Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

‘BEN SENİ BIRAKMAM!..’ Aralık 4, 2009

 

 

Kış, bütün tepelerde zaferini ilan etmeye hazırlanmaktadır.

Bir Mehmetçiğin yanık sesi can verir, Bilal-Habeşi’nin minaresine.

Öğle Namazı vecd içinde kılınır, herkes, tarihi bir gün yaşandığının farkındadır.

Paşa, ağır ağır kalkar, yerinden. Büyük bir al bayrağı sarar göğsüne.

Kendisine çevrilen gözlerin aydınlığında çıkar minbere.

Nefesler tutulmuştur.

Yiğit yüzlü Paşa’nın gök gürlemesini andıran sesi düşer sessizliğin ortasına.

“Ey Nas..! Aha şurada, kabrinde diri olan Peygamber(sav)’in huzurunda söz veriyorum ki, son nefer, Medine’nin enkazında ve nihayet yeşil türbenin altında kan ve ateşten dokunmuş kefeniyle gömülmedikçe, al bayrağı, Yeşil Kubbe’nin üzerinden hiçbir güç indiremeyecektir.

Kardeşlerim, evlatlarım! Söz verelim Allah’a, söz verelim huzurunda bulunduğumuz Rasulllah (sav)’a,

Ya Rasulallah biz seni bırakamayız!”

Gökler gürlemiş, yer yerinden oynamıştır.

“Biz seni bırakmayız” sesleri kubbelerde çınlar. Herkes sevinç ve göz yaşları ile birbirine sarılır. Sanki “Süleymaniye’de bir bayram sabahı”dır.

Paşa son sözleriyle birlikte kendinden geçer ve ayıldığında kendisini Mehmetçiklerinin kucağında bulur.

Artık, Rasulullah(sav)’ın huzurunda er de kumandan da birdir,herkes Muhammed ümmetidir.

 

***

1918′in hicran dolu günleri…

Vefasızlığın ve vahşetin bu kadarından milletçe ürperdiğimiz, hayret ve dehşetten donakaldığımız günler.

Dünkü bahçelerimizdeki çiçeklerin zehir saçtığı, “dostların düşmanlarla barışıp” gittiği, umutların bir bir söndüğü günler…

Mondros Mütarekesi’yle İtilaf Devletlerinin komutanlarına, bütün cephelerde yokluk, yoksulluk içerisindeyken bile kahramanca savaşan, muhafız kıtalardaki askerlerimizi hasta ve yaralılar da dahil olmak üzere kendi ellerimizle sayarak teslim ettiğimiz o hicranlı yıllar…

Filistin, Lübnan, Suriye, hatta Irak ve bütün Arabistan’ daki muhafız kıtalar teslim olmuş, bir Medine Muhafızları direniyordu.

O kadar…

Uzaklarda, çok uzaklarda özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştı.

Yeşil Türbe’nin üstündeki al bayrak…

Cihan harbinin sonunda, bütün bir milletin; “Eyvah bunca şehide bunca acıya rağmen artık her şey bitti” feryadıyla umutsuzluğun koyu karanlığına gömüldüğü günlerde, Peygamber Şehri’nin semasında, bir fecir yıldızı gibi doğan;

“ Hayır! Allah’ına güvenen bir milletin şan ve şerefi bitmez” sadasıyla sayhalaşan bir ses vardır.

Bu ses, Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın sesidir:

“Ya Rasulallah (sav) ben seni bırakmam”

Bütün cepheler bozulmuş, Fransız ve İngiliz gemileri İstanbul önlerine kadar gelmiştir.

Yolcuların sağdan soldan topladıkları odunlarla güç bela yol alabilen Hicaz Trenleri, yer yer bombalanmış olan demir yolundaki hasarlar yüzünden Anadolu’nun yardımlarını taşıyamıyordu.

Trenler yorgundu…

Askerler yorgundu…

Anadolu’nun yüreği yorgundu.

Açlık susuzluk ve salgın hastalıklar Medine’yi savunan Mehmetçikleri perişan ediyordu.

