Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Menekşe, Bilmek ve Ölmek Şubat 20, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:15 am
Tags: ,

Yarab sana döndüm yüzüm.. by rumma.blogcu.com.

Menekşe tutkusu olan bir kadın toprağa döndürüldüğü gün, menekşenin yaprağına usulca yağmur dokunur. O, henüz, toprağa döndürüleceği günün bilgisine sahip değilken, toprağa daldırmış olduğu bir kök menekşenin.

Ah menekşe, gözlerinde hareler. Gecenin içinde büyürken bir saatin tik-takları, kalkar bir ölüyü bekleyenlerin gözünden bir an için perde, dökülür boşluğa ansızın bir başka boşluğa takılıp kalmış bir bakışın anısı. Ruh ve ceset arasında gül ve toprak kadar aşinalık. “Gözün ruhu takip edeceği” an’a en yakın anlam, “sen razı, senden de razı”. Ah menekşe gözlerinde hareler, üstelik kadrin bilenlerin eline düşmüşken, vakti midir böyle çekip gitmenin. Ne sen ne ben bilirim.
Menekşenin bildikleri ile benim bilmediklerimi mukayese imkânım yok elbet. Bilmediklerimi bilmeme imkân yokken, bildiklerime güvenmemi benden kimse beklemesin. Ama yine de menekşe, sen bunları bilmezsin. Şair ne kadar teşhis etse de menekşe, sen bilici değildin. Yağmur usulca dokunurdu senin yaprağına. Yağmur bana da dokunurdu. Bu kadardı. Oysa ben bildim. Bilici olmam hem ödülüm hem cezamdı. Ölümü tadımlı bir nefistim, bir menekşeden ibaret değildim.

Menekşe, sen bu yağmurları bilmezsin. Bilmezsin nasıl olup da aynı davanın hem mağduru hem sorumlusu olduğumu. Menekşe, sen, gözlerinde kalacak son görüntü kadar kimin gözlerinde son görüntü olarak kalacağını merak etmenin ne demek olduğunu. Ah menekşe senin için ölmek rüzgâr olmak demektir. Bilmezsin ölümü, bilmezsin kendi ölümünü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu.
Ah menekşe, boynun bükük, ağır yükmüş ki senden alınmış bana verilmiş. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, demişim. Değil mi ki yaşam nedir, diye sorulduğunda ölüm benim, diye cevap veririm. Ama ölüm bensem, ölümü bilmeyen de neden yine ben’im? Ölüm neden, diye sormak; ölüm nedir, diye sormak kadar ağır menekşe, ama yine de, ölüm neden menekşe?

Ah menekşe, ben ölümlü olduğumu biliyorum da ölümün ne olduğunu bilmiyorum. O zaman bende bir eksiklik olacak. Zira evrende olan bir şeyi tanımadan evreni yorumlamaya kalkışamam. Ölümü kabullensem, ölümün, benim bildiğim, fıtratimin hakikatinde tecellisini bulacağını zannettiğim ölüm olmadığından eminim. Ölümü kabullenmesem, ne kadar denge arasam o kadar uçurumdayım. Kıyamet sonrası şaşkınlığını üzerinden atacak ruhun teslimiyetine şimdilik uzaktayım. Kıyamet kopmuş çoktan, bihaberim. Tufanlar sarmış dört bir yanı menekşe bilmezsin.
Ah menekşe, çevreni kuşatan her ne ki var, ruhunu tüm hacmince ona dökerek, sonra tutup özge bir nazarla temaşa ederek. Kendine özne, kendine yüklem. Kendine etken, kendine edilgen. Ölüm iki hece ama tek kişilik eylem.

