İkimiz Bir Fidanın, Rahmi Amalia – 10. Türkçe Olimpiyatları Endonezya 01/06/2012
.
Bu şarkı şimdi daha güzel.. : )
Fesubhanallah! :) 2012 Türkçe Olimpiyatları Atlanta 01/06/2012
.
MaşaAllah Türkçe sevgiyle öğretildi mi sonuç böyle oluyor işte!
Şu hareketli şarkılarda duygulanır oldu nicemiz..
♥
Belki bir gülümsemeyle başlar, hizmetin yolculuğu, kim bilir… 01/04/2012
.
Belki bir gülümsemeyle başlar, hizmetin yolculuğu, kim bilir…
Kapısını çarpıp çıkmış gönlü kırık bir rûha rüzgar olur; nefes olur, yüzüne dokunur o tebessüm…
Bir adres sorana verilen saygılı bir cevaptır belki de, gönle işlenir gidilecek yer böylece…
Zannederiz ki, Allâh’ın yolunda hizmetin çeşitleri bellidir ve zannederiz ki, hizmet yolunda kariyer gerekir. Unutur gideriz, fark etmeyiz, bir… annenin diplomasız pişirdiği yemektir hizmet… Bir babanın evine ekmek götürme arzusudur kalbindeki… Evlâdın attığı adımdır okula giden, çözdüğü sorudur hizmet… Zaman gelir, her biri yerini bulur elbet… Rabbiyle şah damarından daha yakın bir muhabbete benzer bu kapının yürekteki varlığı… Ağza atılan lokma, niyetine göre değişir zevk ü sefâ da olur, cevr u cefâ da… Gönle düşen o sihirli kelime var ya, işte odur hayata kalite getiren… “Niyettir” bizi vardığımız yerde bekleyen…
Bazen bir belgesel izlenirken duyulan şaşkınlıktır hizmet… Ardından O Yüce Yaratıcı’nın idrâk ötesi mükemmelliğini keşfetmek… Çünkü an gelir, o şaşkınlık, cümle olur, başka kulaklardan içeri girer, zihinlere oturur. Ve hizmet, Yüce Yaratıcı’nın yeryüzündeki imzalarının dillendirilmesiyle mânâ kazanır, bereket olur.
Sevmektir hizmet… Rabbin yarattığı muhabbeti çoğaltmaktır ve çoğalmasına vesile olmaktır. Çünkü sevmek fedakârlık, sevmek duâ, sevmek candır… Sevilene emektir, sevene rahmettir. İçine işleyen sıcaklıkla üşütmemektir kimseyi, kollamaktır dışarıda kalmış kimsesizleri… Sevdiğinin hizmetini kendi yoluna eklemek ve bereketlendirmektir dünyayı…
Hizmet bir zincirdir, başlatan da kazanır, sona eklenen de… Ve hayat, Muhabbetin Sahibi’ne karşı hizmete dönüşür, nihayet iki dünya şenlenir…
Bir kusuru örtmektir, bir yanlışı affetmek, tahammülü zor olana sabretmektir hizmet… Göze çarpan hatayı gönlünle silmek, dilinle yok etmektir. Dosta-düşmana muhabbetin perdesini açmak, soğuk bir kalbi yeniden ısıtmaktır. Tanımadığın bir mezarlıktan geçerken okuduğun bir Fâtiha’dır, bir rûhun damlattığı gözyaşını silen, iki kelimelik cümledir hizmet… Bir sofraya alınan ekmek, bir fakire verilen bozuk paradır cepteki…
Ama biz fark etmeyiz, önümüzdeki bir niyet ile güzelleşecek, hizmete dönecek sadelikleri… Büyütürüz gözümüzde atılacak adımları, külfetle başbaşa bırakırız onları… İsimler takarız, bahanelerini hazırlar, tembelliğimize kılıf ararız. Kurulacak bir cümle, yüreğe kabul olmuş bir ruh, yüzdeki minik bir tebessümün mânâsını değiştirmedikçe niyetimizle, iflah olamayız; ne bugünümüzde, ne geleceğimizde…
Artık bilmeliyiz, zahmet değil, zorluk değil, niyet ile kendi kendine çoğalan güzelliktir hizmet… Ve bekler… Sadeliklerden doğan, bütün gönüllerden âhirete azık olmaya adanan yola çıkmayı ister… Bekler..