Açlıktan çekirge yemeye başlayan asker her geçen gün kırılıyordu.

Susuzluktan dilleri sarkmış develerin alev gibi kızgın kumlara yatarak çıkardıkları homurtulara can dayanmıyordu.

Bir katre su için mataraların ağzına yapışan dudaklarda son umutlar da sönüyordu.

Fahreddin Paşa, her gün kefenine bürünüp, başına beyaz bir sarık sararak Ravza-yı Tahire’yi kendi eliyle temizliyor, al bayrağa baktıkça bir gün indirileceği ihtimalinden dehşet duyuyordu.

Koskoca imparatorluk bakiyesi olarak Anadolu dışında sadece Peygamberimiz (s.a.v)’in gölgesindeki son Türkler vardı.

Fahredin Paşa, İstanbul Hükümeti’nden gelen üst üste emirlere ve İngilizlerin yoğun baskısına rağmen, 700 kadar subay ve 6000 kadar da kahraman askeriyle Medine müdafaasına devam ediyordu.

Ne hicrandır ki artık Osmanlı Güneşi, yavaş yavaş vadilerden, dere yataklarından, bağlardan, bahçelerden çekilmekte, ufuklar, koyu kızıl bir siyaha boyanmaktadır.

Bütün ikmal yolları kesilmiş, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar dayanılmaz bir hal almıştır. Hiç kimse de dayanacak takat kalmamıştır.

Yavaş yavaş ordunun içinde de bozulma başlamıştır.

En yakın silah arkadaşları, Paşa’nın gözlerinin içine bakarak, teslim olunması gerektiğini söylemektedir.

Yolun sonu görünmüştür.

Fahreddin Paşa; “O halde hazırlanıp yola çıkmak zamanı gelmiştir’ diyerek, kahraman mehmetciklerine ve silah arkadaşlarına gözleri yaşartacak pek hazin bir “Allaha ısmarladık, hakkınızı helal edin” mesajı yayınlar.

Eşyalarını toplamak için girdiği makam odasındaki her bir eşyaya dokundukça yüreği kopar.

Ayrıldıktan aylar sonra bile Arapların;

“İşte şu kapıdan girermiş, bak bak şu odada otururmuş, dışarı çıktı mı kimse yanına yaklaşamazmış, boyu da herkesten uzunmuş, atına bir bindi mi kimse yetişemezmiş, hecine de binermiş, yalnız Harem-i Şerif’e mutlak yayan gidermiş, imamlık ettiği de olurmuş, sesi de çok güzelmiş, bir Kur’an okurmuş ki ya selam, Arapça da bilirmiş, bilmediği bir dil yokmuş…’diyerek efsaneleştirdikleri, kahraman Paşa’nın teslim kararıyla, Cihan Harbi’nin, Osmanlılık namına en şanlı bir sahifesi daha kapanmaktadır.

Makam arabası en son ve en zor görevini ifa etmeyi bekleyen düşünceli bir küheylan gibi kapının önünde öylece durmaktadır.

Odasındaki masasından kalkar, dışarı çıkar. Uyur gezer gibi bir hali vardır. O efsanevi Paşa gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmiştir.

Yorgun ve bitkindir.

Karşısında renkleri atmış, boyunları bükülmüş, nefesleri kesilmiş vaziyette selam duran her rütbeden silah arkadaşlarıyla sarsıla sarsıla ağlayarak kucaklaşır.

Manzara cidden pek hazindir.

Daha fazla dayanamaz ve emektar şöförüne, Ravza-yı Tahireye sürmesini emreder.

Ravza’nın gümüş parmaklığının önüne gelince kendinden geçercesine duaya dalar.

Ardındaki yaverine döner ve ‘Burada kalıyoruz’ der.

“Ya Rasulallah(sav)! Ben, seni korumaya gelmiştim; ama beni korumak da sana düştü” diyerek Rasulullah(sav)ın komşuluk ve sıyanetine sığınır.

Durumu öğrenen komutanlar şaşırırlar. İngilizler anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Paşanın teslimini şart koşmaktadır..