Ah menekşe, keşke rüyalara bu kadar güvenmeseydim. Ya da rüyalara bu kadar güvenmişken göklerden toprağa düşmeseydim. O ses, yine o ses, hep o ses. Ah keşke bilmeseydim. Her şeyin her şeyden kaçacağı o günde, kalp de manasına şekil veren cümleden kaçacak, mes’ul. Ve sen hangi mana indiyse kalbine, kalbin ne şekil vermişse cümlelerine, ondan mes’ul olmanın ağırlığını bilemezsin menekşe. Bense mes’ulüm menekşe. Hem kalbimden, hem bilgimden. Hem ölümümden, hem cümlemden.

Ama menekşe, bilgi ölümün, kelâm da bilginin üzerinde yer alır. Kalu belâ: Evet dediler. Yaratılmışların içinde belâ diyen bir tek ben miyim? Bu yüzden mi ölümlüler içinde bir tek ben öleceğim? Ölümüm ne senin ölümüne ne kanadı kırık arı kuşunun ölümüne benzeyeceğinden, bir tek ben öleceğim. Çünkü ölümü bir tek ben bileceğim. Çünkü ölümlü olduğunu bilerek yaşayan bir tek ben’im. Ben ölümlü olduğumu bilirim de sen ölümlü olduğunu bilmezsin. Ah menekşe ne olurdu sen de belâ deseydin.

Ah menekşe, zihnimde olmayanın dilimde karşılığı yok. Dilimde olmayan da zihnimde yer almıyor. Hepsi ben’im. Hepsi yaşamak. Ah menekşe. Ne bulacağımı bilmemekle birlikte mutlaka bulacağımı bilerek girdiğim bahçede. Bir ağustos öğlesinde yapacak tek şey olarak bana kalan: Ağır bir kitabın sahifelerini usulca çevirmek anlamına gelen yaşamak. Menekşe de ölür; ama ölümlü olduğunu bilmez, ne ölmeden önce, ne öldükten sonra.

Ben ölürüm ve ölümlü olduğumu bilirim. Hem ölmeden önce, hem öldükten sonra.

Ah menekşe!

Ah menekşe!

Nazan Bekiroğlu- Mavi Lale

 

Çok sade bir hikaye Şubat 20, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:04 am
Tags: ,
ssssxwe
Şimdi size çok sade bir hikaye anlatacağım. Ne anlatan için anlatması, ne dinleyen için anlaması zor olacak bu hikayenin:

Ne büyük anne ne büyük baba tanımıştı masallarda ya da hayatta olduğu gibi ki kendisine bir şeyler öğretilsin.
Ama iklimi munis sözü gerçek biri o henüz küçücük bir çocukken söylemişti:

Hava soğuk, su soğuk, ve yatak sıcacıkken ve uyku kollarına çağırırken seni; sabah namazına kalktığına yarın ruz-i mahşerde, yorgan tanıklık eder, su tanıklık eder..

Oysa hayat onu, tanıdıkların yabancı dilden giren sözcük listeleriyle ifade olunduğu bir metropol uygarlığının kollarına bırakmıştı. Hep bildik cümle.
Artık betonarme bile olmayan çok ama çok katlı binalar. Bilgisayarlardan da öte teknolojiler. Hayata kablolarla bağlı bir yaşam. Hayata sorsanız ki her şeyin sorumlusuydu, o da sorumsuz olduğunu söyleyecekti. Görünürde alabildiğine genişlemişti yaşamı. Görünmezde alamadığına daralmış. Sıkışıp kalmıştı. Nefes almasa ölecekti. Nefes almadan yaşamayı öğrendi.

O kadar ki gökyüzü artık daraltılmış bir alandı. Yıldızları saymak artık çok kolaydı. Çünkü kentler aydınlık ve yıldızlar öylesine azdı. Zeytin ağacı. İncir dalı. Gül yaprağı. Papatya tortusu. Toprak kokusu. Sardunya. Su. Uzak bir rüyaydı.

