Bir Dava ki… Ekim 27, 2009

Bir dava ki, her bir insanı, mahiyetinde var olan ulvi değerlerle yüzleştirme gayesi dışındaki bütün endişelerden arınmış yüce bir mevkide getirdiği kozmik tekliflerle maşeri vicdanda kabul görmüştür.
O davayı, o yüce mevkiden indiremezler…
Bir dava ki, her bir müntesibine, “Güneşi bir omzuma, ayı da diğer omzuma koysalar, yine dediklerimden vazgeçmem” sebatını aşılamıştır. “Saçlarım adedince başım olsa ve her gün birini alsalar yine düşmana teslim-i silah etmem” kararlılığını mayalamıştır. Onlardan hiçbirini bu sebat ve karardan döndüremezler…
Bir dava ki, aslı nurdur; evveli nur, ortası nur, sonu nurdur. O nur ki, İsm-i Nurla, ve yaratılmış İlk Nurla daim irtibatlıdır. Ve bir ışıktır ki, şavkını Mevla tutuşturmuştur: Bütünüyle tek nefes olsa ve öyle üfleseler yine söndüremezler…
Bir dava ki, onun müntesipleri için her çile bir kefaret, her ıstırap bir tasaffi ameliyesi; ölüm ise Dost’a kavuşma vesilesidir. Ve onları sevk eden müeyyide, aşktır, şevktir,muhabbettir.Öfkeler, düşmanlıklar, gizli-açık tehditler onları sindiremezler…
Hatta müntesiplerinden öylesi şefkat abideleri yetişmiştir ki, “Ya Rab, vücudumu o kadar büyük yap ki, cehennemi ben doldurayım ve oraya başka kulun girmesin” deme zirvesine varmıştır. “Gözümde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu var. Milletimin imanını selamette görürsem cehenneme girmeye dahi razıyım. Vücudum yansa da gönlüm gül, gülistan olur” deme noktasına ulaşmıştır. Kimler, nasıl ve ne uğruna uğraşırlarsa uğraşsınlar onların sinelerinde yer etmiş bu evrensel şefkate başka şey dedirtemez, aykırı söz söyletemezler…
Ve yine, “Karşımda bir yangın var. İçinde evladım tutuşmuş yanıyor. Var gücümle bu yangını söndürmeye koşarken birileri tökezletmek için bana çelme atmış… Ne ehemmiyeti var. Bu büyük yangın karşısında bu basit hadiseyle uğraşmaya değer mi?” şefkatli ülküsüne ferasetini, basiretini refik etmiştir. Onları oyalayamaz, kandıramazlar…
Onlar, mücerrede doğru yol aldıkça vücudun nasıl fevkalade güç ve kuvvet kazandığının idrakindedirler. Onlar, bütün cihetleriyle nezih, temiz ve şeffaf olan melekutun, mülkü sevk ve idare etmekte olduğundan aynen haberlidirler. Manadan kopuk maddenin hem de hızla ve süratle yokluğa kaydığının yakından şahididirler. Üstlerinde denenmemiş, hiçbir beşeri, şeytani oyun, hile, tuzak, desise bırakmasalar yine onları yakinlerinde sarsamazlar, aidiyetlerinin kutsal cazibesinden alıp koparamazlar…
Onlar, kolektif çalışmaların maksimal verimliğinin bilincindedirler. Bu sebepledir ki, hiçbir entelektüel kaygı taşımadan, kendi istidat ve kabiliyetlerini, verimliliği minimize eden bireysellik çeperinden kurtarıp toplumun emrine amade ederler. Bir yerde kopuk bir el olmaktansa bir aslana pençe olmayı yeğlerler. Fabrika çarklarının ahenkle çalışan hali ya da bir organizma bütünün harika denklemlerle varlığını sürdüren durumu onlar için vazgeçilmez modellerdir. Bu sebeple de ahenk bozucu davranışlardan, fabrikayı akamete uğratacak aykırılıklardan daima uzak dururlar. Onlardan tefrika bekleyenler, onlardan ihtilafa düşmüşlük umanlar asla beklediklerini alamaz, umduklarını bulamazlar…
Latif ERDOĞAN
Tek Lâhmacun Eylül 14, 2009

Son günlerde lokantaya gelen, kendi hâlinde bir adam dikkat çeker olmuştu. Otuz-otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Hafta içi her gün, öğle namazı sonrası gelirdi. Lokantanın müdavimlerinden olan birkaç müşteriden sonra içeri girer, çiçekli bahçeye bakan pencerenin önüne oturur ve hep aynı siparişi verirdi: tek lâhmacun.
İlk günler çok önemsemedik, ‘Garibandır.’ dedik. Ama zamanla hâlini-tavrını süzdüğümüzde, duruşunda bir garibanlık görmedik. Bilakis, düşünceli, insanlarda saygı uyandıran bir duruşu vardı. Giyiminde titizdi. Lâcivert pantolonu jilet gibi ütülüydü. Üstündeki hardal sarısı ceket, rengi biraz solmuş olsa da, temiz duruyordu. Hâsılı, bakımlı birine benziyordu. Belki gurbetteydi, dertleşip hâlleşeceği bir yakını yoktu veya içini kimseye dökemiyordu.
Tahminlerimiz bundan öteye varmıyordu. Doğrusu biz de bir hâl-hatır sormadık. “Beyim buraların insanına pek benzemiyorsunuz, yabancısınız herhalde.” demedik.
Fakat onun bu hâli günden güne bizde bir merakı büyütüp durdu.
Yılların esnafıyız. Mürekkep yalamışlığımız yoktur; ama birkaç konuşup hâlleşmekle adamın kaç kıratlık olduğunu anlarız Allah’ın izniyle.
Yok yok, kesin bir derdi vardı bu adamın.