.
Fatma Aladağ
Bugünkü nesillerin yetiştirilmesi 31/03/2012
.
Bugünkü nesillerin yetiştirilmesinde en önemli hususlar, onlarda sistemli bir tefekkür azmi uyararak, onların kendi iç dünyalarıyla varlık arasında gelip-gitmelerini, âfâk ve enfüsü bir kitap gibi mütalâa etmeyi öğreterek, onlara inanmayı, bilmeyi, araştırmayı, düşünmeyi sevdirmektir. Bu geniş mülâhazayı bir kısım sesler, sözler ve resimlerle onların idrak ufkuna sunmak ve onları cismâniyet ve bedenin dar mahbesinden kurtararak daha engin âlemlerle temasa geçmelerini temin etmek.. temin edip onların ruhlarındaki kirleri, kasvetleri gidererek, beşerî ufuk ötesi müştak gönüllerine insanî tabiatlarının en nazlı, en füsunlu beklentilerini arz etmek onlara bir yeniden varoluş müjdesi yerine geçecektir.
Zaten, imanla, mârifetle, muhabbetle arınıp hiffet kazanmayan ruhların böyle ufuk ötesi semalarda pervaz etmesi de kat’iyen söz konusu değildir.
Ufuk ötesi semalarda pervaz etmek bir yana, böyle aç ruhlar, her zaman dünyevî ihtiraslara bulaşır durur.. gönülleri sürekli kinlerle, nefretlerle dolar taşar.. ruh sistemleri nefis mekanizmasının eline geçer ve artık sadece yer-içer, yatar-kalkar ve hep bedenin âzat kabul etmez kulları gibi davranırlar.
Aslında, imanın da, mârifetin de, ilâhî alâkanın da insan ruhuna kazandırdığı biricik hakikat sevgidir. Bunların alıp götürdükleri ise, kinler, nefretler ve zaaflardır.. evet, iman, mârifet ve sevgi, insanı bütün varlıkla birleştirir ve aynı zamanda onu kesretin ızdırap ve acılarından kurtararak kendi iç dünyasındaki yalnızlığını, vahşetini Hak’la beraberliğin iksirleriyle erittirip ona yaşadığı hayatı kâse kâse bir zevk gibi sunar.
İşte böyle bir donanımla yarınlara açılan nesiller, dünyanın dört bir yanına göçler tertip ederek, derin bir aşk, engin bir şevk içinde ve tabiî herhangi bir karşılık ve çıkar düşüncesine kapılmadan, şöhret ve ikbal mülâhazalarına da bütün bütün kapanıp, topyekün insanlığı insanî kemalâta yükseltmek için, en ağır şartlara katlanacak, en ağır işlerde koşacak, sonra da arkalarına bakmadan çekip gideceklerdir.
Bunlar, gittikleri yerlerde din demeseler, diyaneti ağızlarına almasalar da, davranışlardan taşan saygı ve haşyet bütün gözlere ve gönüllere onların ruh boyalarını çalacak ve temasa geçtikleri herkes onlar sayesinde maddenin dar buudlu nisbî gerçeklerine bedel, mânânın o engin, zengin ufuklarına açılarak, aynı dünyanın içinde tasavvurları aşkın genişliklere ulaşacak ve ifadesi imkânsız sultanlıklara ereceklerdir.
♥
‘Denize girmeyin’ demedi mi? 24/03/2012
.
Tuna Boyu Şehidi Ali Aytekin ile ilgili vefatından sonra annesinin, babasının ve kardeşlerinin şahit oldukları enteresan olaylar vardı. Ama bir olay vardır ki, bunun şâhitleri on beş kişidir. Bir nevi tevatür gibi…
İskenderun’da bir arkadaş grubu deniz kıyısına yüzmeye gitmişlerdi. Arkadaşlarından biri boğuluyordu. Herkes panik içinde iken; oraya takım elbiseli birisi gelerek, “O boğulmadı. Biriniz elini boğazına sokarak kusturmaya çalışın.” dedi. Onlar da o şık giyimli beyefendinin dediğini yaptılar. Sonra onlara: “HOCAEFENDİ SİZE: ‘DENİZE GİRMEYİN’ DEMEDİ Mİ?” deyince, içlerinden birisi, “Sen de kim oluyorsun?” dedi. O kişi, soruya aldırış etmeden herkese bir vazife veriyordu. Birisine: “Sen de ŞÂFÎ ismini çek!” dedi. Herkes vazifesini yapıp telaşı atlattıktan sonra en yakındaki hastaneye müracaat ettiler. Oradaki doktor, “Buna ilk yardımı kim yaptı? Çok yerinde müdahalede bulunmuş.” dedi.