Hep birlikte Ravza-yı Tahire’ye gelirler. Paşa bu çok sevdiği silah arkadaşlarını Ravza’da ayakta karşılar.

Dil dökerler, ‘Kader paşam, siz elinizden geleni yaptınız, kimseye nasip olmayacak bir kahramanlık ve fedakarlık gösterdiniz’ derler.

Paşa granitten bir kaya gibi sessizdir. Sanki söylenenlerin hiçbirisini duymuyor, yalvaran gözleri görmüyordu.

Ve Peygamber’in huzurunda Medine müdafaasının en hazin sahnesi yaşanır.

Komutanlar, birbirlerine bakışırlar. Önceden karalaştırdıkları gibi hep birlikte Paşa’nın üzerine atlayıp kıskıvrak yakalarlar ve Paşa’nın sıkıca tutunduğu ellerini gümüş parmaklıklardan koparırlar. Paşa da komutanları da göz yaşlarına boğulur..

Ne hazindir ki Peygamber’ini korumak için Medine’ye gelen bu kahraman Paşamız kendi emrindeki komutanlar tarafından İngilizlere teslim edilir.

Anadolu dışındaki son bayrağımız da böylece iner ve son umut ışığımız da söner.

Alem-i İslam’in üzerine koyu bir karanlık çöker ve bütün sesler kesilir:

“Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum

Duyan yok ses veren yok, bin perişan yurda baş vurdum”

Ufkun yüzünde akşam güneşi bir volkan gibi tutuşurken, iri yeşil kertenkelelerle, dağ kedilerinin av gözledikleri kızgın kayaların üstünde böceklerin kulakları sağır eden, ağıt gibi açık hava konseri başlar.

Son kutsal karakolun efsane komutanı karanlıkları yırtan “ya leyl” sesleri arasında ayrılır Medine’den.

“Ya leyl” sesleri hiç bu kadar yakışmamıştır yanık çöl gecelerine.

Esir bir komutan olarak ardına baka baka, gözlerinden kanlı yaşlar aka aka Medine’den ayrılırken şu sözler dökülür dudaklarından.

“Ya Rasullah(sav) biz seni bırakamayız”

“Ben senin davanı bırakamam” diyerek yollara düşen, yüreği peygamber sevgisiyle dolu günümüzün ışık süvarileri, Fahreddin Paşaların kabul olmuş dualarıdır.

 

Harun Tokak

 

Tılsım Aralık 1, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 5:49 pm
Tags: , ,

Anadolu’dan ayrılalı henüz birkaç ay olmuştu. Doğrusu ayrılığın kendisine bu kadar dokunacağını tahmin etmemişti. Unutacağını hiç sanmadığı, geçen güze ait bütün motifleri takıp takıştıran o kış akşamında, şehir istasyonunun hüzünlü dekorunda sevdiklerine son defa sarılıp ayrılırken, tırnağının etinden sökülmesine benzer bir acı yaşatmıştı ruhuna. Ayrılık hüzünlü olmuştu…
Şimdi çok uzaktaydı. Kitaplardan, destanlardan, masallardan bildiği topraklarda. Soy soylayan, boy boylayan Dede Korkut diyarında. Anadolu’ya ruh veren Yesevî’nin ülkesinde… Dede korkut’un masallarındaki öze, Yesevî’nin eserlerindeki mânâya bağlılığın ifadesi olarak buralara açılan, artık sağır sultanın bile duyduğu okullar için gelmişti. 21. yüzyılın “düşmanlarınca korkulan, dostlarınca örnek alınan” Türkiye’sinin oluşmasına katkıda bulunduğuna inandığı okulların emrinde, bu mukaddes gâye için ter akıtmak istiyordu. İhtiras kıvamında bir istekti bu.

Şubatı utandırmayan bir kış yaşanıyordu. Bulunduğu vilayetin kışını Erzurum’un kışına benzetiyordu tanıdıkları. Kışın hatırı sayılırdı sahiden. Ama biraz sonra bineceği uçakla, bir okul ziyareti için gideceği yerin, “yazın bayıltan güzelliği, kışın ise öldüren ayazıyla” namlı bir yer olduğu söyleniyordu… “O ise bundan daha beter ayaz nasıl olur” diye söyleniyordu.

