Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Bahara Uyananlar Nisan 1, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:47 pm
Tags: , ,

bahara-uyananlarBaşını kaldır çevrene bak ve dünü-bugünü bir arada görmeye çalış! Her şeyin muntazam bir tempoyla değişip gelişmekte olduğunu; dün minik bir tomurcuk, kuru bir tohumcuktan ibaret olan filizlerin, dânelerin boy atıp başak bağladıklarını, ayağa kalkıp çiçekler açtıklarını görecek ve hayretten hayrete gireceksin.

Evet, tıpkı baharda, otların, ağaçların, hatta bütün canlıların urbalarını giyip formalarını takması ve her biri kendine has renk, şekil, keyfiyet ve edâ ile gözlerimizi kamaştırıp gönüllerimizi coşturması, başlarımızı döndürüp bakışlarımızı bulandırması misillü; dünyânın dört bir yanında, değişik renk, değişik şekil ve değişik şîvede, fakat hepsi de o tek ve biricik gerçek etrafında olagelen en mevzun değişmeler, en dengeli gelişmeler birbirini takip etmekte ve adetâ Kudret-i Sonsuz, bütün handikaplara rağmen, iç içe baharlar gibi peşi peşine hârikalar ve mucizeler sergilemekte.

Evet, her biri birer cansız kaya parçasına dönmüş dağlara-tepelere, dağlarda-tepelerde kütükleşen ağaçlara, ağaçlar arasında kalakalmış cansız cenazelere, evlek evlek sular yürümekte yıllar yılı ayaklarımızın altında ölü gibi yatan toprak hayat olup fışkırmakta hava, su, yeşil yapraklara, renk renk çiçeklere ve tatlı meyvelere doğru sessiz sessiz akıp gitmekte.

Artık, bugünün dün; yarının da bugün olmayacağını daha iyi seziyor ve daha iyi anlıyoruz. Bugün ufukta bize göz kırpan güneş, dünkü o solgun yüzlü güneş değil. Yarının pırıl pırıl güneşleri de bugünün küsuftan sıyrılmaya çalışan güneşleri gibi olmayacaktır.

Bak daha şimdiden, her tarafta renkler, desenler ve şekiller; renkler, desenler ve şekiller üzerinde billûrlaşan duygular, düşünceler, anlayışlar her gün daha da netleşiyor berraklaşıyor ve çizgi çizgi özüne doğru kayıyor!

Aslında bu umumî değişme ve gelişmeyi, kendimizde görüp göstermemiz de mümkündür Rica ederim, bugünkü nesillerin dünkü nesiller olduğunu iddia edebilir miyiz? Sen dünkü “sen”, beriki de dünkü “o” mudur? Demek ki yarınki sen “sen”, o da “o” olarak kalmayacaktır.

Öyle ise bugünden irâdenle diril ve bir çağlayan gibi özüne doğru akmaya çalış! Zaten, etrafındaki bu canlılık ve dirilmelere adapte olamaz, duygu ve düşüncelerinle bu gürül gürül akıntıya kendini salamazsan olduğun yerde kalakalıp, kuruman kaçınılmaz olacaktır.

Bu canlılık, bu gelişme, bu kaynaşma ne muhteşem, ne göz kamaştırıcı! Bu pırıl pırıl baharın alkışçıları; temsilcileri ne mübârek ve ümitlerin bittiği aynı noktada çölleri cennetlere çevirerek irâdelerimize fer kazandıran kudret ne muazzam ve mübeccel!

Fethullah Gülen, Yeni Ümit

 

Ruhumuz hasta sen şifa ver ya Rabbi Şubat 28, 2009

Kategori: Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 4:14 pm
Tags:

Ruhumuz hasta sen şifa ver ya Rabbi

Kısa bir ömür. Küçük bir dünya. Herkese yetecek bir atmosfer. Peki, o zaman dünya için didişme neden? Neticede nice büyük mevki, makam ve zenginlik sahibi insan, dünya ve içindekilerini burada bırakıp gitmediler mi?

