansımasından ibâret.

Bilhassa gençler, yüreklerini kudsî bir sevdâ uğrunda yakıp, bahara yolculuğa çıkan delikanlılar için önemli bir kaynak, Yanık Yürekler. Okunmalı ve bir bahar yolcusunun, bahara doğru giderkenki hüzünlü serüveninden istifâde edilmeli. Hele bu bahar yolcusu, Bahar Güzeli’nin yanıbaşında, bahar gülleri içerisinden yanık yürekli birisi olursa… Hepimizin özlediği, öpüp koklamak istediği bir mehip sîmânın eteklerine tutunmuş bir kelebek olursa… Daha bir özenle istifade edilmeye elbette hak ediyor demektir böyle bir eser.

İnanıyorum ki, yakın zaman diliminde, bu güzel çalışması gibi daha birçok eserlerle gönül ve beyin dünyâmıza hârika ziyâfetler çekecektir. Çünkü O, bu işin sevdâlısı ve bu bahar yoluna adanmış yegâne gönüllülerden biri. O, kitaptan hiç ayrılmadı; okudu, notlar aldı, düşündü, yazdı ve hep bu güzellikleri etrafına bir bir saçtı. Hayatını, Muhterem Büyüğümüzün îmâ, işâret ve tavsiyeleri doğrultusunda örgülediği gibi, yazı çalışmalarını da bu kudsî atmosferin ölçüleriyle yoğurmakta. Ve hâlâ devâm ediyor bu sonu ebediyete, cennetin cuma yamaçlarına varan vuslat yolundaki zevkli ve bir o kadar da çileli bahar yolculuğu.

Muhterem Şimşek’e, gönül dolusu teşekkür de gerekiyor; zîrâ yaşadığı, en güzel insanların rahle-i tedrîsinde zevkine vardığı husûsları bizlerle cömertçe paylaşıyor. Ellerine ve yüreğine Değerli Hocam.

Yanık Yürekler’de, hoş bir gezinti ve bu güzel eserden istifâde dileğiyle…

Bayram Kusursuz, herkul.org 

 

Hâtırası Cihan Değer Temmuz 21, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:00 pm
Tags: , ,

İşte hatırası bile cihan değer bir eğitim olayı...

1992′de, o ilk eğitim seferberliği yıllarında Kazakistan’a da dört eğitim gönüllüsü gönderilmişti. Ali Bey onları Almatı’dan almıştı tâ Canbul’a götürmüştü. Devlet konuk evine yerleşen bu dört adanmış ruhtan Süleyman Bey diyor ki: “Ali Bey ayrıldıktan sonra orada kendi başımıza kaldık. Ne Rusçamız var ne de Kazakçamız…

Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gidiyoruz, kimse bizimle ilgilenmiyor, hatta bir müddet sonra, ‘Ne işiniz var burada?’ muamelesi görmeye başladık. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir gün geldi bize ‘Artık bu konuk evinden ayrılın!..’ dediler. Ortada kaldık. Orada İsmail isimli Ahıska Türklerinden bir genç, diliyle bize yardımcı oldu. Milli Eğitim Müdürlüğü’nde bize ‘Oğlu Türkiye’de okuyan birisi var, belki size yardımcı olur.’ dediler. Gidip o adamı bulup derdimizi anlattık. Bize ‘İşte anahtarlar!.. Bir evim kirada idi yeni boşaldı alın anahtarları!’ dedi, dünyalar bizim oldu. Artık kalacak bir yerimiz vardı. Çünkü çok az paramız kalmıştı. Çıplak bir ev. Olsun… Ayakkabılarımı yastık yaptım. Bir kilim var. Üstümüze örtsek, çok sıcak… Örtmesek sivrisinekler iflahımızı kesiyor… Oturup bir durum müzakeresi yaptık. Neden hiçbir başarı sağlayamadık, diye düşünüp taşındık. ‘Şimdi, Peygamber Efendimiz’in (sas) üç yüzden fazla mucizelerini anlatan Mucizât-ı Ahmediye eserini okumaya başlayalım.’ dedim. Onu açıp bereketinden, feyzinden istifade niyetiyle mütalaaya başladık. Sohbet-i cânân ile kendimize gelmiştik. Sohbet esnasında bir ara bir arkadaşımız ‘Allah!..’ diyerek bir nâra atıp kendinden geçti! Bayılmıştı… Ayılıp kendisine gelince, ne oldu, diye sorduk. Dedi ki ‘Sohbet esnasında ben kendi kendime, ne olacak böyle, bizi buraya niye gönderdiler ki, diye içimden bazı menfi düşünceler geçirmeye başladım ki, birden yakazada Efendimiz (sas) bir grup nuranî insanlarla birlikte içeriye girdi ve bana Seni buraya gönderen, yanılmadı! Bundan sonra da yanılmayacak! diye çok şiddetli bir şekilde ikaz etti, onun tesiriyle bağırıp kendimden geçtim.’ dedi. Derin bir hayret içinde kaldık.”

“Bu olayın akabinde, bize hiç yüz vermeyen Milli Eğitim Müdürlüğü’nden bizi çağırdılar ve ‘Bir daha anlatın bakalım siz ne istiyorsunuz?’ dediler.” Biz de eğitim ve okuldan bahsedince ‘Peki, buradaki binalardan okul için birisini beğenin size verelim.’ dediler. Biz de dört yol ağzında büyük bir binayı beğendik. Çimkent’teki arkadaşlar kartonlar üzerinde reklamlar hazırladı. Onları oraya buraya astıracak paramız yok. Biz de kendimizi bir reklam panosu gibi yapıp okulun çevresindeki yollara çıktık. Herkes bize bakıyor yazıları okuyup Türk koleji açılacağını öğrenince, binasının nerede olduğunu soruyor, biz de elimizle işaret edip gösteriyorduk.”

Kısa zamanda müthiş bir müracaat oldu. Erkek öğrenciler için böylece ilk okulu açtık. Sonra bir de kız koleji açtık.

Süleyman Bey, kendi ismiyle tevafuk eden Süleymanov Caddesi’ndeki bu okulu ve sonraki kız kolejinin serüvenini anlattıktan sonra dedi ki: “Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra İzmir’de bana ‘Seninle Kazak bir aile görüşmek istiyor.’ dediler. Acaba ne görüşmek istiyorlar, hem bunlar kimdir, diye yanlarına gittim. Meğer birisi Canbul’daki erkek kolejimizden öbürü de kız kolejimizden mezun iki gençmiş. Üniversiteyi bitirince evlenmişler. Çocukları da olmuş. Şimdi doktora yapmak için çalışıyorlarmış.”

İşte hatırası bile cihan değer bir eğitim olayı…

Abdullah Aymaz

 

Adın Yasin Senin! Temmuz 20, 2009

adın yasin senin

Genç adam, ofisinde, masanın tam karşısındaki duvarda asılı, Orta Asya ülkelerini gösteren haritaya dalmıştı yine. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan… On sene evveline kadar buraların adını bile bilmezdi. Kafasının arşivinde, liseden kalma “Türkler, Anadolu’ya Orta Asya’dan göçmüştür” cümlesi vardı sadece. Uçsuz bucaksız o coğrafya, kendisi ve kendisi gibi bir çokları için, pek de iyi şeyler çağrıştırmayan dört harften ibaretti S.S.C.B.

Genç adam, Anadolu ile Orta Asya’nın, “kalbten kalbe bir yol ve Anadolu insanı ile Orta Asya halklarının aynı anneden süt emmiş çocuklar olduğunun.. insanımız için vazgeçilmez fevkalade önemli bazı duygu, düşünce ve değerleri bu topraklardan damıttığımızın… bunlarla hayatımızı ve kültürümüzü farklılaştırıp, zenginleştirdiği- mizin… şimdi özgürlüklerine kavuşan bu ülkelere, kırlangıçlar gibi uçup, kardeşliğimizin ve vefa duygumuzun tezahürü olarak, ne pahasına olursa olsun hizmet etmemiz gereğinin ve gerçeğinin… kardeşlik ve vefa endeksli bu hizmetin de bir yürek ve sevgi işi olduğunun” künhüne ve idrakine, “Kırık Mızrab’ın” içli, dertli, ızdırap dolu nağmeleriyle varmıştı. Kaderinin yoluna su serptiği talihlilerden biri olarak da, şimdi bu ülkelerden birinde, Kazakistan’da yaşıyordu.

Ne ilginç bir tevafuktu ki yolu, Kazakistan’a düşmeden bir kaç ay önce, okuduğu bir kitapta bu vefa ve sevgi kahramanlarından Atravlı Yasin’e rastladı. İçi yandı. Günlerce aklından çıkmadı Yasin. Oturduğu, kalktığı her yerde onu anlattı.

Kazakistan’a geldiğinde de ilk onu sordu. Hikayesini, Almatı’yı tepeden seyreden mezarının başında anlattılar:
Ata topraklarında okulların açılması, onun liseyi bitirdiği yıllara denk gelmişti. Ateş parçası Yasin’in de yüreğine buraların ateşi düşmüştü. Sonunda o da yüzlercesi gibi dünyasını bir bavula sığdırıp Yesevi ülkesine kanatlanmıştı.

