Umut Huzmeleri

"So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers." — Quran (3:139)

Mihrapta Peygamber-i Zîşan’ı gördüm 05/05/2012

Filed under: Öykü- Anı — La Reverie @ 23:59
Tags: , , ,
.
Medine-i Münevvere’de bir Ramazan gecesi Harem-i Şerif’te teravih namazı kılıyorduk.
1991 yılındaydı.. Harem’e yeni tayin edilmiş olan İmam Şeyh Eyyub kıldırıyordu.
O Ramazan için Ürdün’den gelmiş bir aile, bizim mahallede oturuyorlar. Yaşlı bir baba ile iki oğlu her gün teravihe geliyorlar. Namazı Ravza-i Nebevî’de, mihraba yakın bir yerde, onlar hemen önümde, birlikte kılıyoruz.
Yine bir gün namazda, Şeyh Eyyub yirmi beşinci cüzü okuyordu: “Hâ mîm ayn sin kâf…” diye başlarken, bayâtî makamında, çok hazin bir başlayışla başladı.
“Melekler, yeryüzündeki Muhammed ümmetine, müminlere dua ederler, istiğfar ederler; Cenab-ı Hak’tan onların affını dilerler…”
Bu ayet-i kerimeyi okuyordu.
Önümdeki ihtiyar birden yere düştü… İki oğlu selam verdiler. Yanımızda zemzem bidonu vardı. Hemen zemzem getirdiler. Saftaki insanlar da tuhaf oldular; acaba öldü mü, filan diye..
Bir şeyler konuştular. İhtiyar,oğullarına, “Namazınıza devam edin.” Diye eliyle işaret etti.
Sağ tarafına yatırdılar. Birisi abasını çıkardı, başının altına koydu. İhtiyar bir taraftan ağlıyordu…
Namaz bitti. Herkes “Geçmiş olsun, geçmiş olsun!” dediler, gitti. Ben kaldım. İhtiyar, için için, sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Yaklaştım:
“Geçmiş olsun, amca. Hayırdır inşallah?” dedikten sonra, yavaşça nezaketle sordum:
“Amca, ayet-i kerime mi dokundu; seyyidina Ömer’e de böyle olmuştu. Ve’t-Tûr suresini birisi okuyormuş. Hazret-i Ömer de böyle düşüp kalmış…”
Ben böyle, “Ayet-i kerimeler mi dokundu amca?…” deyince ihtiyar ağlayarak şu cevabı verdi:
“Yestağfîrûne li-men fi’l-ard… Yeryüzündeki müminlere melekler istiğfar ederler, Allah’tan onların günahlarının affını niyaz ederler…
Bu ayeti kerimeyi Şeyh Eyyub okurken, baktım” dedi:
“Mihrapta Peygamber-i Zîşan’ı gördüm:
Melekler ümmetime dua ederler, istiğfar ederler de ben etmem mi diyor;
mihrapta dua ediyordu…
Gözümün önünde öylece tecelli etti; dayanamadım,ayaklarım taşıyamadı, yıkıldım…..”
~
Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar
 

Erihnâ Ya Bilâl 12/03/2012

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 17:41
Tags: ,

.
Namaz; üzgün ve yorgun gönüllerin, şefkatli bir el tarafından okşanışıdır.
Bunun için Peygamber Efendimiz -Sallallahu aleyhi vesellem-
bir şeye üzüldüklerinde, zorluklarla karşılaştığında,
Müslümanların başına bir musibet geldiğinde,
işinin çok olduğu zamanlarda, gönlünü ilahi haşyetin derinliklerine bırakmak için,
Hz. Bilal’e (r.a): “Erihnâ ya Bilal” Bizi (namazla) rahatlat ey Bilal” derdi.
.
Ebû Davud – Sünen 4/298
 

Nefes almak için Pencereyi aç! 08/03/2012

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 23:52
Tags: , , ,

.

İnsan, şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı,
Geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde,
Elbette teneffüse pek çok muhtaçtır.
Ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.
.
Sözler
 

Oturarak namaz kılmak 03/01/2012

.
Diyanet İşleri Başkanlığının en yüksek karar organı olan Din İşleri Yüksek Kurulu (DİYK), Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği ‘New York’ta Beş Minare’ filminin tartışılan sahnesi, ‘sandalyede namaz’ konusunda önemli bir karar verdi. Yeni Başkan Prof. Dr. Mehmet Görmez’in başkanlığında ilk kararını veren DİYK, hastalık ve özürlülük gibi rahatsızlığı bulunan kimselerin dahi, zorunlu olmadıkça namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmalarının uygun olacağına hükmetti. DİYK’nin 1 Aralık’ta verdiği kararda namaz şartı, ‘Kulun Allah’a en çok yakınlık kazandığı bir ibadet’ olarak nitelendirilerek, ‘namazın ima ile de olsa’ mutlaka kılınması gerektiği vurgulandı.