Tabii ki gittiler. Hem de hiç ummadıkları bir anda. Onlara sorulmadan. Aniden. Bir gece, bir sabah veya en mutlu oldukları bir demde. Öyleyse bizden öncekilere olan şeyin aynısı bize de olacak. Buna biz sünnetullah diyoruz, yüce Allah’ın toplumlar ve fertlerle ilgili değişmez kuralı.

Peki, neden bu kadar didişiyor, kavga ediyoruz. “Birbirinizi sevin, çevrenizi anlayan bir kalp ve gözle bakın” diyen sesi duymuyoruz. Çünkü bir kısmımız egomuza esir olmuşuz, bir kısmımız dünyaya aşırı tutkulanmışız, bir kısmımız dünyayı idare etmeye çabalıyoruz.

Çoluk çocuğumuza daha yaşanılır bir dünya bırakmak için başkasının çoluk çocuğunu düşünmüyoruz. Çevremiz için esirgemediğimiz anlayışı, başkasına göstermiyoruz. Çoğu kez sadece cenaze merasiminde Allah’ı hatırlıyoruz, sadece orada.

Orada bile duygularımızın bir yanında dünyada sonsuza kadar yaşanan baskın duygular vardır. Dilimizden bir dua dökülse, “Ya Rabbi uzun ömür ve sıhhat ver” diyeceğiz, olabilse ebedilik isteyeceğiz.

* * *

Kalbimiz hastadır. Ruhumuzda derin yaralar vardır. İnsanların yoğunluğu arasında “Allah’la halvet-Allah’la yalnızlaşmak” duygularından uzağız. Çoklukla birliği, birlikle çokluğu yakalama ufkundan uzak düşmüşüz.

Kısacası ruhumuz hem hasta hem yorgun. Verilenle yetinmiyoruz. Verilmeyenin peşindeyiz. Başkasında hiç olmayanın farkında olamıyoruz. Başkasında olanın farkındayız. Bir vadi altınımız olsa, öteki vadinin peşinde koşacağız.

Dar bir sokakta biri bizi durdurup sorsa, “Nereye gidiyorsun, ne olacaksın, bu koşu nereye kadar, üç kuşak öncesi dedenin mezarı hani nerde” dese, sadece duraksayıp yüzüne bakacağız. Anlamsız, sessiz, durağan.

Doğrudur. Emeller, temenniler bizi esir etmiş durumda. Diğerkámlık, başkasını düşünme duygularından uzaklaşmışız. Kendimizi iyi işlere, merhamete yönlendiremiyoruz. Sorulduğunda cevabımız hazırdır. “Ne yapalım, kaderimiz böyle, Allah böyle yazmış” deriz. Ama nedense günah işlerken, kötülük yaparken kaderi düşünmeyiz, günah işledikten sonra kendimizi avundurmak için kadere sığınırız.

Mademki bu kadar kaderciyiz, mademki “Ne yapayım kaderim böyleydi” diyoruz, o zaman dünyalık peşinde koşarken neden böyle düşünmüyoruz. Her şeyi ince ayrıntılara kadar hesap ediyoruz.

Evet, kader vardır ama kader seni mahkûm etmiyor, sen kendi hareket ve tercihlerinle kaderini hazırlıyorsun. Kaderinin senaristi sensin, başkası değil.

Efendim deriz bazen, “Acele niye? İleride tövbe ederiz. Kötülükleri sileriz. Hele bir de hacca gittik mi!.. Mezarımıza tertemiz gideriz”. Evet, bazen şeytan ve nefsimiz bu sözleri fısıldar. Kim bilir belki hiç zamanımız olmaz. Kim bilir belki bu pazarlık yüce Rabbimiz tarafından hoş karşılanmaz.

Belki hiç tövbe nasip olmaz. Belki aniden gelir, gelecek olan her şey. Şeytan bazen nefsimize hoş gelen ama bizi Allah’tan uzaklaştıran sözler fısıldar. Bizi vicdanen rahatlatır. Ama sorumluluktan kurtarmaz.