Bir taraftan üniversitede okumaya diğer yandan da Atrav Kazak-Türk Lisesi’nde belletmenlik yapmaya başladı. Okulu ve öğrencileri Yasin’in dünyası ve hülyası olmuştu artık. Varsa yoksa onlardı. O taptaze dimağlara Anadolu kültürünün mayasını çalıyor, iki ülkenin ebedi kardeşliği, mutlu ve aydınlık geleceği için ter döküyordu. Delikanlı damarlarında vatanı ve bayrağı için bir şeyler yapmaya çabalamanın hazzı ve heyecanı çağlıyordu. Bu beklentisiz duygularla öğrencileriyle kaynaşan Yasin onların sevgilisi ve “Yasin Ağabeyi” olmuştu. Şimdi Atrav’lı balalar, yardan, anadan, serden geçmiş, destanı ezberden okunacak yiğitlerin türküsünü söylüyordu.
Atrav 94 Ağustosu’nu yaşıyordu…

Akjayık ırmağının kenarında Yasin, arkadaşları ve öğrencileriyle piknik yapıyordu…
Her şey o kadar güzeldi ki.
Ne olduysa topun ırmağa kaçmasıyla oldu. Önce öğrencisi Nursultan koştu topun peşine. Bir an evvel topu yakalamak kaygısıyla kulaçlıyordu suları. Birden ne olduysa çırpınmaya, suda batıp-çıkmaya, çığlık atmaya başladı. Yasin, öğrencisinin canhıraş feryatlarıyla irkildi. Nursultan’dan başka herşey, bir anda yok oldu gözünde. Ve tereddütsüz atladı ırmağa.

Can havliyle uzandı Nursultan’a… Tuttu, kucakladı, sırtına aldı… Dermanı tükeninceye kadar çırpındı çırpındı. Başardı sonunda. Nursultan kurtuldu… Ama Yasin kayboldu suda. Kaderi beklentisizlerin, “gariblerin” kaderiyle buluştu…Garip Yunus,

“Bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar/ Şöyle garib bencileyin” le sanki Yasin’i anlatıyordu.

Yasin, hayatının baharında, bütün baharlarını, yüreğini ve ruhunu, hazansız baharlar yaşaması için bu topraklara vermişti… Vücudu bir tohum gibi Kazakistan’ın bağrına düşerken binlerce Yasin’in umudunu ve müjdesini veriyordu sevenlerine.

Müdürü, Yasin’in acı haberini Türkiye’de öğrendi. Bir çocuk bekliyordu o günlerde. Yasin’in toprağa düştüğü gün bir kınalı koçu oldu. Kucağına aldı, öptü, kokladı onu… Belletmenini, Yasin’ini öper, koklar gibi. “kınalı koçum” dedi, hıçkırarak. “Adın Yasin senin.”

Şimdi genç adam ne zaman bir fatiha için Yasin’in mezarına gitse toprağından,

“Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
 Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

mısralarının yükseldiğini duyar…

…Ve Almatı’yı tepeden seyreden mezarın başında geleceğe umutla bakar… 

Akasya Hikayeleri, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2003, İstanbul, s. 117

 

Koşmaları yarım kalan küheylan, dualarımız senin için… Nisan 29, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 7:49 pm
Tags: , ,

onden-gidenOnunla ilk kez bir hastane koridorunda karşılaşmıştım. Bir sedye üzerinde yatıyordu. Göz göze geldik… Derinlerden, çok derinlerden baktı. O bakışlar, bedenimi acıyla yontmaya başladı. İçimde bir yanardağ harekete geçti. Yüreğimin yamaçlarında tutuşan dallardan yaralı bir kuş kanadını çırparak uçtu. Anadolu’ya sığmayan küheylan öylece yatıyordu.

Hastane görevlileri, onu sedye üzerinde alıp götürdüler. Ben koridorda öylece kalakaldım.

Yunus Öğretmen…

Orta boylu, dolgun yanaklı, saçları ipek gibi ışıltılı bu genç öğretmen, mesleğinin ve ömrünün en güzel baharındaydı. Yüreği sevgi dolu bu gencecik öğretmeni bir ağabey, bir kardeş gibi severdi öğrencileri. Ankara’da özel bir dershanede çalışıyordu ama gönlü gurbetlerdeydi. Gurbette görev yapan öğretmenleri her gördüğünde; “Bunlar özel seçilmişler, ben böyle olamam” diye düşünürdü. Bir gün “Kuzey Irak’ta fizik öğretmenine ihtiyaç var” dediklerinde çocuklar gibi sevinmişti. “Önden Giden Atlılar”ın arasına karışacaktı. Eşi de öğretmendi. Kelebekler gibi kanatlanacaklardı kan ve barut kokan topraklara.

Çok sevinmişlerdi.

Babası, “Oğlum siz Allah rızası için gidiyorsunuz, ben engel olamam” dese de, annesi gitmesine razı değildi.

Hemen her anne gibi; “Neden sen, başkası gitse olmaz mı? Oralar çok tehlikeli.” sitem eder.

Yunus Öğretmenin ağzından “Korkma ana bir şey olmaz; bizim başımıza gelebilecek en kötü şey trafik kazasıdır.” diye bir söz çıkıverir.

Annesi küsüp sitemlerine devam ettikçe; “Anneciğim! Oralarda 1994′den beri arkadaşlar var, hiçbir şey olmuyor.” diyerek ona güven telkin etmeye çalışır.

Oysa Yunus Öğretmene göre muhacir, mavi gökler ülkesi Moğolistan topraklarında kalan Adem Öğretmen gibi olmalıdır.

Ya da Hint Okyanusu’ndan esen iyot kokulu rüzgârların, Tanzanya’daki okulun bahçesindeki kabrini okşadığı Hakan Usta gibi…

Dönüşü olmayan gurbetleri vatan kılmalıdır yiğit.

2006 yılının Ramazanı…

Sahura kalkacak evlatlarını şefkatli bir ana gibi sabaha kadar bekleyen gufrana bürülü geceler kapıdadır.

Irak iller için yola düşme vaktidir…

Bir yiğit için “Men giderem ırağa” deme vaktidir.

Ya da Yunus Öğretmen için ayrılık vaktidir… Annesinin yüreğinde ateşler yanıyordur. Babası son ana kadar metin görünür. Fakat o da içten içe eriyordur.

Oğlu; “Babacığım! Allaha ısmarladık” dediğinde, o koca adam koyuverir kendini sarsıla sarsıla ağlamaya başlar ve şoka girer.

Babalar ateşe düşen bir kütük gibidir, hep içten içe yanarlar ama kimse fark etmez… Kolay kolay yıkılmazlar ama bir yıkılınca da kimse kaldıramaz onları.

Yunus Öğretmen, eşi ve çocukları ile birlikte; sevenlerinin gözyaşları arasında ayrılır Bursa’dan.

Zorlu bir günün ardından ilk oruçlarını sınıra yakın bir yerleşim yeri olan Zaho’da açarlar.

Artık, kan kokan, barut kokan, petrol kokan topraklardadırlar…

Buralar, babasının öğretmenlik yaptığı Güney Doğu’ya ne kadar da benziyordu. Çocukluğunun geçtiği Yedipınar Köyü gelir aklına.

Annesinin, elbiseleri elinde yıkadığı, kömür ütüsü ile ütülediği o yoksul köy…

Elektrik yoktu. Suyu da uzaklardan getiriyorlardı. Evin etrafında sürü ve çoban seslerinin hiç eksik olmadığı o köyü ne kadar da sevmişti. Ne çabukta geçip gidivermişti o güzelim günler…

Güney Doğu gibi, buraların da yolları tehlikeliydi. Onun için gece bırakmadılar Yunus Öğretmenleri. Ölüm, geceleri daha bir pusu kurardı ıssız yollarda.

Zaho’da bir esnafın evinde kaldılar.

Ertesi gün, kiraladıkları bir taksiyle dağ yollarından Erbil’e ulaştılar Işık Süvarileri’nin arasına karıştılar. Ramazan, gurbetteki gönüllere, suya düşen ay ışığı gibi düşmüştü. Yoksul evler ve solgun yüzlerde Ramazan sevinci vardı.

Daha Ramazan’ın ilk günü başlayan koşuşturmaca bayrama kadar sürmüştü.

Gurbette buruk olurdu bayramlar. Anne babaları geldi akıllarına. Annesi kim bilir nasıl gözyaşı döküyordur şimdi. Babası tenhalarda hıçkıran çiçekler gibidir. İlk gün gurbetteki arkadaşlarıyla bayramlaştılar.

Hanımların hazırladıkları kahvaltılıkları hep birlikte yediler.

Bayramın dördüncü günü Süleymaniye’deki öğretmen arkadaşlarını ziyaret etmek için üç arkadaş sabah erkenden düştüler yola. Kerkük’ten Kenan Bey’i de alacaklardı.

Arabanın içinde yarınları konuştular. Beş yıllık bir plan yapmaları gerektiğini, çok koşmaları gerektiğini…

Dışarıda sonbahar sarı fırçasını her bir nesne üzerinde acımasızca gezdirse de, yüreği bölünmüş bu onurlu insanlara hizmet etmenin sevinci bir tatlı bahar esintisi gibi doldurur yüreklerini.

Gece yağmur yağmıştı.

Yunus Öğretmen, ıslak yollardan geçerken içinde sağanaklaşan yağmurun coşkulu sesini duyar.

Kendinden çok önceleri buralara gelmiş olan arkadaşlarının fedakarlıklarını duydukça daha bir coşuyor, onların koşmalarına yetişmeye çalışıyordu.

Savaşın ayak seslerinin duyulduğu günlerde bile kahraman arkadaşları buraları bırakıp gitmemişlerdi. Artçı bölük askerleri gibi canları bahasına beklemişlerdi okullarını.

