Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Masumiyetin Duası Eylül 14, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 9:57 pm
Tags: , , , , , ,

Masumiyetin duası

Asmaların, söğütlerin arasında papatya beyazı duvarlarıyla yoldan geçenleri karşılayan, kendini şehrin gürültüsüne kapatmış olan camide buruk bir sevinç vardı. Bir yaz boyu devam eden kurs bitmiş, talebeler evlerine dönmeye hazırlanıyordu. Artık ayrılma vaktiydi. Hocası ve arkadaşlarıyla vedalaşan talebeler, caminin taş döşeli avlusunu kalbi pır pır atan bir serçe gibi hoplaya zıplaya geçerek evlerinin yolunu tutuyordu.

Herkes ayrıldıktan sonra yürek atışlarını tuta tuta bir çocuk girdi hocanın odasına. Köşedeki rafta itinayla sıralanmış kitaplar, askıya iliştirilmiş bir cübbe, tablodaki kıvrım kıvrım uzanan yol, tıkırtısı odayı dolduran saat, masanın üzerinde duran

menekşe ve odanın başköşesindeki renk cümbüşü semaver olup-biteni seyrediyordu.

“Hocam!” dedi talebe. Sonra ilerilere dikti gözlerini. Birikmiş birçok soru vardı bu kelimede, birçok sızı… Derledi topladı, avuç avuç yığdı kelimeleri

gönlünde.

Akşam güneşi odanın bir köşesinde; o, bir köşesindeydi. Mustafa Hoca ise, hem onun yakınında hem uzağındaydı.

Utana sıkıla bir “Hocam!” demişti; ama devamını getirememişti. Babası geçti gözünün önünden, sonra annesi…

— Buyur evlâdım; bir şey mi diyecektin?

Soru durdu bir kenarda.

Bekledi çocuk, bir kirpik mesafesinde; bekledi hoca bir dağın yücesinde… Hem dağın yücesinde hem çocuğun sinesinde…

Yaz bitmiş, sorular bitmişti. Bunca bitenin ardından “Hocam, babam ile annem…” dedi durdu…

— Evet, yavrum.

— …

— Söyle hele ne olmuş anne ve babana?

Hoca, baktı çocuğun yüzüne, çocuk daldı gitti gözünden akan yaşın peşinden…

— Anne ve babam… Burada öğrendiklerime pek yabancı… Babam içip içip geliyor… Hem geliyor, hem gelmiyor…

“Eyvah!” dedi hocanın gönül kafesinde çırpınan kuşlar.

— Ne yapmalı hocam…

Soru döndü dolaştı kalbde…

— Dua et evlâdım, dedi hoca… Dua et geceleri, kapanıp seccadene! ‘Âh!’ de, ‘Yandım medet!’ de… Ekle dualarını gözyaşlarına… ‘Allah’ım bağışla annemi ve babamı! Kurtar onları!’ de.

Çocuk vardı gitti evine, elindeki reçeteyle… Erdi vakit geceye… El ayak çekilince, aldı gönlünü ve seccadesini. Ve kapanıverdi dünyaya; açılıverdi ötelere… İçin için tutuştu, yandı. Ağladı, ağladı. “Allah’ım bağışla annemi-babamı! Kurtar onları gafletten!” Mırıl mırıl birkaç kelimeydi seccadeye ilk değen. Arttı sonra yavaş yavaş, bu niyaz ve ses; gıcır gıcır dönen değirmen taşı gibi. “Allah’ımmmm!” dedi kocaman. İnledi kelimeler, seccade ve oda. İnledi derin bir uykuda olan anne yüreği. İrkildi ve uyandı anne, hem uykudan hem dünyadan. Evlâdıydı bu ağlayan.

Çocuk ağlıyor, inliyor; “Annem-babam!” diyor,

“Allah!” diyor… Kelimeler kopuyor gönlünden.

“Uyan bey!” dedi anne. “Uyan hele; bak bir ses yaktı içimi, duy sen de.”