* * *

Hz. Ebubekir’in sözü ne kadar da mesaj yüklüdür: “Benim hasta bir kalbim var. Hasta kalplere şifa veren sensin ya Rabbi. Benim hasta kalbime de sen şifa ver ya Rabbi.”

Dünya geniş, hepimize yeter. Rızkı yaratan, káinata gönderdiği herkesin rızkını da göndermiştir. Dilek ve duygularımızı tartalım o zaman, egomuzu sorgulayalım. Allah’tan gafil olmayalım.

Bilmek lazım ki, kul Rabbini unutsa da, Rabb, kulunu unutmaz. Gelin hasta kalbimizi en büyük doktor olan Allah’ın tedavisiyle tedavi edelim, O’na yönelelim.

“Ben kendimi terk etsem de, ben kendimi bıraksam da sen beni bırakma ya Rabbi” diyelim.

 

Bir güne bir iyilik yetmez! Şubat 4, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 1:49 pm
Tags: ,

95ej0
Her insanın kıymeti iyiliği kadardır. Gökyüzüne yerden toz kalkar ama yeryüzüne gökten yağmur yağar. Her kap içinde olanı sızdırır. İyiler kendileri için değil, başkaları için vardır.

Bilge biri: “ALLAH’ım” diyordu. “Sen kötüleri esirge! İyileri zaten esirgemişsin, çünkü onları iyi yaratmışsın.”

İyilikte geciken, bugün yarın diyen, aza çoğa bakan aldanır. Yolda kalır. Hz. Ali; “Az vermekten utanma” der, “Umut kırmak daha utandırıcıdır.”

İyiler işini bilirler. ALLAH için severler. ALLAH için verirler. Ve şu müjdeye ererler:

“Onlar, ALLAH’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği tavsiye ederler, kötülükten sakındırır, hayırda yarışırlar. İşte onlar iyi ve hayırlı kullardır.” (Âl-i İmran, 114)

Rahmetli Hüseyin amcadan dinlemiştim. Cemaatinden olduğu caminin ihtiyaçları için Cuma namazı bitiminde yardım toplar. Her insan bir değil ya, aksi mizaçlı biri çıkışta: “İlle de bir şey vermek zorunda mıyız?” diye bağırır.

Hüseyin Amca gayet nezaketle: “Hayır efendim” der, “Biz verenden alıyoruz, vermeyenden değil.”

İşte bu insan iyilik için yaratılmıştır. Ama nefsimiz fakirlikle korkutur, cimriliğe sevk eder. Oysa mutluluğun yolu kısadır, ama ulaşmak zordur. Bel bükülmeden de odun yarılmaz ya. İyiliğin yolcusu birazcık zahmeti göze almalı.

Evet insan verdiğini aza saymalı, aldığını da çoğa. Gitmeyene gitmeli. Nice ahbap, nice eski dostlar komşular var, aramayanı biz arayıp bulmalıyız. Cimrilik, kimi zengin etmiş ki? Cömerdin eli açık, iyinin bahtı açık. Garibe bir selâm, bir ekmekten iyidir. Gönül alıcı bir söz kışı bahara çevirir. İyiliğin küçüğü olmaz.

Yaşlı bir komşu teyzemiz vardı, gördüğümde selâm verir, hâlini hatırını sorardım. “Bir arzun, bir isteğin var mı teyzeciğim?” derdim. Nuranî ihtiyar gülümseyen bir yüzle: “Ah be oğlum” derdi, “İnsana bu yaşta bir selâm, bir de tatlı kelâm gerek, onu da yapıyorsun. ALLAH razı olsun.”

Kalbimizin kapılarını açmalı, iyilikte yarışmalıyız. Bizdeki nimet emanet. Verelim ki yerini bulsun. Verelim ki, verdiğimiz bizim olsun. Elde tuttuğumuz değil, elden çıkardığımız bizim öz malımız olur. “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyorlar ama eksik söylüyorlar. Siz bırakın vermeyi, o hayra niyet etmenizin bile sevabı, verilmiş gibi yazılıyor. Yarım hurma ile dahi olsa iyilikten geri kalmamalıyız. Rabbimiz Kur’ân’da bize doğru yolu gösteriyor: “…ALLAH sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece insanlara iyilik yap…” (Kasas, 77)

Rabbimizin o sonsuz rahmeti karşısında her zaman ve her daim hayretteyim.