Türkiye’den yardım gelemediği için kirasını ödeyemedikleri evlerini boşaltarak, hanımlarını ve çocuklarını Türkiye’ye göndermek zorunda kalmışlar, kendileri de okulların sığınaklarına sığınmışlardı.

Hiçbir şey candan öte olamazdı. Bazı veliler ve öğrenciler de gelerek;

“Madem siz bırakıp gitmiyorsunuz öyleyse biz de sizinle kalacağız” diyerek sığınakta günlerce onlarla birlikte kalmışlar, bu da ayrı bir berekete vesile olmuş; o güne kadar;

“Siz Türkiye’nin ajansınız” diye düşünenler, gelip özür dilemişlerdi. Böylece o zorlu günler bir nevi samimiyet testi olmuştu.

Çocuklarına süt alacak para bulamadıkları zamanlar bile şikayetçi olmamışlardı. Yerli aileler şehirleri terk edip köylerde yaşayan yakınlarına ya da daha güvenli yerlere gitmişlerdi.

Bir gün bir kız öğrencinin; “Siz burada dururken biz nasıl gideriz” diye ağlayışını hiç unutamamışlar.

O zor günlerde, kahraman askerlerimizin sık sık okula gelerek bir ihtiyaçları olup olmadığını sormaları öğretmenlerimize büyük moral olmuş.

Hele bir arkadaşının sözleri çok derinden etkilemiş onu: “2002 yılında Süleymaniye’ye tayinim çıkmıştı. Savaş başladı başlamak üzereydi. Çocuklarımın biri üç aylık diğeri üç yaşındaydı. Süleymaniye’ye girdiğimizde şehirde korkunç bir uğultu vardı. Pencereler, kimyasal silahlara karşı koli bandıyla naylon kaplanmıştı. Hiçbir evde cam yoktu. Yine de geri dönmeyi düşünmedik, olsun dedik, gerekirse ölürüz”

* * *

Yunus Öğretmen, arabanın açık penceresinden güz rüzgarlarına bırakır ipek saçlarını. Sağda solda su içen develeri andıran petrol kuyularını hızla geçmektedirler.

Yangınların arasında bir gül gibi pörsümüş olan Kerkük’e çok yakındırlar. Hüzünlü Kerkük türküleri yükselir, kan kokan topraklardan.

Gün Gördüm, Günler Gördüm
Seni Gördüm Şad’oldum.

Bir anda, yol kenarında duran arabaları görürler. Yavaşlarlar…

Yine de yolun ortasına fırlatılmış büyük bir lastik parçasından kurtulamazlar. Yunus Öğretmen, “nasıl bir şeyin üzerinden geçtik” diye aynadan arkaya bakarken bir anda karşıdan gelen bir araçla karşı karşıya kalır. Kurtarmak için arabayı kırarsa da, çok geçtir. Araba çok kötü savrulur. Yunus Öğretmen, camdan dışarı fırlar. Beli çok kötü çarpar sert zemine…

Nefes alamaz.

Kulaklarında acayip uğultular… Ecelin kapısını çaldığını anlar.

Kelime-i şahadet getirmeye başladığında, bir anda nefesi geri gelir. Arkadaşları arabanın arka koltuğuna, bacaklarını bükerek yerleştirirler. Fakat o bacaklarının büküldüğünü hissetmez…

Önce Kerkük’e oradan da Erbil’e götürürler. Vakit geçtikçe ağrılar, vücudunun her tarafından saldırıya geçer. Yeterli tıbbi cihaz olmadığı için hanımı ve çocuklarıyla birlikte ilk uçakla İstanbul’a getirilir…

* * *

Onu hastane koridorunda ilk gördüğümde sedye üzerinde öylece yatıyordu. Göz göze geldik…

Derinlerden, çok derinlerden baktı. O bakışlar, bedenimi acıyla yontmaya başladı. İçimde bir yanardağ yeniden harekete geçti. Yüreğimin yamaçlarında tutuşan dallardan yaralı bir kuş kanadını çırparak uçtu. Anadolu’ya sığmayan küheylan öylece yatıyordu.

Hastane görevlileri, onu sedye üzerinde alıp götürdüler. Ben koridorda öylece kalakaldım.

O şimdi Bursa’daki bir özel okulda… >Tekerlekli sandalye ile dolanıp duruyor; çok sevdiği öğrencilerinin arasında… Bazen yazışıyoruz kendisiyle; “Rüyalarımda kendimi hep koşarken görüyorum, ayağa kalkar kalkmaz Kuzey Irak’ta yarım kalan sevdama geri döneceğim” diyor.

Koşmaları yarım kalan küheylan, dualarımız senin için…

Harun Tokak-Yeni Şafak

 

Bu sana son bakıştı… Mart 11, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 5:41 pm
Tags: , ,


467012136_cc39a7abe5

Artık yorgundun…

Ayakların seni taşımıyordu.

O ayaklarla gitmediğin, atını sürmediğin yer yok gibiydi…

Anadolu’da ayak basmadığın yer bırakmadığında; atının yönünü Asya’ya çevirdin.

Biliyorsun… O kış, bahar bestesiyle gelmişti.

Aslanlar için Asya’da aksiyon anıydı.

Sarp kapısından geçerek soylu ve sevdalı bir seher vakti “Önden Giden Atlılar”la birlikte koşmuştun Asya’ya.

Bu Ata Yurt’a ilk bakıştı.

İlk durak Batum’du.

“Ben okulumun planını çiziyorum” diyen asrın garibi sizi bekliyordu.

Herkes “Türkler geldi! Türkler geldi!” diye yollara dökülmüştü.

Ne kadar da heyecanlanmıştın onları görünce.

Buradaki Tatar Mescidi yetmiş yıldan beri kapalıydı. Paslı kilidi açıldı ve yanık bir ses yükseldi yorgun minareden.

Asya’da ölen kış, son tipilerini savurmaktaydı.

Işık süvarileri, hüzne doğan kır çiçekleri gibi doğmuşlardı bozkırın karanlığına.

Bir bahar rüzgârı gibi koşuyorlardı Asya’nın şevk dolu şafaklarına.

Sen hep öndeydin.

“Yaşın bir hayli ilerledi, şekerin kalbin tansiyonun var, kendini harab ediyorsun ” diyenlere aldırmıyor;

“Ben asıl koşmazsam mahvolurum” diyordun.

Yolların kavuştuğu yere gelindiğinde sen atını Korkut Ata’nın diyarına sürdün.

“Bu çorak bozkırlar Babil Bahçeleri’ne dönmeli” diyerek koyuldun işe.

Gelişin, bir su şırıltısıydı Taciklerin susuz yüreğine.

İlk okulun açılışına ne kadar da sevinmiştin.

Bozkıra bir yıldız düşmüş, bozkırda bir çiçek açmıştı.

Sadık eşinin ve ardından biricik kızının acıları ruhunu yontsa da sen, sahnede ölmeye sevdalı bir sanatçı gibiydin.

Açtığın okulda görev yapacak öğretmenlerle Tacikistan’a uçtuğunuzda, Düşenbe Hava alanı’nda sizi bir sürpriz bekliyordu.

Başlarında siyah örme şapkalar, ellerinde silahlarla bir çete karşıladı sizi.

Okulların bilgisayarlarını, öğretmenlerin paralarını almak için silahlarını doğrultmuşlardı.

Çete reisinin;

“Yere yatın, ellerinizi başınızın üzerine koyun, kıpırdayanı vururuz” sözleri yırttı gecenin karanlık perdesini.

Sen kolay pes edecek bir adam değildin;

Yaşlı bir aslan gibiydin;

“ Beni dinleyin! Karışıklıktan dolayı herkes ülkenizi terk ederken, bu genç öğretmenler hayatlarını hiçe sayarak sizin çocuklarınızı eğitmek için geldiler ama siz onları soymaya çalışıyorsunuz, Allah’tan korkun!” diyerek kükredin.

Gözlerinden süzülen yaşlar beyaz sakallarını yıkıyordu.

Ülkelerinden ilk defa ayrılan tazecik öğretmenler, şimdi Kemal Ağabey’i öldürecekler diye korkudan titrerken, çete reisi silahını arkadaşına uzattı ve yüzündeki siyah bereyi sıyırdı.

Ağlıyordu…

“Benim de anam Türk” diyerek, sarılmıştı boynuna.

Geceler boyu tek başına otururdun, gezinir dururdun koridorlarda.

Öğrencilerin sesini duymak için okulun misafirhanesinde kalırdın. Onlar seni duyuyorlar mıydı bilmiyorum?

Bazı geceler, katıla katıla, başını sağa sola sallayarak gönlünce ağlardın.

Sıladan ve sevgiliden uzak ıssız diyarlarda geçen günler dokunurdu yüreğine.

Bestesiz ve güftesiz bir türkü tutturmuştun bozkır akşamlarında.

Bazen öğretmenlerden sesi güzel birisine “oğlum haydi şu bizim türkümüzü bir söyle de dinleyelim” derdin.

“Haydi gönlüm sen söyle

Haydi söyle rüyalarda gördüğümü

Haydi söyle uykusuz gecelerimi”

Bu türküyü her dinlediğinde ak sakallarına akardı yüreğinin yaşları.

“Bu türkü; yıllar önce kaybettiğim eşimi, aylardır görmediğim hocamı ve dahası Peygamber Efendimizi(sav) hatırlatıyor bana” derdin.

İnsanın acıları böyledir.

Her insan için sadece birkaç türküde yaşar.