Kulak verdiler ince bir kalbe: “Allah’ım bağışla annemi ve babamı… Affet onları, arındır!”

Kalkıp koştular kapının önüne… Durdular bir vakit, geçip giden anla.

“Eyvah!” dedi baba, sonra da ana.

Bir vakit sonra kapandılar evlâtlarının üstüne.

Ağladı evlât, ağladı anne, ağladı baba gecenin bir vaktinde.

Murat Kaya

 

Tek Lâhmacun Eylül 14, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:57 pm
Tags: , , ,

Lahmacun... by SoN_RuKiYe.

Son günlerde lokantaya gelen, kendi hâlinde bir adam dikkat çeker olmuştu. Otuz-otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Hafta içi her gün, öğle namazı sonrası gelirdi. Lokantanın müdavimlerinden olan birkaç müşteriden sonra içeri girer, çiçekli bahçeye bakan pencerenin önüne oturur ve hep aynı siparişi verirdi: tek lâhmacun.

İlk günler çok önemsemedik, ‘Garibandır.’ dedik. Ama zamanla hâlini-tavrını süzdüğümüzde, duruşunda bir garibanlık görmedik. Bilakis, düşünceli, insanlarda saygı uyandıran bir duruşu vardı. Giyiminde titizdi. Lâcivert pantolonu jilet gibi ütülüydü. Üstündeki hardal sarısı ceket, rengi biraz solmuş olsa da, temiz duruyordu. Hâsılı, bakımlı birine benziyordu. Belki gurbetteydi, dertleşip hâlleşeceği bir yakını yoktu veya içini kimseye dökemiyordu.

Tahminlerimiz bundan öteye varmıyordu. Doğrusu biz de bir hâl-hatır sormadık. “Beyim buraların insanına pek benzemiyorsunuz, yabancısınız herhalde.” demedik.
Fakat onun bu hâli günden güne bizde bir merakı büyütüp durdu.

Yılların esnafıyız. Mürekkep yalamışlığımız yoktur; ama birkaç konuşup hâlleşmekle adamın kaç kıratlık olduğunu anlarız Allah’ın izniyle.
Yok yok, kesin bir derdi vardı bu adamın.

Bir gün yine geldi. Her zamanki gibi, başını hafif öne eğerek yarı fısıltı hâlinde bir selâm verdi. Güleç bir yüzle selâmını aldım. O da dudaklarına yayılan utangaç, bir o kadar da tatlı bir tebessümle mukabelede bulundu. Pencere kenarındaki yerine oturdu. Garsona tek lâhmacun siparişini verdi.

Kaçamak bakışlarla hareketlerini takip ediyordum. Bir ara göz göze geldik, yanlış bir iş yapmışım gibi utandım. O da beni süzüyormuş meğer.

Lâhmacunun yanı sıra ayran falan da istemiyordu. Bir bardak suyla idare ediyordu. Bekledim ve bu esrarlı müşteri son lokmasını ağzına koyar koymaz yanına vardım. “Oturabilir miyim?” diyerek izin aldım. “Efendim bir mahzuru yoksa, beraber bir çay içelim mi?” dedim. Gülümsedi. Bakışları parıldadı.

Hâl-hatır sordum. Kimdir necidir öğrendim. O konuşurken, zihnimdeki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Öylesine tok sesli, kendinden emindi ki, konuşurken kelimeler tane tane dökülüyordu dudaklarından. Bir-iki espri yapacak oldum, koyuvermedi kendini; hafif dudak hareketleriyle idare etti. Ciddiyeti elden bırakmıyordu. Ciddiyetten de öte bir asalet vardı üzerinde.

Öğretmenmiş. Buralı değilmiş. Memleketimize geleli de bir ay kadar olmuş.

Asıl içimi kemiren merakımı gidermemiştim henüz. “Hocam!” diyerek tekrar söze başladım: “Sizi kaç zamandır takip ediyorum. Buraya geliyorsunuz. Hoş geliyor, sefalar getiriyorsunuz. Aynı yere oturuyorsunuz. Hepsinden de ötesi, siparişiniz hep lâhmacun oluyor. Ama affınıza sığınarak, neden sadece tek lâhmacun?”

