Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Her Güne Bir Dua- Semine & Senai Demirci Ağustos 25, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 10:20 pm
Tags:

Dua ile dua diye…
Çoğu şeyin materyal olana kaydığı içtenliklerin gündelik telaşlar arasında eridiği dostlukların sahihliğini kaybettiği bir çağın insanları olarak burada herkesin avucuna vardığımız göz ucuna değdiğimiz bu satırlarda sizin için ciddi anlamlı, içten sıcak ve sevimli bir gündem sunuyoruz.

Dua etmek belki de hayatımızın en hareketli ve en evrensel yanı olduğu halde zaman içinde klişeleşen daralan marjinalleşen bir konuma itilmiştir. İstedik ki farkında olmadan ya da farkederek kaltıldığımız bu evrensel aktiviteyi satır satır paylaşalım kelime kelime çoğaltalım kalbden kalbe taşıyarak Rabbimizin katına yükseltelim. İletişim araçları işlevlerinin tam aksine herbirimizi yalnızlaştırıp yabancılaştırırken biz iletişimi yerine oturtmak adına temel acılarımızı ince sızılarımızı paylaşarak birbirimize teselli olalım, duacı ve destekçi bulalım.

 

 

Peygamberin bir günü Ağustos 18, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 10:10 am
Tags:

Peygamber Efendimizin hayatı deyince akıllarda kalan günler, hepsi de İslâm tarihi ve insanlık için birer büyük dönemeç niteliği taşıyan özel günlerdir. Hicret günleri gibi, Bedir günü gibi, Mekke’nin fethedildiği gün gibi özel günler… Onun hayatının ‘herhangi bir gün’ü ise, berrak bir şekilde zihinlerimize yer etmiş değildir.

Halbuki, bütün özel günlere rengini ve şeklini veren, ‘herhangi bir gün’ diye baktığımız günlerdir. Özel günlerin rotasını, o günler belirlemektedir. O halde, bütün bu özel günlerin sırrı Peygamberin bir gününde gizlidir. Onun hayatındaki özel günler, ‘Peygamberin bir günü’nü hakkıyla kavradığımız ölçüde anlaşılabilir. Çünkü özel günlerde dışa vuran, sıradan bir günde içe taşınandan başkası değildir.

Peygamberin Bir Günü, bu gerçekten yola çıkıyor; ve bütün insanlık için ‘en güzel örnek’ olan Peygamber aleyhissalâtu vesselamın hayatını hakkıyla anlayabilmenin vazgeçilmez bir şartı olarak, onun ‘herhangi bir günü’ne dikkatimizi yöneltiyor: O, Medine’deki ‘herhangi bir gün’ünü nasıl yaşardı? Bir gününde en ziyade dikkati çeken unsurlar neydi? Onun bir gününe rengini veren, bizim hayatımıza da taşınması gereken temel unsurlar nelerdi?

“Peygamber aleyhissalâtu vesselamın özel ve büyük sınanma günlerinde nasıl o destansı tavrı sergileyebildiğini anlamanın yolu, onun herhangi bir gününü kavramaktan geçmektedir” diyor Peygamberin Bir Günü yazarı. Ve bizi, Peygamber aleyhissalâtu vesselamı ‘herhangi bir gün’ünde tanıyıp, kendi günlerimizi buna göre yaşamaya çağırıyor.

 

Melekleri ürkütmeden Ağustos 18, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 8:55 am
Tags:

[Resim: melkkjg7.jpg]
“İnsanlar ikiye ayrılırlar:
Başkaları için yaşayanlar, başkaları sayesinde yaşayanlar.
Sorun olanlar, çözüm olanlar…
Ümit kıranlar, ümit verenler…
Dert üretenler, deva üretenler…
Şikayet edenler, çare bulanlar…
Aynı havayı soluyan, aynı sıkıntıyı yaşayan, aynı sevince ortak olan iki insandan biri dert küpü olur çıkar, diğeri deva küpü.
Biri şikayet üretir, öbürü çare.
Biri yük olur, öbürü yük taşır.
İç dünyalarında düğümlenir bütün iş..
Afâki âlemden kopup gelen her mâlûmat, her olay, her keyifiyet, bizim ruh dünyamızı, zihniyet dünyamızı, gönül iklimimizi nasıl ve neye göre biçimlendirip işlettiğimize göre dönüşür, değişir.
Ağaç olmalı her insan…
Ağaç gibi olabilmeli her mü’min.
Müslüman müslümana kötülük etmemeli…
Kötü ortamı mazeret belleyip dönüşmemeli…
Bilakis, dönüştürmeli.
Ağaçlardan ders almalı.
Karbondioksit aldığı ortamlardan bile oksijen üretmeli…
Ve ağaçlar misali, birbirine bakmalı, birbirine destek olmalı…
Orman olmalı…”