Artık, yaşlı bedenin ve yorgun kalbin kötü sinyaller veriyordu.

Şekerden ayak parmakların açılmıştı.

Tacikistan’daki okulun odasında kıvranırken, göğsün, darlıkların ağında inip kalkıyordu.

Dilin bembeyaz olmuş, moraran dudaklarınla;

“Oğlum koş bana doktor çağır ben ölüyorum” diye inlemiştin. On günlük yoğun bakımın ardından, tedavinin Türkiye’de sürmesi gerekiyordu.

Oğulların, kıramayacağın insanları araya koyarak seni ikna etmişlerdi.

Uğurlamak için, öğretmenler, öğrenciler toplanmışlardı.

Onlarla tek tek kucaklaştın ve helalleştin.

Göz yaşları sel olmuştu.

Her sözün her davranışın ebedi bir yolculuğa çıkışını gösterirken, gözlerinde bir bahar çağlamaktaydı.

Bu onların sana son bakışlarıydı.

Asya’da ayak basmadığın yer kalmamıştı.

Hazar’ın, Amuderya’nın, Mavera’ün-nehir’in kıyılarında senin ayak izlerin vardı.

Altaylarda,Tanrı Dağları’nda yankılanıyordu sesin .Asya’da gün dönmüş, artık mevsim tomurcuk çağındaydı.

Artık yiğitler hep yollardaydı ve geceleri yıldızlarla söyleşiyorlardı yarınları.

Daha geçen hafta gittiğim, Kırgızistan’ın Çin’e komşu hudut boylarında, geçit vermeyen karlı-dumanlı dağlarda senin sesini duydum.

Tanrı Dağları arasında karlara gömülü Narin Kasabası’nda senin ayak izlerin vardı.

Okulun açılışına ilk imzayı sen koymuş, ebedi beyaz Tanrı Dağları’nın beyazlığına nazlı bayrağımızı sen dikmişsin.

Karın beyaz soğuğu içimizi üşüttüğünde, diktiğin bayrağın kızıllığında ısındık ve Türk-Kırgız öğretmenlerle senin izlerini sürdük.

Bir de aralarında Nijaryalı siyah Said öğretmen vardı ki, sadece onu görmek için bile o karlı dağlar aşılmağa değerdi.

Aman Allahım! Bir insan bu kadar mı sevimli bu kadar mı tatlı olur. Tek başına Tanrı Dağlarının başındaki karları eritmeye kararlı görünüyordu.

Gülüşünde bin bahar çağlıyordu.

O siyah Said Öğretmeni görmeni çok arzu ederdim .

Hatırlar mısın hani bir gün Tacikistan’da bir öğretmenin dersini dinlemek için bir sınıfa yönelmiştin .

Sınıfın öğretmeni, daha dün Aydın’da elinden tuttuğun bir çocuktu.

Öğretmen olmuş, şimdi Kırgız öğrencilere ders anlatıyordu. Yüreğinin dayanamayacağını düşünerek vazgeçtin sınıfa girmekten ve;

“Allahım! Ben bu çocuğun kısa pantolonla gezdiği günleri hatırlıyorum. Şimdi burada Tacik çocuklara ders anlatıyor. Allah’ım! Sen ne büyüksün” diyerek, bir taşın üstüne oturup, hıçkıra hıçkıra ağlamıştın.

Said Öğretmeni görseydin, başı karlı-dumanlı, Tanrı Dağları’nın üzerine oturur;

“Allahım! Bu çocuklar ne zaman öğretmen oldu. Allah’ım! Bu hiçbir sebzenin ve hiçbir meyvenin yetişmediği yerde dallar nasıl meyveye durdu?” diyerek, karların arasında katıla katıla ağlardın.

Sen, altın saçlı baharı göremeden döndün Asya’dan.

Gerçi gönüller deme gelmiş, gök kapıları gıcırdamış, bozkırda bahar uç vermişti ama…

Kendini biraz iyi hissettiğin bir gün baba ocağın Aydın Belevi’ne gitmiştin.

Acı tatlı bir çok anılarının geçtiği yerdi orası.

Menderesin, Demirel’in, Özal’ın sık sık uğradığı, misafirlerin birinin gelip diğerinin gittiği aile konağı ıssızlığa gömülmüştü.

Bir zamanlar şevkle koştuğun tepelerin ardından ötelerin ağaran şafakları görünüyordu.

Çalışan işçilerle, zeytin ağaçlarıyla, ıssız konakla bir bir vedalaşmıştın.

Ayrılırken göz yaşlarını tutamadın.

Bu çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği yerlere son bakışındı.

Artık “hayat rüyasının billuru çatlamıştı.”

Gözlerinde öteler tüllenmekteydi.

“Artık ne hicranlı akşam, ne ağlayan hazan” kalbinin teline dokunuyordu.

İstanbul’a döndüğünde, yüreğin daha fazla dayanamadı.

Hiçbir köşesinde karanlık olmayan dünyalara dikmiştin gözlerini.

1997 yılı, Mart’ın on üçüydü…

İstanbul’da yeni bir gün gözlerini dünyaya açarken, sen hazansız baharlara açtın gözlerini.

Hastane odasında; ilk gördüğünde “işte aradığımı buldum” dediğin ve bir daha kendisinden hiç ayrılmadığın Fethullah Gülen Hocaefendi örtüyü yüzünden hafifçe sıyırdığında; bir pınar perisi gibi parlıyordun.

Alnından öperek yüzünü örttü ve, “Okul okul diye gitti, yeri doldurulamaz”diyerek ağladı.

Bu sana son bakıştı. Son…

Harun Tokak

 

Babacığım ceketin “sen” kokuyor Şubat 19, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 11:12 pm
Tags: ,

