Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Şöyle bir uğradı, dört yıl sonra döndü! Nisan 20, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 9:14 pm
Tags: ,

bbbbbbbfffff

Gazetemizin muhabirlerinden Onur Kaya Bey ile Amerika’da karşılaştık. O bana Houston’dan bizzat yaşanmış bir hikâyeyi, olayın kahramanı Göksel Bey’in tashih ve tasdiki ile bana gönderdi. Ben de sizlere takdim ediyorum:

Gönüllüler Hareketi’nde kadından erkeğe, büyükten küçüğe, fakirden zengine herkes üzerine düşeni bihakkın yerine getiriyor.

Bu yaşanmış hikâye Bursa’da dört yıl birlikte çalıştığım BUGİAD (Bursa Girişimci İşadamları Derneği) Başkanı Hayati Canlılar Bey’in başından geçti.

Başkan Canlılar yurtdışı seyahatlerine bazan oğlu Göksel’i de götürür. Veliaht olarak yetiştirdiği, ileride işlerini devredeceği oğlu Göksel’in dünyayı gezip görmesi onun için önemlidir. Foga markasıyla perde üretip birçok ülkeye ihraç eden sanayici işadamı Hayati Canlılar, yurtdışı seyahatlerinden birinde 2004′te oğlu Göksel ile Makedonya’ya uğrar…

Üsküp, Kalkandelen, Kumanova, Gostivar, Ohri’de gezerler. Uğradıkları şehirlerde ziyaret listesinin ilk sıralarında Türkiyeli hayırseverlerin yeryüzüne dağılmış yatırımları okullar da vardır. Üsküp’teki okulun müdürü onları ağırlayıp müesseseyi gezdirirken Hayati Başkan bir baba şefkatiyle sorar: “Bu gurbet ellerdeki başarılarınızla gurur duyuyoruz. Bir derdiniz, ihtiyacınız var mı?..”

Müdür iki gün sonra yeni eğitim yılının başlayacağını, ama son anda yaşanan bir aksaklıktan dolayı İngilizce öğretmeni ayarlayamadıklarını söyler. Baba-oğul birbirine mânâlı bir şekilde bakarlar. Müdür Bey, bir mânâ veremez. Ama birazdan bu telepatik istişarenin neticesi ortaya çıkar. Başkan Canlılar, müdüre, “Oğlum İngilizce bölümü mezunu. Eğer işinize burada yararsa kalsın.” der.

Göksel de, “Bir faydam olacaksa kalırım.” diye tasdik eder. Kendisi bir eğitim fedaisi olan Müdür Bey duygulanır: “Ne diyeceğimi bilemiyorum, inanın çok seviniriz.” der… Neticede Başkan Canlılar, Bursa’ya yalnız döner. Eve girdiğinde hanımı, “Oğlan nerede bey?” diye sorar. Cevap, oğluyla yaşadığı karar anı gibi kısadır: “Makedonya’da kaldı…” Başkan izah edince ilk şaşkınlığını atan anne de olanlara sabırla yaklaşıp anlayışla karşılar.

Göksel memleketi Bursa’ya kesin dönüşü ancak dört sene sonra yapabilir ve babasının işlerine nezaret etmeye başlar. Ülke evlatlarının bazıları mecburi şark hizmeti yaparken, Göksel’in şansına Batı’nın şarkı Makedonya’da hizmet düşmüştür. Bu mecburi olmasa da onun kendini mecbur hissettiği Gönüllüler Hareketi’ndeki “gönüllü hizmet”tir. Doğrusu Göksel, Mekke’nin asilzadelerinden delikanlı Mus’ab (ra) gibi bu fırsatı iyi değerlendirmiştir.

Benzer bir olayı İzmirli işadamı Yavuz Karaaslan Bey’den dinlemiştim. O şöyle demişti: “Yurtdışında bilhassa Afrika’da ziyaret ettiğim öğretmenlerin fedâkârlıklarına ve samimi hizmetlerine hayran oluyordum. Keşke oğlum da okulunu bitirince gitse, diye de ciddî temennilerde bulunuyordum. Hilmi hocamız bir öğretmen ihtiyacından bahsedince de, okulundan mezun olmuş olan oğlumu hemen gönderdim, şimdi çok mutluyum!..”

Cenab-ı Hak, bunlar gibi fedâkâr anne-babalardan ve evlatlarından ebediyyen râzı olsun.

Abdullah Aymaz

 

Asıl iş o ki.. Mart 31, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 10:09 pm
Tags: ,

umut-huzmelerii

Adam bal satıyormuş dükkanda. Ama nafile, sinek bile yaklaşmıyor vitrinlere. Komşusu da sirke satıyormuş bitişiğinde. Ama hayret, müşteriler kuyruk oluyorlarmış caddelerde. Hazmedememiş bu tersliği de sormuş yaşlı bir zata:

- Ben bal satıyorum, kimsecikler yok. Ama komşum sirke satıyor, kuyruk caddelerde. Bu ne hal, diye…
Tecrübeli zat anlamış işin inceliğini ve şöyle açıklamış durumu:

- Senin, demiş elin bal satıyor, ama yüzün sirke. Komşunun da eli sirke satıyor, ama yüzü bal. Sen bu dille, bu yüzle balını satamazsın, ama komşun bu güleryüzle, bu tatlı dille, sirkesini satar, seni her zaman geçer.
Bu malum misalin bizlere verdiği anlayış içinde düşünüyoruz:

- İslâm tebliğcileri ballarını bala lâyık nezaket ve incelikle satıyorlar mı acaba? Yoksa vitrinlerinde bal takdim ederken, dillerinde ve yüzlerinde de sirke acılık ve sertliği mi görülüyor?

Umumi olarak şikayetler bu yönde. Bal kadar tatlı ve leziz İslâm’ı, sirke gibi acı ve abûs çehreyle takdim ettiğimiz anlatılıyor bizlere.

Halbuki saadet asrında gördüğümüz örnekler, fevkalâde güzel müsamaha ölçüleri de veriyor bizlere.

Bir büyük sahabi, bazı günahlara maruz kalmış biriyle kol kola, samimi şekilde sohbet ederek gidiyordu. Bunu görenlerden biri:

- Şuna bak şuna, o günahkâr adamın koluna girmiş, tatlı tatlı sohbet ederek yürüyor, diye ayıpladı.
Kulağına gelen bu ayıplamayı cevaplandıran büyük sahabi şöyle izah etti durumu:

- Farz edin ki bu kardeşiniz maruz kaldığı günahıyla kuyuya düşmüş, size düşen şefkat elinizi uzatıp da çıkartmak mı, yoksa uzaklaşıp da boğulmasına seyirci mi kalmak?..

- Hayır, Müslüman Müslümanın kardeşidir, boğulup ölmesine razı olmaz. Elbette elini uzatıp kurtarması gerekir.

- İşte, benim yaptığım da odur. Anlayışla yaklaşıyor, kalbine, gönlüne girme yollarını arıyor; düştüğü günah kuyusundan çıkartmak istiyorum. Ondan kaçarsam faydalı olamam ki…

Demek ki günümüzün insanları, içinde bulundukları çevreleri, şartları yüzünden maruz kaldıkları yanlışlıklarından dolayı ayıplanıp terk edilmemeli; belki şefkatla, anlayışla yaklaşılıp kalbine, gönlüne girme yolları aranmalı.