Bu arkadaş grubu yurda döndüklerinde on beş kişilik gruptan birisi, şık giyimli kişiyi bir yerlerde gördüğünü hatırlar gibi oldu. Bu düşüncesini arkadaşlarıyla paylaştı. Hep beraber Ali’nin daha önce yayınlanan GÜNLÜKLERİNDEKİ resmine baktıklarında, onlara deniz kıyısında yardım edenin Tuna Boyu Şehidi Ali olduğunu anladılar. O gün orada bulunanların hepsi de Ali’nin resmini görüp tasdik etti…
Allahü âlem, cefâkâr ve fedâkâr bir ruhla Tuna Nehri’nde boğulmak üzere olan Cavid Hoca’yı, Romen öğrenciler Klaudio ve Dan’ı kurtarmak için kendisini fedâ edip onları yaşatma aşkıyla şehit olan Ali Aytekin’e böyle bir mazhariyet verilmiş olabilir.
Niyazi Sanlı’nın IŞIK PERVANELERİ isimli kitabının başına Veysel Ayhan’ın ONLARA YEMİN OLSUN başlıklı şiiri serlevha gibi konulmuş…
Başları Nil’le secdeli Everest’le doğrulu
Ana mektubuyla bağrı dağlı, başı dalgın
Tanrı Dağları’nda devleşip gökyüzünü kucaklayanlara…
Fatih’in terkisinde, Yavuz’la omuz omuza,
Neretva’ya Mostar; Volga’ya âsâ olanlara
Büyüksahra’ya yağmur, Sibirya’ya güneş taşıyanlara…
Gökkuşaklı seher soluklulara…
Bir şafak, kurak steplere çağlayan,
Bir akşam Hint güneşiyle gökleşen
Zengibar’da ellerini kaldırıp,
Kandahar’da hüzünle inleyenlere…
Gökkuşağı kurucularına Nahcıvan’ın, Almatı’nın, Tuva’nın
Tiran’ın Nairobi’nin ve Petersburg’un
Başları sarp dağlar gibi dik
Gül yazgılı gök çocuklarına…
Yıldız avcısı gökyüzlü kudsîlere…
Hatırladıkça, gözyaşlarıyla ‘O’nun kardeşlerine sizin arkadaşlarınıza…
Onlara yemin olsun…
Yani onların davalarının kudsiyetine, nezd-i İlahi’deki yüceliğine ve değerine…
Kur’an-ı Kerim’in şehitler için “Ölü demeyin; onlar diridirler” hükmü binlerce olayla tahakkuk etmiştir. Bunların en başında “Seyyidü’ş-şühedâ” yani Şehitlerin Efendisi Hz. Hamza’dır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Hadsiz olaylarla ve rivayetlerle, şehitlerin bu hayat tarzına mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri, sâbit ve kat’îdir. Hatta seyyidü’ş-şühedâ olan Hz. Hamza (ra) mükerrer vakalarla kendine iltica edip sığınan adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakalarla bu hayat tabakası aydınlatılmış ve isbat edilmiştir.” (Mektubat, Birinci Mektup, Dördüncü Tabaka-yı Hayat)
.
Abdullah Aymaz
Sen Benim Kardeşlerimi öptün 12/03/2012
.
Son cemrelerin toprağa düştüğü bu günlerde yolumuz, bir zamanlar acı tatlı pek çok hatıralarımızın geçtiği Adapazarı’na düştü.
Yağmur bazen iri damlalarla yağıyor, bazen duruyordu. Sakarya ovasının soğuğu misafir filan tanımıyordu.
Kültür merkezinde geç vakit biten programdan sonra, 17 Ağustos depreminde bir gece yarısı tanıştığımız Ramis Bey; bizim evde herkes sizi bekliyor” dedi.