Herkesin hayra, iyiliğe koşuştuğu bir dünyaya özlem duymalıyız. Ziya Osman Saba’nın bir şiiri, bu hasret ve iştiyakla duâ gibi yükseliyor içimden:

“Bir yeşil yer bilirim ormanların içinde, / Bütün gün mavi bir gök, bir rüzgâr, akşam esen. / Dedikodusuz bir köy, herkes kendi işinde, / (…) / Her an düşüneceğim: ALLAH ne kadar iyi! / Bir parça aşk, bir parça sevinç, su, güneş, ekmek, / Bahtiyar seveceğiz yaşamayı, ölmeyi.”

Madem dünya ahiretin tarlası, burda ekip, burda kazanacağız.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyuruyor: “Siz nasıl bir tayı yetiştirip büyütürsünüz, ALLAH da (cc) rızası uğruna verdiğiniz bir hurmayı, Uhud Dağı kadar büyütür.”

Verenler kazandı, sıra bize geldi. Kimse gücüm yok diyemez. Herkesin yapacağı bir iyilik vardır. Bir güne, bir iyilik yetmez. Bazen bir iyiliğin içinde bir ömrün sevabı gizli olabilir. Bediüzzaman Hazretleri de öyle demiyor mu?

“Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesi açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet, Kur’ân kadar fayda verebilir.”

Bir iyiliğin insan hayatını tümden nasıl değiştirebileceğini Hz. Mevlânâ şu kıssayla anlatır:

“Musa Peygamberin çobanlık yaptığı sıralarda, sürüsünden bir koyun kaçtı. Hz. Musa, onun peşinden saatlerce koştu. Öyle ki, ayak tabanları şişti ve yara oldu. Gece bastırınca, koyun yoruldu ve yavaşladı, bir yerde durdu kaldı. Hz. Musa da (as) onu yakaladı. Biraz olsun öfkelenmedi. Koyunun postundaki tozu toprağı elleriyle temizledi. Başını okşadı, sırtını sıvazladı ve:

“Haydi bana acımadın, beni arkandan bu kadar koşturdun fakat; kendini ne diye bu kadar yordun?” dedi.

“Onun böyle demesi üzerine Cenâb-ı Hak meleklerine şöyle buyurdu: Musa’ya peygamberlik yakışır!”

İyiliği anlayan ve derinden kavrayan insanların hikâyesini bir de rahmetli Prof. Dr. Saffet Solak Hocamızdan dinleyelim:

“Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan hacıanneye sıkılarak sordum: “Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” Hacıanne:

“Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz,” dedi.

Merak ettim, tekrar sordum: “Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?” Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi: “Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.”

Evet o insanlar âlim değildi belki ama, derin bir irfan sahibiydiler. Çok şeyi değil ama bir şeyi çok iyi biliyorlardı. İyiliğin gecesi, gündüzü olmaz. Küçüğü büyüğü olmaz. Bunu biliyorlardı işte. “İyilik ve takvada yardımlaşın.” (Maide: 2) Kur’ân’ın bu emrini okumakla kalmıyor, yaşıyorlardı.

Son sözümüz Sinan Paşa’nın duâsı olsun:

“İlâhi! Kabul Senden, red Senden. İlâhî, şifâ Senden, dert Senden.

İlâhî! Her şeyi gülzâr ettinse ânı ittim. İlâhî! Elime her ne sundunsa ânı tuttum.

İlâhî! Gönlüm oduna her ne yaktınsa, ol tüter. İlâhî! Vücudum bağına her ne diktinse ol biter.

İlâhî! Dil verdin, zikrinden ayırma; gönül verdin fikrinden çevirme. İman verdin, daim eyle; ihsan verdin, kaim eyle.”