Diyeceklerimi bir çırpıda söyleyip rahatlamıştım. Sandalyeye yaslandım. Karşıdan gelecek cevabı merakla beklemeye başladım.

Bu soru, muhatabım üzerinde tahminimden büyük tesir icra etmiş olacak ki, önce biraz durakladı, bir-iki yudum su içti. Sonra konuşmaya başladı. Heyecanı sesine aksetmişti:

“Buraya çok hayırlı bir iş için gelmiştim. Gelmeden önce arkadaşlarım birkaç tanıdığın ismini vermişlerdi. Onlarla görüşüp konuştum. Okumak isteyen fakir talebeler için bir yurt yapmayı düşünüyorduk. Bunun için de bazı imkânların olması gerekiyor. Burada tanıştıklarımın durumu pek iyi değil. Onlara ‘Kim bize yardım edebilir? Hâli vakti yerinde olan, fakiri-fukarayı gözeten, bu toprağın insanına saygılı kim var?’ diye sordum. Sizden bahsettiler. Adınızı verdikleri günden beri de lokantanıza gelip gidiyorum. Niyetim bir fırsatını bulup sizinle tanışmaktı. Tek lâhmacun bir vesileydi sadece.”

Hiç beklemediğim bir cevaptı bu. Şaşkınlıktan mıdır nedir, söylenenleri ilkin tam anlayamamıştım. Evet, güzel şeylerdi bunlar: fakir öğrenciler için yurt yapmak, onları sokaktan kurtarıp okutmak, vatana millete hayırlı evlâtlar olmaları için bize düşeni yapmak…

Fakat tek lâhmacunun sırrının gelip bunlara dayanması? Bir hayli afallamıştım. Ama vaziyeti kurtarmak için şaşkınlığımı da belli etmemiştim.
***

O günden sonra görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. Artık “Hocam!” diye hitap ediyordum. Fakat o kadar ısrarıma rağmen, bir patlıcan kebabı ikram edemedim. Kabul etmiyordu. Tek lâhmacun yemeyi de bırakmıştı. Sadece birkaç bardak çaya ‘evet’ diyordu. “Tam çözdüm!” diyordum, farklı bir tarafı çıkıveriyordu ortaya.

Allah’a şükür varlıklı bir aileydik. Sadece lokanta değil, gayrimenkullerimiz, ekilip biçilen topraklarımız da vardı. Zekât ve sadakamızın bir kısmını artık yurt inşaatına ayırmıştık. Bir ara baktık, işler yavaş gidiyor. Böyle olmayacak. Hocam da: “Yurt, yeni eğitim dönemine yetişmeli.” diyor. Bu durum vesile oldu, biz de iki yerine üç, üç yerine beş verdik. Biz verdikçe Rabb’imiz de bize verdi. Eylül ortasında ufak-tefek eksiğiyle yurdu açmak, çok şükür nasip oldu. Yurt, bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı.

Çocukların yurdu doldurduğu ilk günün akşamı, müdür odasında hocamın bize bir teşekkür edişi, gözyaşlarıyla bir dua edişi vardı ki, orası anlatılamaz.

Yurt inşaatında dualarını esirgemeyen birkaç ahbap: “Ağabey yurda sizin isminizi verelim.” dediler. Kabul etmedim. “Üç kuruşluk hayır yaptım. Onu da gururuma, kibrime yedirip tükettirmeyin.” dedim; “Bu yaptığımız hayır olarak kabul gördüyse eğer, bırakalım öbür tarafa kalsın.”
***

Aradan yıllar geçti. Yaşım bir hayli ilerledi. Hesabı-kitabı oğlanlara devrettim. Nerde bir hayır işi varsa, oraya koşmaya çalıştım. Koştukça gençleştiğimi hissediyordum. Bu hâli görenler, “Ağabey nasıl böyle dinç kalabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara, burada ektiği tohumların semeresini göremeden, aynı derdin peşinde bir başka beldeye giden kıymetli hocamızı hatırlatıyordum: “Hizmette beklentiye girmemek.”