Koşmaları Sakarya ovasına sığmayan küheylan Ramis Bey’i kırmak olmazdı.
Yol boyunca Marmara depreminin mahşer manzaralarını andıran Sakarya sahneleri geldi gözlerimin önüne.
Aman Allah’ım! Neydi o günler…
Koca şehir yaralı bir insan gibi iniltiler içinde yerde kıvranıyor, beton blokların altından sağ kurtulanların yüzleri, mahşerin dehşetinden kaçan insanlarınkine benziyordu. Her an yeni bir sarsıntı ihtimaliyle çıldırtıcı bekleyişin korku gölgeleri gömülmüştü insanların gamlı gözlerine. Kabaran korku dalgaları yutmuştu koca şehri. Hiç kimse evine girmeye cesaret edemiyordu. Ayakta kalabilen sağlam evler bile düşman gibi bakıyordu insanlara. Kimsede ölüsünü gömecek kadar bile güç yoktu. Şehir kadar bitkindi bedenler.
Güneşin gurubuyla birlikte Sakarya Ovası kendini karanlığın koynuna bırakıyor, yıldızlar sabaha değin, aralarından ayrılanlara ağlayanların, yaralıların ve ağustos böceklerinin ağıtlarını dinliyordu.
Şehrin kenar semtleri daha da perişandı. Ulaşılmayan, paylaşılmayan yumak yumak acılar vardı varoşlarda. Her çadır, kocaman bir göz olmuş gelecek insanları ve yardımları bekliyordu.
Umudun adı yoktu buralarda. Pek çok çadırın içi su dolu, yere serili sünger yataklar sırılsıklamdı. Şimdi on üç yıl önce sık sık geçtiğimiz sokaklardan yeniden geçiyorduk. Sakarya o derin sarsıntının onulmaz gibi görünen yaralarını sarmış, serpilmiş, güzelleşmişti.
Dar bir yoldan geçerken Ramis Bey; “buraları hatırladınız mı?” dedi.
“Hatırlayamadım”
“Sizinle ilk defa burada, şu direğin dibinde karşılaşmıştık”
Buradan geçip gitmek olmazdı, arabadan indik. Her geçen gün, hafızamdan biraz daha silinmesi gereken o geceyi, yılların hiç soldurmadığı tastamam bir fotoğraf gibi hatırladım;
O gece gökyüzü erguvan kesmişti.
Varoşlardaki bir çadırın önüne son kahvaltılık paketimizi de sessizce bırakarak bir okulun bahçesinde oluşturduğumuz yardım merkezimize geri dönüyorduk.
Ağustos’un hüzünlerle dolu gecesi sırtını sabaha dayamıştı. Ambulansımızın ışıkları, sık ağaçlı bir bölgeden geçerken gecenin siyah yüzünde, gözüne ak inmiş âmâ gibi duran iki beyaz çadırı yaladı geçti. Birden farların geceyi delen ışığına, yorgun bir kelebeğin son çırpınışları gibi çadırların önünde hayal-meyal bir genci gördü gözlerim. Karanlıkta bir hayalet gibi gidip geliyordu.
Konvoyumuz durdu. Gencin çadıra girmesiyle dışarı çıkması bir oldu.
Kucağında ağlayan bir çocukla bize doğru koşmaya başladı. Doktorlar çocuğa müdahale ettiler.
Bir süre sonra çocuğun ağlamaları durmuş, eline tutuşturulan oyuncaklarla oynamaya başlamıştı. Zavallı yavrucak şimdi etrafına gülücükler dağıtıyordu. Ağlama sırası gence gelmişti. Gözyaşları, birkaç günden beri traş olamadığı için uzamış olan sakallarının arasından, sık otların arasından akan derecikleri gibi boşanırken;
“Kızım Ayşe ateşler içinde kıvranıyor, annesi içerde ağlıyor, durmadan dua ediyor. Ablam, “Ramis! Bir hafta önce ölen kardeşimiz gibi bu çocukta ölecek” bir şeyler yap” diyor, ben de çaresizlikten çadırın önünde ha bire gidip geliyordum. Yol yok, elektrik yok, vasıta yok… ‘Gecenin bu vakti ne yaparım Allah’ım!’ diye acıyla kıvranıyordum. Hüzne doğan kır çiçeğim Ayşe’m gözlerimizin önünde solup gidiyor bir şey yapamıyordum. Gecenin bu saatinde kim gelir buralara’ derken bir anda ambulansın ışıklarını gördüm:
“Siz kimsiniz? Allah aşkına!”