Bir güne bir iyilik yetmez. Rabbim hayrı ve iyiliği seller, sebiller gibi akıtsın…

SELİM GÜNDÜZALP

 

Yüz yıldır çaresizce yolu gözlenen yiğit yerinden kalkıyor ve zulmün karşısına dikiliyor. Ocak 31, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:17 pm
Tags:

bizim-dunyanin-sizin-savasi-bitirmenize-ihtiyaci-var

Şimdi yüz yıl aradan sonra bir ruh yeniden diriliyor ve kimsesizin kimsesi olarak mazlumun hakkını söke söke alıyor. Kötülük çok zor günler geçiriyor. Bir avuçluk nüfusuyla dünyaya hükmetmeye kalkan zalimler, karşılarında tir tir titredikleri Osmanlı’nın torunlarını buluyor. Şimdi bir çağ kapanıyor bir çağ açılıyor. Bir saltanat sona eriyor. Tıpkı dedeleri gibi yürekli, cesur bir millet, yeniden kendine geliyor. Yüz yıldır meydanı boş bulanların at oynattığı coğrafyada, bu toprakların gerçek sahipleri şimdi zalimden hesap soruyor. Türkiye’nin Başbakanı yüz milyonlarca insanın gönlünü fethediyor. Çaresizlik içindeki milletler yüzünü Türkiye’ye dönüyor. Binlerce kilometre uzaktaki mazlumların imdadına yetişen Osmanlı ruhu, gözyaşları içinde karşılanıyor. Türkiye’nin başbakanını dünya alkışlıyor. Kötülük büyük şok yaşıyor. Katledilen minicik bebeklerin, çocukların, anaların, babaların hesabı soruluyor.

Şimdi; Ne olur Gazzeli anam. Git kundaktaki evladının mezarına. Ve de ki; Hani yavrum sana anlattığım Osmanlı vardı ya ! Hani bu topraklarda yüzyıllarca barışın simgesi olan devlet. İşte o Osmanlı’nın torunları yerlerinden kalktı ve seni katledenlerin karşısına dikildi. Görmeliydin yavrum. Şimdi; Ne olur Gazzeli yavrucak. Git babanın mezarına. Ve de ki ; Hani baba hep anlatırdın ya bize Osmanlıyı. Bugün olsalardı hiç biz bu durumda olur muyduk derdin. İşte onların torunları seni şehit edenlerden dünyanın önünde hesap sordu. Görmeliydin baba. Şimdi; Ne olur Gazzeli kardeşim. Acımasızca vurulan dedenin mezarına git. Ve de ki; Hani hep anlatırdın ya. Osmanlı zor durumdakilerin imdadına iki elleri kanda da olsa yetişirdi diye. Yetiştiler dede. Yetiştiler. Dünyayı dar ettiler bize zulmedenlere. Tokat gibi indiler zalimin tepesine. Görmeliydin dede. Şimdi Ne olur Gazzeli evlat. Git anacığının mezarına. Ve de ki; Hani üzerimize bombalar yağarken demiştin ya bana. Bir gün bunlara da hesap soran birileri çıkar diye. Analar illa ki zulme sesini çıkaracak yiğitler doğurmuştur diye. Çıktı anam, çıktı. Her gece başucumda anlattığın hikayedeki yürekli adamlar oturdukları yerden kalktı. Bir tarih yazıldı anne. Görmeliydin anacığım. Görmeliydin… Ümitlerimizi kaybetmek üzereyken yeni bir ruh doğdu. Türkiye’nin Başbakanı zalimin de zalimi alkışlayanın da canına okudu.

Rahat uyu anam.

Rahat uyu.

Meğer sahipsiz değilmişiz.