bbbbb

Babacığım ceketin “sen” kokuyor

“Ben babamın ilk göz ağrısı ve en iyi dostuydum. Geçen hafta ilk defa bir babalar gününü babasız geçirdim. Babası hayatta olan herkesin babasına sarılmasını ve kucaklamasını arzu ediyorum.
Bazıları, ‘babanız öldü artık kendi hayatınıza dönün’ diyor. Bilmedikleri bir şey var ki babam hala bizimle birlikte yaşıyor.”
***
Bunlar, geçtiğimiz hafta babalar gününü ilk defa “babasız” geçiren, Büşra’nın sözleri…
Geçenlerde, babasına yazdığı bir mektupla çıkageldi. Güzel gözleri, yaralı yüreğinin kan sızan derelerinden devşirdiği hüzün çiçekleriydi.
Büşra’nın babası Mehmet Bey’le ilk defa 1992′de Maraş’ın doyumsuz yaz akşamlarında tanışmıştım.
Koşması küheylanları kıskandıran bu kahramana, Kahraman Maraş dar gelirdi.
Son Kurban Bayramı’nda Doğu’daki kardeşlerini yalnız bırakmamak için arkadaşlarıyla birlikte Hakkari’ye gitmek üzere yola koyulurlar.
Hepsi kırk arkadaştırlar.
Ahır dağının eteklerinden aşka yelken açmış bir ece gibi bereketli ovaya bakan Maraş’ta gün batımıdır.
On altı saatlik gece yolculuğunun ardından, Hakkâri’ye ulaştıklarında Sümbül dağında gün çoktan ışımaya başlar.
Bayramın birinci günü, şehrin sokaklarında akşama kadar bir kapıdan diğerine koşarlar.
Mehmet Bey, dönüş yolunda ölümün, karlı dağlarda, kıvrılarak uzayıp giden buzlu yollarda kurduğu ardı arkası gelmeyen pusuların sonuncusunu savuşturamaz.
İşte Büşra o kahraman şehidin kızıdır…
Elinde tuttuğu mektub, babasınadır.
Hem de babasının kalemiyle…
……………..
Babacığım!
Bu satırları, senin kaleminle yazıyorum.
Ceketinin cebinden aldım.
Kızma bana babacığım.
İzinsiz almak istemedim.
İzin alacaktım ama… Sen yoktun.
Kalemi alırken dayanamadım, ceketine sarılıp ağladım.
Ceketin gözyaşlarımla ıslanırken bir şey fark ettim.
Babacığım biliyor musun, ceketin “sen” kokuyordu.
Son Kurban Bayramı’nda Doğu’daki kardeşlerini yalnız bırakmamak için arkadaşlarınla birlikte Hakkari’ye gitmiştin.
Bayram namazından sonra eve gelmeye vakit bulamamıştın. Ve yine kırk yıldır hep bayramın ilk günü, en evvel öptüğün babaannemin elini de öpememiştin.
Hakkari’ye vardığınızda gün bir hayli ilerlediğinden, hemen işe koyulmuşsunuz.
Açılan kapılardan şaşkın yüzlerle bakanlara:
“Biz Kahramanmaraş’tan geldik, sizin kardeşleriniziz” diyerek, yeni bir kapıya koşmuşsunuz.
Son paketi de ihtiyaç sahibine bıraktığınızda Sümbül dağları da karanlığa gömülmüş.
Ve dönüş yolculuğu başlamış.
Karanlığın kollarında durgunlaştığını fark ederek, “Bir derdin mi var?” diye soran arkadaşına;
“Seneye daha çok kurban keselim, olur mu? Çalmadık kapı bırakmayalım.” demişsin.
Birlikte ağlamışsınız.
Otobüs, karanlıkta ölümün pusu kurduğu karlı yollarda yol alırken bir anda araç kaymaya başlamış.
Korkunç bir gümleme sesiyle sarsılan otobüs, beton bir bariyere çarpmış.
Sonra bir ses daha… Sen, tutunacak dalı olmayan, kanadı kırık bir kuş gibi camdan dışarı uçmuşsun.
Bir an sessizlik… Derken feryatlar yükselmeye başlamış.
“Mehmet Abii!”, “Mehmet Abii!”
Arkadaşların, kar kelebekleri gibi üşüşmüşler başına.
Kimisi kendini tutamayıp yüksek sesle ağlamaya başlamış.
İçlerinden biri, “Sakin olun, burası ana yol, mutlaka araba geçer.” diye teskin etmeye çalışmış.
Uzaklardan, farlarıyla gecenin karanlığını delerek gelen bir araba görünce, sevinmişler…
Sen baygın bir halde buzların üzerinde yatarken güçlükle nefes alıp veriyormuşsun.
Gelen araç, ne yazık ki, bir kamyonmuş. Bu yolda bir sonraki araba kim bilir ne zaman geçer, diyerek seni o kamyona bindirmişler. Gecenin ayazında kamyon uzaklaşırken, ardından dökülen gözyaşları inciler gibi düşmüş buzların üzerine.
Bize haber vermeye cesaret edememiş, Süleyman Amcamı aramışlar.
Kaynar sular dökülmüş amcamın başından aşağıya.
Van’da, televizyondan kaza haberini izlerken seni gören bir kadın, oğlundan kendisini hastaneye götürmesini istemiş. Oğlu;
“Anne, sen onu tanımazsın ki !” demiş ama annesinin verdiği cevap, isteğinden daha da şaşırtıcı babacığım:
“Dün gece rüyamda bir çiçek bahçesi gördüm, bahçenin girişinde bana dediler ki, burası veli bir zat’a aittir. İçeri girince televizyonda izlediğim Mehmet Bey’i gördüm, beyazlar içindeydi. ‘Oğlum, sen ne yapıyorsun burada?’diye sordum. Bana, ‘Ben burada güllerimi topluyorum, çiçeklerimi topluyorum.” dedi.”
Ve bir gün…
Rüzgârın buz kestiği bir gün…
Sen geldin babacığım.
Kalabalıkların elleri üstünde geldin. Sevenlerin kalbine sarılı geldin.
Buz gibi beyaz bir kefene bürünmüş geldin.
Evin önü, ana baba günüydü. Annem, kardeşim Sena ile bizi, kalabalığı yararak, senin yanına götürdü. Kalabalığın arasından yürürken başı dikti. Sonra gözlerini senin o siyah gözlerine son defa dikerek;
“Sen hiç üzülme. Taşıdığın bayrağı kızların devraldı.
Hiç düşmeyecek.
Söz veriyorum, kızların sana saliha evlat olacak.” derken, kederden erişilmez bir kale olmuştu sanki.
Annem; “Sen bizi incitmedin, Rabbim de seni incitmesin” derken, sen her zamanki gibi yine tebessüm ediyordun.
Doya doya öptük o gün senin ellerinden, yanaklarından.
Ölüm seni güzelleştirmişti babacığım. O gün, ölümün güzel şey olduğunu gördüm senin güzel yüzünde.
Soğuk bir kış günü seni kabre koydular. Küreklerin kabre taşıdığı her toprak parçası seni bizden biraz daha ayırdı. Kur’an sesleri kürek seslerine karıştı. Ve sen, bizden bütün bütün ayrıldın babacığım.
Biz annemle eve döndük.
Odan boştu.
Son giydiğin ceket asılı duruyordu; içinde sen yoktun babacığım.
Ayrılığın her geçen gün dayanılmaz bir hâl alıyor.
Kalbimizdeki hüzün çiçekleri her geçen gün büyüyor babacığım.
Bir kere daha o sıcak gülüşünü görmek, sana sarılmak, bağrına yaslanıp sevgimizle dolu kalbinin atışlarını dinlemek, siyah saçlarını okşamak istiyorum.
Bizi yetim bıraktın babacığım…
Bu acıyı yaşamayan bilmez.
Bilmezler ki bir yerde, ışığı yanan bir evde yetimlerin yüreği de yanıyordur.
Geceleri gelip hani bizi öper, koklar, üstümüzü örterdin ya baba… Odamıza gelirken ki ayak seslerini, saçlarımda gezinen ellerini, sımsıcak nefesini özlüyorum baba.
Baba sana sesleniyorum. Hadi yeter bu kadar şaka.
Dayanamıyorum bu hasrete.
Nefes alamıyorum baba.
Beni ilkokula sen götürmüştün.
İlk burs ve yardım toplantısına da… Ben o zaman daha çok küçüktüm. Talebelere burs verilecek, diye yardım toplanırken ben de çıkarıp kolumdaki küçük bileziği vermiştim. Herkes “Bu çocuk neyin ne olduğunu bilmeden nasıl bileziğini veriyor? ” diye merak etmişti.
Vermeyi çocuk yaşta öğretmiştin bize babacığım
Yakında mezun olacağım, evleneceğim, çocuklarım olacak ama sen olmadığın için hayatımda bir şeyler hep eksik olacak babacığım.
Bir yanım hep ağrıyacak, sol yanım hep acıyacak…
Bu satırları senin kaleminle yazıyorum.
Ceketinin cebinden aldım.
Kızma bana babacığım.
İzin alacaktım ama… Sen yoktun…
Kalemi alırken dayanamadım, sarıldım ceketine ağladım.
Üzülme, annem fark etmedi baba.
Ceketin, gözyaşlarımla ıslanırken bir şey daha fark ettim,
Ceketin gül kokuyordu.
Güleç yüzlü babacığım,
Gül kokulu babacığım!
Ceketin “sen” kokuyordu.

 

ONLAR SABAHI BEKLEYEMEDİLER Şubat 8, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 9:52 pm
Tags: , ,

e9df04a89e71f69d7a32839019d46dbe

Bu mevsimde manzara güzeldi. Baharla beraber kıyısında ağaçların çiçek açtığı Ural Nehri, nazlı nazlı akıyordu. Ergün Bey- Alime Hanım çiftinin evleri, güneş altında gümüş gibi parlayan Ural Nehrine bakıyordu. Bu kadın evlerine misafir geldiği günden beri evin nehre bakan perdeleri hep kapalı tutuluyordu. Alime Hanım bir ara mutfağa gitti, döndüğünde misafirini perdeyi aralamış nehre bakarken buldu. Kadın dalgın ve derinden bakıyordu. Gözleri dolu bulutları andırıyordu. Nehrin adını sordu. Alime Hanım mahzun, mahcup, “Ural”, dedi. Kadının evladını yutan nehirdi Ural. Bu adı duyunca kadının yüreğinin yangınları daha bir artar, ağlar, feryat eder, beddua eder, diye düşünüp endişelendi. Çocukları olmadığı için Alime Hanım, evlatsızlığın acısını her daim yudumlayıp duruyordu. Bir de böyle boylu boyunca büyütüp evladını bir anda kaybetmek… Kadının feryatlarına hazırlıyordu kendini. Fakat kadın sükunetle “Rabbim ne güzel yaratmış” dedi ve kapattı perdeyi…