 

Okuma Alışkanlıklarına Örnekler Ağustos 9, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 9:49 pm
Tags:

books kitap

İbnü’l-Cevzî, okuduğu kitapların sayısının 20 bin cildi geçtiğini ifade eder. Bu zat tedrîs, telif ve fetvayla geçirdiği ömrünün bir ânını bile boşa harcamamıştır. Eser vermedik hiçbir ilim dalı bırakmamıştır. Bazısı 20 cildi bulan 340’tan fazla eseri vardır. Günde 4 defter doldurmaktaydı. Bir yılda yazdıkları 50-60 cildi bulmaktaydı. Bediüzzaman, onun için “dehşetli dahilerden, acib dehaları taşıyanlardan, meşhur allâmelerden, büyük bir muhaddis ve muhakkik” gibi sıfatları kullanmıştır.

İbnü’l-Cevzî

İmâm-I Vekî yemek yer, ekmek yemezdi. Sebebi sorulunca “Ekmeği çiğneme zamanlarında günde 50 tane âyet ve hadis öğrenirim” der, hep okurdu.

İmâm-ı Vekî (746-812)

Eserlerİ Avrupa’da asırlarca okutulan Endülüslü büyük filozof ve bilgindir. Devamlı kitap okurdu. Kitap okumadan geçen yalnız iki gecesi vardır: Biri evlendiği, diğeri de babasının vefat ettiği gece.

İbn-i Rüşd (1126-1198)

Meşhur bir müfessirdir. Yemek yerken de birşey okumak ve öğrenmek isterdi, çare bulamayınca da üzülürdü. Çok defa sofraya oturduğunda bir yandan yemeğini yer, diğer yandan kitap okurdu. Evinden mescide giderken binek sırtında toplamda 300 bin talebesine ders verdiği anlatılır. Yazdığı kitapları yığsak, boyumuzu çok aşar. Sadece tefsire dair yazdığı eser (Tefsir-i Kebîr) 20 bin sayfadır. Hayatının her gününde 15-20 sayfa yazdığı kayıtlarda geçer.

Fahreddin-i Râzî (1149-1209)

Eğitim Bilim dergisi, Ekim-1998

 

Kendini Arayan Adam – Halit ERTUĞRUL Temmuz 25, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 5:00 pm
Tags: ,

 

 

Bir sonbahar günü Kayseri’den otobüse binmişti. Bir ideoloji uğruna geçen altmış yıllık hayatı, otobüs yolculuğunda tanıştığı genç öğretmenin anlattıklarıyla birden alt üst oldu. Bir yolcuyla yaptığı sohbetin hayatını bu kadar kökten değiştireceğini nereden bilebilirdi? Sabaha kadar devam eden sohbetin sonunda o artık bambaşka bir insandı. Neler konuştular, bir insanı bu kadar derinden etkileyebilecek konular nelerdi? Bu gerçek hayat hikayesinin sonu nereye vardı? Halit Ertuğrul’un çok satan ve altı dile tercüme edilen kitabı, sizin de hayatınızda yeni sayfalar açacak.

 

Yanık Yüreklerin Bahar Yolculuğu Temmuz 22, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 10:15 am
Tags: , ,

Çöle Dökülen O Suyla Dünyanın Dört Bir Yanındaki Küskün Çöller Cennete Döndü…

Sibirya´Da Kardelenler, Vietnam´Da Ihlamurlar Çiçek Açtı.

Kara Kıtanın Yanık Çölleri Suya Kavuştu.

Önden Giden Atlılar, Kırık Testiyle Giderdiler Susuzluğunu.

Kırık Testiyle Aştılar Issız Çölleri.

Yanık Bir Yürekten Çağlar Kırık Testinin Suyu.

Nice Yiğitler Yanan Çöllerde İçenlerin Canına Can Katan O Suyla Serinlediler.