Bir gün yine geldi. Her zamanki gibi, başını hafif öne eğerek yarı fısıltı hâlinde bir selâm verdi. Güleç bir yüzle selâmını aldım. O da dudaklarına yayılan utangaç, bir o kadar da tatlı bir tebessümle mukabelede bulundu. Pencere kenarındaki yerine oturdu. Garsona tek lâhmacun siparişini verdi.
Kaçamak bakışlarla hareketlerini takip ediyordum. Bir ara göz göze geldik, yanlış bir iş yapmışım gibi utandım. O da beni süzüyormuş meğer.
Lâhmacunun yanı sıra ayran falan da istemiyordu. Bir bardak suyla idare ediyordu. Bekledim ve bu esrarlı müşteri son lokmasını ağzına koyar koymaz yanına vardım. “Oturabilir miyim?” diyerek izin aldım. “Efendim bir mahzuru yoksa, beraber bir çay içelim mi?” dedim. Gülümsedi. Bakışları parıldadı.
Hâl-hatır sordum. Kimdir necidir öğrendim. O konuşurken, zihnimdeki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Öylesine tok sesli, kendinden emindi ki, konuşurken kelimeler tane tane dökülüyordu dudaklarından. Bir-iki espri yapacak oldum, koyuvermedi kendini; hafif dudak hareketleriyle idare etti. Ciddiyeti elden bırakmıyordu. Ciddiyetten de öte bir asalet vardı üzerinde.
Öğretmenmiş. Buralı değilmiş. Memleketimize geleli de bir ay kadar olmuş.
Asıl içimi kemiren merakımı gidermemiştim henüz. “Hocam!” diyerek tekrar söze başladım: “Sizi kaç zamandır takip ediyorum. Buraya geliyorsunuz. Hoş geliyor, sefalar getiriyorsunuz. Aynı yere oturuyorsunuz. Hepsinden de ötesi, siparişiniz hep lâhmacun oluyor. Ama affınıza sığınarak, neden sadece tek lâhmacun?”
Diyeceklerimi bir çırpıda söyleyip rahatlamıştım. Sandalyeye yaslandım. Karşıdan gelecek cevabı merakla beklemeye başladım.
Bu soru, muhatabım üzerinde tahminimden büyük tesir icra etmiş olacak ki, önce biraz durakladı, bir-iki yudum su içti. Sonra konuşmaya başladı. Heyecanı sesine aksetmişti:
“Buraya çok hayırlı bir iş için gelmiştim. Gelmeden önce arkadaşlarım birkaç tanıdığın ismini vermişlerdi. Onlarla görüşüp konuştum. Okumak isteyen fakir talebeler için bir yurt yapmayı düşünüyorduk. Bunun için de bazı imkânların olması gerekiyor. Burada tanıştıklarımın durumu pek iyi değil. Onlara ‘Kim bize yardım edebilir? Hâli vakti yerinde olan, fakiri-fukarayı gözeten, bu toprağın insanına saygılı kim var?’ diye sordum. Sizden bahsettiler. Adınızı verdikleri günden beri de lokantanıza gelip gidiyorum. Niyetim bir fırsatını bulup sizinle tanışmaktı. Tek lâhmacun bir vesileydi sadece.”
Hiç beklemediğim bir cevaptı bu. Şaşkınlıktan mıdır nedir, söylenenleri ilkin tam anlayamamıştım. Evet, güzel şeylerdi bunlar: fakir öğrenciler için yurt yapmak, onları sokaktan kurtarıp okutmak, vatana millete hayırlı evlâtlar olmaları için bize düşeni yapmak…
Fakat tek lâhmacunun sırrının gelip bunlara dayanması? Bir hayli afallamıştım. Ama vaziyeti kurtarmak için şaşkınlığımı da belli etmemiştim.
***
O günden sonra görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. Artık “Hocam!” diye hitap ediyordum. Fakat o kadar ısrarıma rağmen, bir patlıcan kebabı ikram edemedim. Kabul etmiyordu. Tek lâhmacun yemeyi de bırakmıştı. Sadece birkaç bardak çaya ‘evet’ diyordu. “Tam çözdüm!” diyordum, farklı bir tarafı çıkıveriyordu ortaya.
Allah’a şükür varlıklı bir aileydik. Sadece lokanta değil, gayrimenkullerimiz, ekilip biçilen topraklarımız da vardı. Zekât ve sadakamızın bir kısmını artık yurt inşaatına ayırmıştık. Bir ara baktık, işler yavaş gidiyor. Böyle olmayacak. Hocam da: “Yurt, yeni eğitim dönemine yetişmeli.” diyor. Bu durum vesile oldu, biz de iki yerine üç, üç yerine beş verdik. Biz verdikçe Rabb’imiz de bize verdi. Eylül ortasında ufak-tefek eksiğiyle yurdu açmak, çok şükür nasip oldu. Yurt, bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı.
Çocukların yurdu doldurduğu ilk günün akşamı, müdür odasında hocamın bize bir teşekkür edişi, gözyaşlarıyla bir dua edişi vardı ki, orası anlatılamaz.
Yurt inşaatında dualarını esirgemeyen birkaç ahbap: “Ağabey yurda sizin isminizi verelim.” dediler. Kabul etmedim. “Üç kuruşluk hayır yaptım. Onu da gururuma, kibrime yedirip tükettirmeyin.” dedim; “Bu yaptığımız hayır olarak kabul gördüyse eğer, bırakalım öbür tarafa kalsın.”
***
Aradan yıllar geçti. Yaşım bir hayli ilerledi. Hesabı-kitabı oğlanlara devrettim. Nerde bir hayır işi varsa, oraya koşmaya çalıştım. Koştukça gençleştiğimi hissediyordum. Bu hâli görenler, “Ağabey nasıl böyle dinç kalabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara, burada ektiği tohumların semeresini göremeden, aynı derdin peşinde bir başka beldeye giden kıymetli hocamızı hatırlatıyordum: “Hizmette beklentiye girmemek.”