 

 

Türk okuluna dua edeceğim Mart 2, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 10:05 pm
Tags: ,

The prayers by cuellar.

Temmuz ayının başında “Geri Dönmek İçin Gelmedik Madagaskar’a” ve “Kilometrelerce Uzaktan Madagaskar’a Gelmişsiniz…” başlıklı yazılarım üzerine oradaki “College La Lumiere International” yani “Işık Koleji”nden Türkçe öğretmeni Kasım Aksoy bazı hatıralarını yazıp göndermiş.

Halkının çoğunluğu Hıristiyan olan, gözleri fener gibi parlayan lemur isimli bir hayvanın ve vanilyanın memleketi Madagaskar’dan gelen mektubu size aktarmaya çalışayım. Öğretmenimiz diyor ki:

Madagaskar’da her yıl insanımızın sponsorluğunda kurbanlar kesiyoruz. Madagaskar’a geldiğim yılın ilk Kurban Bayramı’nda kurbanlarımızı kestik. Tabiî daha önce Malgas halkına haber verdik. “Yarın kurbanları kesiyoruz, herkese et vereceğiz.” diye. Ertesi sabah haberimizi alan bütün Malgaslar okulun önünde birikmeye başladı. Kimisi yaşlı kimisi çocuklu müthiş bir kalabalık okulun kapısı önünde birikmeye başladı. Biz kurbanları kestik birer birer, ikişer ikişer kiloluk halinde poşetlere koyduk ve dağıtmaya başladık. Dağıtmaya başladık ama herkes bir kilo et alabilmek için birbirini eziyor. Ne yapıyorsak bir türlü insanları hizaya koyamıyoruz. Kimisi et alıyor bir daha geliyor. “Bak sen etini aldın başkası da var burada o da alsın.” diyoruz. Kadın bıçakla parmağını kesiyor. Tabii biz şaşırıyoruz. “Ya niye böyle yapıyorsun?” “Elimi kesmesem bana acıyıp et vermezsiniz.” diyor. Bir başkası kucağındaki çocuğu yere atıyor çocuk yerlerde feryatlar içinde. “Sen annesin çocuğunu niye yere atıyorsun? Olur mu böyle şey?” diyoruz. “Böyle yapmazsam bana et vermezsiniz.” diyor. Bir taraftan et dağıtıyoruz bir taraftan da böyle manzara karşısında içimiz burkuluyor, eziliyor, “Allahım ne yapsak ki?” bu insanları böyle memnun etsek. Velhasılı o gün okulun kapısı izdihamdan dolayı yıkıldı, zar zor o gün bütün etleri dağıttık.

Ertesi sabah okulda bir köşeye birkaç poşet bırakmıştık. Onları da daha önce tesbit ettiğimiz insanlara verecektik. Ben okula geldim okulun üst katında bir ara birbiriyle kavga eden iki insan sesi duydum. Pencereden baktım iki tane bayan bizim okulun bekçisiyle kavga ediyor. Okulun bekçisine diyorlar ki: “Bizi içeri al.” Bekçi de, “Ben sizi içeri alamam, bana kızarlar.” diyor; fakat kadınlar çok kararlı, bir ara yerden bir taş aldı, “Ya beni içeri alırsın veya bunu kafana indiririm.” diyor bekçiye. Ben hemen aşağı koştum “Ne oldu?” dedim. Bekçi, “Mösyö bunlar et için gelmişler ben yok, diyorum inanmıyorlar.” Ben yanlarına gittim “Ne oldu, ne istiyorsunuz?” dedim. İki kadın üstleri başları perişan, ayaklarında ayakkabı yok, üstlerinde elbise, birisinin kucağında küçük bir çocuk “Mösyö duyduk ki bu okul herkese et dağıtıyormuş. Bizim evimiz çok uzak, kilometrelerce yürüdük geldik ama şimdi et yok diyorsunuz.” dedi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Tamam, dedim üzülmeyin. Ben size et vereceğim, sakin olun.” dedim. Kadın o kadar sevindi ki, çığlık attı. Ben hemen okuldan iki kilo birisine iki kilo da birisine poşetlerde etleri verdim. “Buyurun bunu afiyetle yiyin.” dedim. Kadın o kadar sevindi ki elimden tutarak “Bak mösyö şimdi ne istersen yaparım.” dedi. “Yok.” dedim. “Gidin bunu afiyetle yiyin. Başka bir şey istemiyorum.” dedim. Kadın defalarca teşekkür etti ve okuldan sevinerek ayrıldı.

Ertesi sabah bizim belletmen arkadaşların kaldığı bir ev vardı kilisenin hemen karşısında. Belletmen arkadaşlardan birisi dışarıdan sesler duyuyor ve balkona çıkıyor. Bakıyor ki, bir kadın kilisenin önünde rahibeyle kavga ediyor. Rahibeye diyor ki: “Beni hemen içeri al, dua edeceğim.” Rahibe de diyor ki: “Üstün başın çok kötü, seni içeri alamam.” Kadın ısrarla “Beni içeri alacaksın.” diyor. Rahibe çaresiz “Peki gel.” diyor. “Bu duadaki ısrarın ne böyle?” diyor. Kadın diyor ki: “Sen ne diyorsun, biz çok açtık dün, bak buradaki Türk okulunu görüyor musun, bizden para almadan et verdiler. Ben şimdi bu Türk okuluna dua edeceğim ve sen bana engel olma yeter.”

İşte gerçekler!.. Bir insan olarak hepimizi çok büyük işler bekliyor. Pek büyük mesuliyetlerimiz var. Bunlara bîgâne kalmamız söz konusu olamaz. Ancak kanımız donmuş ve insanlığımızı da unutmuş olmamız lâzım.

Abdullah Aymaz

30.Kasım-Zaman

 

Asırların Dilinden Işık Süvarileri Ocak 31, 2009

pll

Bir insan, bütün hayatını başkaları uğruna nasıl feda edebilir? Eminim ki bu soruyu duyan birçok kişi: ‘Bu devirde böyleleri kaldı mı?’ diyecektir. Günlük meşgalelerin arasında pek fark edemiyoruz belki, ama çocuklarımızın geleceği için dünyanın dört bir yanında varlıklarını feda etmiş yiğitler; akıncılar misâli, anadan, yârdan, serden geçerek kalb ve zihinleri aydınlatan ışık erleri var. Sibirya’nın -50 derece soğuğunda veya Afrika’da 40–50 derece sıcağın hüküm sürdüğü ülkelerde yeni bir dirilişin soluklarıyla, yanık gönülleri gülşene çeviren alperenler var.

Bu destansı tablolar layıkıyla nasıl anlatılmalı? Zihinlerdeki peşin hükümler, kalblerdeki düşmanlıklar nasıl kırılmalı? Bunun cevabını bulmak, bu gönül erlerinin ortaya koydukları muhteşem destanın yeni nesillere aktarılması için elzem değil midir?

Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî, Fuzûli, Bâki, Şeyh Gâlip, Âkif ve diğer büyük söz ustaları çağımızda yaşamış olsalardı, bu destansı tabloları nasıl anlatırlardı?
Bu yiğitleri gelecek nesillere ulaştırmak adına hangi muhteşem eserleri verirlerdi? İsterseniz gözlerimizi kapayalım ve maziye doğru bir seyahate çıkalım.
Bakın! Şu karşımızdaki nur yüzlü sima; Derviş Yunus ne diyor:

Gönüllerde gül misâli,
Açar Sen’in bu erlerin.
Bülbül gibi daldan dala,
Uçar Sen’in bu erlerin.

Şefi Sen’sin, Sen’de berat,
Meftunların geçer sırat,
Kevserinden âb-ı hayat,
İçer Sen’in bu erlerin.

Halk içinde dilden dile,
Bahçelerde gülden güle,
Derviş misâl ilden ile,
Geçer Sen’in bu erlerin.

İsmin gelir, nurlar yağar,
Cümle âlem aşka doyar,
Şu dünyada diyar diyar,
Göçer Sen’in bu erlerin.

Yunus yanar aşkın ile,
Gül yolunda döner küle,
Reyhanını kızgın çöle,
Saçar Sen’in bu erlerin.

Yunus, hey koca Yunus! Yine gönlümüzü gülşene çevirdin. Büyük velînin ellerinden öpüp, seyahatimize devam edelim. Şu ağacın altında oturan ak sakallıyı gördünüz mü? Bu kişi, muhteşem gazel ve kasidelerin sahibi Fuzûli. Leylâ ile Mecnûn’u, Su Kasidesi’ni yazan büyük edîp. O da geleceğimizin haberini almış. Işıktan sözleriyle ışık erlerini anlatıyor:

Bu erler ki aşk oduna, öylesine yanmışlar,
Yoluna ol Habib’in bin canla inanmışlar.
Gayretlerin cümlesi vuslat-ı Ahmed için,
Meftun olup ahrete dünyadan usanmışlar,
Az meyletse gözleri diyarına haramın,
Dünyayı üstlerine yıkılacak sanmışlar.
Susuzluktan kırılıp cümle âlem yanarken,
Ateş-i aşk badesin içe içe kanmışlar.
Bataklık ortasında derler ki, açmaz bir gül,
Karanlık dehlizlerde gülzâre bulanmışlar.
Dırahşan simalardan süzülen aşk teridir
Cehle kör olmuş, lâkin ol Hakk’a uyanmışlar.
Dök gönlünü Fuzûli, bu erler huzurunda,
Medhlerin işitince, ar edip utanmışlar.

Büyük şairin ellerini öpüp veda ettikten sonra, gelin bir başka dev kamete uğrayalım. Izdırapla geçen yılların muzdarip şairine. Hep bir Âsım bekleyen, yüreği yaralı, gözleri ceyhun, hayatını İslâm uğruna feda etmiş bir büyük âlime, mütefekkire. Millî şairimiz demekle her zaman iftihar ettiğimiz Mehmet Akif’e. Taceddin Dergâhı’nda, sedirin üstüne oturmuş, gözleri ufuklarda, sağlığında dünyanın dört bir yanına dağılmış olduklarını göremediği Âsımları için, devrimizin alperenleri için, tarihe not düşüyor. Bu büyük kametin kalbinden damlayan aşk nağmeleri neymiş görelim:

Âsım! Bu gelen sen misin, yoksa hayalin mi?
Rüyalarımda gördüğüm, o en son hâlin mi?
Hasretinle yıllar yılı bekleyip durduğum,
Şu masum millet için ne hayaller kurduğum,
O menba-ı cesaret, cevval, cesur, özü şanlı,
Sen misin söyle bana, o yiğit delikanlı?
Söyle ki ruhumun bitmez ızdırabı dinsin.
Kaç asırlık bipayan nevhalar ki tükensin.
At üstünden toprağı, dirilsin artık ölü.
Gülsün artık bu demde bahçemizin bülbülü.
Çehrende bir gül, çehrenizde güller,
Birazcık üfleyin ki ateşe döner küller.
Ateş-i aşk gerek bize, çerağını yakmalı,
Muzdarip gönüllere su misali akmalı,
Diyerek, akıncı cedlerinden ilham ile,
Bendini yıkıp taşmış, benzeyen coşkun sele,
Şark, garp, cenup, şimal, dört bir yanda atlılar,
Her biri berk gibidir rüzgârdan kanatlılar.
Bu ay yüzlü simadan aşk yağar yeryüzüne.
Bin bir ümit yangını bakınca nur yüzüne.
Kâinat semasına bir güneş ki doğuyor,
Rahmetin şuaları karanlığı boğuyor.
Ey millet! Bu gençler ki beklediğin erlerdir.
Leylini nehar eden mukaddes yiğitlerdir.
Dört bir yana dağılır bu ışık süvariler,
Canlanır o an sanki Müslimler, Buhariler.
Bastıkları topraklar, gülşenlere çevrilir,
Cehaletin putları ilimlerle devrilir.
Dillerinde kelâmlar, ellerinde kalemler,
Yeni bir dirilişin muştusuyla âlemler,
Bayram yapar Şark’ın tâlih-i makûsunda,
Bütün akvam-ı beşer, bu hâli izleyip dursun da.
Görsün medeniyyet denilen hakikat nedir.
Garp ki anlasın hâlini, hâlâ yerlerdedir.
İnsanlık denen o âli mefhumun aslı,
Anlaşılır ancak idrak etmekle bu faslı.
Sonunda görürüm ki yıllar yılı milletin,
Çekmekten yorulduğu bitmeyen bir zilletin,
Devası bu gençlerin eliyle mümkün ancak,
Vefakâr sine gerek bunları anlayacak.
Bildim ki bu doğan sensin ufkuma, Âsım!
Dindi artık muştunla dinmez dediğim yasım.

Ellerinden öpüp, yaralı şairimize de veda ediyoruz. O’nu ümit gözyaşları içinde bırakıp gitmek bize zor geliyor. Bir milletin ızdırabını bütün benliğiyle hissetmiş bir insanın, bu asrın alperenlerini görüp de ümitlenmemesi mümkün müdür?

* Yazıda şairlerimize atfedilen şiirler, yazarımız Ahmet Buğra Bey tarafından, o büyük şairlerimizin şiir teknikleri ve üslûpları taklit edilerek kaleme alınmıştır.