Nice Kahraman Bacılar Sibirya´Nın Soğuklarında O Yanık Yürekten Gelen Sıcak Esintilerle Isındılar. Gurbetin Dayanılmaz Sancılarına Şifa Oldu, Kırık Testinin Suyu.

(Tanıtım Bülteninden)

Yanık Yürekler, suyun ötesinden, yeryüzünün dört bir yanında hizmete koşan küheylanlara, asrın gariplerine uzatılan bir demet gül buketi. Yanık Yürekler, modern çağlarda, medeniyetin beşiği denen bir ülkede, Asr-ı Saâdet havasının terennüm edildiği bir atmosferin çevreye aks-i sadâsı. Yanık Yürekler, binlerin yüzbinlerin günebakan çiçekleri gibi gözlerini dikip medet umduğu, kırık testilerini doldurmak istediği kudsî bir havuzun başından sağa sola cömertçe saçılan âb-ı hayat damlalarının ışıltısı. Yanık Yürekler, insanlığın dertleriyle inim inim inleyen dertli bir yüreğin kudsî mekânından cihâna buğu buğu savrulan hüzün meltemleri. Yanık Yürekler, ilimle hikmetin, aşkla şevkin, hizmetle derdin, alın teriyle sadâkatin bütünleşmesinin bileşkesi. Yanık Yürekler, vefâlı bir yüreğin, vefâ nesline, vefâ dolu bir mekânın hakkını verme adına yüreğini yakıp, meş’alesiyle imdâda koşma hikâyesi…

Osman Şimşek, nevbahar çisentisi sunan her bir makâlesiyle yanık yüreklere âit bir bahar tablosu çizmiş Yanık Yürekler’de. Bahara teşne gönüllere, gerçek bahara uyanma ve ulaşma yollarını göstermiş. Bu eser, genç yazarının ikinci göz ağrısı. Bundan dört-beş sene önce de “Bahara Yolculuk” isimli önemli bir çalışması yayımlanmıştı. Yanık Yürekler de bir bahar yolcusunun çileli ve zevkli serüvenini yansıtıyor.

‘Kitap Yazmada Bir Ölçü’ başlıklı yazısında şöyle diyor, hepimizin yüreğini tutuşturan Muhterem Hocamız: “Bir kitâbın tamâmını belirli bir zaman dilimi içerisinde bir anda yazmak değil de, hâdiselerin tesiriyle ceste ceste yazmak daha tesirlidir. Yazılanlar hangi hâdisenin tesiriyle yazılmışsa, o zaman zarfı içinde bir tesir icrâ ederler. Hâdiseler veya mes’eleler günün ve içinde bulunduğumuz zamanın tesirinde kaydedilirlerse uzun ömürlü olamayabilirler. Âyet ve hadislerin toptan değil de ceste ceste ve 23 sene gibi uzun bir sürede tamamlanmasında da bu hikmet olsa gerek. Toptan yazılan eserler fikir verme açısından belirli bir fonksiyon ifâde edebilirler ama, zurûf ve vesâit kapalı kalınca pek çok mes’ele de kapalı kalır.” Evet, Yanık Yürekler, ceste ceste yazılmış, muhtelif rûh hâletlerini yansıtıyor. Ama hepsinden ümit, aşk, şevk, hüzün, vefâ ve sevgi damlıyor.

Osman Şimşek; aşk dolu, heyecan yüklü, coşkun ve aşkın konuşmalarıyla tanıdığımız hareketli, renkli ve genç bir isim. Kendisini tanımakla, -her ne kadar onun güzelliğine ve kadirşinas arkadaşlığına denk bir tavır ve vefâ sergileme bahtiyarlığına eremesem de- gerek okul hayâtımda, gerekse daha sonraki zamanlardaki kudsî zeminlerde birlikteliği paylaşmakla kendimi bahtiyâr hissettiğim bir gönül insanı, vefâlı bir dost, candan bir arkadaş. İlk tanışmamız, fakülte yıllarımızda olmuş (1990′ların başı), 4 yıl, aynı sıraları paylaşmıştık. Ardından Hac yolculuğumuz, Kâhire günleri ve İstanbul… Işık Evler’de, bahar yolcularıyla birlikte beklenen baharı aradı hep. Koskoca İzmir’in içerisinde, onun meskeni âdetâ bir arı kovanı gibi işler, baharı koklayıp Cennet-âsâ günleri arayan gönüllerin vazgeçilmez bir konağı olurdu. Niceleri, bahar aşısı aldı o sevgi kaynağından; içlerine bir ateş düştü, yürekleri tutuştu ve bahara yolculuğa koyuldular bir bir. Belki de halâ devâm ediyordur onun yanık yürekli bahar esintileri ‘vuslat’ ve ’semâ’ adlı bahar serâlarında, kimbilir!