Abdullah ABDULKADİROĞLU / 30.01.2009 / Zaman

 

Sevginin tarifi Ocak 29, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 6:44 pm
Tags: ,

oknkhnk1 ”.. Sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saadet olsun. Evet Hâlık-ı Zülcelâl’inden havf etmek, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. ” (Sözler, 24. Söz)


Nasıl ki acıkma duygusunu Allah içimize yerleştirmişse, sevmek duygusunu da öyle içimize yerleştirmiştir. İnsan mutlaka sevecektir. Sevmemek olmaz. Acıkmamak oluyor mu? Sevmemek de olamaz. İnsan, sevmeli. Ama neyi? Müslüman olarak Allah’ı seveceğiz. Allah’ın sevdiklerini seveceğiz. Allah’ı sevenleri seveceğiz. Sevmenin alâmeti, sevdiğine hizmet etmektir. Allah’ı seviyorsak, Allah’a hizmet edeceğiz. Hizmetimiz, Allah’ı sevdiğimizi gösterir. Bu esaslar dairesinde sevmek duygusu çok önemlidir. Sevmek duygusuyla aile bireyleri birbirine bağlanır. İnsan, vatanına bağlanır, işine bağlanır. Sevmek duygusu olmasa, her şey birbirinden kopar.

ooooooooooooo1

Her şeyde bir sevgi var. Toprak buluta âşık. Bulut bitkilere âşık. Bitkiler toprağa âşık. Dal yaprağa âşık. Kâinattaki her şey, birbiriyle alakalı olduğuna göre kâinatın mayası sevgidir, aşktır. Her canlı bir diğerine muhtaçtır. İşte bu muhtaçlık alakaya dönüşüyor. Alaka, aşktır.

Muhabbet, kâinattaki her şeyi birbirine bağlar. İnsan kâinat ağacının meyvesidir. Koyunu severiz, meyveleri severiz, kırları severiz. Amma sevgiyi böyle dağıtırsak, Allah’a bir şey kalmaz. Biz, öncelikli sevgimizi Allah’a ve Peygamberimize (sas) yöneltmeliyiz.

Güneş doğar, toprak yeşillenir. Susuz kalan bitkiler yaprak yaprak el açar, Allah’tan su ister. Rüzgâr, su dolu bulutları bitkilerin üstüne getirir ve yağmur rahmet olarak yağar. Su gibi bir şeyden her şeyi yaratan Allah, yağmurla dünyanın yüzünü güldürür. Buharlar denizlerden yükselir. Dağlara derelere yağar. Deredeki sular durmadan koşar. Çünkü onu bekleyenler var. Gidecek bahçeleri, bağları, tarlaları sulayacak. Mideleri yaratan Allah, midelerin ihtiyacını da yaratmış. Sevgi, yardımlaşmadır. Kainattaki her şey birbiriyle yardımlaşırken bazı kimseler “hayat kavgadır” diyorlar. Hayat kavga değil, yardımlaşmadır.

Sevgi görünmeyen iptir. Elementleri birbirine bağlar. Maddenin en küçüğü atomdan maddenin en büyüğü güneş sistemine kadar her şeyde sevginin izlerine, çekim kanunuyla rastlıyoruz. Topraktaki kökler toprağın ne olduğunu anlamaz; fakat toprağın içindedir. Sevgi de toprak gibidir. Herkes o sevginin içindedir; fakat sevginin ne olduğunu bilen azdır.

Hekimoğlu İSMAİL

 

Müminin özel vasfı: Sabır ve şükür! Ocak 29, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 6:23 pm
Tags: , ,

sabır ve şükür

Sıkıntıların içindeki zahmetlere kilitlenip rahmetleri göremeyen bazı soru sahiplerine arz ediyorum bu konuyu.

Bir adam, Efendimiz (sas) Hazretleri’ne gelerek şöyle sormuş:

-Ya Resulallah, demiş, bana öyle bir şey haber ver ki onu yapınca cennete layık hale geleyim.!

Şöyle anlatmış cennete layık hale gelme anlayışını:

-Allah’ın senin hakkındaki takdirine ya sabırla ya da şükürle karşılık ver; cennete layık hale geldin gitti.