Osman Alagöz

 

İftar Zamanı Ramazan Hikayeleri / Digo- Mehmet Özgür Eylül 13, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Multimedia — La Reverie @ 10:16 pm
Tags: , , ,

Önemli Not: Sevgili dostlar bu site yani “Umut Huzmeleri” Samanyolu tv’nin sitesinden ayrı bir sitedir ve benim Mehmet Beyle irtibata geçmem sözkonusu değil, programda yayımlanan  hikayeleri ben de sizler gibi çok beğeniyorum ve daha fazla kişiye ulaşsınlar diye paylaşıyorum.

Lütfen siz hikayelerinizi Samanyolu Tv’nin sitesine gönderin, yayınlarlar inşaallah..

Hayır, dua ve selametle..

 

İftarda ‘birkaç çeşit yemek’ hüznü… Eylül 13, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 11:24 am
Tags: , ,

 iftarınız hayrolsun ... by ® hale-i melâl ®.

Cennetle müjdelenen 10 sahabeden biri olan Abdurrahmân bin Avf (r.a)’ın oruçlu olduğu bir gün, iftar sofrasına birkaç çeşit yemek konulmuştu. O bundan müteessir oldu ve gözyaşları içinde şöyle dedi:

“Mus’ab bin Umeyr -radıyallahü anh-, Uhud savaşında şehid edildi. O benden daha faziletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Şimdi ise bize dünyâlık olarak her şey verildi. Doğrusu hayırlarımızın karşılığının dünyâda verilmiş olmasından korkuyorum. (Acaba kazandığımız ecirler âhiretten noksanlaştırılıp bu dünyâda mı veriliyor?!)”

Abdurrahman bin Avf -radıyallahü anh- bu sözlerinin ardından, mahzun bir şekilde sofrayı terk etti.

(Buhârî, Cenâiz, 27)

 

Solgun Kar Çiçeği Eylül 8, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 9:55 pm
Tags: ,

Eğitim gönüllüsü olarak Tataristan’a giden Mikail Doğan, soğuk ve karlı bir kış günü hastaneye öğrencisini ziyarete gitmişti… Vasily, odasında yatağına uzanmış kitap okuyordu.

Elinde “Ölüm Ötesi Hayat” isimli kitap vardı. Kendini kitaba kaptıran Vasily, hocasının geldiğini fark etmedi. Hastane arkadaşları da söylemediler. Mikail Bey sessizce bir kenara oturup beklemeye başladı. Vasily’nin elinde bavulla yurda ilk gelişi gözlerinin önüne gelmişti. Zayıf, sarı saçlı, yeşil çekik gözlü, hafif kambur ve yaşına göre uzun boylu bir çocuktu. Bir gün solgun bir yaprak gibi gelip, “Hocam rahatsızım, doktora gitmek istiyorum.” demişti. Birkaç tetkikten sonra kan kanseri olduğu anlaşılmıştı… Mikail Bey, Vasily’nin arkadaşlarına elindeki kitaptan okuduğu, “Sâlih kullarıma, gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine bile gelmeyen şeyler hazırladım.” sözleriyle kendine geldi. Vasily’de okuduklarının arkasından, “İnsanı ne kadar rahatlatıyor bunlar!..” yorumunu yaptı. Arkadaşlarının işaretiyle Mikail Bey’in varlığını fark etti. “Hocam kusura bakmayın… İşte böyle zaman geçiriyoruz hastane odasında. Bazen kitap okuyoruz, bazen sohbet ediyoruz. Genelde ben konuşuyorum; ama arkadaşlarım alıştılar artık bana.” dedi.