“İstanbul’dan geldik, yardım dağıtıyoruz.”
“Ya siz?”
” Adım Ramis, vagon fabrikasında çalışıyorum.”
“Cengiz Taştan’ı tanıyor muydun?”
“İyi tanırım, herkesin yardımına koşan, yolda yürürken adımlarını mahşere gidiyor gibi atan, düşünceli, yüzü güven veren bir insandı. Bana “gel yeni bir neslin yetişmesi için birlikte koşturalım” derdi ama ben pek oralı olmazdım. Kırgızistan’a Türk okulları için gider gelirdi. Oradaki okulları anlatırdı bana. Anlattıkları benim pek ilgimi çekmezdi ama güzel şeyler yaptığına inanırdım. Bir keresinde yine oralara gitmişti. Bindiği araba kaza yapmış orada vefat etmişti. Cenazesi geldi.”
Eskiden beri şairler, şiirlerinde sevgilileriyle görüştükleri, buluştukları ve zamanla harabe haline gelen o yerlere bakıp bakıp ağladıklarını dile getirdikleri gibi; biz de hatıralarla dolu bu yerde, kendince sokağı aydınlatmaya çalışan elektrik direğinin dibinde o hüzünlü fakat güzel geceyi yeniden hatırladık, duygulandık.
Ramis Bey’in evine vardığımızda on beş yaşlarında bir kızımızla, bir kadın kapıda karşıladı bizi. Gök mavisi, ferah, temiz, çocuksu, latif gözlü evin genç kızı mahçup ve mütebessim bir eda ile “hoş geldiniz” dedi. Ramis Bey “İşte Ayşe’miz bu” dedi.
Aman Allah’ım! O gece babasının kucağında ateşler içinde yanan incecik dal büyümüş serpilmiş, alımlı, soylu bir servi olmuş.
Huzur dolu bir evdi burası.
Evin erkeklerinin ve kadınlarının yüzlerinden bütün şehre yetecek bir mutluluk yayılıyordu. Sadece sakinlerinin yüzlerinden değil sanki evin duvarlarından da huzur ve mutluluk damlıyordu. Ayşe’nin ailesi o deprem gecesi çadırda karar almışlar, bundan sonraki ömrümüzü sadece kendimiz için değil, başkaları için yaşayacağız.
Ramis Bey; “çok çalışmamız gerekiyor, her eve her sokağa uğrayıp bu güzelliklerden haberdar etmemiz lazım; o deprem gecesi, gözümüzün siyah noktası gibi bizi ışığa kavuşturdu” diyor.
O geceden sonra yaşamak için değil yaşatmak için yollara düştük. Şimdi aile boyu koşturuyoruz. Geçtiğimiz yıl dünyanın dört bir yanından gelen bahar çiçeklerini görmek için Türkçe Olimpiyatlarına gittik. Coşkulu, duygulu bir geceydi.
Hele o esmer, o siyah çocukların söylediği şarkılar, türküler, oynadıkları oyunlar bizi büyüledi.
Gece bitmişti. Herkes dağılıyordu. Ben yanımdaki arkadaşlarıma; “biraz duralım herkes bir çıksın, biz de şu siyah incilerin yanına gidip yanaklarından, gözlerinden doya doya bir öpelim” dedim.
Siyah inciler sahnenin arkasından çıkıncaya kadar bekledik. Az sonra çıktılar. Gözlerinden, yanaklarından doya doya öptük. Birbirimize sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladık. Belli ki böyle bir şey beklemiyorlardı. Yüreğimizin onlar için attığını, kalbimizin sıcaklığını hissettiler.
Siyah inciler; ‘Soylu toplum bu işte, dünyada bütün herkes böyle asil duygularla yetiştirilseydi dünya nasıl olurdu acaba? Mutlaka yeryüzü Allah’ın cenneti haline gelirdi’ dediler.
Eve geldiğimde gece yarısını çoktan geçmişti. Yatsı namazını kılıp yattım.