Kararda, ‘Kul Rabbine ibadet ederken hem özde samimi olmalı hem de dinin belirlediği şekil şartlarını tam olarak yerine getirmeye özen göstermelidir. Namazını tabure, sandalye ve benzeri şeyler üzerinde kılan müminin ileri sürdüğü mazeretleri kendisini vicdanen rahatlatacak boyutta olmalıdır. Hafif bedeni rahatsızlıklar bu konuda meşru mazeret olarak görülmemelidir’ denildi.

.

Oturarak namaz kılan kimse, ayakta namaz kılanın aldığı sevabın yarısını alır.

Tirmizî, Salât 247
 

Uyku kollarına çağırırken seni.. 10/12/2011

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 23:20
Tags:

.

“Hava soğuk, su soğuk ve yatak sıcacıkken ve uyku kollarına çağırırken seni;
 sabah namazına kalktığına yarın ruz-i mahşerde, yatak tanıklık eder, yorgan tanıklık eder, su tanıklık eder.”
.
Nazan Bekiroğlu/Mavi Lale’den
 

Bir Çift Gözyaşı 09/12/2011

Filed under: Öykü- Anı — La Reverie @ 18:33
Tags: , ,
.
Derin bir sessizlik hâkimdi odaya. Öğle vakti olmasına rağmen, her gün bu saatlerde etrafı yakıp kavuran güneş bile bize ayak uydurmuş, ferini söndürmüştü. Sanki tüm eşyalar, duvarlar, masadaki çiçek, hüznümüze ortaktı. Halbuki bugün bayram; her şey canlı, neşeli, cıvıl cıvıl olmalıydı. Herkes birbirinin Cuma’sını kutlamalıydı. Üstelik Ramazan’ın da ilk cumâsıydı.
Ve işte sükûnetle beklediğimiz o ses!.. Cuma namazına davet. İçim burkula burkula dinliyorum ezanı. Başım önümde, gözlerim kapalı.
Nihayet ezan bitti. Kafamı hafifçe kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri hâlâ kapalı. Biliyorum ki, açsa gözlerini, hapsettiği damlalar özgür kalacak.
Babamı, amcalarımı az önce namaza uğurladık. Annem ve yengelerim mutfakta akşamki iftar davetine hazırlık yapmakla meşguller. Ben de büyükbabama refâkat ediyorum. Babamlar namaza gittiğinden beri ağzını bıçak açmıyor. Gözleri kapalı öylece oturuyor, suçlu bir çocuk gibi.
Yaklaşık on beş yıl önce, omurgasındaki zedelenme sonucu; önce sağ, sonra sol kolunu kullanamaz hale gelmiş. Daha sonra düzelme umuduyla yaptırılan her ameliyat, bir parçasının daha hareket kabiliyetini götürmüş ondan… Şimdiyse hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor. Ancak yardımla yürüyebiliyor.
Yere diktiğim gözlerimi, ona doğru kaldırdığımda bana bakıyordu. Yüzündeki acıyı görmemek için başımı önüme eğdim. Boğazıma yumruk kadar bir şey durdu, yutkunamadım bile.
Fısıldar gibi konuşmaya başladı:
“-Bana dokunan şu hâlim değil kızım!.. Allâh’ın gücüne gider diye ağrılara acılara bile ağlayamıyorum. Dayanılacak gibi de değiller. Yine de bu acılar, şu ezanın içimi yaktığı kadar acıtamıyor bedenimi. Alnımı secdeye koymayalı neredeyse on beş yıl oldu. Elhamdulillâh îmânım var. Elhamdulillâh gözlerimle dahî olsa namazımı kılıyorum. Elhamdulillâh, Allâh’ım sabır da veriyor. Ama gene de şu Cuma namazına gidememek, içimi