***

Kazakistan… Bu bozkır ülkesine ilk gelişim on yıl kadar önceydi. O günü hiç unutmuyorum. Uçağımız, uçsuz- bucaksız bozkırın ortasına indiğinde içim içime sığmıyordu. Aytmatov’un romanlarındaki Sarı-Özek Bozkırları burası mıydı? Doğu’dan -Batı’ya, Batı’dan -Doğu’ya trenler, bu bozkırdan mı geçiyordu? Atlar bu bozkırlarda mı başıboş koşuyordu? Geceleri, gökyüzünün bozkıra değdiği; yıldızların, bozkırı bekleyen ağaçların dalında açtığı yerler buralar mıydı? İçimde yıllar sonra Ata ocağına kavuşmuş olmanın sevinci vardı. Fakat uçağın kapısı açılır açılmaz bu sımsıcak duygularımın başına, gözüne bozkırın soğuk kırbaçları inmeye başladı. Ömrümde o günkü kadar üşüdüğümü hiç hatırlamıyorum. Resmi bir heyet bizi karşılamaya gelmişti. Bir beyefendi tatlı bir Türkçeyle, “Harun Bey hoş geldiniz” dedi. Üşüyen ruhumun bir anda ısınıverdiğini hissettim. Ana dilimiz, bir ana sıcaklığı gibi sarmıştı ruhumuzu. Bunu hiç beklemiyordum. Bizi karşılayan gencin Türk -Kazak Lisesi mezunu olduğunu, Dış İşlerinde Türk masasında çalıştığını öğrendik. Ertesi gün Cumhurbaşkanına ödül takdimi için Köşk’teydik. Kazak Cumhurbaşkanından, ülkesinin bağımsızlığını ilk Türkiye’nin tanıdığını; Rahmetli Özal’ın, “Kardeşim sevincimden sabahı bekleyemedim” diyerek, gece aradığını duymak, çok güzeldi. Bu defa geç kalmamıştık. Gördüklerim ve duyduklarım karşısında ülkemle gurur duydum. Kazaklar Özal’ı çok seviyorlar. Sabahı beklemeden yola çıkanları çok seviyorlar. Soğuktan evlerin birbirine sokulduğu bu şehri, güneş var gücüyle ısıtmaya çalışsa da; buz gibi bozkır ayazının ve karın güç birliği karşısında acizleniyor. Tatlı bir ışık huzmesi içinde lapa lapa yağan kar altında yürürken üzerinde paltosu bile olmayan garip bir adamla karşılaşıyoruz. Kederden bir abide gibi karşımızda duran bu adam orta boylu olmasına rağmen sanki zirvelerden bakıyordu. Sanki sırtında hüzünden bir dağ vardı. Gözleri gam dolu adam, buzullarda yalnız kalmış bir pelikanı andırıyordu. Görür görmez gönlüm ısındı adama. “Yasin’in babası” dediler. Daha önce duymuştum Yasin’in hikâyesini. İçimdeki karmaşık duygular bir birini kovalamaya başladı. İki düşman ateşi arasında kalan şaşkın bir savaş muhabiri gibi, dışarıda ve içeride kopan fırtınaların tam ortasındaydım. İyi de Yasin’in babasının burada ne işi vardı? Neden bu uzak ülkeye gelmişti? Arkadaşlardan dinledik , Yasin Ailesinin bil cümle hikâyesini: Yasin, Akhisar’lı Çalkım ailesinin ikinci çocuğudur. Baba Sinan Bey çiftçidir. Bir aralık bakkal dükkânı da çalıştırır. Yasin, orta okulu birincilikle bitirir. Başarısından dolayı, 23 Nisan’da çocuk belediye başkanı olarak arkadaşlarını temsil eder. Liseyi de aynı başarıyla bitirdikten sonra üniversite okumak için ne zamandan beri hayalini kurduğu Orta Asya’ya gitmeye karar verir. Otogardan babası uğurlar Yasin’i. Otobüsün camından son defa el sallar babasına. Bu, baba-oğulun birbirine son bakışıdır. Sinan Bey, göz yaşlarını kimse görmesin diye, ara sokaklardan döner evine… Yasin, Ata yurduna geldiğinde henüz on sekiz yaşındadır. Öyle güzel, öyle sevimli, öyle asildir ki kısa zamanda öğrencilerin sevgilisi haline gelir. Gözlerimiz resmindeki siyah gözlerine dalıp gidiyor. Üzerinde yakası açık beyaz bir fanila… Alnına dökülen ve bir demet perçemi ayrı duran saçları yıldızsız bir gece kadar siyah… Gözleri, sanki karanlık bir ormanın derinliklerinde parlayan tatlı bir ışık hüzmesi. Bu ceylan salıntısı delikanlı bir yaz günü öğrencileriyle birlikte pikniğe gitmiş. Az ötede Ural boz- bulanık akmaktadır. Öğrencilerden Nur Sultan, kaçan topu yakalamak için Ural’a atlar. Nehrin azgın sularına çıkıp- batan öğrencisinin “Beni “kurtarın” diye feryadını duyan Yasin; “Bu çocuklar bize emanet ben ailesine ne derim” diyerek kendisini azgın sulara bırakır ve Ural’ın vahşi kollarından koparır öğrencisini. Avı elinden alınan Ural öfkelenir. Onun yerine güç bela ite-kaka öğrencisini kıyıya çıkarmayı başaran Yasin’i rehin alır. Öğrencisini yukarıya doğru ittikçe, nehrin dibindeki bataklık kendine doğru çeker Yasin’i ve çamurlu koynuna alır. Rüzgâr, bir ağıt olur bozkırda. Bir kuş çırpınır, dallarını Ağustos sıcağına seren ağaçta. Öğrencileri, yaralı kuşlar gibi çırpınır nehrin kıyısında. Bozkırlarda dörtnala koşan küheylanın yolu kesilmiştir. Acı haber tez ulaşır ailesine. Annesi, “biliyordum zaten” deyip yığılır yere. Körpe kuzuları, gönlünü sevdasına, kendisini de Ural’ın azgın sularına kaptırmıştır. Kazaklar bırakmaz Yasin’i. “Bizim evlatlarımız için hayatını feda eden bu genç fidanı, topraklarımıza dikmek, onu bir bayrak gibi Kazakistan bozkırlarında dalgalandırmak istiyoruz” derler. Ve Asya topraklarına bir cemre gibi düşer Yasin. Evlatları Tanrı Dağlarının eteklerinde kalan anne-babaya Türkiye dar gelir. “Bizim iller ıssız, bizim eller sensiz olmadı be oğlum… Sensiz yapamadık” diyerek, nesi var nesi yoksa satıp-savarak, bir daha dönmemek üzere Yasin’lerinin yattığı topraklara hicret ederler.

***

On yıl sonra tekrar geldiğim bu bozkır ülkesinde yine kar yağıyordu. Bozkırın soğuğu yine düzenli baskınlar düzenliyordu şehre. Ağaçlar beyaz gelinler gibi süslüyordu şehri. Bozkırın içerisine doğru sokulmuş Çimkent’te Ergün Bey’le karşılaşıyorum. Yusuf Kemal adında bir çocukları olmuş. Alime Hanım’ın ne kadar mutlu olduğunu tahmin edebiliyorum. Yasin’in babasıyla da buluşuyoruz. Cebinden çıkardığı siyah-beyaz bir tarağı gösteriyor bize; “Yasin’im saçlarını bununla tarıyordu” diyor. Almatı’da hanımıyla birlikte süt ürünleri imal edip, satıyormuş. Öylece geçinip gidiyorlarmış. Bulaşıkları Yasin’in annesi elinde yıkıyormuş. Bu kahraman kadını,Türk ve Kazak hanımlar, “yılın annesi” seçmişler. Bir bulaşık makinesi hediye etmek istemişler ama kabul etmemiş. Kendisine bağlanmak istenen evladının şehit aylığını “Ben yavrumu aylık almak için değil, Allah için verdim” diyerek kabul etmeyen Anadolu analarındandır o da.

***

Bozkırda yine kar yağıyor. Melek okşayışı kadar tatlı… Yerdekileri incitmekten çekinircesine… Sabahı göremeden ölen “Önden Giden Atlıların” hepsi bir bahçede yatıyorlar… Tanrı Dağları beyaz bir anıt gibi duruyor yiğitlerin başucunda. Gök ekin gibi erken biçilmiş bir yiğidin başucunda, karların yıkadığı mermer taşına takılıyor buğulu gözlerimiz, “Şehit Yasin Çalkım”

Harun Tokak

 

Söyle bana ne hediye getirdin? Ocak 31, 2009

gggg

Mahşeri kalabalığın arasından bir adam görünür.

Üzerinde beyaz elbiseleri vardır.

Beli iki büklümdür.

Gözleri, karanlık bir ormanın derinliğinde parlayan iki ışık gibidir.

Kalabalık, onu görünce, aniden fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi ırlanır.

Hüzünlü bir kuğu yalnızlığıyla süzülür kürsüye doğru…

Kürsüdeki adam, Dr. İkbal’dir…

***

Geçen Cumartesi, bütün dünya bir doktorun çaresizliğine ağladı.

Gazze’li doktor İzzeddin’e…

O, çok sevilen, gece gündüz demeden yaralıların imdadına koşan fedakâr doktora…

Channel 10 televizyonu her gün kendisine bağlanarak Gazze’dek ki durum hakkında bilgi alıyordu.

Ancak, 17 Ocak öğle saatlerinde kanal onu aradığında cep telefonunu ağlayarak açtı. Telefonda, “Allah’ım! Ya Rabbim!” diyerek feryat ediyordu.

Gazze’nin Cebeliye bölgesindeki evi İsrail tankları tarafından vurulmuş ve 3 kızı şehit olmuştu.

Saldırı sırasında evde 18 akrabası vardı.

Akrabaları, güvenlidir, diyerek Dr. İzzeddin’in evine sığınmışlardı.

Şehit olan kızlardan Bisan gelinlik çağındaydı.

22 yaşındaydı…

Ortanca kızı Mayer, on beş…

Küçük kızı Aya ve yeğeni Nur henüz on dördündeydiler.

Kim bilir ne hayalleri vardı.

Beton blokların altında, yerle bir olmuştu bütün hayalleri.

Saldırıda iki kızı da ağır yaralanmıştı.

“Çocuklarımın neden öldürüldüğünü bilmek istiyorum!

Bu, ölene kadar Olmert’in aklından çıkmamalı. Evde olduklarını herkes biliyordu.

Bundan sonra Ehud Olmert veya Tzipi Livni bizimle nasıl konuşacak. Bir ateşkes umudu vardı, çocuklarımla konuşuyordum. Birdenbire bizi bombaladılar. ” diyerek ağlıyor, kendini yerlere atıyordu.

Hastalara koşan ayakları kırılmış, şefkatli kolları koparılmıştı.

Dört ayağı birden kesilmiş bir küheylan gibi yıkılmıştı yere. Hastahanenin orta yerine kendisini atmış, baygın duruyordu.

Bütün bir Gazze’nin acılarını, maruz kaldığı tahribatı Dr. İzzeddin’in yüzünde okumak mümkündü.

Yüzü Gazze’nin kara kitabı gibiydi.

Acıların çölleştirdiği yüreği, hüzün sağanaklarındaydı.

Sırılsıklamdı.

Ceylan salıntısı kızlarını kaybetmişti..

Yaralılara bakacak takatı kalmamıştı.

Ağır yaralıydı…

Eşini kanserden kaybetmişti.

Dr İzzeddin’in feryatları karşısında çaresiz spiker,

“Artık devam edemeyeceğim” demişti.

Bir İsrail televizyonu olan Channel 10′un spikeri bile bu drama dayanamamıştı.