Evet, maruz kalınan İlahî takdirlere ya sabır ya da şükürle karşılık vermek Neden ya sabır ya da şükür?. Çünkü mümin insanın özel vasfıdır bu sabır ve şükür. Bu özel vasfı sayesinde inanmış insan, hayatta karşılaştığı her durumu hakkında hayra çevirebilir. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, müminin her halini hayra çeviren bu özel vasfını şöyle haber vermiştir bizlere:

-Hayret edilir müminin haline. Üzücü bir olayla karşılaşsa sabreder kazanır, sevindirici bir olayla karşılaşsa şükreder yine kazanır. Yani mümin bu özel vasfı sayesinde her olayı hakkında hayra çevirebilir. Böylece tevekkül ve teslimiyeti ona hep kazandırır, hiç kaybettirmez.

Nitekim Lokman Hekim de müminin bu sabırlı halini şöyle izah der:

-Nasıl madenin kıymetlisi ateşe verilince üzerindeki pası dökülüp altından öz cevheri çıkarsa, Allah’ın sevdiği kulları da maruz kaldıkları musibetleri sabır ve tevekkülle karşılayarak günahlardan arınmış saf kulları haline gelirler…

Kaldı ki, bizim şer sanıp da üzüntü, sıkıntı duyduğumuz birçok olayların aslında şer değil hayır olduğu da daha sonraki sonuçlarından anlaşılır. Yanıldığımızı, boşuna üzüldüğümüzü de o zaman mahcubiyet duyarak idrak ederiz. Ama baştan o sıkıntıyı da yaşarız..

Hikmet alimleri müminin maruz kaldığı musibet ve sıkıntıları iki kısma ayırıyorlar.

-Kulun makamının yükselmesi için gelen sıkıntılar. İşlemiş olduğu günahın cezası olarak gelen sıkıntılar. Şurası kesindir ki, her iki hal de kulun lehinedir. Çünkü kul burada günahının cezasını çekmezse ahirete tehir edilir. Ahiretin cezası ise dünya ile kıyaslanamayacak kadar ağır ve acı olur. Bundan dolayı kamil insanlar maruz kaldıkları musibet ve sıkıntıları günahlarının peşin olarak verilen cezası diye yorumlayarak ayrıca bundan sevinç duymuşlar, musibetin içinde de yine bir nevi mutluluk hissetmişler.

Başa gelen musibetlerin, günahların karşılığı olduğuna dair verilen misalde şu olay anlatılır: Sahabeden bir zat, cahiliye devrinde tanıdığı bir kadınla yolda karşılaşır. Ayaküstü sohbetten sonra ayrılıp giden kadının arkasından bakmaya devam eder. Bu sırada önündeki çukura giren ayağı kırılır. Sonra Resulüllah’ın (sas) huzuruna gelerek kadına bakarken ayağının kırıldığını anlatınca Efendimiz (sas) şöyle bir hatırlatmada bulunur:

-Allah, bir kulunu severse onun işlemiş olduğu hatasının cezasını hemen peşin olarak verir, ahirete tehir etmez! Böylece kul, burada cezasını çektiğinden ahirete o günahla gitmekten kurtulmuş olur. Demek ki, maruz kaldığımız sıkıntılar işlediğimiz yanlışlarımızın bir bakıma cezasını teşkil ediyorsa, buna da üzülmemek, aksine sevinmek bile mümkün.. Ahirete tehir edilmeyip dünyada ödemek söz konusudur çünkü.

Kaldı ki, hikmet alimlerinin ikazına göre, dünyevî sıkıntılar korkulacak sıkıntılar da değildir. Asıl korkulacak sıkıntı ve musibet, dine gelen sıkıntı ve musibettir. Dinin emrini yaşama aşk ve şevkinden mahrum kalma musibetidir. Bu musibetin insana kazandıracak hiçbir hayır yanı yoktur. Ama dünyevî musibetin verdiği zahmet burada kalır, kazandırdığı rahmet ise ahirete beraber gider… İşte bu farktan dolayıdır ki hikmet alimi Sehl bin Abullah’a şikâyette bulunan bir adam “Evime hırsız girmiş, altınlarımızı çalıp götürmüş.”deyince şöyle cevap vermiş:

-Bunlar dünyevî musibetlerdir.. Ya musibet malına değil de dinine gelse de, şeytan kafana girip vesvese vererek imanını çalmış olsaydı ne yapacaktın? Asıl musibet bu musibettir. Dini yaşama aşk ve şevkini kaybetme musibeti. Korkacaksanız böyle musibetten korkun!.