 

Sahipsiz Kalan Diploma (Hüzünlü Bir Hizmet Öyküsü) Ocak 31, 2009

hayirli-olan Üniversitede derslerin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra diplomasını alacak, öğretmen olacaktı. Hayalleri ve hedefleri vardı. Arkadaşlarına karşılık beklemeden yardım eder, herkes onu daha çok bu özelliğiyle tanırdı. Ders kitaplarının ilk sayfalarına güzel sözler yazar, bunları hayatına uygulamaya çalışırdı. Bu güzel sözlerden biri, “Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır.” Hadîs-i Şerifiydi. O gün Salim Bey, “Osmanlı Tarihi” dersinin vize sonuçlarını açıklıyordu. Elindeki son yazılı kâğıdı Tayfun Şahin’indi. Üzerinde 100 yazıyordu. İsmini okumadı; ama Salim Beyin yüz ifadelerinden sınıf arkadaşları bu kâğıdın ona ait olduğunu anlamışlardı. Sınıfı birden derin bir sessizlik kapladı. Herkesin üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Tayfun, bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Yurt idarecilerini çok seviyor, onlardan insanî değerler adına çok şeyler öğrendiğini söylüyordu. Yurt, onun için evi kadar sevdiği bir yuvaydı. Ona ek bir bina daha yapılmıştı. Kendisi gibi daha birçok talebe orada barınacaktı. Buna çok seviniyordu. Sadece temizlik işleri kalmıştı; o da tamamlanınca yeni öğrenciler gelecekti. Temizlik yapmak için öğrenciler arasından birkaç gönüllü aranınca, Tayfun ve iki arkadaşı, “İnsanlığa hizmet, Hakk’ın rızasını kazanmaktır.” diyerek hemen kolları sıvayıp işe giriştiler. Gayretli bir çalışmayla iki gün içinde binanın temizliği bitti. İkinci gün akşam geç vakitte toz toprak içerisinde odasına döndüğünde, Tayfun sıcak bir duş alıp rahatlamak istedi. İşte ne olduysa o anda oldu. Bu bir dalgınlık mıydı, yoksa bir davetiye mi yollanmıştı kendisine? Şofbenden sızan gazın tesiriyle derin bir uykuya daldı. Kimsenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sonra, yurt müdürü, banyonun ışığını açık görünce olayın farkına vardı. Derhal Tayfun’u hastahaneye kaldırdılar. Ama yapılacak bir şey kalmamıştı. Müdür, gece yarısına doğru yurda döndü. Bitkin bir halde idare odasına geçti. Üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyordu ki telefon çaldı. Gecenin bu saatinde arayan da kimdi? Ahizeyi korkuyla kaldırdı. Telefondaki ses, yurdun ihtiyaçlarının temininde kendilerine yardımcı olan emekli öğretmendi. O, yurda on kilometre kadar uzakta bir evde oturuyordu. Gördüğü bir rüyanın tesiriyle uyanmış, bir daha uyuyamamıştı. Yurdu aramadan içi rahat etmeyecekti. Hemen gördüğü rüyayı müdüre anlattı: “Rüyamda, Kâinatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni yapılan yurdu gezdik. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yurttan ayrılırken, sevdiği bir genci yanında götürdü.”

Tayfun’un vefat haberi kadar bu rüya da dostları arasında yayıldı. Bütün sınıf arkadaşları da duydu. İşte onun adı okunmadan sınıfı sessizlik ve hüzün kaplamasının sebebi buydu. Selim bilinen rüyayı anlatarak sınıftaki sessizliği bozdu. Diğer arkadaşları da o güzel insanla olan hatıralarını anlatıp biraz olsun rahatlamak istiyorlardı. Bunun farkında olan Salim Bey, o günü Tayfun’u anmaya ayırdı. İlk sözü Enver aldı. “Liseyi de onunla beraber okudum. Yedi yıldır beraberdik. O sanki başka bir dünya için yaşıyordu. Şimdi bana bıraktığı büyük bir hatıra var elimde: ders notlarını tuttuğu büyük bir defter… Her ders için ayrı bir bölüm ayrılmış. En sonda ise duygu ve düşüncelerini yazdığı bir bölüm var. İşte dikkatimi çeken bir yazı. ‘Dikkat!’ ile başlıyor. O bir mektup mu, yoksa vasiyetname mi, bilemiyorum. Şöyle devam ediyor yazı:

‘Dizmeye başladığın boncukları bitirmeden ölebilirsin. Sıvamaya başladığın odanı tamamlamadan hayata gözlerini yumabilirsin. Çıktığın seferini tamamlamadan fâni ömrün bitebilir.

Evet, her an ölebilirsin. Madem hakikat böyledir; gurur ve enaniyeti bırak, üzerindeki gafleti at ve ölüme daima hazırlıklı ol. Tâ ki, ölüm meleği geldiğinde seni hazır bulsun. İşte sen böylesine bir şuurla yaşa ki kabirde de, mahşerde de rahat edesin. Öyleyse, işlediğin günahları pişmanlık ve istiğfar gözyaşlarınla yıkamaya bak; onlara bir daha yaklaşmamaya karar ver! Olur ki, Yüce Mevlâ, hâline ve gözyaşlarına acır da merhamet eder.”

Sınıftaki herkes bir şeyler söyledi. Kimi onun vefasından, kimi çok kitap okumasından, kimi bilgiçlik için değil, yaşamak için okuduğundan, kimi Yaratıcı’sıyla alâkasından bahsetti. Ama konuşmaktan çok dinlediler. Enver’in okuduğu yazı ve emekli öğretmenin gördüğü rüya, zihinlerde bir araya gelince herkes bir daha sarsılmıştı. Bundan da öte, hepsinde bir merak vardı. Tayfun bu satırları yazarken, vefatının yakın olduğunu mu hissetmişti, yoksa sürekli ahiret endişesiyle mi yaşıyordu? Belki her ikisi de söz konusuydu!

 

Çay Tiryakileri Aralık 26, 2008

Kategori: Berceste-Şiir, Işık süvarileri, Multimedia — La Reverie @ 5:36 pm
Tags: , , ,

Ey Rabbimiz! yaratmışsın dünyayı dahi iki,
İlkinin gayesi ise İslâmdan başka ne ki?
Arkamızdan bağırsalar, -Bunlar delinin teki!
Onlara gül atar atmaz, Hizmete gideceğiz..

Zekeriyya kulun gibi testereyle kesseler,
Münadiniz bilal gibi kayalarla ezseler,
Mayınları ve dağları engel diye dizseler,
Bir tekmede iter itmez, Hizmete gideceğiz..

Biz asa-yı Musa olup denizleri yararak,
Bir Heraklit darbesiyle zincirleri kırarak,
Biz, İbrahim dostun gibi kâbeleri kurarak,
Namazları kılar kılmaz, Hizmete gideceğiz..

Katmak için bu hizmete pâk sineli bayları,
Ekip kurup hanesinde içeceğiz çayları,
Atmış günlü yaşayarak, otuz günlük ayları,
Demlikte çay biter bitmez, Hizmete gideceğiz..

Dünya bizi bağlayamaz, ne mamelek ne para,
Deseler ki baban ölmüş, bu günler size kara,
Göz yaşı ve dualarla indirince mezara,
Üzerini örter örtmez, Hizmete gideceğiz..

Geceleri birkaç yerde çay sohbeti kurarak,
İman dolu heybeleri sırtımıza vurarak,
Yine neden gidiyorsun baba?, diye sorarak,
Ağlayanı öper öpmez, Hizmete gideceğiz..

Bu gün durma günü değil, terler aksa enseden,
Bir deri-bir kemik kalsa içimizde her beden,
Yorgunluğu ve yeteri kaldırarak Türkçeden,
Üçbeş lokma yutar yutmaz, Hizmete gideceğiz…

Durduracak sebep midir, tufan veya zelzele?
Ne yolların yarılması, ne gafilden velvele,
Şartlar aman vermesede, çektik mi bir besmele,
Kollar kanat tutar tutmaz, Hizmete gideceğiz..