Osman Alagöz
Ah Ana Ah! Ağustos 23, 2009

Seni anmak bir başka tatlı. Seninle olmak bir rüya şaheseri… Ve ötesi… Ruhuma sindirdiğin öteler ötesi… Yaslasam dertli basımı dizlerine, okşar mısın? Bir yandan da titrek sesinle “Yavrum” der misin, bunca zaman sonra? Ruhumun her şeye yabancılaştığı bugün; sana koşsam, seni bulsam gel der misin ana? Gömülecek toprağımın bile kirletildiği dünyadan kaçan bana, muhabbet kaynağı kalbinde bir yer verir misin? Tutar mısın nasırlı ellerinle ellerimden? Seccadende bir secdelik an verir misin?
Ve son defa, içinden gele gele yavrum der misin?
Al götür beni ana; bu çirkinliklerden! Yüceler yücesi dergâha, şefkatinin ummanında bir defa daha yıka da gönder beni. Çöz duygularımdaki karmakarışıklığı, gözyaşlarınla.
Seni sevmeyi unutturdular, beni senden kopardılar, ana. Seni nasıl sevmem gerektiğini öğrenemedim. Seni aradım bitmez gecelerde. Koşacakken “dur” dedi, gurbet. Günler uğradı akşamları kapıma, dediler, “Sabret”.
Yıllarca bekledim. Boğuldum havuzunda sabrın.
Sen anam, bilirim kahır yüklüsün. Dününü unutan Mehmet’inden dertlisin. Oysa ben seviyorum seni. Seviyorum desem… İlk mektep öncesi gibi sevemem.
Yığın yığın dert içinde ben. Yüzümde kıvrılmaya ahdetmiş yıllar. Oysa uçmalıydım mavi bulutlar üstünde, dualarınla.
Ufkumuz ışık doluyor ANA.
Yüceler vadidir; yerine gelecek, gün doğacaktır.
Kurulur, kurulur bir gün dünyamız ANA,
Çünkü gönüller arzu yüklüdür o ÂNA…
M. Garip SEYHOĞLU
Bir Babanın Acıları Nasıl Dindi Temmuz 25, 2009

Bu mektup, bir emekli edebiyat öğretmeni tarafından, oğlunu inkâr ve isyan bataklığından kurtaran bir gence yazılmıştır.
İki Gözüm, Değerli Yavrum!
Tanımadığın bir imzayla alacağın bu mektup karşısında şaşıracağını biliyorum. Zira ben de sizi tanımıyorum. Tahmin ediyorum ki, hayatınızda ilk defa böyle bir mektup alıyorsunuz.
Sözlerime kendimi tanıtmakla başlayacağım. Ben emekli edebiyat öğretmeniyim. Yaş olarak değilse de, ruh olarak çok bitik ve ihtiyarım. Bir yandan meslek hayatımın sona erişi, öte yandan hanımın vefat edişi, diğer yandan da hayatımın gayesi zannettiğim evlatlarımın hayırsız ve bedbaht çıkmaları, çok az adama nasip olan çile ve ıztırapları da beraberinde getirdi. Daha başka bir ifadeyle canavar hayvanlar karşısında titreyen bir çocuk gibiyim. Ve ağlıyorum evladım, hem de her gün…
Büyük olan onlar mı, ben miyim? İnan ki bilemiyorum.
Büyük oğlum doktor. Almanya’ya gitti. Ben onu unutmadım, ama o beni unuttu. Ne mektubu var, ne de selâmı. Onun küçüğü hâkim, isminden bile bahsetmekten korkuyorum. Kızım ise, yüz karalığın en iğrencini yaparak, iki yıl önce bir genç ile gitti, gidiş o gidiş…
Değerli evladım! Sen baba yüreğini bilir misin, bilmem, ama evlatlarının ihanetine uğrayan bir ihtiyarın duyduğu sancıyı aslâ duyamazsın. Teselliye ve hizmete muhtaç bir insanın böylesine bir acıya gark olması, en insafsız insanları dahi ürpetir değil mi? Ama benimkilerini asla…
Bu acı dertleri unutturan, alçaklığın en korkuncunu bile benden esirgemeyen en küçük oğlumdan bahsetmek istiyorum.
Bu yıl fakülte son sınıfta okuyor. O sizi tanıyor, aynı sınıftaymışsınız. Gayesi, hayvanlar gibi yaşamaktan başka bir şey değil. Gayr-i meşru hünerleri bir şeref telâkki eder. Sefâhat topluluklarını adım adım tekip eder. Hayâ, nâmus, merhamet, ve saygı gibi ulvî hisler, ona göre âdi ve değersiz şeylerdir. Ona oğlum demeye utanıyorum. Zaten o, asırlık maddî varlığımı eritti. Ne zaman onu ikaz etmek istemişsem, ya kötü sözünü işitmişim, ya da dayağını yemişim. Hele beni bir câni gibi dövüp kolumu kırdığını unutamıyorum. Günlerce inledim. Kapımı açıp beni doktora götürecek bir dost da gelmedi. Teselliyi hep ağlamakta buluyordum.
Paramın bittiğini anlayınca, sırtımdaki yeni pardesüyü çıkarıp satmak istedi. Yalvardım: ‘Evladım, bari bunu yapma’ dedim. ‘Soğuk odada yatıyorum, ihtiyarım, dayanamıyorum’ dedim. Fakat son derece sert ve ağır hakaretleriyle karşılaştım.
Âdeta kâinat başıma çökmüştü. İliklerime kadar titredim. Koynumda bir evlat değil, bir yılan büyütmüşüm meğer.
