
Bir insanın
imandan nasibi
mahlukâta şefkati kadardır.
M. Fethullah Gülen
Müptelâ-yı mihnet-i mâsivâyım Efendim!
Garîk-i bahr-i isyân u rüsvâyım Efendim!
Açılsın ne olur cemâl-i pâkinden nikâb!
Yüzüne aşinâ-yı pür-vefâyım Efendim!
Varıp bezmine âşıkân bin bir leâl ister,
Ben bir garîb-i nâlân u şeydâyım Efendim!
Geçer candan, girenler haremgâhına bir kez,
O dertten bin belâya müptelâyım Efendim..!
Olur Mecnûn görenler ruhsârını a cânân!
Kapında mülk-i serâp bir gedâyım Efendim!
Esîr-i dâm-ı firkatte hep yandım yakıldım;
Her subh u şâm inim inim bir nâyım Efendim!
Seherler bûy-ı huzûrunla tüterken her şeb,
Ben neden nâr-ı hasrete yanayım Efendim!
Gel kerem kıl bırakma bendeni bu hicrânla!
Kılmazsan kerem, nasıl dayanayım Efendim!
Müptelâ-yı mihnet-i mâsivâyım Efendim!
Garîk-i bahr-i isyân u rüsvâyım Efendim!
Açılsın ne olur cemâl-i pâkinden nikâb!
Yüzüne aşinâ-yı pür-vefâyım Efendim!
Varıp bezmine âşıkân bin bir leâl ister,
Ben bir garîb-i nâlân u şeydâyım Efendim!
Geçer candan, girenler haremgâhına bir kez,
O dertten bin belâya müptelâyım Efendim..!
Olur Mecnûn görenler ruhsârını a cânân!
Kapında mülk-i serâp bir gedâyım Efendim!
Esîr-i dâm-ı firkatte hep yandım yakıldım;
Her subh u şâm inim inim bir nâyım Efendim!
Seherler bûy-ı huzûrunla tüterken her şeb,
Ben neden nâr-ı hasrete yanayım Efendim!
Gel kerem kıl bırakma bendeni bu hicrânla!
Kılmazsan kerem, nasıl dayanayım Efendim!
Fethullah Gülen

Yıllar önce kasetten dinlediğim ve kimi kardeşlerimin ağlamalarına şahid olduğum bir bayram hutbesinin, yazıya aktarılmasıdır…Alvarlı İmam ne güzel der:
“Mevlâ bizi affede, bayram o bayram olur..
Cürm ü hatalar gide, bayram o bayram olur.
OKUMANIZ ÜMİDİYLE…
BİR BAYRAM HUTBESİ…
Aziz Mü’minler,
Ramazan gelirken bin nazla ve dolu dolu düşüncelerle gelir. Miâdı dolunca da kendini duyura duyura gider. Ne var ki, Ramazanlaşan ruhlara tam bir boşluk yaşatmamak için de bizi, hayrı, bereketi, neş’esi sıkıştırılmış bir gün diyebileceğimiz bayrama emanet eder. Ramazandan sonra bayramın gelişi sürpriz olmasa da, o alışılmışın çok çok üstünde bir canlılık ve ülfetlerin eskitemediği bir eda ile ufukta belirir; bir dolunay gibi yükselir ve gözlerimize, gönüllerimize kâse kâse heyecan sunar. Ramazanla sıcak alâka kurabilmiş hemen herkes bayramı, ilâhî ihsanların bir tevzî’ zamanı füsunuyla duyar, onu olabildiğine tılsımlı bulur; onun bu semavî cazibe ve büyüsüyle, Ramazanın ayrılış şokunu daha hafif hisseder ve koca bir gufran ayının vedasıyla engin bir ihsan gününün şölenini iç içe yaşar.
Hüzün ve sevincin birbiriyle sarmaş dolaş olup kardeşliği doyasıya yaşadığı ve hatta tek vücud hâline geldiği zaman dilimleri bayramlarda saklıdır. Bayramda bazen, Ramazan kurnalarında yıkanıp temizlenme, rahmet ve mağfireti bulma ve ateşten kurtulacak olma ümidiyle dopdolu olan gönüller, bazen de, bu vuslat günlerini sevdiklerinden ayrı geçirmenin verdiği hüzün, İslâm’ın ve Müslümanların garipliğinin hasıl ettiği ızdırap ve daha başka saiklerle kıvrım kıvrımdırlar.