Gerçekten kendisine bunca yıl hizmet eden bedeni, hiç böyle bir soğukla tanışmamıştı bu güne kadar. Gözleri bu kadar kar beyazını hiç bir arada görmemişti. Uçaktan inip taksiye bininceye kadar geçen kısa sürede, donmak suretiyle ölünebileceğine, işte o zaman inandı.

Okulu geziyorlardı. Mahdut imkânları, buraların söyleyişiyle hararetin -40 derecede seyretmesine rağmen çalışmayan kaloriferleri, yanmayan ve ne zaman geleceği belirsiz elektriği görünce, bir an “yaşanmaz burada” diye isyan etti içinden. Gözü, gönlü, aklı çevresinde heyecanla pervane olan arkadaşlarına takıldı. İmrendi onlara… O eski binayı, cümle olumsuzluklara rağmen yepyeni bir aşkla okul kılan, sevgi mesaisi yapan arkadaşlarına gıpta etti. Nasıl tahammül ediyorlardı acaba? Tükenmeyen bu sabır gücünü nereden buluyorlardı? Gözleri parlıyordu hepsinin. Ateş gibiydiler. Tepeden tırnağa azim, serâpâ umuttular. Neydi bu işin tılsımı? ….

Gün akşama dönerken misafir edileceği eve hareket ettiler. Türkiye’den gelip, üniversitede okuyan, okulda da belletmenlik yapan gençler tarafından ağırlanıyorlardı. Dışarıdaki ayaza inat, etrafını sımsıcak bir sevgi hâlesi kuşatmıştı. Biraz sonra elinde çay tepsisiyle, kapıda bir delikanlı belirdi. Uzuna yakın boyu, düz kızıla çalan sarı saçları, masmavi gözleriyle buraların çocuğuydu. Çayı kendisine doğru uzatırken, ferah ve serin bir gülücüğe sarıp sarmaladığı pürüzsüz sayılabilecek bir şive ile “Ben Türkçe biliyorum.” dedi. Şaşkınlığını kapamaya uğraşan bir tebessümle “biraz konuş o zaman” diye cevapladı. Gündüz okulu gezerken kapıldığı düşünceleri keşfetmişçesine, masmavi bakışlarını gözlerine mıhlayıp “istemez misin” dedi çocuk, “dünya onların, ahiret bizim olsun!…” Kelimenin tam anlamıyla afalladı. Sanki ayıbı yüzüne vurulmuş gibi bütün hücrelerinin utanç kesildiğini hissetti. Arkadaşlarının sabır gücünün tükenmez kaynağı işte tam karşısındaydı. Haykırdı içine doğru, avaz avaz haykırdı:

“Asıl buralarda yaşanır, asıl buralarda yaşanmalı.”
Artık hüzün çok gerilerde kalmıştı.

Ali TOKUL

 

Allah namına olunca… Kasım 13, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 12:03 am
Tags:

 

Allah namına olunca… 

Hz. Ömer (ra) zamanında etkili, sözleriyle insanları âdetâ büyüleyen Cendî isimli güçlü bir şair varmış. Hem çalar, hem söylermiş. Söz sultanlarının yarıştığı o dönemde bayağı teveccüh kazanmış, çok da talebe yetiştirmiş. Gün gelmiş, 75 yaşına merdiven dayamış, tabiî ki eski sevgi ve ilgiyi göremez olmuş.Bir gün bir meclise girdiğinde hiçbir ilgi göremeyişi çok ağır gelmiş Cendî’ye. Yıkılmış, mahvolmuş. Bir türlü hazmedememiş. Üzüntüyle çekip gitmiş. Mezarlığa gitmeyi kurtuluş olarak görmüş Cendî. Bir mezar taşının dibine yığılıp sızlana sızlana “Ben ki senelerdir insanlara çaldım, söyledim. Önce alkış tutanlar şimdi görmezden geliyorlar. Ben de Allah için çalar, söylerim” diyerek içten yakarışlarla söylemeye başlamış. Öyle içli söylüyormuş ki Hz. Ömer’in (ra) kalbine ilham gelmiş: “Benim bir sevgili kulum var mezarlıkta. Ne istiyorsa, yerine
getir.” Hemen mezarlığa gitmiş Hz. Ömer. Onu karşısında görür görmez korkmuş Cendî. Hz. Ömer:
“Ben senin hal ve hatırını sormaya geldim. Allah bana ilham etti” deyince de rahatlamış.Cendi’nin intibaha gelmesine yetmiş bu sözler. Sazını kırıp, “Ben senelerdir halka çalıp söyledim. Kıymetim bilinmedi. Allah’a beş dakika söyledim beni sevdiği kullar defterine yazdı” diye sevinç çığlıkları atmış.