İşte evladım, ben bu acı hayatın çarkları arasında eriyen zavallı birisiydim. Sevmek, gülmek ve huzur denen şeylerin adını bile unutmuştum. Fakat olacağa bak sen:
Risale-i Nur imdada yetişti
Bir gün soğuk odamda, yorganıma sarılmış, dertlerimle başbaşaydım. Kapı yavaşça açıldı. İçeriye o girdi. Her zaman kapıyı tekmeleyerek açar ve büyük bir hışımla içeri girerdi. Koşarak geldi, kendini kollarıma attı. Gözlerinden yanaklarına doğru akan yaşlar, çenesinden aşağı doğru süzülüyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu:
’Affet babacığım,’ diyordu. ‘Herşeyi unut, dünyaya yeni geldiğimizi farzet, her şey yeniden başlayacak’ diye feryatlar koparıyordu.
İnanın, hayâl görüyorum, zannettim. O anda ben de kendimi kaybetmiştim.
Okulda sizinle tanıştığını söyledi. Bir akşam, kaldığınız evde misafir etmişsiniz. Kendisine hayatın ve insanın gayesini anlatan Risale-i Nur adlı eserlerden pasajlar okumuşsunuz. Ona öyle bir tesir yapmış ki, anlatmakla bitiremiyor. Şimdi o serleri beraberce okuyor ve namazlarımızı birlikte kılıyoruz. Tam olarak huzura erdik, ruhumuz sevinç dolu. Baba olduğumu yeni anlıyor ve Allah’a şükrediyorum.
Evladım, sizlere nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Allah, sizler gibi imânlı gençlerin sayısını artırsın. Hizmetiniz çok kudsî yavrum. Bundan daha büyük bir hizmeti insanlık tarihi gösteremez. Cehennem hayatı yaşayan bir insana Cennet hayatını tattırmak, tarifi mümkün olmayan bir kıymettir. Eğer şu anda servetim olsa, hepsini de bu hizmetiniz uğruna sarfederdim. Allah, sizlerden ebediyyen razı olsun.
Dualarınızı bekler, gözlerinden öperim.
5.4.1984
Emekli Edebiyat Öğretmeni
Kemal KÜÇÜKARSLAN
Yanık Yüreklerin Bahar Yolculuğu Temmuz 22, 2009
Çöle Dökülen O Suyla Dünyanın Dört Bir Yanındaki Küskün Çöller Cennete Döndü…
Sibirya´Da Kardelenler, Vietnam´Da Ihlamurlar Çiçek Açtı.
Kara Kıtanın Yanık Çölleri Suya Kavuştu.
Önden Giden Atlılar, Kırık Testiyle Giderdiler Susuzluğunu.
Kırık Testiyle Aştılar Issız Çölleri.
Yanık Bir Yürekten Çağlar Kırık Testinin Suyu.
Nice Yiğitler Yanan Çöllerde İçenlerin Canına Can Katan O Suyla Serinlediler.
Nice Kahraman Bacılar Sibirya´Nın Soğuklarında O Yanık Yürekten Gelen Sıcak Esintilerle Isındılar. Gurbetin Dayanılmaz Sancılarına Şifa Oldu, Kırık Testinin Suyu.
(Tanıtım Bülteninden)
Yanık Yürekler, suyun ötesinden, yeryüzünün dört bir yanında hizmete koşan küheylanlara, asrın gariplerine uzatılan bir demet gül buketi. Yanık Yürekler, modern çağlarda, medeniyetin beşiği denen bir ülkede, Asr-ı Saâdet havasının terennüm edildiği bir atmosferin çevreye aks-i sadâsı. Yanık Yürekler, binlerin yüzbinlerin günebakan çiçekleri gibi gözlerini dikip medet umduğu, kırık testilerini doldurmak istediği kudsî bir havuzun başından sağa sola cömertçe saçılan âb-ı hayat damlalarının ışıltısı. Yanık Yürekler, insanlığın dertleriyle inim inim inleyen dertli bir yüreğin kudsî mekânından cihâna buğu buğu savrulan hüzün meltemleri. Yanık Yürekler, ilimle hikmetin, aşkla şevkin, hizmetle derdin, alın teriyle sadâkatin bütünleşmesinin bileşkesi. Yanık Yürekler, vefâlı bir yüreğin, vefâ nesline, vefâ dolu bir mekânın hakkını verme adına yüreğini yakıp, meş’alesiyle imdâda koşma hikâyesi…
Osman Şimşek, nevbahar çisentisi sunan her bir makâlesiyle yanık yüreklere âit bir bahar tablosu çizmiş Yanık Yürekler’de. Bahara teşne gönüllere, gerçek bahara uyanma ve ulaşma yollarını göstermiş. Bu eser, genç yazarının ikinci göz ağrısı. Bundan dört-beş sene önce de “Bahara Yolculuk” isimli önemli bir çalışması yayımlanmıştı. Yanık Yürekler de bir bahar yolcusunun çileli ve zevkli serüvenini yansıtıyor.
‘Kitap Yazmada Bir Ölçü’ başlıklı yazısında şöyle diyor, hepimizin yüreğini tutuşturan Muhterem Hocamız: “Bir kitâbın tamâmını belirli bir zaman dilimi içerisinde bir anda yazmak değil de, hâdiselerin tesiriyle ceste ceste yazmak daha tesirlidir. Yazılanlar hangi hâdisenin tesiriyle yazılmışsa, o zaman zarfı içinde bir tesir icrâ ederler. Hâdiseler veya mes’eleler günün ve içinde bulunduğumuz zamanın tesirinde kaydedilirlerse uzun ömürlü olamayabilirler. Âyet ve hadislerin toptan değil de ceste ceste ve 23 sene gibi uzun bir sürede tamamlanmasında da bu hikmet olsa gerek. Toptan yazılan eserler fikir verme açısından belirli bir fonksiyon ifâde edebilirler ama, zurûf ve vesâit kapalı kalınca pek çok mes’ele de kapalı kalır.” Evet, Yanık Yürekler, ceste ceste yazılmış, muhtelif rûh hâletlerini yansıtıyor. Ama hepsinden ümit, aşk, şevk, hüzün, vefâ ve sevgi damlıyor.