Rüyaları olmadığından olacak uykusuzlukları başladı. Gece terlemeleri. Oysa çok imkanlı ve çok yenilikli sağlık ünitelerinin, çok bilmiş doktorların denetiminde biliyordu ki hasta değildi. Sorular sordu sonra, görünürde soru sormasına neden yokken. Neden, diye sordu. Neyim ben ? Nereden geldim? Nereye gideceğim? Ne? Ne? Ne? Ne çok N ile başlayan soru vardı. Ve N, ne çok geometrik hesapların dik başlılığına terk edilmiş çizgileriyle ilk bakışta görkemli ama ne sert ne acımasızdı.

Sentetik elyafın sıcaklığında ısıtılmış yatağında bir sola bir sağa dönüp durduğu uykusuz gecelerin birinde. Yapayalnızken. Bir avuç uykuya avuç açmışken. Gecenin sessizliğinde. Gecenin sabaha döküldüğü yerde. Birden. Üst kattan gelen sesler dikkatini çekti. Önce suyun sesi, mahremiyeti ihlal edilmiş katlar arasında. Sonra iki diz’in sanki, sanki sonra bir alnın yere dokunması, yere kapanması gibi. Yaşlı bir beden olmalıydı bu. Bir anlam veremedi önce. Sonra bir gece, iki gece, üç gece.
Anlamını bildi.

Öyle oldu ki, uykusuzluklarının, gece terlemelerinin arka plan nedenleri ortadan kalkıp da plastik bir uygarlıkta huzur dolumlu uykuları kendisine döndüğü zamanlarda bile. Artık vakit gelince kendiliğinden uyanır ve o sesleri bekler oldu. Bir tür refakat duygusuydu bu. Önce su…

Gecenin bu vaktinde kendisi gibi ama kendisinden bambaşka bir uyanıklıkta olan, görmediği bir gövdenin hareketlerini izlemeye başladı. Ne biliyorsa, ne kadarını biliyorsa hatırlamaya, okumaya ve boşlukları doldurmaya çalıştı. Ama hiç yerinden kalkamadı. Hava soğuk ve yatak sımsıcacıktı. Oysa insan, istediği kadardı.

Her gece uyku ile uyanıklık arasında süre gitti bu refakat. Biri sentetik yatağında huzursuz ve uykusuz, diğeri uyanık iki kişi. Aradan çok zaman geçti. Kalbin uyanmasına, bedenin bile değişmesine yetecek kadar çok zaman.

Bir gün. Günün geceden sıyrıldığı bir zaman. Yani o zaman. Refakat anı. Kulak kesildi. Su sesi bir alt kata inmedi. Ne bir ses ne bir hareket. İçi sızladı. Uyuya kalmıştır, dedi. Gidip kapısını çalsam. Uyandırsam. Vazgeçti. Hava soğuk yatak sıcacıktı.

Bir gece. Üç gece. Beş gece. Çıt yoktu.

Neden sonra duydular. Kapıcının sayesinde buldular. Su her zaman ki gibi soğuktu.

İçi sızladı adamın. Yalnız ve yaşlı bir kadın. Yaşamı gibi ölümüne de refakat edecek kimsesi olmamıştı. Hava soğuk, yatak sıcacıktı. Kalktı. İlk kez soğuğu duymadı. Gökyüzüne en yakın olabileceği yere, balkona çıktı. Çelik kolonlarla sağlamlaştırılmış kente doğru baktı. Sonra başını kaldırdı, yıldızları saydı. İçi sızladı, hem nasıl sızladı..

Onun, dedi, her sabahın geceden sıyrıldığı anda uyandığına ve sıcacık yatağını terk ederek soğuk suya koştuğuna; yatak tanık, yorgan tanık, yastık tanık. Kabul edersen tanıklığımı, dedi, şu aciz beden tanık.