Döküp döküp saçacağız, kimin var ise nesi,
Ancak böyle değerlenir bir ömür sermayesi,
Koşuşmaktan kesilirse birimizin nefesi,
Sırtımıza atar atmaz, Hizmete gideceğiz..

Denizlerden öte yerde kalmışsa birileri,
Oraya dek götürürüz, iman denen cevheri,
Ezanlarla çınlayınca dünyamızın her yeri,
Uzaya göz diker dikmez, Hizmete gideceğiz..

Ey Rabbimiz! biz kulların varsa hizmette payı,
Huzuruna geleceğiz, bekleriz madalyayı,
Zaten bizim muradımız yanında içmek çayı,
Bardakta çay tüter tütmez, Artık gitmeyeceğiz…

Şehit Namzeti

 

Kalbe Giden Yol Aralık 5, 2008

2006080114Beş yıl önceydi. Eşiyle gördüğü rüya ve emir telâkki ettiği bir tavsiye üzerinde istişare etmişler ve kararlarını vermişlerdi: Göç edeceklerdi. Nihat Bey, mühendis olarak çalıştığı bilgisayar firmasından ayrılmış; mimar olan eşi de elindeki projeleri tamamlayıp, iş hayatından elini-eteğini çekmişti. Mobilya ve beyaz eşyalarını, borçlarını henüz ödedikleri evlerini ucuz-pahalı demeden satmışlar; geride kalan diğer eşyaları da, muhitlerindeki fakirlere vermişlerdi.

Eş-dost, hısım-akraba kim varsa, onları kararlarından vazgeçirmeye çalışmıştı: “Deli misiniz? Buradaki iş-güç, ev-bark bırakılıp yaban ellere gidilir mi? Nasıl yaşayacaksınız orada? Çocuklarınızı hangi okullarda okutacaksınız? Hem çocuk bekliyorsunuz…’’ Ama onlar, Mecnûn, Leylâ’yı bulmaya; Ferhat, dağı delmeye ne kadar kararlıysa, o kadar kararlıydılar. Evet, belki burada rahatları bozulacak, huzurları kaçacaktı; ama olsundu. Yumuşak döşeklerde, mükellef sofralarda da rıza aranmazdı ya.

Kendilerini uğurlamaya gelenler arasında kimler yoktu ki? Aileleri, iş arkadaşları, gönül dostları, komşuları… Gelebilecek herkes Yeşilköy Hava Alanı’ndaydı o gün. Cenazeleri olsa, ancak o kadar insan toplanırdı.

Nermin Hanım’ın babasıyla vedalaşması, orada bulunanları hüzünlendirmişti. Babası, Nermin’in iki elinden tutmuş ve gözlerinin içine baka baka şöyle demişti: “Kızım, gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var. Şöyle doyasıya bakalım birbirimize…’’ Ama tamamlayamamıştı yaşlı adam sözlerini. O hiç sarsılmaz, ağlamaz sanılan adam ağlıyordu işte.

Gittikleri diyarda onları karşılayacak kimseleri bulunmuyordu. Ne bir tanıdık, ne bir referans… Yanlarında bir buçuk can, iki valiz kitap, birkaç valiz eşya ve birkaç ay yetecek para…

Önce uygun bir ev bulup yerleşmişler sonra da iş aramaya başlamışlardı. Aradan günler, haftalar hattâ aylar geçmiş; ama ne Nihat, ne eşi iş bulabilmişti. Kapısını çalıp borç isteyecek kimseden de mahrumdular.

Bu çaresizlik içindeyken, Nermin’e, az buçuk tanışıp selâmlaştıkları komşusu, çocuğuna bakıcılık yapmasını teklif etmiş ve o da bunu kabul etmişti. Kendi bebeği Nisa henüz kundaktaydı; onunla birlikte başka bir bebeğe de bakacaktı.

Bu hâdiseden birkaç hafta sonra Nihat da iş bulmuştu: Benzin istasyonunda pompacılık yapacaktı. Böylece aylar, aylara eklenmeye başlamıştı.

Vatan hasreti, aile özlemi içten içe yakmaya, kavurmaya başlamıştı onları. Ara sıra ümitleri sönüyordu. Ama uzun ömürlü olmuyordu böyle anlar. Böyle zamanlarda gözlerinin önünde, ‘ağlayan bir adam’ silueti beliriyor ve: “Onlar benim imanımı artırıyorlar.’’ diyordu. Hâl böyleyken geri dönmek olur muydu?

Vize alırken yaptıkları sözleşme gereği, beş sene boyunca bulundukları ülkeden ayrılamayacaklardı. Hasretlerini yüreklerine gömmüş, ‘sabır!’ demişlerdi.

Geçen zaman içinde Nermin birkaç çocuğun daha bakıcılığını üstlenmişti. Aileler ona güveniyorlardı. Hattâ bazen çocuklarını almaya gelen ebeveynleri eve davet ediyor; hazırladığı börekleri, çörekleri, pasta ve tatlıları onlara ikram ediyordu. Nermin’in yemekleri çok beğeniliyordu, hattâ bazıları ondan yemek yapmayı öğreniyordu. Yeme, içme faslında yapılan sohbetlerle diyaloglar ilerliyordu.

Nermin izzet-ikram işini gün geçtikçe ilerletmişti. Bakıcılığını üstlendiği çocukları ve ailelerini özel günlerinde (doğum günü, evlilik yıl dönümü) evine yemeğe davet ediyordu. Ramazan ayındaysa tanıdıklarını iftara çağırıyordu. Hâliyle iftar sofralarının konusu oruç oluyordu. İnsanlar, bir şey yiyip içmeden, akşama kadar durabilmeyi, hem de bunu otuz gün sürdürebilmeyi anlamakta zorlanıyorlardı. Ama bu insanlar zamanla buna alışmışlardı. Çoğu iftara geleceği gün -Müslüman olmamasına rağmen- oruç tutmaya, orucun kazandırdıklarını tecrübe etmeye başlamıştı. Sonraki yıllarda iş tersine dönmüş ve Ramazan ayını dört gözle bekleyen bu insanlar, onları iftara çağırır olmuşlardı.

Bir gün Nermin Hanım’la Nihat Bey’in aklına yemek kursu açma fikri geldi.

Bunu fiiliyata geçirmek zor olmamıştı. Zaten mutfakları bu iş için kullanılıyordu. Geriye sadece adını ‘kurs’ koymak kalmıştı: ‘Türk Yemekleri Kursu.’ Nermin Hanım aşçıbaşı, Nihat Bey yamaktı. Sekizine giren Tarık’ın elinden de artık bazı işler geliyordu.

Kurs çeşitli hayırlara vesile olmuştu. Bu sayede onlarca insanla tanışmış, kendilerini tanıtma imkânı bulmuşlardı. Aralarındaki sevgi-saygı, çocuklarına gösterdikleri itina ve dinî vecibeleri yerine getirmedeki hassasiyetleri kursiyerlerin dikkatini çekmişti. Kursiyerler, İslâmiyet’le ilgili soru soruyor, cevapları da saygıyla dinliyorlardı.

Sohbetin yönü bazen Anadolu’ya kayıyordu. Evin muhtelif yerlerine çerçeveletilip asılan Türkiye’nin çeşitli güzel yerlerinin fotoğraf ve kartpostallarını gören kursiyerler, bu güzel yerleri yakından görmeyi çok arzuluyordu. Bu mülâhazalarla Türkiye’ye ziyaret organize edildi.