Nice Hak eri vardır ki; yağmur yüklü bahar bulutları gibi rahmete durmuşlardır bayramlarda bile..
“Bayram gelmiş neyime,
Kan damlar yüreğime”
der ağlarlar. Düşmanlarının kin ve nefreti, müntesiplerinin de vefasızlığı arasında esir hayatı yaşayan son devirlerin mazlumu İslâm’a ağlar; Allah ve Rasûlü’nün gerektiği gibi bilinmemesi, azı müstesna Müslümanların da böyle bir dertlerinin olmaması karşısında gözyaşı dökerler.
Mesuliyet şuuru ile dopdolu bazı dava erleri de, Allah’a hakiki kul olma yolunda küheylânlar gibi koşturur, vazifelerini eda etme gayretiyle didinir durur, dünyanın yükünü omuzlarında taşıyor gibi dertli ve çileli hedeflerine yol vurur.. vurur; ama, yine de kulluklarını yeterli görmez, af fermanının eline verilmesini bekleyen bir mücrim edasıyla iki büklüm bayramı idrak ederler. Bayram onlara hüzün getirir, dert içirir. O mahcup kullar, derinden “of” çekerler; gözyaşına hasret seccadelere “of”, çöller gibi kupkuru atmosferimize “of”, âdeta birer buz parçası olan çehrelerimize “of”, bakışlarımızın anlamsızlığına “of”, bir türlü samimi olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize, mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize “of”, hatalarımıza ‘of’, zaaflarımıza ‘of’, elinde mel’abe hâline geldiğimiz nefsin tuzaklarına ‘of’ der ve M. Lutfî Hazretleri gibi,
“Mevlâ bizi affede bayram o bayram olur,
Cürm ü hatalar gide bayram o bayram olur” sözleriyle inlerler.
Nazarlarını Hakk’ın kapısına dikmiş öyle rabbânîler de vardır ki, dünyada yaşanan bayramlar onlara hakiki lezzet vermez. Yaradanın hoşnutluğunu bulacakları gün “şeb-i arûs”dur onlar için.. ötelere çocuk saffetiyle kanatlanma, Yüce Rabbin “sizden razıyım” fermanını duyma asıl bayram sebebidir ve bundan dolayı dillerinde hep “öteler” türküsü vardır:
“Ölüm ayrılık ama bize bayram sevinci
Hoşnut ise Yaradan yolda bulunmuş inci”
Evet, herkes kendi kalb ve ruh enginliğine göre bayramlardan bir şeyler alır ve o günlerin sihirli atmosferine kendini kaptırır.. bazen bütün renk, koku, ses ve tatları ruh süzgecinde yakalayan masum yavrucak gibi pür neş’e ve hayat dolu; bazen de, ciğerparesinin firkatiyle ağırlaşmış başını duvara yaslayan, gözü yolda ana gibi mahzun ve buğulu.
Ama her şeye rağmen, bayram Allah’ın rahmetine en büyük vesilelerden biri kabul edilmeli ve öyle değerlendirilmelidir. Bayram, Rahmân’ın rahmetinin bütün mahlukatı kuşattığı, şeytanın bile affolma ümidine kapıldığı merhamet zamanıdır. Bizim bayramlarımız bu yönüyle başkalarının festival ve karnaval günlerinden ayrılır. Bayram eğlencelerimiz, sevinç ve neş’elerimiz ciddî bir kulluk bohçasına sarılıdır. Bunun için de biz, o mübarek günleri yalnızca eğlence ve biraz da gaflet vakti gibi kabul etmez, aksine Ramazan yağmurlarıyla iyice kabaran rahmet deryasının payımıza düşen meyvelerini toplama mevsimi biliriz. Bir ay boyunca, tâkatimiz ölçüsünde kulluk hünerlerimizi, ubudiyet kabiliyetlerimizi sergiledikten sonra, asıl Söz Sahibine bakışlarımızı çevirir ve O’nun da ululuğuna yakışanı göstermesini bekleriz. Hani anlatılır ya:
Gazneli Mahmud devrinde bir eşkiya çetesi, haydut güruhu türer. O günün emniyet teşkilatı ne yaparsa yapsın bir türlü soygun, hırsızlık ve gaspların önünü alamaz. Nihayet Sultan Mahmud, bu meseleyi bizzat kendisi halletmeye niyetlenir. Kılık-kıyafet değiştirir ve bir şekilde kendisi de çeteye dahil olur. Büyük bir soygun öncesi bütün mücrimler bir araya gelir, kendi hünerlerini anlatır ve plân yaparlar. Birisi, “Ben düz kale duvarına bir çırpıda çıkabilirim.”; diğeri, “Benim açamayacağım kapı yoktur, en zorlularını göz açıp kapayıncaya kadar açabilirim.” der… ve hepsi sırasıyla kabiliyetlerini sayıp dökerler. Gazneli Mahmud’a sıra gelince o, “Ben, başımı sağa çevirirsem bir sürü can kurtulur, sola çevirince de nice kelleler alırım.” der. Bu söze çok mânâ veremeseler de üzerinde fazla durmazlar ve plânlarını tamamlarlar. Ertesi gün, dönemin en büyük soygunu yapılmıştır ve ortada haramilerin kimliğine dair hiçbir iz yoktur. Sultan Mahmut, bir gece önce aralarında olduğu o yaramaz arkadaşlarının yerini iyice öğrenir ve derdest ettirip onları huzuruna çıkartır. Nasıl yakalandıklarına akıl-sır erdiremeyen suçlular, karşılarında bir gün önceki suç arkadaşlarını görünce şaşkına döner ve meseleyi anlarlar. Başları önde, haklarında verilecek hükmü beklerler. Sultan, “Dün gece hepiniz hünerlerinizi gösterdiniz. Hepsi çok ustacaydı. Şimdi sıra bende, ben de kendi maharetimi göstereceğim.” der ve kafasını sağa doğru çevirip boynunu büker. Onlar kendi tavırlarını ortaya koyarken, Sultan da şanına yakışanı yapmış ve bütün mücrimleri affetmiş, onları merhametle ıslah etme yoluna gitmiştir.
Muhterem büyüklerim, mübarek arkadaşlarım,
İşte bayram, Sultan’ın sultanlığını gösterme zamanıdır. Gedâya gedâlık, sultana da sultanlık yaraşır. O’nun kapıkulları dahi ‘bayram’ deyip yetim başı okşarken, fakir-fukara sevindirirken, bütün dargınlıkları unutup hataları affederken Rahmeti Sonsuz’un farklı muamelesi düşünülebilir mi!. Siz yeter ki bir yetim, bir fakir ve bir mücrim edasıyla boyun bükün, el açın ve af fermanı ümidiyle O’nun eşiğine yüz sürün. Yeter ki acz ve fakrini müdrik muhtaçlar tavrıyla Kadîr ve Ganî’ye teveccüh edin. Göreceksiniz ne sırlı koridorlar açılacak önünüzde. Hissedeceksiniz ne ulufeler, hediye ve lütuflar belirecek sinelerinizde. Ve sezeceksiniz gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insanın idrak edemediği daha ne muhteşem nimetler var ötede.
Evet, biz, bütün bir ömür boyu, Cennet’e doğru uzayan yollarda önümüzü kesen sıkıntı, meşakkat ve çeşit çeşit gailelerle; Cehennem’e çeken tünellerde pusu kurmuş bekleyen türlü türlü arzular, iştihalar ve şehvetlerle mücadele ede ede Cennet yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ederiz. Aynen öyle de, iyi bir imtihan verip hayatımızı “Hakk rızası” çizgisinde yaşayarak geçirdiğimizi sandığımız ramazandan sonra da öteler adına önemli adımlar atmaya muvaffak olduğumuz mülahazasıyla, muvaffak eden Zat’a karşı içimizde rahmet buudlu bir kısım beklentilerin hasıl olması gayet normal ve hattâ Allah’a inanmış olmanın gereğidir.
İşte bu iman sâikiyle, rahmet deryasının galeyana geldiğine inandığımız şu demlerde, Rahmeti Sonsuz’un dergahına el açmak, en nazlı dilekler, en içten iniltilerle O’nun kapısının tokmağına dokunmak, sonra başımızı o kapının eşiğine koyarak içimizi sadece O’na dökmek; Sultan’ımızın af ve merhametine sığınan köleler olduğumuzu ifade etmek istiyoruz:
Ey Rab! Ciddi bir yol almış sayılmasak da yıllar var hep yollardayız. Ufkumuz gam ve kederle tülleniyor. Önümüzdeki engebeler beşer takatini aşkın görünüyor. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü ve’t-teslîmât) perişan, derbeder ve ızdırap içinde.. müslümanlık gelenek ve göreneklerin darlığına mahkum.. ibadet ü tâat kültür televvünlü.. duygular, düşünceler fantezilere emanet.. mücadelelerin esası da çıkarlar, menfaatler, ırkî mülahazalara dayalı. Ölenler bir hiç uğruna ölüyor, öldürenler işledikleri cinayetleri mücahede sayıyor.