Çaresiz doktorun yıkılışını görünce, millet olarak, yıkılan, yok olan Gazze için neler yapmamız gerektiğini bir kere daha düşünmeye başladım.

Geçen hafta Azerbaycan’daydım.

Kafkas Üniversitesi’nin girişinde, duvarda asılı bir belgeye mıhlandı gözlerim:

“…Bütün kalplerin sızladığı, kan ağladığı, çetin bir zamanda Azerbaycan’ın fedakâr evlatları, 23 Mart 1920 tarihinde baharın gelişi vesilesiyle Anadolu Günü”ne hasr olmuş hususi yardım kampanyaları teşkil etmişlerdir. Miktar bakımından çok olmasa da “Anadolu Günü” yardım kampanyasında Bolşeviklerin işgaline maruz kalmış Azerbaycan’dan, Anadolu’daki kardaşlarımıza yardım maksadıyla 3 milyon ruble toplanmıştır. Bunu kabul ederseniz vicdan borcumuzu ödeme imkanı vermiş olursunuz. Size Allah’tan yardım ve merhamet dileriz.

Bakü Şehri.10 Aralık 1920”

Aman Allah’ım! Kendisi işgal altındaki can Azerbaycan’ımızın bizim imdadımıza koştuğunun belgesiydi bu.

Gözlerim doluyor.

Milli acılarımızın depreştiği yıllardır…

Bütün bir Alem-i İslam’da özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştır.

O da sadece Küçük Asya’daki İç Anadolu’dadır.

Düşman, Polatlı’ya kadar gelmiştir.

İç Anadolu dışında her yer karanlığa gömülüdür.

Zor yıllar…

Her yerden, her bölgeden çığlıkların yükseldiği yıllar.

Her cepheden mağlubiyet haberlerinin geldiği yıllar.

Necip millet en acı günlerden geçmektedir.

Cephelerde askerlerin yaralarını saracak sargı bezi bile yoktur.

Kışın dondurucu soğuğunda yazlık elbiselerle savaşmaktadırlar.

Onun için değil midir, Sarıkamış’ta 90 bin askerimiz tek kurşun atmadan karları kefen diye üzerlerine çekivermişlerdir.

Rus komutan; “Türk askerlerini esir alamadım, biz onları almadan önce Rab’leri onları yanına almış.” demiştir.

Kızıl ufuklarda siyah güvercinlerin guruba doğru uçtukları günler.

93 harbi, Balkanlar, 1. Cihan Harbi, İstiklal Şavaşı derken; babalar, sokakta oyun oynarken bıraktıkları çocuklarıyla cephede karşılaşırlar.

Tarlalar boştur.

Ekin eken kollar kopmuştur.

Birkaç kabile ve aşiretin dışında hemen bütün İslam ülkeleri özgürce dalgalanan İç Anadolu’daki bayrağın inmemesi için, kendileri muhtaç oldukları halde, ellerinde avuçlarında ne varsa Anadolu’ya gönderiyorlardı.

İşte bu ülkelerden biri de Hint Müslümanlarıydı.

Kendileri, İngiliz işgali altında inlemelerine rağmen her tarafta yardım mitingleri düzenleyerek Anadolu’ya yardım yağdırdılar.

Hem de yıllarca.

Bu mitinglerden birisi de Lahor’da yapılır.

Lahor Meydanında, mahşeri bir kalabalık toplanır.

Hani, derler ya iğne atsan yere düşmez.

Öyle bir kalabalık…

Hatipler, ateşli konuşmalar yapar.

Güzel konuşurlar.

Kalabalık coşar.

Bir anda, mahşeri kalabalığın arasında bir adam görünür.

Üzerinde, beyaz elbiseleri vardır.

Beli iki büklümdür.

Gözleri, karanlık bir ormanın derinliğinde parlayan iki ışık gibidir.

Kalabalık, onu görünce, aniden fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi ırlanır.

Hüzünlü bir kuğu yalnızlığıyla süzülür kürsüye doğru…

Kürsüdeki adam, Dr. İkbal’dir…

Ağır ağır, tane tane konuşur:

“Cemaat; şu dakikada ben kendimi Rasulullah’(a.s)ın karşısında görüyorum.

Bana diyor ki:

Ey Hicaz bahçesinin bülbülü!

Güller, senin sözlerinin ateşiyle ısındı

Senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur

Aşağılardan, yeryüzünden

Göklere doğru uçtuğun zaman

Melekler sana yüceliğin sırrını verdiler, cihan bahçesinden çıkıp

Bana güzel bir koku gibi yaklaştın

Söyle, bana ne armağan getirdin?’

Ben diyorum ki;

‘Efendim dünyada huzur ve rahat kalmadı

Gönlün arzu ettiği hayat ele geçmiyor

Varlık bahçelerinde binlerce gül, binlerce lale var ama vefasızdır onlar

terk ederler bizi

Renkleri de kokuları da.

Efendim!

Bunların yerine

Bir şey getirdim size

Cennette bile eşi benzeri olmayan bir şey,

Bir şişe kan.

Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır.

Bu, Trablusgarb’da

Çanakkale’de şehid olan askerlerinin kanıdır.”

Bu hitap üzerine, kalabalıktakiler, neleri varsa verirler. Sırtlarından ceketlerini çıkaranlar bile olur.

Hint müslümanlarının, Trablusgarb Savaşı’ndan başlayarak, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’na kadar, Anadolu’ya yaptıkları yardımı ateşleyen, iki ülke arasındaki yakın dostluğu ölümsüzleştiren olay, İkbal’in bu sözleridir.

Fethullah Gülen Hocaefendi de bir konuşmasında bu olayı anlattıktan sonra; eğer öyle bir huzura ben çağrılsaydım ve bana ne hediye getirdin diye sorulsaydı şöyle derdim;

“Ya Rasulullah (s.a.v)asırlar var ki sana takdim edeceğimiz bir hediyemiz yoktur. Benim gibi gedalar senin gibi bir Sultan’a ne hediye verebilirler ama ben sana geceleri günahlarına ve alem-i İslam’ın derdine ağlayan insanların göz yaşlarını getirdim” demiştir.

Şehit Kanı ve gözyaşı…

İşte iki sultanın, Sultanlar Sultanı’na(a.s) takdim ettiği Cennet’in kevserlerine değişmeyecekleri iki billur hediye.

Ben kim , çağrılmak kim ama asıl ben, takdim edecek hiçbir şeyimin olmadığına yanıyorum.

Harun Tokak

 

Asırların Dilinden Işık Süvarileri Ocak 31, 2009

pll

Bir insan, bütün hayatını başkaları uğruna nasıl feda edebilir? Eminim ki bu soruyu duyan birçok kişi: ‘Bu devirde böyleleri kaldı mı?’ diyecektir. Günlük meşgalelerin arasında pek fark edemiyoruz belki, ama çocuklarımızın geleceği için dünyanın dört bir yanında varlıklarını feda etmiş yiğitler; akıncılar misâli, anadan, yârdan, serden geçerek kalb ve zihinleri aydınlatan ışık erleri var. Sibirya’nın -50 derece soğuğunda veya Afrika’da 40–50 derece sıcağın hüküm sürdüğü ülkelerde yeni bir dirilişin soluklarıyla, yanık gönülleri gülşene çeviren alperenler var.

Bu destansı tablolar layıkıyla nasıl anlatılmalı? Zihinlerdeki peşin hükümler, kalblerdeki düşmanlıklar nasıl kırılmalı? Bunun cevabını bulmak, bu gönül erlerinin ortaya koydukları muhteşem destanın yeni nesillere aktarılması için elzem değil midir?

Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî, Fuzûli, Bâki, Şeyh Gâlip, Âkif ve diğer büyük söz ustaları çağımızda yaşamış olsalardı, bu destansı tabloları nasıl anlatırlardı?
Bu yiğitleri gelecek nesillere ulaştırmak adına hangi muhteşem eserleri verirlerdi? İsterseniz gözlerimizi kapayalım ve maziye doğru bir seyahate çıkalım.
Bakın! Şu karşımızdaki nur yüzlü sima; Derviş Yunus ne diyor:

Gönüllerde gül misâli,
Açar Sen’in bu erlerin.
Bülbül gibi daldan dala,
Uçar Sen’in bu erlerin.

Şefi Sen’sin, Sen’de berat,
Meftunların geçer sırat,
Kevserinden âb-ı hayat,
İçer Sen’in bu erlerin.

Halk içinde dilden dile,
Bahçelerde gülden güle,
Derviş misâl ilden ile,
Geçer Sen’in bu erlerin.

İsmin gelir, nurlar yağar,
Cümle âlem aşka doyar,
Şu dünyada diyar diyar,
Göçer Sen’in bu erlerin.

Yunus yanar aşkın ile,
Gül yolunda döner küle,
Reyhanını kızgın çöle,
Saçar Sen’in bu erlerin.

Yunus, hey koca Yunus! Yine gönlümüzü gülşene çevirdin. Büyük velînin ellerinden öpüp, seyahatimize devam edelim. Şu ağacın altında oturan ak sakallıyı gördünüz mü? Bu kişi, muhteşem gazel ve kasidelerin sahibi Fuzûli. Leylâ ile Mecnûn’u, Su Kasidesi’ni yazan büyük edîp. O da geleceğimizin haberini almış. Işıktan sözleriyle ışık erlerini anlatıyor:

Bu erler ki aşk oduna, öylesine yanmışlar,
Yoluna ol Habib’in bin canla inanmışlar.
Gayretlerin cümlesi vuslat-ı Ahmed için,
Meftun olup ahrete dünyadan usanmışlar,
Az meyletse gözleri diyarına haramın,
Dünyayı üstlerine yıkılacak sanmışlar.
Susuzluktan kırılıp cümle âlem yanarken,
Ateş-i aşk badesin içe içe kanmışlar.
Bataklık ortasında derler ki, açmaz bir gül,
Karanlık dehlizlerde gülzâre bulanmışlar.
Dırahşan simalardan süzülen aşk teridir
Cehle kör olmuş, lâkin ol Hakk’a uyanmışlar.
Dök gönlünü Fuzûli, bu erler huzurunda,
Medhlerin işitince, ar edip utanmışlar.