Ne mutlu Allah için yaşayabilen,

O’nun rızası istikametinde hareket edebilenlere! 

 

Ölecek miyim? Kasım 7, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 10:10 pm
Tags:

Ya Rabbi, tut ellerimden.

 

İki yaşındaki çocuğu hastaneye getirdiklerinde durumu iyi değildi. Anne-babası kaygılı gözlerle, tahlil ve filmlerini inceleyen doktoru beklediler. Sonunda, doktor yanlarına geldi. Tane tane anlattı durumu onlara:

“Kızınızın kurtulması mümkün. Ancak, bunun için, en kısa sürede, bu hastalığı daha önceden geçirmiş birini bulup, ondan kan nakli yapmak gerekiyor.”

Anne-babanın yüzünde birden bir ümit ışığı yandı. Çünkü beş yaşındaki oğulları da bebekken bu hastalığı geçirmişti ve daha sonra mucize eseri iyileşmişti. Bunu doktora söylediler. Doktor da ümitlenmişti.

Ancak, bu kan nakli için minik delikanlının ikna edilmesi gerekiyordu. Doktor, karşısına oturttuğu çocukla, büyük bir adamla konuşuyormuş gibi konuştu ve ona durumu anlattı. Küçük kardeşine kanını vermek ister miydi?
Çocuk bir müddet düşündü
,  sonra derin bir nefes alıp:

“Kardeşim kurtulacaksa, kanımı veririm.” dedi.

Gerekli işlemler hemen yapıldıktan sonra, çocuğu kardeşinin yattığı odaya götürdüler. Kanı alınıp doğrudan hasta kardeşine aktarılacaktı. Kan nakli sırasında minik delikanlı kardeşinin yüzüne baktı sürekli. Onun yanaklarına renk gelirken, kendisinin yüzü soldukça soluyordu. Sonunda gülümsemesi de söndü.

“Hemen mi öleceğim?” diye sordu titrek bir sesle doktora.

Doktor ona, ölmesinin söz konusu olmadığını anlattı.

Ama odayı dolduran büyükler, küçük çocuğun küçük yanlış anlamasının gerisindeki büyük ruhu görerek gözyaşlarına engel olamadılar.

Minik delikanlı, vücudundaki bütün kanın alınıp kardeşine verileceğini zannetmiş, buna rağmen kardeşini kurtarmak için kendi canını feda etmek istemişti…

 

 

“Görünebilir miyim Ya Rasulallah?” Ekim 6, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:22 pm
Tags: ,

Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Gün gitti, gidiyor…

Herkeste tatlı bir telaş…

Güneş, insanların bir an evvel iftar sevincine kavuşmalarını ister gibi, gün boyunca rahvan giden alev topu atını dehlemiş kızıl ufuklarda kayboluyor.

Az sonra akşam ezanları, oruç tutmuş bir insan gibi solgun ve dingin duran minarelere can verecek, mahyaların ışıkları yanacak.

Ben yollardayım…

Acelem de yok. Nasıl olsa iftariyeliklerim yanı başımda bana bakıp duruyor.

Bu vakitte yolculuğu severim. Ezanla birlikte önünüzdeki arabalar birer ikişer buharlaşır ve yollar birden hiç umulmadık bir şekilde tenhalaşır. Yollar, benim gibi üç beş geç kalmışın olur.