Suyun ötesine hicret öncesi, güzel sohbetleri, gözyaşı dolu mev’izeleri, coşkun konuşmaları ile Ankaralıların, bilhassa İzmirlilerin, daha sonraları Bursalıların ve biraz da İstanbulluların yakından tanıdığı genç bir sîmâydı o. Gözünü bahar yoluna diktiği günden beri, mikrofonların yanıbaşında olduğu gibi; hep okumanın, yazmanın ve koşuşturmanın da sevdâlısı olagelmiştir. Şimdilerde bu sevdâsını, ilim ve hizmet çilesiyle yoğun olarak yoğurmaktadır gurbet ellerde. Uzun zamandan beri vatanına hasret, günümüzün karasevdâlılarından biri O. Medîne’nin Gülü’nün Kadasevdâlısı’nın gül kokan atmosferinde, geleceğin bahar kokulu günlerini inşâ etme uğraşısında. Sevgi, saygı, insanlık, aşk ve vefâ ile dopdolu bir âhirzaman havârisi. Selis konuşmalarına, akıcı ve sürükleyici yazılar da ekliyor günden güne. Bir sâhib-i kelâm ve kalem. Neslimiz için, gurbette çile ve ızdırapla bütünleşen bir kalemden damlayan mürekkepten aşk, ümit, hüzün, vefâ, Peygamber sevgisi ve Allah muhabbeti tütüyor. Anadolu’da, ‘Dertli söylegen olur’ derler. Doğrudur. Dertle bütünleşince coşar kalem. Ali Ünal Bey’in bir kitabına da başlık olduğu gibi, ‘Kalem, Kalbin Taşmasından Yazar’ zâten. Yanık Yürekler de böyle bir ruh hâletinin yansımasından ibâret.

Bilhassa gençler, yüreklerini kudsî bir sevdâ uğrunda yakıp, bahara yolculuğa çıkan delikanlılar için önemli bir kaynak, Yanık Yürekler. Okunmalı ve bir bahar yolcusunun, bahara doğru giderkenki hüzünlü serüveninden istifâde edilmeli. Hele bu bahar yolcusu, Bahar Güzeli’nin yanıbaşında, bahar gülleri içerisinden yanık yürekli birisi olursa… Hepimizin özlediği, öpüp koklamak istediği bir mehip sîmânın eteklerine tutunmuş bir kelebek olursa… Daha bir özenle istifade edilmeye elbette hak ediyor demektir böyle bir eser.

İnanıyorum ki, yakın zaman diliminde, bu güzel çalışması gibi daha birçok eserlerle gönül ve beyin dünyâmıza hârika ziyâfetler çekecektir. Çünkü O, bu işin sevdâlısı ve bu bahar yoluna adanmış yegâne gönüllülerden biri. O, kitaptan hiç ayrılmadı; okudu, notlar aldı, düşündü, yazdı ve hep bu güzellikleri etrafına bir bir saçtı. Hayatını, Muhterem Büyüğümüzün îmâ, işâret ve tavsiyeleri doğrultusunda örgülediği gibi, yazı çalışmalarını da bu kudsî atmosferin ölçüleriyle yoğurmakta. Ve hâlâ devâm ediyor bu sonu ebediyete, cennetin cuma yamaçlarına varan vuslat yolundaki zevkli ve bir o kadar da çileli bahar yolculuğu.

Muhterem Şimşek’e, gönül dolusu teşekkür de gerekiyor; zîrâ yaşadığı, en güzel insanların rahle-i tedrîsinde zevkine vardığı husûsları bizlerle cömertçe paylaşıyor. Ellerine ve yüreğine Değerli Hocam.