Osman Şimşek; aşk dolu, heyecan yüklü, coşkun ve aşkın konuşmalarıyla tanıdığımız hareketli, renkli ve genç bir isim. Kendisini tanımakla, -her ne kadar onun güzelliğine ve kadirşinas arkadaşlığına denk bir tavır ve vefâ sergileme bahtiyarlığına eremesem de- gerek okul hayâtımda, gerekse daha sonraki zamanlardaki kudsî zeminlerde birlikteliği paylaşmakla kendimi bahtiyâr hissettiğim bir gönül insanı, vefâlı bir dost, candan bir arkadaş. İlk tanışmamız, fakülte yıllarımızda olmuş (1990′ların başı), 4 yıl, aynı sıraları paylaşmıştık. Ardından Hac yolculuğumuz, Kâhire günleri ve İstanbul… Işık Evler’de, bahar yolcularıyla birlikte beklenen baharı aradı hep. Koskoca İzmir’in içerisinde, onun meskeni âdetâ bir arı kovanı gibi işler, baharı koklayıp Cennet-âsâ günleri arayan gönüllerin vazgeçilmez bir konağı olurdu. Niceleri, bahar aşısı aldı o sevgi kaynağından; içlerine bir ateş düştü, yürekleri tutuştu ve bahara yolculuğa koyuldular bir bir. Belki de halâ devâm ediyordur onun yanık yürekli bahar esintileri ‘vuslat’ ve ’semâ’ adlı bahar serâlarında, kimbilir!
Suyun ötesine hicret öncesi, güzel sohbetleri, gözyaşı dolu mev’izeleri, coşkun konuşmaları ile Ankaralıların, bilhassa İzmirlilerin, daha sonraları Bursalıların ve biraz da İstanbulluların yakından tanıdığı genç bir sîmâydı o. Gözünü bahar yoluna diktiği günden beri, mikrofonların yanıbaşında olduğu gibi; hep okumanın, yazmanın ve koşuşturmanın da sevdâlısı olagelmiştir. Şimdilerde bu sevdâsını, ilim ve hizmet çilesiyle yoğun olarak yoğurmaktadır gurbet ellerde. Uzun zamandan beri vatanına hasret, günümüzün karasevdâlılarından biri O. Medîne’nin Gülü’nün Kadasevdâlısı’nın gül kokan atmosferinde, geleceğin bahar kokulu günlerini inşâ etme uğraşısında. Sevgi, saygı, insanlık, aşk ve vefâ ile dopdolu bir âhirzaman havârisi. Selis konuşmalarına, akıcı ve sürükleyici yazılar da ekliyor günden güne. Bir sâhib-i kelâm ve kalem. Neslimiz için, gurbette çile ve ızdırapla bütünleşen bir kalemden damlayan mürekkepten aşk, ümit, hüzün, vefâ, Peygamber sevgisi ve Allah muhabbeti tütüyor. Anadolu’da, ‘Dertli söylegen olur’ derler. Doğrudur. Dertle bütünleşince coşar kalem. Ali Ünal Bey’in bir kitabına da başlık olduğu gibi, ‘Kalem, Kalbin Taşmasından Yazar’ zâten. Yanık Yürekler de böyle bir ruh hâletinin yansımasından ibâret.
Bilhassa gençler, yüreklerini kudsî bir sevdâ uğrunda yakıp, bahara yolculuğa çıkan delikanlılar için önemli bir kaynak, Yanık Yürekler. Okunmalı ve bir bahar yolcusunun, bahara doğru giderkenki hüzünlü serüveninden istifâde edilmeli. Hele bu bahar yolcusu, Bahar Güzeli’nin yanıbaşında, bahar gülleri içerisinden yanık yürekli birisi olursa… Hepimizin özlediği, öpüp koklamak istediği bir mehip sîmânın eteklerine tutunmuş bir kelebek olursa… Daha bir özenle istifade edilmeye elbette hak ediyor demektir böyle bir eser.
İnanıyorum ki, yakın zaman diliminde, bu güzel çalışması gibi daha birçok eserlerle gönül ve beyin dünyâmıza hârika ziyâfetler çekecektir. Çünkü O, bu işin sevdâlısı ve bu bahar yoluna adanmış yegâne gönüllülerden biri. O, kitaptan hiç ayrılmadı; okudu, notlar aldı, düşündü, yazdı ve hep bu güzellikleri etrafına bir bir saçtı. Hayatını, Muhterem Büyüğümüzün îmâ, işâret ve tavsiyeleri doğrultusunda örgülediği gibi, yazı çalışmalarını da bu kudsî atmosferin ölçüleriyle yoğurmakta. Ve hâlâ devâm ediyor bu sonu ebediyete, cennetin cuma yamaçlarına varan vuslat yolundaki zevkli ve bir o kadar da çileli bahar yolculuğu.
Muhterem Şimşek’e, gönül dolusu teşekkür de gerekiyor; zîrâ yaşadığı, en güzel insanların rahle-i tedrîsinde zevkine vardığı husûsları bizlerle cömertçe paylaşıyor. Ellerine ve yüreğine Değerli Hocam.
Yanık Yürekler’de, hoş bir gezinti ve bu güzel eserden istifâde dileğiyle…
Bayram Kusursuz, herkul.org
Mehmet Akif’in hüzün dolu hatırası-Mustafi Binbaşı Temmuz 15, 2009
Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenir. Bu anıyı Hocaefendi bir sohbetinde böyle heyecanla dile getiriyor.