Gece rüyamda “Ramis kalk! Peygamberimiz seni çağırıyor” dediler. Çok heyecanlanmıştım. Etrafımı saran kalabalığa “Ramis’e yol verin Peygamberimiz onu görmek istiyor” dediler. Cennet gibi bir bahçeye götürdüler beni. Peygamberimiz bir bankın üzerinde bir başına oturuyordu. Yanına vardığımda; “sen bizim kardeşlerimizi yanaklarından öptün, beni de öpebilirsin” dedi.
.
Harun Tokak
Telsiz memuru… 12/03/2012
.
Bir gün, sağına ve soluna doğru uzayan iki yolun başında duruyor olacaksın.. Tam karşındaki üçüncü yoldan biri gelecek… Yaklaşıp, önünde duracak. Soracak, veya “hangi tarafa gitmesi gerektiğini” öğrenmek için soran gözlerle bakacak…
Sen yalnızca:
-Şu yöne, diyeceksin…
Ya da hiç konuşmadan, kitap tutan elinle işaret edeceksin!.. Yönelecek mi gösterdiğin tarafa? Bilmiyorum… Varacak mı gittiği yere? Bilmiyorum… Ne zaman olacak bunlar? Bilmiyorum… Sen kaç yaşındayken olacak? Bilmiyorum… Sana toplam kaç kişi yol soracak? Onu da bilmiyorum…Fakat şunu biliyorum ki; olacak bu!..Bir gün tam karşıdan biri gelecek, sana hangi tarafa gitmesi gerektiğini soracak, ve sen yalnızca “şu yöne” diyeceksin!
İşte sen, oraya kadar, kendini taşımak… O zamana kadar, sağlıklı kalmak… Ve üstelik, seni gören birinin; en azından sana yol sorabileceği kadar da temiz ve bakımlı olmak zorundasın!.. Kendinden şüphe etme!.. Camii sorulan kimse, imam olmak zorunda değil… Okul sorulan kimse öğretmen olmak zorunda değil… Fırın sorulan kimse ekmek ustası,ve eczane sorulan kimse eczacı olmak zorunda değil…
Rütbesi en yüksek, diploması en büyük, cüzdanı en kabarık kimseler değil ki aranan… Yaşı en büyük, tecrübesi en fazla, fiziği en düzgün, yüzü en güzel olanları da aramıyor insanlar…
Çünkü bu özelliklerin peşinde olanlar; kısa zamanda anlıyorlar/anlayacaklar yanıldıklarını…İnsanlar; doğru adresi bilenleri arıyor!Ve insanlar, sadece umuyor; birilerinden aldıkları adreslerin doğru olmasını!..
Hadi… Geleceğe götür kendini!..
Çünkü bir zarfsın sen. İçinde var olanı taşıyorsun; onu bilmeyenlerin bulunduğu yerlere!..
“Titanic”in hikayesini anlatmış mıydım sana?..
271 metre boyundaydı. Okyanusu aşmak için o güne kadar yapılmış olanların en büyüğüydü. Ve en lüksü. Bu İngiliz yolcu gemisinin bir buz dağına çarparak nasıl battığını ve bu kazanın bin beş yüzden fazla cana mal olduğunu seningibi herkes biliyor… Fakat, Titanic batarken… Sürekli imdat sinyalleri gönderirken; oradan… Hem de çok yakınlardan, bir başka geminin daha geçtiğini çoğu kimse bilmiyor…
Bahsettiğim gemi o çağrılardan, feryatlardan habersiz olarak; donan, ezilen,boğulan insanların yakınlarından geçiiip gitti. Çünkü…Çünkü günlerdir, hiç ses duymadan beklediği telsizinin başında sıkılan telsiz memuru, o gece cihazını kapatıp yatmıştı!.. Sen, bir telsiz memuru gibisin!..
Elinde veya cebinde veya çantanda veya arabanda veya masanda veya yakınlarında bir yerlerde; en az bir kitap bulundurmama hakkına sahip değilsin!.. Çünkü her gün birileri boğuluyor etrafında…
Ve senin taşıdığın kitaplar, cankurtaran yelekleri gibi kurtarıyor/kurtaracak insanları!..
.
Muammer Erkul











![Quran verses with tasbih [edited] Quran verses with tasbih [edited]](http://farm3.staticflickr.com/2206/2344598309_446db1721c_t.jpg)


Son Yorumlar