Uçağa bineli altı saat olmasına rağmen, zihninde uçuşan bir sürü düşünce sebebiyle Nihat bir türlü uyuyamamıştı. Gurbeti vatan belleyen çocukları, rüya ülkesini gezinmeye çoktan başlamışlardı.

Kocasının sol tarafında oturan Nermin enginlere dalmıştı, istikbâle uzattığı merdivene tırmanmaya çalışıyordu. Hava alanında kendilerini bekleyen manzaralarla süslüydü basamaklar.

Annesi onları nasıl karşılayacaktı? Çocuklarını tanıyabilecek miydi? Nisa gurbette doğduğundan, annesi onu hiç görmemişti. Beş yıl aradan sonra ne hissedecekti? Ya kendisi? Ne diyecekti annesine? Nasıl teselli edecekti onu? Gözünde o sahne canlandıkça ayakları geri gidiyordu; ama yüzleşecekti mecburen. Gittiklerinden bir sene sonra almışlardı babasının vefat haberini. Bağrına taş basmıştı. Şimdi gitmeli ve babasının kabrinin başına dikmeliydi o taşı.

İki sene evvel ağabeyi kalb ameliyatı olmuştu. Hep iyiyim diyordu telefonda. Ama sesi pek inandırıcı gelmiyordu. Kız kardeşi geçen yıl evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Adını Nermin koymuşlardı. Her dakika ailelerine bir adım daha yaklaşıyorlardı. Birkaç saat sonra ülkelerinde olacaklardı. Vuslat yaklaştıkça Nermin Hanım’ın içinde tarifi imkânsız duygular dönüp duruyordu.

Nermin düşüncelerinden ön sıralardaki bir bayanın, yanına gelmesiyle sıyrılabildi. Gözlerindeki nemliliği fark eden bayan onu yalnız bırakmak için geri dönüyordu ki, Nermin elinden tuttu. Elinin tersiyle gözlerini silerken, kadına: “Beş yıldır ilk defa ailemi göreceğim de… Beni nelerin beklediğinden emin değilim.’’ diyebildi.

Yanına gelen bayan elindeki katalogu göstererek: “Buraya da gidecek miyiz?’’ dedi. Gösterdiği Mevlâna türbesiydi. “Evet” dedi Nermin. “Yeterince vaktimiz olacak. On beş gün boyunca adım adım gezeceğiz Anadolu’yu.’’

Yemek kursuna katılanlardan on altı kişi onlarla Anadolu’nun camilerini, güzelim insanlarını, tabiî güzelliklerini görmeye geliyorlardı. On beş günlük tatillerinin tamamında misafirleriyle beraber olacak, vakitlerini onları gezdirerek geçireceklerdi.

Hava alanına onları karşılamaya kalabalık bir grup gelmişti. “Yavrum!’’ diyerek kendisine ulaşmaya çalışan yaşlı annesini görünce Nermin’in dizlerinin bağı çözüldü. Annesinin yanı başındaki ağabeyi sıhhatli görünüyordu. Kerime, kızını gösteriyordu ablasına…

Bir düğünlerinde olmuştu böyle konvoy, bir de şimdi… Yabancı misafirler böyle bir ilgi beklemedikleri için şaşkındılar. Konvoy, İstanbul’un caddelerinden hızla akarak evlerine ulaştırdı onları.

On beş gün göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Beş sene öncesi gibi dönüyorlardı yine. Bu sefer onları uğurlamaya daha kalabalık bir grup gelmişti. Ama engellemek isteyen yoktu.

Nihat Bey’le Nermin Hanım’da pişmanlıktan eser yoktu. Vakıa, gözleri yaşlıydı. Bakışları hüzünlüydü. Fakat başka bir şeydi bu… Bilerek, isteyerek, şevkle koşuyorlardı vazifelerinin başına.

Onları hicret mahallerine yeniden götürecek olan uçak gürültüyle havalandı. Nihat, kendisine bakan eşine: “Değdi mi Hanım?’’ dedi. Her şeyi terk edip sıfırdan başlamaya değdi mi? Çektiğimiz bunca sıkıntıya değdi mi?

Nermin, yan koltukta oturan misafir çifti işaret etti: “Değmez mi hiç? Görmüyor musun Anna’yla eşini? Bak, merakla Yusuf Aleyhisselâm’ın kıssasını okuyorlar.”

Biraz sonra Anna’nın eşi Tomy heyecanla Nihat’in yanına gelip, “Buldum! Buldum Nihat Bey!” diye seslendi. “Adımı buldum. ‘Yusuf’ olsun benim adım da…’’

Nihat hıçkırıklarına hâkim olamıyordu. Vatandan ayrılışa değil, hicretin meyvesine ağlıyordu.

Yusuf Ünal

 

Bir Önden Giden Atlı: Adem Tatlı Ekim 8, 2008

Boğaza nazır pencereden guruba bakıyorum.  Güneş battı batıyor. Ufukta kızıllık gittikçe koyulaşıyor. Biraz sonra İstanbul semalarında “Sadây-ı Muhammedi” yankılanacak Herkes sürurla oruçlarını açacak.

Bense gurubun, bütün insanların ruhunda burkuntu hasıl ettiği şu dakikalarda Adem öğretmeni düşünüyorum.

Biz birazdan oruçlunun birinci neşvesini tadacağız Adem öğretmen ise, ikinci, kalıcı ve ebedi neşvesini tattı. O, Rabbine kavuştu, Ebetler yurduna hakiki hicret diyarına göçtü. O bu sene Ramazana değil, Rahmana kavuştu. Hayatta olsaydı yine bir gurbet Ramazanı yaşayacaktı.

Ezan duymadan, ışıl ışıl mahyaları görmeden, arkadaşları ile teravih kılacaktı. Hanımı ile sahura kalkacak, yine mahallenin tek ışığı onların mütevazı evin penceresinden yayılacaktı şehrin o sakin sokağına.

O ilklerden, önden giden atlılardandı.

Bütün bir Asya’nın uçsuz bucaksız çöllerini geçti. Karlı dağlarını aştı, mavi göklerin ülkesine, Orhun abidelerine ulaştı. Çin seddine yaklaştı.

O günlerde Türk varlığı adına hiç bir şeye rastlamak mümkün değildi oralarda. Büyükelçiliğimiz bile çok sonraları açılmıştı. Pek çok emsali namsız nişansız, yiğitler gibi gittikleri ülkelerde ilk ve tektiler.

Her biri atlarını farklı ülkelere sürmüş, gittikleri ülkenin ümit kandilleri olmuşlardı. Kimilerini ünlü gezgin fotoğraf sanatçısı Arif Aşcı tarihi ipek yolu üstünde, Tanrı dağlarının eteklerinde Türk varlığı adına tek ışık olarak Narinde görüyordu. Kimilerini değerli dostum Şerif Ali Tekalan beyle Hazarın doğusunda Türkmen diyarında, öğrencilerine köyümün yağmurlarını söyletirken. Kimilerini de Göktürklerin Uygurların bir dönem at koşturdukları Orhun Abidelerinin civarında görüyorduk.