Arabanın radyosu, Eyüp Sultan’dan canlı yayında; bir hafız Kur’an okuyor.

“ Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Ömrü israf etmek derdinden ben de muzdaribim. Bu yüzden gurub vakti radyodan bu ayeti dinlerken tatlı bir esintinin ruhumda gezindiğini hissettim.

O akşam vakti, herkes sofralarının başında iftar ânını beklerken ben “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz…” ayetinin takip ışığında tatlı bir yolculuğa çıktım.

Bu ayetin iniş sebebi, Elmalılı gibi bazı müfessirlere göre , Hazreti Hamza’nın katili Vahşi’dir.

Uhud Savaşı’nda, özgürlük ve servet vadiyle Peygamberin amcasının katili olan Vahşi…

Vahşi’ye özgürlük ve servet vadedenler, kartallardan, kurtlardan önce Hz. Hamza’nın başına üşüşüp, acı ve öfkelerini, onun kulak ve burnunu keserek, kalbini yerinden sökerek almaya çalışırlar.

Bu öyle insanlık dışı bir katldir ki, Tebük’te taşlandığında, Mekke’den sürüldüğünde beddua etmeyen Allah’ın Peygamberinin (a.s.) dudaklarından, amcasının yetmiş parçaya ayrılmış cesedi karşısında ;

“Ben de onlardan yetmiş kişiyi öldüreceğim” sözleri dökülmüştür.

Fakat anında gökler dile gelmiş ve;

“İlle ceza vereceksen misliyle… Sabrederseniz Allah sabredenleri sever” ayeti inmiştir.

Hazreti Hamza’nın şehit olmasının bedeli ağır olur.

Allah’ın Arslanı’nın kanını taşıyan o mızrak, Vahşi’ye özgürlük kapılarını aralamış, onu servet sahibi yapmıştır. Ama Vahşi hiçbir zaman o özgürlüğün tadını çıkaramaz ve o serveti hiçbir zaman harcayamaz.

Canilerin gasbettiği hürriyetini eline almış ama yalnız insanlığa ait olan fıtri hürriyeti kaybetmişti. Artık ebedi bir köle gibi çöllerde adını gizleyerek dolaşmaya başlar.

En son, Taif’e sığınır. Yıllar önce Allah’ın Peygamber’ini kovan Taif’e.

Taif, bağlık bahçelik bir yerdi. İhtimal ki kendini suça azmettiren kadından aldığı servetle yaşar giderim, diye düşünmüştü.

Bir gün Taif’liler de topluca Müslüman olunca dünya Vahşi’ye dar gelmeye başlar.

Şefkat Peygamber’i, müslüman olması için mektuplar yazar.

Hangi insan çok sevgili amcasının katili ve bir savaşın kaderini değiştirerek kendisine bu kadar ağır bedel ödetmiş birisine şefkatle seslenebilirdi.

Ama O (s.a.v), Vahşi gibi bir katilden bile bir sahabe çıkaracak kadar merhamet sahibiydi.

Her mektupta geçmişte yaptığı vahşetleri ileri sürüyor, sürekli kaçıyor ve Sonsuz Nur’un gittikçe çölün her tarafını saran ışığını kendi karanlığından seyrediyordu.

İşte arabadaki radyonun Eyüp Sultan’dan yaptığı canlı yayında okuduğu ayet, Vahşi’nin bu kaçışının önünü kesiyor, artık ona dar gelen dünyada yere-ğöğe sığmayan varlığına bir yer açıyordu.

“Ey ömrünü israf eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Peygamber(s.a.v)’den, bu ayetin yazılı olduğu mektubu alan Vahşi, kaçış ızdırabına son verir ve Medine’ye gelerek, huzura çıkar. Güllerin ve Gönüllerin Efendisi (a.s);

“Sen Vahşi misin?”

“Evet”

“Amcamı nasıl öldürdün anlatır mısın?”