Bir alt katta genç bir üniversite öğrencisi, gecenin o vaktinde şiir yazmak için gamlanıp duruyordu. Birden, mahremiyetleri ihlal eden bu çok katlı ve kendi zenginliğinde yoksul binada, bir üst kattan gelen su sesiyle irkildi. Sonra sanki iki dizin ve sonra sanki bir alnın zemine hafifçe dokunma sesi. Orta yaşlarda bir gövde olmalıydı bu.
Önce bir anlam veremedi. Sonra bir gece, üç gece, beş gece….. Çok sade bir hikayeydi.

Nazan Bekiroğlu
Mavi Lale

 

Mavi Lale’nin Peşindeki Rüya Yolcusu Şubat 20, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 10:43 am
Tags: ,
mavi lale nazan bekiroğlu
Nazan Bekiroğlu, geçmişi bugünden yaşatan yazı ve hikâyeleriyle tanınıyor. “Mor Mürekkep”le başladığı macerasına “Mavi Lâle” kitabıyla devam eden yazar, “rüya yolculuğu”na çıktığı günden bu yana kaleme aldığı eserlerinde aynı güzellik, aynı hissiyat ve aynı üslûpla selamlıyor okuyucusunu…


Taşranın büyük şehirleri zorlamaya başlaması, ekonomik varlığını hissettirmesiyle olmadı. Birkaç konfeksiyon veya ağır makina fabrikasından daha önemli bir yeri var taşrada olmanın ve taşra(lı)yı yansıtmanın… Birçok derginin, mesela Konya, Kayseri, Kahramanmaraş, Erzurum mahreçli olarak elimize ulaşması bunun en açık ispatı. Hatta Harran, Karadeniz, 19 Mayıs üniversitelerinde öğretim üyeliği yaparak merkezi zorlayan ilim adamlarının, kuvvetli yazarların bulunması da…


Nazan Bekiroğlu taşradan bakan ama merkezi kuşatan bir isim. Geçen ay içinde “profesör” olan Bekiroğlu, sessiz ve derinden ördüğü kozasını öyle bir noktaya taşıdı ki, -bana göre-”Mor Kalem” ve “Mavi/Yitik Lale” kitapları ile “tarihin damarları”na yürüttüğü sıcak kanı, yerli duruşunun zirvesi olarak mühürledi.


Sözü geçen iki kitabı da İyi Adam Yayınları arasında çıkan yazar, “Mor Mürekkeple özlemini duyduğu “şey”leri, anlatırken, “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmım kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmım biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum mesela… Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyurun, işte burası benim içim…” diyordu.


Bir damla mor mürekkepten yola çıkarak artık kaybedilenlerin izini sürmeyi, hayatındaki mor halkalar anlatıyordu bize… Hızlı bir toplumsal değişimin bizleri getirdiği noktayı da işaret ediyordu bu kitabında Bekiroğlu…


Kem nazarlı lale


“Mavi Lale”deyse, önceki kitapta yarım bırakılmış veya söylenmesi ertelenmiş güzellikleri okuyucunun karşısına çıkarıyor yazar: “Sağ avucumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye’nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da. Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesi’ni okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir lale dana daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında…”
Satır satır dokuduğu nesrini “davetkar” bir üsluba dönüştürüyor bu kitabında. Hayatın manasını, yanlışlardan dönmeleri, ödenen ağır bedelleri işliyor: “Hep merak ettim, işleme yönü değiştirilmiş bir zihin, akis yönü değiştirilmiş bir yürek. Süveydası iptal edilmemiş bir merakın sancısı. Bana öğretilen anlam katmanlarının dışında farklı anlam katmanlarını öğrenmeme şaşkınlığı…”


Şiir tadında bir kitap “Mavi Lale”. “Ben şimdilerde onaltıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim” diyor Bekiroğlu ve aceleci bir bakışla üzerinden geçip gittiğimiz birçok nesneyi kendi dünyalarından konuşturmaya devam ediyor. Kiraz ağacı, sır katibi, cümle kapısı, şehzade… Bütün bunlar, “sevgili suskunları” kervanına katılıyorlar. Kitapta büyük romanlar yeniden dilleniyor sanki: Bozkırkurdu, Anna Karenina, Diriliş, Don Kişot…