Adem Tatlı onlardan, o yiğitlerden birisiydi. Hepsi üç beş arkadaştılar.

Çok heyecanlıydılar. Önce bir okulla işe başlayacaklardı. Fakat bir türlü mana veremedikleri anlamsız engeller yollarını kesiyordu.

Necaşi’nin ülkesine gidenleri rahat bırakmadıkları gibi onları da rahat bırakmadılar. Ama sonunda başardılar. İzin çıktığı gün sevinçten uçacak gibiydiler. Harç kardılar, tuğla ördüler, badana yaptılar. Boğaziçi, Hacettepe mezunu öğretmenler bir işci, bir ırgat gibi çalıştılar. Prof. Dr. Mehmet Sağlam hoca bir Moğolistan ziyaretinde öğrencilerinin başında bulur onları. Yaklaşır usulca birisinin yanına ve sorar.

-”Kaç yıl oldu buraya geleli?”,

-”11 yıl”

Hayli zaman oldu diye geçirdi içinden sordu.

-”Ne zaman döneceksin Türkiye’ye.” Cevap kanını dondurdu Hoca’nın

-”Hocam biz dönmeye değil ölmeye geldik”

“Bittiğim andı, tüylerim diken diken oldu, utandım”. Baktım hoca ağlıyordu.

Ve Adem öğretmen dönmedi dönemedi

Adanmış ruhlar asırlar önce bir dünya imparatorluğu kuran Cengiz Han’ın memleketinde bu defa sevgiden bir imparatorluk kurdular.

Atalarımızın uçsuz bucaksız bozkırlarında barınamadığı için küçük Asya’ya doğru göç etmek zorunda kaldıkları Büyük Asya topraklarına geriye döndüler. Çünkü oralar, onlar gibiler için bir hayal ülke bir ütopya ve bir idealdi.

Ergenekon destanın yazıldığı o topraklarda şimdilerde yeni bir destan yazılıyordu. Ergenekon, yuvadan çıkışın, ayrılığın, hasretin destanıydı. Adem öğretmenler ise yuvaya dönüşün vuslatın, kavuşmanın destandır.

İstiklal marşımızın okunduğu, bayrağımızın dalgalandığı okulun açıldığı ilk gün. Gül yüzünde güller açtı.

Ve Adem öğretmen dönmüyordu dönemiyordu.

-Bindikleri araba önce savruluyor toparlanamıyor ve devriliyor. Nefes almakta zorlanıyor “çok acım var” diyebiliyor o tatlı insan ambulans acı sirenler çalsa da nafile doktor çare değil artık tatlı insana. Derken dudaklar kıpırdıyor.

- “Beni buralara bu toraklara gömünüz” Belli ki o hep öğrencilerinin sesini duymak, kardelenleriyle birlikte olmak istiyordu. Sonra yavaş yavaş güzel gözleri kapanıyor. Annesi babası kardeşleri Türkiye’ye getirmek için ısrar ediyorlar. Onu köyünün topraklarında sanki kendi kucaklarında gibi hissedeceklerdi. Mezarının otlarını saçlarını okşar gibi seveceklerdi, ama olmadı köyünün yağmurlarında bir daha ıslanamadı

Hanımı, çok sevdiği eşinin son vasiyetini bağrına taş basarak yerine getirmekte ısrar etti.

O “beni Moğolistan topraklarına gömün” dedi. Kaç defa hanımına “Ben senden memnunum bunu orada O’nun huzurunda da söyleyeceğim” dedi. Hanımı da belli ki onu çok seviyordu taş bastı kendi bağrına ve vasiyetini yerine getirip bıraktı onu Moğolistan topraklarına. Fakat onun da son bir arzusu vardı. Gül yüzüne, gülen yüzüne son defa bakmak istiyordu. Usulca açtılar yüzünü -”Bu gülüyor bu yaşıyor uyandırın bunu” dedi inledi yalvardı ama kimseyi inandıramadı.

Kardelenler açmayacak, buzlar erimeyecek diye kim bilir kaç gece ağlamış, kaç gece uykusuz kalmıştı. Hele o ilk günler eline kuru bir ekmek parçası alıp, onu nerede bulabileceğini anlatmak için ne kadar uğraşmıştı önüne ilk gelen insana. Aylar geçiyor Türkiye’den bir şey gelmiyordu. 18 aydır maaş alamamıştı. İmkanlar olsa göndermezler mi diye düşündü. Hanımına “Sen elişi bir şeyler yap, satalım ben de taksi şoförlüğü yapayım” demiş, aylarca geçimini öyle sağlamıştı. Bir başka zaman büyük bir sıkıntıyı sessizce halletmişti. Kimse akıl sır erdirememişti. Sonradan anlaşıldı ki memleketindeki evini satmıştı.

Kaç defa koyunlarla ve keçilerle aynı uçaklarda yolculuk yaptı, kaç defa Moğolistan’ın uçsuz bucaksız steplerinde uçarken üzerine devrilen eşyaların altında kaldı.

Kaç defa binmeye yürek isteyen eski model uçaklarla toprak pistlere iniş yaptı. Kaç defa toprak pistten. Arkada toz duman bırakarak havalandı gökyüzüne..

Son Türkiye ye gelişinde bütün akrabalarını dolaşmış ve helalleşmişti. Kardelen çiçekleri de yanındaydı. Türkçe olimpiyatlarına katılacaklardı. Yarışmalarda büyük başarı elde etmişler finale kadar gelmişlerdi. Final gecesinde bir kardelen Nurullah Genç’in “YAĞMUR” şiirini enfes yorumlayınca Moğolistan gecenin gündemine oturuverdi. Meclis Başkanımız, içlerinde Adem öğretmenin de bulunduğu 5000 kişilik salonda eğitim gönüllülerinin fedakarlıklarından söz etti.

“Bir büyükelçimiz tayin bekliyordu, benden de iyi bir yer olması konusunda yardım istiyordu. Bir haber var mı kabilinden bana uğradı. Ben de şaka olsun diye bir Moğolistan lafı dolaşıyor seninle ilgili deyince elindeki çay bardağı düştü. Benzi sapsarı kesildi. “Ben ne yaparım orada nasıl yaşarım, orası büyük mahrumiyet yeri” dedi. Bu kardeşlerimiz hiç çekinmeden büyük bir şevkle oralara gittiler. Bu bir destandır, bu bir fedakarlıktır.”

Bu gül yüzlü yiğitler sevdadan atlarına binip gittiler ve dönmediler. Şimdi Altay dağlarından kopan hoyrat rüzgarlar kabrinin başında hüzünlü türküler söylüyor.

Artık toprak pistten kalkan uçaklar, ördüğün tuğla duvarlar, badana yaptığın, günler, ağladığın geceler hepsi geride kaldı.

Aylarca yanmayan elektrikler, akmayan sular, steplerin soğuğunda sınıflarda palto içinde titreye titreye ders verdiğin günler, koyunlarla ve keçilerle aynı kabinde yaptığın yolculuklar ve bize yadigar bıraktığın gül yüzlü çocuklar hepsi hepsi geride kaldı. Bir de Moğolistan Cumhurbaşkanı’nın senin için hazırladığı şeref madalyası o da oğluna teslim edildi.