Bir müddet sohbet ettikten sonra hocasının bir ihtiyacın var mı, sorusuna, hiçbir ihtiyacının olmadığını, sadece annesini-babasını ve kız kardeşini çok özlediğini söyledi. Kız kardeşine Vasily, Aygül ismini takmıştı… Ailesi de benimsemişti.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Mikail Hoca, Vasily’nin hoşuna gidecek meyveleri pazardan alıp hastanenin yolunu tuttu. Ama Vasily yatağında yoktu. Arkadaşları, Mikail Hocayı saygıyla selamladılar. Vasily’den çok şey dinledikleri ve öğrendikleri belliydi. Vasily’nin ailesini görmek için köyüne gittiğini, bu gidişini de kimseye haber etmemelerini tembih ettiğini söylediler. Ne yapacağını şaşıran Mikail Bey, müdüründen iki gün izin alıp Ferhat Bey’in arabasıyla o kış gününde 6-7 saatlik yola çıkar. Her taraf kardan bembeyazdır. Yollar aşırı soğuktan buz tutmuştur. Teyplerinde “Süleymani”lerden, “Hisar”lardan yükselen ses yankılanmaktadır. Mikail Bey, solgun kar çiçeği Vasily’yi düşünmektedir. Vasily, çay sohbetlerine katılır, her vesile ile yanlarına gelirdi. Mikail Bey, tebessüm yüzünden eksik olmayan Vasily’nin, geceleri yatarken “En Sevgili”yi (sas) görme umuduyla gözlerini yumuşunu, sabahları uyandırdığında da yatağında doğrulup bağdaş kuruşunu ve gözlerini ovuşturuşunu hatırına getirince gözleri buğulanmaya başladı.

Derken uzaktan evlerini gördü. Bir odanın lâmbası yanıyordu sadece… Kapının tokmağına dokundu. İçeriden âdeta parmağının ucuna basa basa yürüyen birinin ayak sesleri geliyordu. Vasily olmalıydı. Kapı açıldı. Önce annesi, sonra babası sonra da kız kardeşi Aygül… Miakil Hocanın gözleri Vasily’yi aradı ama yoktu. Annesinin gözleri yaşardı. Geniş bir odaya buyur ettiler. Vasily’nin nerede olduğunu sorunca anne gözyaşlarını iyice salıverdi, baba da Aygül’ü bağrına basıp sadece “Vasily öldü!” diyebildi. Mikail Hoca, inanamıyordu bir türlü öldüğüne… Vasily’nin geleceğe dair ne ümitleri vardı! “Hocam, bir ben bileyim, bir siz bilin, bir de Allah bilsin bunları!” dediği nice sırları vardı. Mikail Bey’in içinden geçirdiklerine annesi ağlayarak son verip Vasily’nin son günlerini anlattı… Ölmeden önce anne ve babasına “Beni çok seviyor musunuz? Beni mutlu etmek ister misiniz?” diye sormuş. Onlar da “Elbette… Senin dünyanın en mutlu insanı olman için elimizden gelen her şeyi yaparız.” demişler. O da kendisinin Müslüman olduğunu, bu sayede hastalığının ızdırabını âdeta hissetmediğini söylemiş. Hatta şöyle demiş: “Allah, sevdiği kuluna hastalık verirmiş. Buna öyle inanıyorum ki anne, hastalığımdan hoşnut bile oluyorum. Ölümden korkmuyorum baba! Nasıl yaşamak bir nimet ise ölmek de Rabb’imize kavuşmayı sağlayan bir nimettir.” Vasily’nin bu sözleri onlara çok tesir etmiş. Hastanedeki arkadaşlarına da… Vasily şehadet kelimesini tekrar tekrar söylemiş, onlar da söylemişler… Birden Vasily’nin mezarına gitme arzusu uyandı içinde ama ailesi, bunun şu anda mümkün olmadığını söylediler. Mikail Hoca, içinden “Ah, Vasily! Demek beyaz yorganını çektin üzerine. Hâlbuki geceleri üstün açılınca ben örterdim. Kıvrılıp yatardın yatağında. Fark edince de beni, doğrulup teşekkür ederdin. Şimdi sen de filiz vereceksin kar yığınları arasından başını çıkarıp ötelere… Küheylanlar gibi şaha kalkacaksın ve kim bilir ne güzel âlemlere seyahat edeceksin!” dedi, kendi kendine.