Aynı duruş ve duyuşu “Yusuf ile Züleyha”da da yakalamıştık aslında. Her ne kadar “Halide Edip Adıvar”, “Şair Nigar Hanım”, “Nun Masalları” isimli üç kitabı daha olsa da, sanki bu üç kitap (Mor Mürekkep, Mavi Lale, Yusuf ile Züleyha), Nazan Bekiroğlu’nün “rüya yolculuğu”na çıkarken yanında taşıdığı kayıt cihazının deşifre edilmiş hali gibi… Yusuf ile Züleyha’dan aldığım aşağıdaki küçücük metin de Nazan Bekiroğlu üslubunu anlatması bakımından önem taşıyor.
“Nasıl herkese duyururum da sesimi diyeyim: Bu anlattığınız ben değilim, ben bu anlattığınız değilim. Yusuf’u ben nasıl yerim? Ben Yusuf’u nasıl yerim? Sözünün bu kısmına gelince kurt, nemli gözlerinden boncuk gibi yaşlar dökülmeye başladı. Gri tüylerle kaplı göğsü, ön ayakları ıslandı. Bir ah çekti derinden derine. Islak burnu daha ıslandı. Ve devam etti:


Ben şimdi adımı nasıl temize çıkarayım, alnıma sürülen bu kapkara lekeyi neyle, nasıl yıkayayım? Öyle bir leke ki değil bana, yeter kıyametin kopacağı güne değin gelip geçecek tüm torunlarıma. Tek muradım, bütün yaratılmışların sahibi olan Tanrım, bu ayıpla yaratamazsın beni. Ya alsın yeni doğmuş bütün kurt yavrularıyla birlikte canımı, kurt neslinin dalı yaprağı burada kesilsin, ya da adım temize çıksın.”


Osmanlı yaşama iklimi


Geçmişe dönük hayranlığını abartmadan yansıtması, Trabzon doğumlu olmasına rağmen tam bir İstanbullu duyarlılığı taşıması, bu “şehzade taşrası”nda yaşayarak kusursuz bir Osmanlı hayat iklimi sunması, bunu yaparken çıktığı rüya yolculuğunda kendine has kurmaca dünyası ile oryantalist bir bakış açışı yerine tam da bu dili konuşan ve bu dili konuşanların acılarını, sevinçlerini birebir paylaşan bir üslubu başarıyla kullanması Nazan Bekiroğlu’nun farklı bir yerde durduğunu gösteriyor.


Yahya Kemal’den Tanpınar’a ve oradan Orhan Okay’a gelen bu ince anlatış ve duyuşu, biraz daha bugüne taşıyan ve kadınca bir sezişle yansıtmayı başaran Bekiroğlu, resim ve şiirin imkanlarını da sonuna kadar kullanıyor yazılarında.


Medeniyeti bir bütün olarak algılıyor o. Bugün yaşadıklarımızın dün de yaşandığını bilerek… öyleyse, “dünden bugüne sürgün edilmiş bir geçmiş zaman hanımefendisi’nin satırlarına gizlenen muhteşem bir medeniyet, ayrıntıların görkeminde yansımalıydı yazı ve öykülerde…
Onun hayat hikayesine baktığımızda, bu ince hissiyatın ipuçlarını açık şekilde görürüz. Çocukluğunu, genç kızlık dönemini, üniversite yıllarını, ilk hikayesinin yayınlandığı günlerde aldığı tepkileri ve dünden bugüne taşıyarak getirdiği kültür ve medeniyetin onun hayatını nasıl şekillendirip mükemmel bir oluşa doğru götürdüğünü…