Ey Rab! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun.. iç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sadık kullarını yalnız bırakma. Senden kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulus istiyoruz. Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını duyur. “N’olur ya Rabbî, n’olur ya Rabbî, neyin noksan olur ya Rabbî.” Rahmet Senin sıfatın, inayet adetin, af şanın; bizler de o rahmet, o inayet ve o mağfirete muhtaç kullarınız. “Kerem kıl kesme Sultanım keremin bînevâlerden / Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden.” Senin kapının genişliği başımızı sokacak başka kapı aramaya ihtiyaç bırakmamıştır. Başımızı o kapıdan içeriye sokabildiğimiz kadar sokuyor, sesimizi edep ve temkinle kalibre ediyor ve Senden arızasız ibadet ü tâat adına bir güç, masiyetler karşısında sarsılmayacak sağlam bir irade ve musibetleri iyi değerlendirebilecek bir idrak ve bir basiret istiyoruz. İstediklerimizi ver ve bizi kendi darlığımıza mahkum etme.
Biz her şeyimizle Seniniz; Sana hamd ü senâda bulunuyorsak, Senin lutfettiğin uzuvlarla bunu yapıyoruz; kulluğuna koşuyorsak, boynumuzdaki acz ü fakr tasmasının gereğini yerine getiriyoruz. Bunlar Sana göre değil, bizim tutarsızlığımız çerçevesinde çırpınışlar.. evet, nerede Senin ululuk ve azametin, nerede bizdeki kulluk? Nerede o altından kalkılmaz lûtuf ve ihsanlar, nerede bizdeki o kırık kol ve kanatlar?..
Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla başbaşa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyanet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibir u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde içiçe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.
Bizleri bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir alemde yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde nefis, şeytan ve aynı takımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol boyu yüzlerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor. İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her halimizden belli; bizleri yara-bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bu güne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz.
Bu güne kadar başka hülyalar peşinde koşa koşa yorulduk. Sensizlik canımıza tâk etti.. meğer, mülahazalarda Sen olmayınca en geniş yollar ne kadar da daralıyormuş, şehrahlar nasıl da sevimsiz patikalara dönüyormuş…
Bundan sonra olsun, artık oturup kalkıp hep Seni düşünelim.. her şeyi Sana bağlayıp öyle sevelim.. vuslat hülyalarıyla yaşayıp Sana karşı iştiyakla köpürüp duralım. Senin için kıyam edip, Senin için oturalım.. her şeyin çehresinde Seni okuyalım; her nesneden Sana ulaştıran yollar bulmaya çalışalım.
Sen artık, bize bir kere daha gurbet yaşatma; bizi Sensiz ve ışıksız bırakma! Senin yolunda gibiyiz; ama ciddi bir azığımız yok; ömür sermayemiz yabancı hülyalar, yalancı rüyalar arkasında hebâ olup gitti. Huzurundayız; fakat elimiz boş, gönlümüz boş, hasenât defterimiz bomboş; ama bütün bu boşluklara yetecek sihirli bir iksirimiz var; hakkındaki hüsn-ü zannımız.. evet, cürmümüz dağlar cesâmetinde; ümitlerimiz ise, ufkun onların üzerine oturduğu her şeyin üstünde.
Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nemrut, yüzlerce Ebu Cehil pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen varsın ya.! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir endişemiz yok. Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin verileceğine, ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.
Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar –hikmetinin çerçevesinde– her isteyene istediğini verdin ve Sana bel bağlayanları hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadın. Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla şereflendirdin. Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi sadık bendelerin gibi arındırıp mükafatlandırdın. Şimdiye kadar Sana misafir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap almamış kimse yoktur.
Muhtaçlar ve muztarlar olarak şimdiye kadar bir hayli yol teptik, bir hayli kapı çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk. Sen, ihtiyaç nedir bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir alemde bize vücut verdin, can verdin, şuur verdin, vicdan verdin. Şimdi giderilmiş olan bu ihtiyaçlarımızın farkındayız ve Senden bir kere daha, günahlarımıza değil, yüzümüze bakıp “Haydi siz de seçkin kullarım arasına girin ve lûtuflarımı paylaşın.” diyeceğin eşref saatleri bekliyoruz.