yakıyor. İşte bir ay sonra bayram var. Bayram namazına da gidemeyeceğim. İnan bunu kaldırabilir miyim bilmiyorum. Dayanma gücüm tükeniyor. Allâh’a âsî olacağım diye korkuyorum. “Niye ben?” derim diye korkuyorum. Allâh’a hamd olsun, daha hiç söylemedim. Aklıma gelse hemen kovdum, tevbe üstüne tevbe ettim. İmtihanımın bu olduğunun farkındayım, ama “ya gücüm tükenirse” diye hep korktum. Hele şu Ramazan orucunu tutamamak çok ağır geliyor. Sanki tüm güç getiremediklerimden dolayı günahlarım yığılmış, altında eziliyorum. İşte ben bu ağırlığa dayanamıyorum!..”
Konuşurken sesi titriyordu. O ağlayamıyordu, ama ben gözyaşlarıma engel olamıyordum. Sustu, uzunca bir müddet sessiz kaldık. Sonra:
“-Yönümü kıbleye çevir de namazımı kılayım.” dedi.
Dediğini yapıp ben de namaz kılmaya gittim. Seccâdenin başında düşünmeye başladım. Niye insanlar ibâdeti yapmaya güç yetirebilmenin bile bir nimet olduğunu anlayamıyor? Elinde imkânı varken, bile bile namazını kılmayanlara ne demeli?!.. Seccâdeye alnını koyabilmenin bir nimet olduğunu herkes bir fark edebilse!..
Bir, güç yetiremediği halde ibadetlerini yapmaya çalışan ve yapamadıkları için vicdan azabı çeken büyükbabamı; bir de Müslüman olduğunu söyleyip gereklerini yerine getirmeye üşenen insanları düşündüm. Herhalde onlar da ibadetlere güç yetirebilmenin bir nimet olduğunu, ancak kaybettiklerinde anlayacaklar. Allâh, hepimizi ıslah eylesin duâsıyla seccademi topladım.
Odaya döndüğümde babamlar namazdan gelmişti. Evin içi torunların cıvıltılarıyla doldu. Akşam çaylar içildi, sohbetler edildi ve herkes evine dağıldı.
Ramazan’ın son Cumâ’sı. Beş gün sonra bayram. Babam, Cumâ namazında, gelmesi yakın. Ben ve kardeşlerim odamızda oturuyoruz. Telefon çaldı, amcam. Babamı sordu alelacele ve kapattı. Babam gelir gelmez “amcam aradı telaşlıydı” dedik. Babam, hemen amcamı aradı sonra da arabanın anahtarını kaptığı gibi çıktı. Biz şaşkın; aklımıza hiçbir şey gelmiyor. Ne olduğunu da anlamadık. Yaklaşık on beş dakika sonra babam aradı, “hazırlanın sizi almaya geleceğim” dedi. “Ne oluyor” dedik, “babam vefat etmiş” dedi ve kapattı.
Hepimiz donduk. O an ne düşündüm, hatırlamıyorum. Büyükbabamlara nasıl gittiğimi de hatırlamıyorum.
İçeri girdiğimde büyük halam sessiz sessiz ağlıyordu. Kafamın içi karıncalanıyor, sesler beynimi tırmalıyordu. Ölümü hiç bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Tam bahçeye kaçacakken amcam, “son bir kez görmek ister misin?” dedi. Şuursuz bir şekilde baş ucuna vardım. Yüzündeki beyaz örtünün ucunu kaldırdılar. Yüzü sapsarı ve tebessüm doluydu. Eğildim; alnından öptüm, gözyaşlarım yanağına damladı ve kulağına fısıldadım:
“-Büyükbaba; Cuma’n mübârek olsun…”
.
Hümeyra Nezihe Gül
 

Saf tutalım, saflaşalım.. 30/11/2011

Filed under: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 01:00
Tags:

.
Aslen Sinoplu olup, Yunan topraklarına sürgün edilen ünlü filozof Diyojen, gündüz vakti elinde bir fenerle Atina sokaklarında dolaşmaktadır.
“Bu ne hâl?” diye soranlara, “Adam arıyorum” diye cevap verir. Binlerce insan arasında, güpegündüz elinde bir fenerle adam aramak, çok anlamlı bir davranış olsa gerek. Demek ki insanların çok olduğu her yerde adam bulmak kolay değil.
Peki adam nedir, nasıl olmalıdır? Bu sorunun cevabını, insanların atası olan Hz. Âdem Aleyhisselâm’da aramak gerekir. Çünkü “adam” kelimesi, “Âdem” kelimesinden gelmiştir. Her şeyin en safı, en arısı ve en durusu, aslında ve kaynağında bulunur. Hz. Âdem (as) de ilk insan, ilk Peygamber, cennet hayatını ilk yaşayan insandır. Onun için “Adam” demek, Hz. Âdem gibi saf, arı ve duru insan demektir.
Saf insan demek, bazılarının anladığı gibi kolay aldanan, şaşkın, muhakemesiz ve düşüncesiz insan demek değildir. Saf insan demek, fıtratına uygun olarak yaşayan, kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gideceğini bilen, ona göre bir hayat yaşayan insan demektir. Saf insan, som altın kadar kıymetlidir. Saf insanlardan meydana gelen toplumlar da saftır. Böyle toplumlarda huzur, güven, yardımlaşma, işbirliği, dostluk, barış ve kardeşlik hiç eksik olmaz.
İnsan fıtratı daima iyilik ve hayır üzerinde olmak istediği için, saf insanlar hayırdan başka bir şey düşünmezler. Kimseye zarar vermek, kimsenin hakkına hukukuna halel getirmek istemezler. Can yakıp kan dökmezler. “İnsan fıtraten medenî” olduğu için, saf insan aynı zamanda medeni insandır. Medeni insan ise, dürüsttür, hakperesttir, vefalıdır, adalet ve fazilet sahibidir. Sireti ve suretiyle temiz insandır.
İnsan en saf halde, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda iken bulunabilir. “Bismillah” diyerek abdest almaya başladığı zaman, maddî ve manevî kirlerinden arınır. Böylece ruhunda bir hafiflik hisseder. “Allahuekber” diyerek ellerini kulaklarına kaldırırken, dünyayı ve içindekileri arkaya atmış olur. Bütün ağırlıklarını geride bırakarak Mi’rac yolculuğuna çıkar. Kalbinde ve gönlünde kin, nefret, hased, husûmet, dünya sevgisi, insanların teveccühü, şan şöhret tutkusu, mal ve maişet kaygısı, gurur ve kibir duygusu gibi ağırlıklar atılır. Zira namaz, insanı dünyevî düşüncelerden çıkarıp, uhrevî bir havaya sokar. Adeta insanı melekleştirir. Böylece hakikî insan, yani adam eder.
Camilerde hoca efendiler sık sık “Safları sık tutalım” diye cemaati ikaz ederler. Safların sık ve düzgün olması, insanların saflığını arttırır. Zira sık tutulan saflar arasında şeytan yol bulup mü’minler arasına giremez. Böylece kalpleri ifsat etmeye ve zihinleri bulandırmaya fırsat bulamaz.
 Aynı safta, tevhid çizgisi üzerinde ittihad eden kalpler muhabbetle dolar. Muhabbetin bulunduğu yerde ise, adavet barınamaz.
Gerek fert olarak, gerek cemaat olarak, saflaşmaya çok ihtiyacımız var. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, kalpler günah kirleri ile kararmış, gönül bahçelerini adavet dikenleri sarmış, ruhların omuzlarına dünyanın ağırlığı yüklenmiş bulunuyor. Günahlarımızın ağırlığı bizi esfel-i sâfilîne doğru çekiyor. Bunlardan kurtulmanın, hak ve hakikat yolunu bulmanın çaresi, iman dairesinde saf tutarak, bu safraları atmaktan geçmektedir.
“Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medîne bir minber; o bürhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imâna imam…” İşte böyle bir İmam’ın arkasında, sahabelerin arasında fikren ve niyeten saf tutan, camilerde, mescitlerde, dersanelerde kardeşlerle aynı safta omuz omuza gelen bir insan, o kadar saflaşır ki, bedenini buharlaşmış, ruhunu salih ruhlara karışmış hisseder. Ruhundaki ve kalbindeki dünyaya ait ağırlıklardan kurtuldukça, mi’rac merdivenlerini bir bir çıkar. Namaz saflarında günah safralarını attıkça, kemâlâtın göklerine doğru yükselmeye devam eder.
Gelin biz de Saff-ı Evvel’lerin arkasında saf tutalım.
Saflarımızı öyle sık tutalım ki, hiçbir müfsit aramıza girip tesanüdümüzü bozacak ve fesat verecek fırsat bulamasın.
.
Abdil Yıldırım
 

Secde 27/11/2011

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 00:11
Tags: ,
.
“Secde, teslimiyetin altına beden diliyle atılan imzadır.”
.
Mustafa İslamoğlu
 

Büyük mesele.. 15/10/2011

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 00:40
Tags:
.
‘Namazı küçük görenin, büyük meselesi kalmamıştır…’
Senai Demirci
 

Namazlardan sonra dua.. 24/08/2011

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 02:17
Tags: ,
Dileklerinizi, farz namazların üzerine yazın..
Abdullah ibni Mesud (r.a.)
 

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 129 other followers