Abdullah Aymaz

 

Bir zerâfet, nezâket ve zekâfet örneği Ağustos 29, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 8:41 pm
Tags:

bir parça çamur ummanı kirletmez

Sultan Ahmet’le Aziz Mahmud Hüdayi birbirlerini o kadar sever sayarlar, birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki, bu sevgi, saygı ve bağlılıktan kaynaklanan birçok olay ilgili kitaplarda yer almıştır.

Sultan Ahmet, Aziz Mahmud’a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisinden bu hediyeyi kabul etmesi onu çok mutlu edecekti. Sultan Ahmet bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, Sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Gerçek din büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmet Hüdayi’nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin maneviyat ulularından Abdülmecit Sivasî’ye gönderdi. Sivasî hediyeyi kabul etti.

Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi’ye sunduğu ama kabul etmediği haberi verilince Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu ve:

- “Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin” dedi.

Aziz Mahmud Hüdayi’ye de :

- “Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti” dediler.

Onun tepkisi ise şöyle oldu:

- “Onun için hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir.”

 

 

Vermek Çoğalmaktır Ağustos 26, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 9:35 pm
Tags: ,

bunch of grape, üzüm salkımıBir zamanlar bir köylü bir medresenin kapısını çaldı. Kapılara bakan talebe gelip kapıyı açtığında köylü ona nefis bir salkım üzüm uzattı. “Bunlar benim bağımın en güzel üzümleri. Size hediye olarak getirdim.” “Teşekkür ederim” dedi talebe. “Onları hemen hocamıza götüreceğim. İkramınızdan çok memnun olacaktır.”
“Hayır, hayır” diye atıldı köylü. “Ben bunları sana getirdim.”

“Bana mı?” Talebenin yüzü kızardı. Böyle güzel bir hediyeyi hak ettiğini düşünmüyordu.

“Evet!” diye ısrar etti köylü. “Çünkü ne zaman bu kapıyı çalsam onu sen açıyorsun. Ne zaman ürünlerim kuraklıktan kırılsa, bana hergün sen yiyecek ekmek veriyorsun. İnşallah bu üzüm salkımı da sana güneş ışığı gibi ılık ve yağmur gibi güzel İlâhî rahmeti getirir. Çünkü, bak, ne güzel yaratılmışlar.”

Talebe o sabahı üzüm salkımını tefekkür ederek geçirdi. Üzümler sahiden de harika yaratılmışlardı. O yüzden salkımı hocasına ikram etmeye karar verdi. Çünkü kendilerine ilim ve hikmeti öğreten oydu.

Hoca, talebenin bu ikramıyla çok mutlu oldu. Ama sonra hemen medresedeki hasta talebesini hatırladı.

“Üzümleri ona hediye edeyim. Kimbilir belki onlarla sevinir ve daha çabuk şifa bulur.”

Düşündüğü gibi de yaptı. Ama üzümler hasta talebenin odasında da fazla kalmadı. Hasta talebe şöyle düşünmüştü:

“Medresenin aşçısı beni günlerce en iyi yemeklerle besledi. Eminim bu üzümleri o daha çok hak ediyordur.”

Aşçı ona öğle yemeğini getirdiğinde, üzüm salkımını ona hediye etti:

“Allah’ın yarattığı sebze ve meyve gibi harikalarla en yakın olan sensin ve dolayısıyla da bu İlâhî sanat eseriyle ne yapılacağını en iyi sen bilirsin.”

Aşçı üzümlerin güzelliğine hayran olmuştu. Bu üzümlerin güzelliğini ve harikalığını kimse kitaplardan sorumlu talebeden fazla takdir edemezdi. O, tefekkürüyle ve ince düşünüşüyle medresede şöhret kazanmış bir gençti.