*
Mehmet Akif anlatıyor:
“Her sabah Sultanahmet Camiine erkenden giden bir zat vardı. Mihrabın bir kenarında saçı-sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyar adam, ümitsiz bir şekilde durmadan ağlıyordu. Nihayet bir gün yanına sokuldum:
-”Muhterem” dedim. “ALLAH’ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun?”
Bana:
-”Beni konuşturma, dedi ”Kalbim duracak.”
Çok ısrar edince anlattı:” -Ben Abdülhamid devrinde bir binbası idim. Anam-babam vefat edince sadarete bir dilekce gönderdim. Dedim ki; Mallarımız gayrimenkullerimiz var. Bunların bir nezaretçiye ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum.
Sadaret benim dilekçemi Padişaha göndermis. Bana doğrudan doğruya Hünkardan bir yazı geldi.” İstifa kabul edilmedi” deniyordu.
Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi.
Bizzat huzura çıkıp şifahi görüsmek istedim. Ben o celadetli Padişahın huzuruna çıktım:
-Sultanım, istifamın kabulünü istirham edeceğim. Durumumuz budur, dedim.
Derin derin biraz düsündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Israrıma da dayanamadı. Öfkeli bir edayla elinin tersi ile beni iter gibi:
-Haydi istifa ettirdik seni, dedi.
Ben dönüp işimin başına geldim.
Gece mana aleminde orduların teftiş edildigini gördüm. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) Yıldız
Sarayı’nın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı Padisahlarının ileri gelenleri orada idi. Sultan Abdülhamid edeple kemerbeste-i ubudiyet içerisinde Fahri Kainat Efendimiz’in arkasında duruyordu.
Derken benim birliğim geldi. Başında kumandan olmadığı icin darmadağınıktı.
Efendimiz (s.a.v.):
-Abdulhamid, nerede bunun kumandanı? diye sordular.
-Ya Resulallah cok ısrar etti. İstifa ettirdik, dedi.
Resulullah ( s.a.v.):
- Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik, buyurdular. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?…
***
Katiyyen bileceksiniz ki; İslam adına atılan her adımın arkasında Resulü Ekrem vardır! İslam vazifesi, irşad ve tebliğ adına atılan her adımın arkasında Resulü Ekrem vardır.
Arkanızda aleyhissaletu vesselam’ı zahir, başınızda yardımcı ve murakıb olarak görmek istiyorsanız; -vazifenizi idrak şuuru içinde- herkes hayat-ı içtimaiyede hissesine düşen mevkide vazifesini yapmaya çalışsın!
…
“Haysiyetime dokundu” demeyin… Haziran 7, 2009

“Milletimizin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyen bir insanın değil talebelerine, dostlarına ve arkadaşlarına, en uzak kimselere bile küsüp darılması mümkün değildir..”
Biraderi Abdülmecid Efendi ve yeğeni Abdurrahman Abi’nin ayrılığından dolayı dile getirdiği duygularına bakılınca açıkça görülür ki, o çizgide dostlarıyla beraber yürüme arzusu vardır içinde.. hem çok ciddi bir arzu, öldüresiye bir iştiyak, bir tutku ve bir tiryakilikle bağlanmıştır yol arkadaşlarına. “Aman! Tanışıp kader birliği ettiğimiz hiç kimse uzaklaşıp gitmesin!” der büyük bir heyecanla ve o mevzuda çırpınır adeta. Uzaklaşıp giden birkaç insanın hicran ve hasretini çok derinden yaşamıştır. Hatta talebelerinden bazılarının küçük içtihad farklılıklarından dolayı birbirlerine küsecek gibi olmaları karşısında yalvarırcasına, başını onların ayaklarının altına koyarcasına sızlanmış, inlemiş, tir tir titremiştir.
“Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı ve ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan ya da şuursuzluktan dolayı arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.” demiştir. Evet, şefkati bu enginlikte olan ve daire-i kudsiyesine giren herkese bu ölçüde sahip çıkan bir insanın talebelerine, dostlarına ve o daire içine girdiğine inandığı kimselere küsmesi, darılması ve onları terk etmesi söz konusu değildir. O yaşadığı asırda mukaddes bir çığlık olmuş, on üçüncü asrın minaresinin başına çıkmış, sureten medeni, sireten çok geri, dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olan kimseleri bile imana, Kur’an’a ve camiye davet etmiştir. O, sesini herkese duyurabilme ve mesajıyla herkesi tanıştırabilme sevdalısı bir büyük müezzindir. Herkesi çağırmış, millet camiyi doldurmuş ama bazıları namaz kılmadan veya namazı yarıda keserek camiyi terk etmiş, kulluk namazını yarıda bırakarak geriye dönüp gitmişlerdir. Bediüzzaman ise onlar için de ağlamış ve tekrar o kudsî daireye dönmeleri adına inlemiştir. Öyle bir insanın, kimseye darılması ve küsmesi mümkün olamaz. Onun işi, vazifesi ve misyonu davettir, çağrıdır, insanları mübarek bir gâye etrafında toplamadır. Cennete girmekle hissedeceği zevkten daha fazla haz duyar kazandığı her insanla.. uzaklaşıp yolunu yitiren insanlardan dolayı da cehenneme girmiş gibi azab çeker.
Bu meselede şahsî hesap peşine hiç düşmez, kendisine işkence ve eziyet edenlere hesap sormayı asla düşünmez. Şu sözler, küsmeyen, darılmayan, gönül koymayan, misliyle mukabeleyi hiç hatırına getirmeyen, herkesi bağışlayan ve sadece davasını düşünen bir mefkûre kahramanına ne kadar da çok yakışır: “Eğer Risale-i Nur’u tenkid fikriyle tetkik eden adliye memurları, imanlarını onunla kuvvetlendirip kurtarırlarsa, sonra beni idamla mahkûm etseler bile, şahit olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale-i Nur’un vazifesi imanı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hiçbir tarafgirliğe girmeyerek hizmet-i imaniyeyi yapmaya mükellefiz.