Yanık Yürekler’de, hoş bir gezinti ve bu güzel eserden istifâde dileğiyle…

Bayram Kusursuz, herkul.org 

 

Yol Hikayeleri Temmuz 2, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 5:21 pm
Tags:

yol hikayeleri   Kendisi de başlı başına bir yolculuk olan hayatta, kimi yolculuklar, diğerlerine göre biraz daha sıra dışıdır. Bulunduğu durumdan memnun olmayan ve doğru olanı arama, doğru olana ulaşma düşüncesi ile yola çıkanların hikâyesinin anlatıldığı bu eserde; olayların kimi hakikatten kimi sembolden yola çıkarak ortak bir meseleye “yolculuğa” dikkat çekiyor.
Eserde; Şeyh Şamil’den Tolstoy’a; Selman-ı Farisî’den Bediüzzaman’a farklı dönemlerde yaşamış ve hayatın değişik alanlarında öne çıkmış insanların hikâyesini anlatan yazar, duygusal, lirik ve “sahici” bir dil kullanıyor.
Durmanın, duraklamanın da yola dâhil olduğu dünya hayatında en önemli hedef, öteye açılan pencereyi bulmak ve o pencereden geçerek “yeni âleme” ulaşmanın yollarını aramaktır. Eserdeki yolculardan kimi başından beri bu “yeni âlem” bilgisine sahipken kimisi de vicdanen varlığını hissettiği bu “yeni âlem” hakkında bilgi edinmek ve ona ulaşmak için yola çıkıyor.

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) ile Bir Saat Konuşmak Şubat 27, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 9:26 pm
Tags: ,

Ahmet Gürbüz 

Dünya dönmeye başladığı günden beri hiç kimse onun kadar sevilmedi. Hiç kimse onun kadar özlenmedi. Hiç kimsenin hasreti çağlar boyu sineleri bu kadar kanatmadı.

Dualarda hep onun ismiyle yakarışta bulunur insanlar. Onunla hayatı severler, onunla güzeldir ölüm ve ona kavuşmak için ölünür.

Sevgi onunla yeşerdi, onunla büyüdü. Şimdi onun bıraktığı tohumlarla yeryüzü yeniden hayat buluyor. Ona yüzlerin dönülmediği, ona sinelerin açılmadığı zamanlar insanlık için bir felaket olmuştur.

Dünya yaratıldığı günden beri beşer içinde en kıymetli söz onundur. En parlak, en nağmeli, en tatlı ve en doyurucu söz onun mübarek dudaklarından dökülmüş bir muska gibi yıllarca nesilden nesile aktarılmıştır. Onu görmeyen göz, onun sesini işitmeyen kulak, onun zamanını yaşamayan her beden derin bir ah ile ciğerini dağlamış hasret türküleri yakmıştır.

Bu kitapta, biz bir düş kurduk, Efendimizin yanıbaşında bir yolculuğa çıktığımızı hayal edip sahih kaynaklardan onun sözlerini topladık.

Hz. Muhammed (s.a.v) ile bir saatlik duygu yüklü ve bilgi dolu bir yolculuğa çıkmak isteyenleri bu kitaba davet ediyoruz.

-(Tanıtım Yazısından)

 

Fareler ve İnsanlar Şubat 24, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 9:42 pm
Tags:

Ünlü yazar John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar adlı bu eseri ile 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır. Romanın kahramanları George ve Lennie çok yakın iki arkadaştır. İkiliden George ufak tefek fakat akıllı, işini bilen birisi iken arkadaşı Lennie, iriyarı cüssesine rağmen çocuksu ve saftır hatta biraz aptal bile denebilir. George ve Lennie çiftliklerde çalışarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Karakterleri çok zıt olsa da birbirlerine çok bağlıdırlar.

İki arkadaşın hayalî para biriktirerek kendilerine bir arazi ve ev almaktır. Özellikle Lennie, alacakları evde tavşan yetiştirmeyi düşlemektedir. George ve Lennie çalıştıkları çiftlikten, Lennie’nin çiftlik sahibinin kızının parlak ve yumuşak eteğine dokunması ve bırakmaması üzerine kızın bağırması nedeniyle çıkan olaylar nedeniyle kaçmak zorunda kalmışlardır. Lennie’nin yumuşak şeylere karşı zaafı vardır. Fakat iri yarı ve güçlü olması nedeniyle, bazen okşadığı yumuşak şeyleri yanlışlıkla öldürebilmektedir. Soledad kasabasındaki bir çiftlik için adam arandığını öğrenirler ve yola koyulurlar. Havanın kararmaya başlaması üzerine bir gölün kıyısında konaklarlar, geceyi burada geçirip sabah yola devam edeceklerdir. Bu sırada George, Lennie’nin elindeki bir şeyle ilgilendiğini görür, Lennie’nin elinde ölü bir fare vardır. George Lennie’ye fareyi atmasını söyler, Lennie atmayınca da elinden alır ve atar. George, para biriktirip bir ev alınca kendisine hayvanlar alacağını söyleyerek Lennie’yi teselli eder. Sabah olunca yola koyulurlar. George yolculuk boyunca Lennie’yi çiftlikte hiçbir olaya karışmaması yönünde uyarır.