Abideleri, yazıtları, dikili taşları ile bizlerden izler taşıyan o topraklarda görkemli bir iz de sen bıraktın. Şimdi bir abide gibi duruyorsun asude bir tepenin yamacında. Tatlı tatlı esen meltemler okşuyor kabrinin üstündeki otları bir de boynu bükük kardelenlerin. Sen, mavi gökler ülkesinin koyu lacivert gecelerinde bir çoban yıldızı gibi kutlu yolcuların umut fenerisin. Sen hayallerdesin, gönüllerdesin.

Bilmiyorum sen nesin yoksa sen mahcup ve mütebessim bir melek misin?

Hâlâ atlar uçsuz bucaksız steplerde dört nala koşuyor ama hiçbiri önden giden atlılara asla yetişemiyor. Önden giden atlılar hep önde koşuyorlar.

Harun Tokak

 

Baba gitmesen olmaz mı? Ekim 4, 2008

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:53 pm
Tags: , , , ,

Atatürk Havaalanı… Bir günde binlerce ayrılığın bir o kadar da vuslatın yaşandığı, her an gözyaşlarının sel olup aktığı yer. Her anons yeni bir ayrılığın habercisidir. Son defa birbirine sarılanlar, el sallayanlar, hasretle bakanların harman olduğu yer.

Anons, Kongo’ya gidecek yolculara son çağrıyı yapıyordu. Hanımı sessizce ağlıyordu. Bakışlarındaki hasret kıvılcımları gönül harmanını yangın yerine çevirmişti. Çocuklarına tek tek sarıldı, ipek saçlarını okşadı, doya doya kokladı. Kızı Nilüfer boynunu bükerek;

-Baba gitmesen olmaz mı? dememiş miydi, o an yıkılmıştı. Ayakta zor duruyordu. Gözleri kararır gibi oldu. Beklemediği bir anda almıştı öldürücü darbeyi en sevdiği sürmeli meleğinden. İçinden “Bu soruyu sormasan olmaz mıydı be yavrum?” dedi. En küçüğü de bacağına sarıldı, babasını bırakmıyordu.

İbrahim Bey, kendini bırakmak, hislerine yenilmek istemiyordu. Hanımıyla son defa göz göze geldi. “Ne olur bana yardımcı ol” der gibiydi. Çocuk bırakmıyordu babasını. Annesi, ‘gel yavrum’ diye güç bela alabildi bacaklarından.

Hiç ardına bakmadan yürüdü son geçiş noktasına doğru. “Arkama dönersem dayanamaz, geri dönerim” diye geçirdi içinden. Ama o sırada birden bacağını sımsıcak bir şeyin sardığını hissetti.

Nasıl da sessizce gelmişti! Annesinden nasıl kurtulmuştu küçük meleği! Bittiği andı. Salıverdi kendini. Başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Geriye dönüp baktı yaşlı gözlerle. Her biri bir yere çökmüştü. Her zamanki gibi fedakârlık yine hanımına düştü. Geldi aldı İbrahim Bey’in kucağından yavrusunu. “Baba, baba!” feryatları yeri göğü inletse de küçük Nurefşan’ın, kara kıtanın kara yüzlü çocukları onu çağırıyordu. Çantasını aldı yerden, başını önüne eğdi ve yürüdü.

Uçakta yığıldı koltuğuna. Şimdi anladı Hz İbrahim’in (a.s.) niye ardına dönüp bakmadığını. Kahramanların hayatında “karar anlarının” olduğunu da. Uçak bulutların üstünde bir kuğu gibi süzülürken, İbrahim Havvas’ı hatırladı. Bizans’ın karanlık saraylarından “İbrahim Havvas!” diye haykıran çaresiz bir kadın sesi çınladı kulaklarında. İbrahim Havvas’ın hep o sese yürümesi gibi o da, kara kıtadan gelen çaresiz ve umutsuz seslere doğru süzülüyordu.

* * *

Kongo Havaalanı… Her taraf siyah renkli insanlarla doluydu. Beyazlardan çok çekmişlerdi. Hiçbir beyaz siyahlar için iyilik düşünmezdi onlara göre. Bu beyaz da, o ‘şeytanlardan’ olmalıydı. Uçağa bindirip geri göndermeyi düşündüler. İbrahim Bey, onların neler düşündüğünü çok sonraları öğrense de, havaalanından çıkar çıkmaz acı gerçekle yüz yüze gelmişti. Fanatik siyahlar elleriyle boğazlarını işaret edip “beyazlara ölüm” diyordu.

İlk işi ’sizi seviyorum’ demesini öğrenmek oldu. Elini boğazına götürüp ‘beyazlara ölüm’ diyenlere o, ’sizi seviyorum’ diyordu. Yürüdüğü sokaklarda herkes kendisine nefretle bakıyordu.

Yaklaşan Kurban Bayramı’nın büyük bir fırsat olduğunu düşündü. Çaresizdi bu insanlar. Aç, hasta ama tok gözlüydüler. Türkiye’den cömertliğini yakından tanıdığı Veysel Bey’i aradı. Kongo’daki insanların çaresizliğini anlattı. Veysel Bey kendine yakışanı yaptı. Sonra Sadık Bey’i aradı. O da boş çevirmedi İbrahim Bey’i.

“Bu çok iyi” dedi, hasılat tam 63 tosun. Listeleri tanzim etti. En başa da Peygamberimizin (s.a.v.) adını yazmıştı. Veysel Bey öyle istemişti.

Yorulmuştu, uzandı mütevazı yatağına.

Bayram sabahı tekbirler getiriliyor, tosunlar kurban saatini bekliyordu. Biraz sonra kalabalık yarıldı. Elinde listeyle Peygamberimiz çıkageldi.

-Ya Rasulallah, buraya da geldiniz demek, diyerek Ona (sav) koştu İbrahim. Siyah yüzlü, çekik karınlı insanlar doldurmuştu etrafı. En karanlık gecede ansızın doğuvermişti “Ay yüzlü”. Umutsuzluktan karamış yüzlere yansıdı ay ışığı. Peygamberimiz (sav) başladı listeyi okumaya: Veysel, Sadık… Yedişer yedişer 63 kişilik listeyi tek tek okudu….

Kan ter içinde uyandı İbrahim Bey en güzel uykudan. Yanaklarından yaşlar süzülürken ‘işte geldi’ dedi. “Adımın anıldığı her yere giderim” demişti. Şimdi buralarda da bizim başımızı okşuyor diye düşündü. “Buralarda çok az biliniyorsun ya Rasulallah” diye inledi.

 

Işığı yanan evler Ekim 4, 2008

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:18 pm
Tags: , , ,

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye
sıkılarak: ‘Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?’ dedim.

Hacı anne:’Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz’ dedi. Merak ettim, tekrar sordum: ‘Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?’

Hacı anne: ‘Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ‘ ışığı yanan bir ev’ bulsun diye bekliyoruz.’

Konya Ovası’nda, yada bir başka yerinde Türkiye’nin, trenden inen yabancılar için ‘Işığı yanan evler’ yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu: ‘Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler .’

Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler?

Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?

Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

Kaynak: Prof. Dr. Saffet Solak’ın bir hatırası