Koşmaları yarım kalan küheylan, dualarımız senin için… Nisan 29, 2009
Onunla ilk kez bir hastane koridorunda karşılaşmıştım. Bir sedye üzerinde yatıyordu. Göz göze geldik… Derinlerden, çok derinlerden baktı. O bakışlar, bedenimi acıyla yontmaya başladı. İçimde bir yanardağ harekete geçti. Yüreğimin yamaçlarında tutuşan dallardan yaralı bir kuş kanadını çırparak uçtu. Anadolu’ya sığmayan küheylan öylece yatıyordu.
Hastane görevlileri, onu sedye üzerinde alıp götürdüler. Ben koridorda öylece kalakaldım.
Yunus Öğretmen…
Orta boylu, dolgun yanaklı, saçları ipek gibi ışıltılı bu genç öğretmen, mesleğinin ve ömrünün en güzel baharındaydı. Yüreği sevgi dolu bu gencecik öğretmeni bir ağabey, bir kardeş gibi severdi öğrencileri. Ankara’da özel bir dershanede çalışıyordu ama gönlü gurbetlerdeydi. Gurbette görev yapan öğretmenleri her gördüğünde; “Bunlar özel seçilmişler, ben böyle olamam” diye düşünürdü. Bir gün “Kuzey Irak’ta fizik öğretmenine ihtiyaç var” dediklerinde çocuklar gibi sevinmişti. “Önden Giden Atlılar”ın arasına karışacaktı. Eşi de öğretmendi. Kelebekler gibi kanatlanacaklardı kan ve barut kokan topraklara.
Çok sevinmişlerdi.
Babası, “Oğlum siz Allah rızası için gidiyorsunuz, ben engel olamam” dese de, annesi gitmesine razı değildi.
Hemen her anne gibi; “Neden sen, başkası gitse olmaz mı? Oralar çok tehlikeli.” sitem eder.
Yunus Öğretmenin ağzından “Korkma ana bir şey olmaz; bizim başımıza gelebilecek en kötü şey trafik kazasıdır.” diye bir söz çıkıverir.
Annesi küsüp sitemlerine devam ettikçe; “Anneciğim! Oralarda 1994′den beri arkadaşlar var, hiçbir şey olmuyor.” diyerek ona güven telkin etmeye çalışır.
Oysa Yunus Öğretmene göre muhacir, mavi gökler ülkesi Moğolistan topraklarında kalan Adem Öğretmen gibi olmalıdır.
Ya da Hint Okyanusu’ndan esen iyot kokulu rüzgârların, Tanzanya’daki okulun bahçesindeki kabrini okşadığı Hakan Usta gibi…
Dönüşü olmayan gurbetleri vatan kılmalıdır yiğit.
2006 yılının Ramazanı…
Sahura kalkacak evlatlarını şefkatli bir ana gibi sabaha kadar bekleyen gufrana bürülü geceler kapıdadır.
Irak iller için yola düşme vaktidir…
Bir yiğit için “Men giderem ırağa” deme vaktidir.
Ya da Yunus Öğretmen için ayrılık vaktidir… Annesinin yüreğinde ateşler yanıyordur. Babası son ana kadar metin görünür. Fakat o da içten içe eriyordur.
Oğlu; “Babacığım! Allaha ısmarladık” dediğinde, o koca adam koyuverir kendini sarsıla sarsıla ağlamaya başlar ve şoka girer.
Babalar ateşe düşen bir kütük gibidir, hep içten içe yanarlar ama kimse fark etmez… Kolay kolay yıkılmazlar ama bir yıkılınca da kimse kaldıramaz onları.
Yunus Öğretmen, eşi ve çocukları ile birlikte; sevenlerinin gözyaşları arasında ayrılır Bursa’dan.
Zorlu bir günün ardından ilk oruçlarını sınıra yakın bir yerleşim yeri olan Zaho’da açarlar.
Artık, kan kokan, barut kokan, petrol kokan topraklardadırlar…
Buralar, babasının öğretmenlik yaptığı Güney Doğu’ya ne kadar da benziyordu. Çocukluğunun geçtiği Yedipınar Köyü gelir aklına.
Annesinin, elbiseleri elinde yıkadığı, kömür ütüsü ile ütülediği o yoksul köy…
Elektrik yoktu. Suyu da uzaklardan getiriyorlardı. Evin etrafında sürü ve çoban seslerinin hiç eksik olmadığı o köyü ne kadar da sevmişti. Ne çabukta geçip gidivermişti o güzelim günler…
Güney Doğu gibi, buraların da yolları tehlikeliydi. Onun için gece bırakmadılar Yunus Öğretmenleri. Ölüm, geceleri daha bir pusu kurardı ıssız yollarda.
Zaho’da bir esnafın evinde kaldılar.
Ertesi gün, kiraladıkları bir taksiyle dağ yollarından Erbil’e ulaştılar Işık Süvarileri’nin arasına karıştılar. Ramazan, gurbetteki gönüllere, suya düşen ay ışığı gibi düşmüştü. Yoksul evler ve solgun yüzlerde Ramazan sevinci vardı.
Daha Ramazan’ın ilk günü başlayan koşuşturmaca bayrama kadar sürmüştü.
Gurbette buruk olurdu bayramlar. Anne babaları geldi akıllarına. Annesi kim bilir nasıl gözyaşı döküyordur şimdi. Babası tenhalarda hıçkıran çiçekler gibidir. İlk gün gurbetteki arkadaşlarıyla bayramlaştılar.
Hanımların hazırladıkları kahvaltılıkları hep birlikte yediler.