Arayış ve yalnızlık


Tanınmış bir aileden geliyor. Babası “kalem ve kelam” sahibi biri. Kızlarının eğitimine büyük değer veriyorlar, öyle ki, küçük yaşlarda bile sokağa çıkmasına izin verilmiyor. Sokak ağzını öğrenmesin ve dilini bozmasın diye devamlı evde tutuluyor. O da, hem bu yalnızlığını paylaşmak, hem de birşeyler öğrenmek için sığınır kitaplara. Hayal dünyasını geliştirirken okuduğu kitapların yardımını görür. Daha küçük yaşlarda kendince yorumlar geliştirmeye başlamıştır bile. Babasının kütüphanesinde geçen günler ve bu okumalarla kurduğu hayal dünyası; arayış…


Öğretim hayatı boyunca tam bir oturmamışlık vardır düşüncelerinde. Edebiyat okumaktadır ama resme de yatkındır. Bir süre şiir yazar. Halide Edip’in romanları üzerine doktora tezi hazırlamaya başladığı yıllarda, arayışının yazı dilinde karşılığını görmüş ve yeni bir ifade biçimi yakalamıştır. Dergilerde hikaye ve şiirleri 1986′dan itibaren görülmeye başlar. Resmi çok sevmektedir aslında ama yazının önüne geçmesinden korktuğu için bırakır. Kahramanmaraş’taki Dolunay dergisi sayfalarını açmıştır ona. Derken Mustafa Kutlu’nun dikkatini çeker ve onunla tanıştıktan sonra şiire de “elveda” der.


Aslında şiiri bırakmamıştır Nazan Bekiroğlu; hatta resmi bile… Yazdığı denemelerde, yaptığı ilmî çalışmalarda bile şiirli bir dil kullanmaktan geri durmamış; şiiri, nesirlerine yedirmekte başarılı olmuştur.


Geçmişte yaşamak mı?


Hayat Tarih Mecmuası’nda gördüğünde, “işte bu” dediği Nigar Hanım’ın trajedisini ve bilinmeyenlerini ortaya çıkarmak için başladığı doçentlik tezi, Türk edebiyat tarihine önemli bir eser daha kazandırmasına vesile olmuştur. Bir ilmî araştırmadan çok hikaye yazarı titizliğiyle bütün ayrıntıları mercek altına alan Bekiroğlu, kaleminin büyüsüyle yazdığı bu eseriyle doçent olur.


Bütün bu çalışmalarıyla “Acaba bu yazar geçmişte mi yaşıyor?” soruları ortaya çıkabilir ancak o, geçmişi bugünde yaşadığını ispat eder. İyice özümsediği ve bağlandığı bir medeniyeti, tutarlı, estetik kaygıyı ön plana alarak yansıtır. Beşir Ayvazoğlu’nun Nazan Bekiroğlu’yla ilgili şu tesbitleri önemlidir:


“Bir hikaye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimseyen Nazan Bekiroğlu, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne birşeyler taşıyarak yeni şeylere dönüştürmeyi çok iyi biliyor. Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek. İyi ifade edememenin bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor, yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki başarının peşinde.”


Bir üslup yazarı


Bunu çok da iyi başarıyor Bekiroğlu… O’nu geçmişten geleceğe kalacak nadir soluklardan biri olarak selamlayabiliriz. Doğu ve Batı edebiyatlarını çok iyi bilip yansıtan, şiiri bir damar olarak bütün yazılarına içiren, estetiği söz kalabalığına fazla prim vermeden sunan, romantizmi ve ruhun mahremiyetini okuyucusunu da hikayenin içine çekerek yaşatan bir üslup yazarı Nazan Bekiroğlu…