Çiftliğe ulaştıklarında patronla tanışırlar ve kalacakları yeri görürler. Patronun Curley adında bir oğlu vardır. Ufak tefek bir adam olan ve bu nedenle iri yarı insanlardan pek hoşlanmayan Curley, Lennie’yi gözüne kestirir. Lennie ile kavga etmek için fırsat kollayan Curley, bulduğu ilk fırsatta Lennie’yi sıkıştırır fakat Lennie adamın elini kırar. Curley’in karısı ise çiftlikteki herkesle kırıştıran bir kadındır ve şimdi de George ile Lennie’yi gözüne kestirmiştir. George, kadının başlarına iş açmasından korkar ve Lennie’yi uyarır.

Çiftlikteki çalışanların en büyük eğlencesi nal oyunu oynamaktır. Yine bir akşam nal oyunu oynanırken Lennie ise ahırda, çiftlikle çalışan Slim’in kendisine verdiği yavru köpeği sevmektedir. Fakat Lennie fareyi severken yanlışlıkla öldürdüğü gibi köpeği de öldürür. Bu sırada içeri giren Curley’in karısı durumu fark eder ve bu fırsattan yararlanarak Lennie ile sohbet etmeye başlar. Kadın, Lennie’nin saçlarını okşamasına izin verir. Fakat Lennie, kadının saçlarını sert bir biçimde okşamaya başlayınca kadın bırakmasını ister. Ancak Lennie bırakmaz ve okşamaya devam eder. Bunun üzerine kadın çığlık atmaya başlar. Panikleyen Lennie korkar ve kadının ağzını kapatır. Nefessiz kalan kadın bir süre sonra bacaklarının arasına yığılır kalır.

George ve Lennie çiftliğe gelmeden önce, kötü bir olay meydana geldiğinde buluşmak üzere bir yer belirlemişlerdir. Kadını istemeyerek de olsa öldüren Lennie, daha önce kararlaştırdıkları çalılığa gider ve saklanır. Kısa süre içinde Curley’in karısının cesedi bulunmuştur. Cinayetin ortalarda görünmeyen Lennie tarafından işlendiği çok geçmeden anlaşılır. Curley ve çiftlik çalışanları silahlarını alırlar ve Lennie’yi aramaya başlarlar. Ne yapacağını şaşıran George ise önce kaldıkları barakaya gider, bir silah alır ve herkesten önce Lennie’yi bulmak için doğruca çalılıklara gider. Lennie de panik içinde George’un gelmesini beklemektedir. George Lennie’nin yanına oturur ve konuşmaya başlarlar. Lennie, alacakları evi ve hayvanları hayal etmektedir. Bu sırada George Lennie’yi ensesinden vurarak öldürür. Curley ve çiftlik çalışanlarının Lennie’yi öldürmeden bırakmayacaklarını ve buna dayanamayacağını düşünerek arkadaşını kendi elleriyle öldürmüştür. Silah sesini duyanlar olay yerine vardıklarında gördükleri karşısında şaşırırlar ve George’u teselli etmeye çalışırlar ve çiftliğe doğru yürürler.

 

Küçük Ağaç’ın Eğitimi Şubat 20, 2009

“Küçük Ağacın Eğitimi” Çeroki Kızılderilisi olan yazar Forrest Carter’in kendi otobiyografik hikayesini anlattığı kitabıdır..Forrest Carter, yani Küçük Ağaç, küçük yaşında anne ve babasını yitirince büyükbaba ve büyükannesi tarafından, on yaşına gelinceye dek eğitilen bir çocuk..Küçük bir kulübede yaşamaktadırlar.

Büyükbaba, yüksek patikaya gideceği zaman zorlamaz Küçük Ağaç’ı onunla gitmesi için, kendi kendine uyanabilirse birlikte gidebileceklerini söyler sadece.. ama sabah kalktığında onun duyabileceği kadar gürültü yapar ve küçük ağaç kendi iradesi ile kalkarak büyükbabaya katılır. Bu Küçük Ağaç’a verilen ilk derstir..Kararlarını kendi kendine verebilmesi için bir ders..