-Ne dersiniz? Maruz kaldığımız sıkıntı ve musibetlere böyle geniş şekilde bakabiliyor muyuz?..

AHMED ŞAHİN

 

Derdin Özünü Emmek Ocak 29, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 6:16 pm
Tags:

kardelen

DERDİN NEDİR, neyi dert ediniyorsun; derdin özünü emmişsen, özün dertten kurtulmuştur… Kurtuluş; dertlerin tükenmesinde değil, tükenmez şifayı bulmakta… Cennet neresi, cehennem ne kadar uzak, ölüm ne yakın, ömür ne kısa, hayat ne uzun? Hepsi şuurdan damlayan bir katre içinde kayıp…

İdrak kapılarını açan dertler, dert değil devadır… Kapılar açılmamışsa yıldızlar ne yapsın, zerreler ne söylesin? Hikmet bahçelerinde irfan devşirmiyorsan, kaç kâinat olsa ne yazar?

Dert darbelerinin açtığı tüneller; seni, içindeki cenneti götürecektir… Cennetin güzelliğini daha iyi idrak edebilmem için, keder ateşlerde kavrulmalısın… Ateşin ötesinde; altlarından ırmaklar akan cennet… Üstünden geçersin ateş elemlerin, seni yakmaz; içinde yanan iman alevi gürse… Cehennem ne kadar kavursa da, geç der, beni de söndüreceksin; O Nur-u İlahiye nar bir şey yapamaz…

Her nakışta, nara ve nura giden yolu idrak etmişsen irfana ermişsindir; derdi dert etme, seni terbiye için gelmiştir… Her hadisede güzelliği ve çirkinliği fark etmişsen; hayatı idrak etmişsindir; sonun güzeldir… Eşyayı, “eşya” olmaktan öte görmüşsen, irfan ufukların genişlemiştir; dert değil yağan, feyz yağmurları… Aradığın idrak, avuçlarına damla damla dökülecektir; kalbini temiz ve açık tut…

Niyet ve nazarın temizse, kömür kederler bile sevinç altınlara dönüşür; küllerin arkasından koşma ve ağlama… Amal ve emellerini öyle bir yüksek niyette tut ki, keder külleri erişemesin; nurani iklimlerde nefes alıp veresin…

Nereye bakıyorsun; neyi düşünüyorsun, düşlerine ne düşüyor? Sana elem veren elemler, seni nereye taşıyor; düşünmeye değer dert… Düşlerine giren dertler, idrakini açıyorsa sabah yakındır… Yakınmak için değil yıkanmak içindir, yanmak için değil yangınlardan korunmak içindir düzeyli dertler…

Keder gecelerde hikmet içiyorsan sevinç sabahlar, serin seherler senindir… Sevinmelisin seni bulduran, seni “ben” den koparan kederlere… Üzülmelisin seni “ben”leştiren sevinçlere… Coşmalısın; bir damlada deryayı görmekle, kurumalısın; deryada damlanın derinliğini görmemekle…

Gam dağlarına çıktığında sonsuzluğu seyreden yıldızları görüyorsan, güldüğün gündür… Çukur sevinçlere seviniyorsan, gün; ağlayacağın gündür… Kederin katmerlisi, kendine gelmediğin, “ben”le barışmadığın kederdir… Ah ne keder…

Kederin kalbini girmekten korkma, kederin kalbine kaplamasından kork… Keyif kaçırsa da kederler, gecikmeyecek sevinçleri söyler; kalbi berrak, nazarı temizlere… Berrak ve temiz değilse idrakin, aydınlık değilse irfan ufkun; ne kadar kederlensen yeridir, ne kadar elem duysan azdır…

Sevinciniz bol, kederiniz az, gamınız küçük olsun.

Hüseyin Eren