Ne “Mor Mürekkep”, ne “Halide Edip Adıvar”, ne “Şair Nigar Hanım”, ne “Nun Masalları”, ne “Yusuf ile Züleyha” ve ne de “Mavi/Yitik Lale”… Hiçbirinin diğerinden bir üstünlüğü yok… “Hat ve Rasat” ile “Kayıp Padişah” hikayeleriyle düştüğüm Nazan Bekiroğlu’nu okuma ve anlama yolculuğuna büyük bir heyecan ve zevkle devam ediyorum. “Nun Masalları”ndan aldığım şu güzel cümlelerle sizi de bu yolculuğa davet ediyorum:


“Hava yağmurluydu. Islak kaldırımlarda nergisler açıyordu. Kucağımda da bir demet nergis vardı. Dolmuş bekliyordum. Birden nasıl oldu bilmiyorum, bir köşenin arkasından onu gördüm (…) Ben ki hep sustum. Konuşmaktan hep korktum. Son padişah ve son şehzadeyi uğurlarken bir suyun kıyısında, son masal gemisine ellerim açık ve mendilim rüzgarda, son yağmurlarımı harcadım. O gün bu gündür hikâyelerime yağmurlarımı yağdıramıyorum.”


Nazan BEKİROĞLU ndan..


İnsan, varlığının mahiyetini çözmek ve mutlak bilgiye ulaşmak ister. Dinin yanı sıra bilim ve sanat da bu bilgiye hizmet eder, şiir de. Ancak onun vasıtası sezgidir. Şiir, belki de mahiyeti belli olmayan anî ilhamlara dayalı olarak bir yerlerden şair gönlüne indiğinden, şair insanlar arasında ama onlardan yukarıda bir yerdedir. Çünkü o kendisini üstün idrake götüren ilhamın tecelli ettiği bir kalbe sahiptir, bir seçilmiştir o. Sözlerinin resullerin sözlerine benzetilmesi de bu yüzdendir.



“Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl şevsin?”, yazıklamasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes.



Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Hep başkalarının kalbiyle sevdim. Başkalarının yerine hissettim. Lisan bilmez bir mütercim ya da büyülenmiş bir büyücü olmadığım bunca ortada iken sırrımı henüz kimseler yazmadı benim. Sağımdaki ve solumdaki melekler, yani ki sırrımın katibi olan ve bir gece çok ağladığımda bunu yazan meleklerin dışında. Ben sırlar katibi, kdtibul-esrar. Yıl iki bin, isa’dan sonra, bu gece Çok ağladım, mevsim ocak, gün unuttum…
Özcan ÜNLÜ
 

…Bismî Hû… Şubat 18, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:52 pm
Tags:

 

 

Bir çok razılık bir çok başlangıç, bir çok aşma bir çok aşkınlık. Verse de vermese de Rabbinden razılığın sırrına vakıf olan hakikat-i Züleyha’ya Bismillah!

Uyandın, seni perdeler ötesinden hakikate doğuran aşka Bismillah!

Yusuf’u kuyunun karanlığından ve önlün gecesinden geçirip de Züleyha’ya getiren kervanaBismillah!

Züleyha’nın ateş bahçelerini İbrahim’in gülşenine çeviren yangına, yakılan ve

yanan trende uyanan ruha Bismillah!

Kuyuya Bismillah! Zindana Bismillah!

Karanlıktan aydınlığa çıkaran duaya, hüzün ile semaya ağan ruha Bismillah!

Ey kalbin üzerinde titreyen hüzün ! Acıya Bismillah! Ateşe Bismillah!

GözyaşınaBismillah!

Ne olursa kalpte olur, ey kalbi kırıklarla beraber olan ALLAH’ım!

Yolunda yürümek için ben kuluna lütfettiğin, ikbalim olan yol arkadaşıma Bismillah!

Mesnevi bahçelerinin diretmiş dildarı merhaba!

Mana aleminden kağıda düşen kelama Bismillah!

Kaleme irah veren nu’na Bismillah!

Nun’un nakşı bir ah’a Bismillah!

Bir ah çekip de derundan kalbimde buluverdiğim

Gül-i siyaha Bismillah!

Nazan Bekiroğlu