Büyük şairin ellerini öpüp veda ettikten sonra, gelin bir başka dev kamete uğrayalım. Izdırapla geçen yılların muzdarip şairine. Hep bir Âsım bekleyen, yüreği yaralı, gözleri ceyhun, hayatını İslâm uğruna feda etmiş bir büyük âlime, mütefekkire. Millî şairimiz demekle her zaman iftihar ettiğimiz Mehmet Akif’e. Taceddin Dergâhı’nda, sedirin üstüne oturmuş, gözleri ufuklarda, sağlığında dünyanın dört bir yanına dağılmış olduklarını göremediği Âsımları için, devrimizin alperenleri için, tarihe not düşüyor. Bu büyük kametin kalbinden damlayan aşk nağmeleri neymiş görelim:

Âsım! Bu gelen sen misin, yoksa hayalin mi?
Rüyalarımda gördüğüm, o en son hâlin mi?
Hasretinle yıllar yılı bekleyip durduğum,
Şu masum millet için ne hayaller kurduğum,
O menba-ı cesaret, cevval, cesur, özü şanlı,
Sen misin söyle bana, o yiğit delikanlı?
Söyle ki ruhumun bitmez ızdırabı dinsin.
Kaç asırlık bipayan nevhalar ki tükensin.
At üstünden toprağı, dirilsin artık ölü.
Gülsün artık bu demde bahçemizin bülbülü.
Çehrende bir gül, çehrenizde güller,
Birazcık üfleyin ki ateşe döner küller.
Ateş-i aşk gerek bize, çerağını yakmalı,
Muzdarip gönüllere su misali akmalı,
Diyerek, akıncı cedlerinden ilham ile,
Bendini yıkıp taşmış, benzeyen coşkun sele,
Şark, garp, cenup, şimal, dört bir yanda atlılar,
Her biri berk gibidir rüzgârdan kanatlılar.
Bu ay yüzlü simadan aşk yağar yeryüzüne.
Bin bir ümit yangını bakınca nur yüzüne.
Kâinat semasına bir güneş ki doğuyor,
Rahmetin şuaları karanlığı boğuyor.
Ey millet! Bu gençler ki beklediğin erlerdir.
Leylini nehar eden mukaddes yiğitlerdir.
Dört bir yana dağılır bu ışık süvariler,
Canlanır o an sanki Müslimler, Buhariler.
Bastıkları topraklar, gülşenlere çevrilir,
Cehaletin putları ilimlerle devrilir.
Dillerinde kelâmlar, ellerinde kalemler,
Yeni bir dirilişin muştusuyla âlemler,
Bayram yapar Şark’ın tâlih-i makûsunda,
Bütün akvam-ı beşer, bu hâli izleyip dursun da.
Görsün medeniyyet denilen hakikat nedir.
Garp ki anlasın hâlini, hâlâ yerlerdedir.
İnsanlık denen o âli mefhumun aslı,
Anlaşılır ancak idrak etmekle bu faslı.
Sonunda görürüm ki yıllar yılı milletin,
Çekmekten yorulduğu bitmeyen bir zilletin,
Devası bu gençlerin eliyle mümkün ancak,
Vefakâr sine gerek bunları anlayacak.
Bildim ki bu doğan sensin ufkuma, Âsım!
Dindi artık muştunla dinmez dediğim yasım.

Ellerinden öpüp, yaralı şairimize de veda ediyoruz. O’nu ümit gözyaşları içinde bırakıp gitmek bize zor geliyor. Bir milletin ızdırabını bütün benliğiyle hissetmiş bir insanın, bu asrın alperenlerini görüp de ümitlenmemesi mümkün müdür?

* Yazıda şairlerimize atfedilen şiirler, yazarımız Ahmet Buğra Bey tarafından, o büyük şairlerimizin şiir teknikleri ve üslûpları taklit edilerek kaleme alınmıştır.

 

Sahipsiz Kalan Diploma (Hüzünlü Bir Hizmet Öyküsü) Ocak 31, 2009

hayirli-olan Üniversitede derslerin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra diplomasını alacak, öğretmen olacaktı. Hayalleri ve hedefleri vardı. Arkadaşlarına karşılık beklemeden yardım eder, herkes onu daha çok bu özelliğiyle tanırdı. Ders kitaplarının ilk sayfalarına güzel sözler yazar, bunları hayatına uygulamaya çalışırdı. Bu güzel sözlerden biri, “Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır.” Hadîs-i Şerifiydi. O gün Salim Bey, “Osmanlı Tarihi” dersinin vize sonuçlarını açıklıyordu. Elindeki son yazılı kâğıdı Tayfun Şahin’indi. Üzerinde 100 yazıyordu. İsmini okumadı; ama Salim Beyin yüz ifadelerinden sınıf arkadaşları bu kâğıdın ona ait olduğunu anlamışlardı. Sınıfı birden derin bir sessizlik kapladı. Herkesin üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Tayfun, bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Yurt idarecilerini çok seviyor, onlardan insanî değerler adına çok şeyler öğrendiğini söylüyordu. Yurt, onun için evi kadar sevdiği bir yuvaydı. Ona ek bir bina daha yapılmıştı. Kendisi gibi daha birçok talebe orada barınacaktı. Buna çok seviniyordu. Sadece temizlik işleri kalmıştı; o da tamamlanınca yeni öğrenciler gelecekti. Temizlik yapmak için öğrenciler arasından birkaç gönüllü aranınca, Tayfun ve iki arkadaşı, “İnsanlığa hizmet, Hakk’ın rızasını kazanmaktır.” diyerek hemen kolları sıvayıp işe giriştiler. Gayretli bir çalışmayla iki gün içinde binanın temizliği bitti. İkinci gün akşam geç vakitte toz toprak içerisinde odasına döndüğünde, Tayfun sıcak bir duş alıp rahatlamak istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Bu bir dalgınlık mıydı, yoksa bir davetiye mi yollanmıştı kendisine? Şofbenden sızan gazın tesiriyle derin bir uykuya daldı. Kimsenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sonra, yurt müdürü, banyonun ışığını açık görünce olayın farkına vardı. Derhal Tayfun’u hastahaneye kaldırdılar. Ama yapılacak bir şey kalmamıştı. Müdür, gece yarısına doğru yurda döndü. Bitkin bir halde idare odasına geçti. Üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyordu ki telefon çaldı. Gecenin bu saatinde arayan da kimdi? Ahizeyi korkuyla kaldırdı. Telefondaki ses, yurdun ihtiyaçlarının temininde kendilerine yardımcı olan emekli öğretmendi. O, yurda on kilometre kadar uzakta bir evde oturuyordu. Gördüğü bir rüyanın tesiriyle uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Yurdu aramadan içi rahat etmeyecekti. Hemen gördüğü rüyayı müdüre anlattı: “Rüyamda, Kâinatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni yapılan yurdu gezdik. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yurttan ayrılırken, sevdiği bir genci yanında götürdü.”

Tayfun’un vefat haberi kadar bu rüya da dostları arasında yayıldı. Bütün sınıf arkadaşları da duydu. İşte onun adı okunmadan sınıfı sessizlik ve hüzün kaplamasının sebebi buydu. Selim bilinen rüyayı anlatarak sınıftaki sessizliği bozdu. Diğer arkadaşları da o güzel insanla olan hatıralarını anlatıp biraz olsun rahatlamak istiyorlardı. Bunun farkında olan Salim Bey, o günü Tayfun’u anmaya ayırdı. İlk sözü Enver aldı. “Liseyi de onunla beraber okudum. Yedi yıldır beraberdik. O sanki başka bir dünya için yaşıyordu. Şimdi bana bıraktığı büyük bir hatıra var elimde: ders notlarını tuttuğu büyük bir defter… Her ders için ayrı bir bölüm ayrılmış. En sonda ise duygu ve düşüncelerini yazdığı bir bölüm var. İşte dikkatimi çeken bir yazı. ‘Dikkat!’ ile başlıyor. O bir mektup mu, yoksa vasiyetname mi, bilemiyorum. Şöyle devam ediyor yazı:

‘Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir.

Evet, her an ölebilirsin. Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver! Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder.”

Sınıftaki herkes bir şeyler söyledi. Kimi onun vefasından, kimi çok kitap okumasından, kimi bilgiçlik için değil, yaşamak için okuduğundan, kimi Yaratıcı’sıyla alâkasından bahsetti. Ama konuşmaktan çok dinlediler. Enver’in okuduğu yazı ve emekli öğretmenin gördüğü rüya, zihinlerde bir araya gelince herkes bir daha sarsılmıştı. Bundan da öte, hepsinde bir merak vardı. Tayfun bu satırları yazarken, vefatının yakın olduğunu mu hissetmişti, yoksa sürekli ahiret endişesiyle mi yaşıyordu? Belki her ikisi de söz konusuydu!