İkinci ders, bir Tal-con’un (şahinin) bir bıldırcını yakalamasına üzülen Küçük Ağaç’a büyükbabanın gidişat üzerine verdiği derstir: “ Üzülme Küçük Ağaç! Gidişat böyle. Tal-con yavaş olanı yakaladı. Böylece yavaş olan, gene yavaş olan çocuklar yetiştiremeyecek. Bıldırcın yumurtalarını en az bin fare yer. Hem hızlı hem de yavaş bıldırcın yumurtalarını…Yani tal-con, Gidişat sayesinde yaşar. Bıldırcına yardım eder.”… “Gidişat böyle. Yalnız gereksinim duyduklarını al. Geyik alıyorsan, en iyisini alma. En küçük ve en yavaş olanını seç, o zaman geyik daha güçlü olur ve her zaman sana et verir. Pa-koh (panter) bunu bilir. Sen de bilmelisin!”..”Yalnızca Ti-bi (arı), kullanabileceğinden fazlasını depolar… Bu yüzden ayı tarafından soyulur. Rakun ve Çerokiler tarafından da…Paylarından fazlasını depolayan ve kendilerini besleyen insanlar için de bu böyledir. Ellerindekini kaptırırlar. Bu konuda savaşlar olur..Uzun konuşmalar yaparak paylarından fazlasını ellerinde tutmaya çalışırlar…Erkekler, sözler ve bıçaklar yüzünden ölürler, ama Gidişat’ın kurallarını değiştiremezler.”

Derslerden biri de büyükannenin verdiği bir derstir..Büyükanne herkesin iki aklı olduğundan bahseder. Bunlardan biri, bedenin yaşaması için gerekli olan şeylerle ilgilidir: ”Beden için nasıl barınak, yiyecek ve benzeri şeylerin bulunabileceğini düşünmek için, eşleşmek ve çocuk sahibi olmak için bu akla ihtiyaç vardır..Ama beden aklı dışında bir akıl daha vardır ki bu tür şeylerle hiç ilgilenmez.. Bu da ruh aklıdır..Beden aklı açgözlü ve hırslı olmak için kullanılırsa ruh aklı bir cevizden daha büyük olmaz..Beden aklı her şeyi ele geçirirse, bir fındık büyüklüğüne küçülebilir ve ortadan kaybolabilir. Böyle bir durumda ruhunu tümüyle kaybedersin..Böylece ölü insan olursun..Ölü insanlar öteki insanlara baktıkları zaman kötüden başka bir şey görmezler..Ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; hiçbir zaman güzellik görmezler..İşte onlar yürüyen ölü insanlardır. Ruh aklı diğer kaslar gibidir. Kullandığın zaman büyür ve güçlenir..Ama beden aklınla açgözlü ve benzeri olmaktan kurtulana kadar ona kapıyı açamazsın..Açtığın zaman anlayış gelişmeye başlar ve ne kadar anlamaya çalışırsan, ruh aklı o kadar büyür.. Doğal olarak anlayış ve sevgi aynı şeydir..” Bu dersin üzerine Küçük Ağaç, her şeyi anlamak için çalışacağını hemen görür: Çünkü bir ceviz ruha sahip olmayı kimse istemez..

***

Egemenlik ve güç tutkusu peşinde koşan Beyaz Adam’ın acımasızca yok ettiği Çeroki’lere ithaf edilen bu kitap, insanı ‘umursayan’, acılarını ‘paylaşan’, yaşamın bütünselliğini ’savunan’ bir kültürün mesajı… Evrensel dostluk ve barışın hikâyesi… İnsani duyarlılığın görkemli direnişi… Yüzeysel ve mekanik ilişkilerin hakim olduğu günümüzde, yitirilen değerlere saygı duruşunda bulunma denemesi…

Heidi, Küçük Prens, Şeker Portakalı ya da Martı’daki samimiyeti, dürüstlüğü özleyenler; coşmak, sevmek, özgür olmak, hüzünlenmek, doya doya ağlamak isteyenler için…
En çok da kitle iletişim araçlarının kölesi olanlar, yaratıcılığı körelten eğitimi sorgulamak isteyenler için…