Bayramın dördüncü günü Süleymaniye’deki öğretmen arkadaşlarını ziyaret etmek için üç arkadaş sabah erkenden düştüler yola. Kerkük’ten Kenan Bey’i de alacaklardı.
Arabanın içinde yarınları konuştular. Beş yıllık bir plan yapmaları gerektiğini, çok koşmaları gerektiğini…
Dışarıda sonbahar sarı fırçasını her bir nesne üzerinde acımasızca gezdirse de, yüreği bölünmüş bu onurlu insanlara hizmet etmenin sevinci bir tatlı bahar esintisi gibi doldurur yüreklerini.
Gece yağmur yağmıştı.
Yunus Öğretmen, ıslak yollardan geçerken içinde sağanaklaşan yağmurun coşkulu sesini duyar.
Kendinden çok önceleri buralara gelmiş olan arkadaşlarının fedakarlıklarını duydukça daha bir coşuyor, onların koşmalarına yetişmeye çalışıyordu.
Savaşın ayak seslerinin duyulduğu günlerde bile kahraman arkadaşları buraları bırakıp gitmemişlerdi. Artçı bölük askerleri gibi canları bahasına beklemişlerdi okullarını.
Türkiye’den yardım gelemediği için kirasını ödeyemedikleri evlerini boşaltarak, hanımlarını ve çocuklarını Türkiye’ye göndermek zorunda kalmışlar, kendileri de okulların sığınaklarına sığınmışlardı.
Hiçbir şey candan öte olamazdı. Bazı veliler ve öğrenciler de gelerek;
“Madem siz bırakıp gitmiyorsunuz öyleyse biz de sizinle kalacağız” diyerek sığınakta günlerce onlarla birlikte kalmışlar, bu da ayrı bir berekete vesile olmuş; o güne kadar;
“Siz Türkiye’nin ajansınız” diye düşünenler, gelip özür dilemişlerdi. Böylece o zorlu günler bir nevi samimiyet testi olmuştu.
Çocuklarına süt alacak para bulamadıkları zamanlar bile şikayetçi olmamışlardı. Yerli aileler şehirleri terk edip köylerde yaşayan yakınlarına ya da daha güvenli yerlere gitmişlerdi.
Bir gün bir kız öğrencinin; “Siz burada dururken biz nasıl gideriz” diye ağlayışını hiç unutamamışlar.
O zor günlerde, kahraman askerlerimizin sık sık okula gelerek bir ihtiyaçları olup olmadığını sormaları öğretmenlerimize büyük moral olmuş.
Hele bir arkadaşının sözleri çok derinden etkilemiş onu: “2002 yılında Süleymaniye’ye tayinim çıkmıştı. Savaş başladı başlamak üzereydi. Çocuklarımın biri üç aylık diğeri üç yaşındaydı. Süleymaniye’ye girdiğimizde şehirde korkunç bir uğultu vardı. Pencereler, kimyasal silahlara karşı koli bandıyla naylon kaplanmıştı. Hiçbir evde cam yoktu. Yine de geri dönmeyi düşünmedik, olsun dedik, gerekirse ölürüz”
* * *
Yunus Öğretmen, arabanın açık penceresinden güz rüzgarlarına bırakır ipek saçlarını. Sağda solda su içen develeri andıran petrol kuyularını hızla geçmektedirler.
Yangınların arasında bir gül gibi pörsümüş olan Kerkük’e çok yakındırlar. Hüzünlü Kerkük türküleri yükselir, kan kokan topraklardan.
Gün Gördüm, Günler Gördüm
Seni Gördüm Şad’oldum.
Bir anda, yol kenarında duran arabaları görürler. Yavaşlarlar…
Yine de yolun ortasına fırlatılmış büyük bir lastik parçasından kurtulamazlar. Yunus Öğretmen, “nasıl bir şeyin üzerinden geçtik” diye aynadan arkaya bakarken bir anda karşıdan gelen bir araçla karşı karşıya kalır. Kurtarmak için arabayı kırarsa da, çok geçtir. Araba çok kötü savrulur. Yunus Öğretmen, camdan dışarı fırlar. Beli çok kötü çarpar sert zemine…
Nefes alamaz.
Kulaklarında acayip uğultular… Ecelin kapısını çaldığını anlar.
Kelime-i şahadet getirmeye başladığında, bir anda nefesi geri gelir. Arkadaşları arabanın arka koltuğuna, bacaklarını bükerek yerleştirirler. Fakat o bacaklarının büküldüğünü hissetmez…
Önce Kerkük’e oradan da Erbil’e götürürler. Vakit geçtikçe ağrılar, vücudunun her tarafından saldırıya geçer. Yeterli tıbbi cihaz olmadığı için hanımı ve çocuklarıyla birlikte ilk uçakla İstanbul’a getirilir…
* * *
Onu hastane koridorunda ilk gördüğümde sedye üzerinde öylece yatıyordu. Göz göze geldik…
Derinlerden, çok derinlerden baktı. O bakışlar, bedenimi acıyla yontmaya başladı. İçimde bir yanardağ yeniden harekete geçti. Yüreğimin yamaçlarında tutuşan dallardan yaralı bir kuş kanadını çırparak uçtu. Anadolu’ya sığmayan küheylan öylece yatıyordu.
Hastane görevlileri, onu sedye üzerinde alıp götürdüler. Ben koridorda öylece kalakaldım.
O şimdi Bursa’daki bir özel okulda… >Tekerlekli sandalye ile dolanıp duruyor; çok sevdiği öğrencilerinin arasında… Bazen yazışıyoruz kendisiyle; “Rüyalarımda kendimi hep koşarken görüyorum, ayağa kalkar kalkmaz Kuzey Irak’ta yarım kalan sevdama geri döneceğim” diyor.
Koşmaları yarım kalan küheylan, dualarımız senin için…
Harun Tokak-Yeni Şafak