Bir süre ayrı düştükten sonra dönüp Sana gelenleri kovmayacağını vadediyorsun –aslında kovduğunu da hiç duymadık ya–. Sana yönelenlere hep “Gelin, gelin” diyorsun. Ey Rab! Böyle emekleye emekleye sürünmeyi de gelme kabul edeceksen, müsaade buyur “Biz de geldik” diyelim. Geldik ve Sana, yolların amansızlığını, nefis, şeytan ve hevânın imansızlığını, bizim de dermansızlığımızı şikayet ediyoruz. Bilhassa, her zaman hatalara açık duran, mâsiyetlere meyyal bulunan ve ululuğuna karşı hep saygısız davranan, serkeş nefsimizi Sana şikayet ediyoruz.
Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabil ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza buyur. Bize yeni bir “ba’sü ba’del mevt” lûtfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı..!
Not: Bayram hutbesi olarak hazırladığım bu yazıyı, istifadeye medar olabileceği düşüncesiyle ve dualarınız recasıyla sizlerle de paylaşmak istedim.
OSMAN ŞİMŞEK


“Allah’ım bana öyle bir lütufta bulun ki, yaşadığım sürece çok büyük işler yapayım; fakat, dünyalık hiçbir beklentiye girmediğim gibi öldükten sonra da bütün bütün unutulup gitmeyi arzulayayım!”
İşte bir dava adamının dâimî muradı
M. Fethullah Gülen

Haram karşısında gözünü yuman insan, hiçbir zaman maddî-manevî bir kayba uğramaz… Ve bu hassasiyeti gösteren bir insandan kimseye herhangi bir fenalık gelmez. Verimli, dürüst, samimi çalışan ve gerçekten hizmet veren böyle bir insan, hiçbir zaman şeytanca yaşayışın kurbanı da olmaz.
Öte yandan, kendini bu aç bakışlara arz eden karşı cinsin de bundan, ne maddî ne de manevî kazandığı hiçbir şey yoktur. Kazanmak şöyle dursun, onun kendisi, muhatapları, toplumu ve memleketi adına neleri kaybedip, neleri kaybettirdiğine hastahaneler, hapishaneler, mahkeme koridorları ve gazete sütunları inkârı kabil olmayan şahitlerdir.
Unutmayalım ki, en verimli meyveleri zararlı ışınlardan ve şerarelerden korunan yeryüzü tarlaları verir, buna karşılık, yakıcı bakışlara ve öldürücü ışınlara korumasız ma’ruz kalıp da, neticede delik deşik olan derbeder gönüllerden ve felç olmuş iradelerden ne beklenir ki!

İnsan ne kadar kirlenirse kirlensin kendisini arındıracak bir musluk aramalı; zira, şirk hariç her günahı temizleyebilecek bir kurna mutlaka vardır…
~ M. Fethullah Gülen
Kadir gecesini öyle ihya edin ki..
Kadir gecesi duası M. Fethullah Gülen

Kulluğum başımda billûrdan bir taç,
Kullukla erilmez pâyeye erdim.!
Kapında bu benden hep Sana muhtaç;
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Duydum büyünü en engin bir hazla,
Koşarken koşanlar hep Sana nazla;
Bense, işte şu tutarsız niyâzla,
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Kalmadı korkum yakından-ıraktan,
Her şeyi çözen, çürüten topraktan;
Tek endişem var, o da son duraktan;
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Fikirler bomboş ve hudutsuz fezâ,
Duyulup görülen rûhlara ezâ,
El açıp herkes durunca niyâza,
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Ses ver, öteden nağmeler duyulsun!
Ünsün akıp akıp rûhuma dolsun.
Kaybedenler yitirdiğini bulsun,
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Üst üste şafaklar söksün çöllerde,
Açsın bahtımın ikbali her yerde;
Tıpkı bir tulû gibi perde perde,
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Doğup esince nûrun tepelerden,
Duyulduğunda nâmın kubbelerden;
Taşarken celâlin minarelerden,
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Hep uzak olsam da Sen yanımdaydın,
Bütün benliğime nûrunu yaydın;
Sen’inle olunca günlerim aydın,
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
Rûhumda hafakan, boynumda kement,
Hatırımı yakîninle mâmûr et!
Hâlim sana ayân, eyle inâyet!
Aç kapını, tut elimden ben geldim!
M. Fethullah GÜLEN