Üzümleri görür görmez en küçük şeyde bile İlâhî sanat ve nakışların en yüksek derecede yansıyabileceğini derinden kavradı o talebe de. Yüreği bu sanatın ve güzelliğin Sahibine sevgiyle doldu. Tam bu sırada, medreseye ilk geldiğinde kendisine kapıyı açan talebeyi hatırladı. Şefkatiyle, tevazuuyla, sevecenliğiyle, sıcaklığıyla benzer duyguları yaşamasına vesile olmuştu o arkadaşı da.

Ve böylece daha akşam olmadan, çiftçinin medreseye getirdiği üzüm salkımı kapıya bakan talebeye geri dönmüştü bile.

İşte o zaman bu talebe bu üzümlerin gerçekten de kendi kısmeti olduğunu anladı. Ve bir şeyi daha anladı. Cömertlik dostluğun en parlak bir nişanıydı.

 

 

Yüzü Simsiyahtı…ama… Kendisi Boyamamıştı ki Ağustos 25, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 6:14 pm
Tags: , ,

Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:

– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?

– Asla!

– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?

– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de. Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır. Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:

– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.

Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:

– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır. Efendimizin gence emri:

– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.

– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..

– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.

Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta… Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir: – Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar! Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak! Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır… Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.

– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:

– Sen Saad mısın? buyurur.

– Evet, deyince de dua eder:

– Ceddine saadetler!..

Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar… Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:

– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!

Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:

– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!

Bir hayret nidası daha:

– Allahü Ekber!

Sonra döner, oradakilere hitap eder:

– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin.

Babasına da deyin ki:

– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü! Ve hayret nidaları birbirini takip eder:

– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..

 

 

Sahte Para ve Sahici Dua Ağustos 24, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 1:37 pm
Tags: ,

fırıncı

Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte paralar verseler de parayı alır, paranın sahte olduğunu anladığı halde parayı verene söylemez, istediği ekmeği verirdi. Etrafındakiler onun bu hâlini bilir, şaşırırlardı. Kimse onun neden böyle yaptığını anlamazdı. Nihayet ölüm vakti gelip çatınca fırıncı ellerini yüce dergâha açtı ve şöyle yalvardı:

“Ey Allahım, biliyorsun ki yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Şimdi ben de Senin huzuruna sahte taâtlerle geliyorum, ne olur onları yüzüme vurma.”

 

Osman Nuri Topbaş- Muhabbetteki Sır

 

Taksinin Lastikleri Ağustos 18, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:14 pm
Tags:

Uzun yıllar süren İran- Irak Savaşı’nda kaybettiği kocasının kendisine bırakmış olduğu maddî imkanları, çoluk çocuğuyla çoktan yemiş bitirmişler ve yarı aç yarı tok vaziyette yaşar hale gelmişlerdi. Kendisi haydi neyse de, üç tane yavrusu yokluk bilmiyor, acıktıklarında feryad-ü figan ediyorlardı. Savaşın bıraktığı izler çok belirgindi. Kerkük’ün sokaklarında sefalet kol geziyordu. Herkes aç, sefil bir halde olduğu için, kimsenin kimseye yardım edecek durumu yoktu. Üç yetimiyle yıkılmaya yüz tutmuş evinde yaşam savaşı veren kadın, harabeden farksız evinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin geldiğini gördü. Taksi durdu ve içinden bir yolcu indi. Müşteri getirdiğine göre demek taksi şoföründe az çok para olacaktı. Bunu düşünen kadın, bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıktı ve taksiye doğru koşarak, arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi: – Lütfen beni biraz dinler misin? Sakın beni dilenci zannetmeyin, üç çocuğumla üç gündür aç halde beklemekteyim. Bu gidişle namusumun lekelenmesinden bile korkmaya başladım, ne olur Allah rızası için yardım edin. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın ağlayıp sızlamalarına tahammül edemiyorum… Taksi şoförü, beklenmedik bir anda gelen bu yardım talebi karşısında çok şaşırmıştı. Kendisi de zaten kıt kanaat geçiniyordu. Ama kadının da haline acımıştı. “Yardım etsem mi, etmesem mi?” diye düşündü. Cebinde bir miktar parası vardı ama bu parayı, taksinin eskiyen lastiklerini değiştirmek için uzun süredir biriktiriyordu. Her akşam eve gittiğinde hanımı da onu bu konuda ikaz ediyor ve: “Bu kabak lastikleri ne zaman değiştireceksin? Bununla ne frenin tutar ne bir şey. Akşamları eve geç kalınca aklıma kötü şeyler geliyor, acaba bir kaza mı yaptı diye… Ne olur bir an önce değiştir şu taksinin lastiklerini…” Lastiklerin yenisini almak için parayı tamamlayamadığından, değiştiremiyordu. Şimdi karşısına Allah rızası için yardım isteyen muhtaç bir çocuklu kadın çıkmış ve kendisinden yardım ümid ediyordu. O an için nefis ve şeytan vesvese vermeye basladı. “Ne yardımı? Sen zaten zor geçinen birisin, yardım edecek durumda değilsin ki, bas gaza ve işine bak.” Fakat imanı ve vicdanı da: “Para işte böyle günler için lazım. Sen Allah rızası için yardım isteyen şu muhtaç kadını boş çevirme. Allah, Kendisi için yapılan yardımın karşılığını mutlaka verecektir.” Adam kısa bir mücadeleden sonra, nihayet nefsini ve şeytanını yenip, cebindeki parayı kadına uzatarak: “Al bacım! Sen namusunla yaşa ve çoluk çocuğunu da aç koyma. Bu para bir müddet sizi idare eder sonra Allah Kerim.” Parayı verdikten sonra hemen gaza basıp oradan uzaklaştı. Sadece kadının yürekten gelen duasını duyabildi. “Allah senden razı olsun. Sen benim ihtiyacımı giderdin, Allah da senin ihtiyacını gidersin!” Bu dua gün boyunca kulaklarında çınladı ve bu duaya hep “Amin” dedi. Akşam eve gelince hanımı yine aynı şekilde kocasına sordu: – Bu gün de lastikleri değiştirmemişsin. Be adam ne zaman bu kabak lastikleri değiştireceksin? Her gün yüreğim ağzımda bekliyorum seni. Adam hanımını üzmemek için gayri ihtiyari cevap verdi: – Bir lastikçiyle anlaştım ve sipariş verdim. Yeni lastikler gelince bana haber edecek. Hanımını böyle bir cevapla geçiştirmişti ama bu geçiştirme ne zamana kadar devam edecekti. Bu sefer hanımı “hala lastikçiden haber gelemedi mi?” diye sorup duruyordu. Adam bu sorulardan da daralmıştı. İşte yine eve gidiyordu ve bu akşam hanımı yine soracaktı, “ona ne diyeceğim” ne cevap vereceğim, diye düşünerek eve geldi. Hanımı sevinçle kendisine yazılı bir kağıt uzattı ve dedi ki: – Bugün lastikçi geldi ve şu adresi verdi. Sonra ‘eşin yarın bana gelsin lastiklerini değiştireceğim’ deyip gitti. Al bu adresi de, yarın mutlaka lastikçiye uğra. Adam durumu belli etmedi ama bu olayın mantıklı izahını da yapamadı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşup sipariş filan vermemişti. “Hele bir sabah olsun, durum neymiş öğreniriz” diyerek merakla sabahı bekledi. Ertesi gün ilk işi o kâğıttaki adrese gitmek oldu. Ama lastikçiyi hayatında ilk defa görüyordu ve buraya da hiç gelmemişti. Elindeki kâgıdı lastikçiye uzattı. Uzattı ama “bu kağıt neyin nesi” derse, ne cevap verecekti. Lastikçi, kağıdı alıp ona baktı ve “Demek o kimse sensin öyle mi?” diyerek boynuna sarıldı ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Sonra da söyle devam etti: – Tam üç gündür Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) rüyama giriyor ve bana: “Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, benim şefaatime nail ol” buyuruyor. Allah için söyler misin? Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki, Resûlüllah Aleyhisselâtü Vesselâm üç gündür ikaz edip, lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?