Vahşi’nin anlattıkları karşısında göz yaşlarını tutamaz, taze bir yara gibi kanar “ipeklere yumuşaklık bağışlayan” yüreği.

“Ne olur bana fazla görünme, seni her gördüğümde amcamı hatırlarım da korkarım sana karşı içimde bir burukluk olur.” diye buyurur Resulullah (a.s.).

Hazreti Vahşi için hicranlı yıllar başlar.

Sürekli direklerin arkasından, minberin gerisinden Güllerin Efendisi’ni gözler.

“Artık bana görünebilirsin” diyeceği günleri bekler.

Ama Gönüllerin Güneş’i bir gün bütün bütün gurup eder.

Hz Vahşi’ye “Bana görünebilirsin” sözünü demeden gitmiştir.

Hazreti Vahşi’nin geri kalan günleri, hep o büyük günahına kefaret aramakla geçer.

İslam’ın büyük bir bahadırını öldürmekten dolayı güneşin bağrında kızmış bir çöl gibi yanmakta olan yüreği ve bir cehennem gibi kaynamakta olan vicdanı birgün, kefareti için aradığı fırsatı bulur. Yemame Savaşı çıkar karşısına. Hazreti Halit’in ordusuna katılır.

Harp günlerce sürer.

Kılıçlar havada parlak kavisler çizmekte, düşman dalga dalga inananların üzerine gelmekte, yalancı Peygamber Müseyleme’nin askerleri, önüne gelenleri bir ekin tarlası gibi biçmektedir.

İkrime, Ebu Akil, Huzeyfe, Salim gibi nice bahadırlar bir bir doğranmıştır. Yemame sert bir kayadır. Binlerce Kur’an hafızı kırılmıştır. Savaşın bir anda seyri değişmiş, her tepeden bir münadi kaçan müslümanları yeniden gayrete getirmek için bağırmaktadır.

Çöl iyice kızmıştır. Ortalık toz dumandır. Göz gözü görmüyordur. Müslümanlar iyice sıkışmıştır. İşte tam o sırada Vahşi günlerden beri sabırla kalesinden çıkmasını beklediği Müseyleme’nin kalenin arka duvarından atlayarak kaçmaya çalıştığını görür.

“Ey kupkuru çölleri cennete çeviren Gül

Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül…”

diyerek, yıllarca özenle sakladığı mızrağı fırlatır ve yalancı peygamberin işini bitirir. O mızrak, bir zamanlar İslam’ın en büyük bahadırı Hazreti Hamza’ya fırlattığı mızraktır.

Güneş, Yemame Çölün’ün titreşen sonsuz ufuklarında gurub etmektedir.

Hazreti Vahşi başını yere kor ve;

“ Ya Rasulallah artık görünebilir miyim? “ diye inler.

………………

Hayalim, radyoda okunan ayetin tatlı esintilerinde, Sonsuz Nur’un ikindi çölündeki renk ve ışık oyunlarında dolaşırken mahya ışıkları da yandı ve ezanlar minarelerden kanatlanmaya başladı.

Gün gitti…

Sanki sağımdaki solumdaki arabalar birer ikişer buharlaştı.

Yollar tenhalaştı.

Ben hala yollardayım…

“Ey ömrünü israf eden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affeder…”ayetinin, gözümün önünde mahyalaştığı o tenha yollarda…

Harun Tokak

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=18557&y=HarunTokakPazar

 

Gül yaprağı Ekim 2, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 10:59 pm
Tags: ,

gül yaprağı

 

Uzakdoğu’da bir tapınakta tefekkür ve sohbet yoluyla bir grup mü’min hakikatı bulmaya ve yaşamaya çalışıyordu. Dışarıya kapalı, başkalarını hemen hiç kabul etmeyen bir topluluktu bu. Bu grubun en önemli özelliği, az konuşmak, hakikatleri ince bir dille ifade edebilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu.

Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki “bilgelik arayıcısı” kapıda duran yabancıya baktı. Bir selâmlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

İçerdeki kişi bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Mesaj açıktı: “Yeni bir üyeyi kabul edemeyecek kadar kalabalığız!” Yabancı tapınağın bahçesine döndü, dalından kopup yere düşmüş bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı.

Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki ev sahibi saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgi ve dostluktu. Sevgi ve dostluğa ise her zaman yer bulunurdu.

Kaynağı Bilinmiyor

 

Hafız Fatma Eylül 24, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 2:52 pm
Tags:

 

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, “Fatma”,

dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:

“Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum”. Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından

daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: “Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da…” O küçük

gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi:

“Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olcam der de başka bir şey demez. Bizim köyün

hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara Cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz

ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte.”

“Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin

kızınız önce Allah’a sonra bize emanet.”

Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı:

“Hoca hanim bu eller, gözler hep günahlı asil sizinkiler öpülmeye layık.”

“Estağfurullah teyze”, dedim. “O ahirette beli olur”.

Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. ‘Küçük

nasıl kalacak bu kadar buralarda’… Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.

Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada

bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün:

“Hocam hafız olmak içi Kur’ân’ı bitirmek mi lazım” diye sordu.

Bende:

“Tabi ki hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın.”

Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.

Derslerim arasında onlara sürekli Kur’ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın

gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:

“Hocam” dedi. “Fatma’nın annesi ona abdestle olmayanın hafızları dokunamayacağını söylemiş doğru mu?”

diye sordu.

Çok ilginç doğrusu. Maşallah dedim.

“Osmanlı zamanında atalarımız Kur’ân’a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış” dedim. Çok hoşlarına

gitmişti bu iş. Hepsi âdeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. ‘Görsünler’ dedim içimden,

bu yaşta buralara gelmişler. Allah’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu. Bu arada Fatma ara sıra

rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikce Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün

dersini 2 kez aksatınca sordum:

“Ne oldu yoksa anneni mi özledin?”

“Hayır”, dedi.

“Neden moralin bozuk? Sık sıkta hasta oluyorsun” dedim.

“Yanlış anlamayın, inan ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan çok

korkuyorum. Buraları terk edersem bana âhirette hesabını sormaz mı?”

Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla

izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan

doktor hanim:

“Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder” dedi.

Şaşkınlıkla:”Neden?” diye sordum. Bana:

“Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe “KANSER”.

Âdeta basımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafıma Rabbimin Rahmet sıfatı tecelli etmiş, şefkat

sarmıştı. Hastaneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi

dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:

“Hocam” dedi. “Azrail insanların canını alırken nasıldır?”

Ağlamamak içi zor tutum kendimi:

“Güzel bir sûrettedir, mümin kullara”, dedim.

Sevindi, sanki mırıldandı:

“Belki hafız olamam ama Elhamdülillah müminim” diye.

Şimdi anlamıştım bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak içi Kur’ân’ı

bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya

başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma

yanıma gelerek:

“Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız.”

“Ne demek nasıl kızarım sana”, dedim “Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya,

Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah”, dedim. Öyle sevindi ki sarıldı boynuma:

“Gerçekten ben simdi hafız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?”

Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma ne güzel bir kul olurdu.
Böylece

Fatma’yı Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta

içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu. Bir gün

sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:

“Hoca hanim Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz” deyince bende dayanamadım ağlamaya

başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:

“Size ölmeden önce sunu söylememi istedi”, dedi. Hıçkırarak: “Anneciğim hocama söyle Azrail söylediğinden de güzelmiş”

 

 

Perdeler Kalkınca Eylül 16, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 10:12 pm
Tags:
kalp aynasını zikirle, Kur’anla, Salat ve selamla ibadetlerle cilalatıp parlatırsan ve de yönünü Hakk’a çevirirsen Cenabı Hakk’ın aşkı, feyzi, muhabbeti, o kalbe tecelli eder ve o kalpten bütün dünyaya yansır.
Vaktiyle bir padişah bir saray yaptırmış Ve sarayın büyük salonunu da bir tezhiple süsletmek istemiş. Ülkeden bu işi ehil iki usta çağırtmış. Salonun orta yerine de bir perde çektirmiş ve onlara ikiniz birbirinizden habersiz en güzel süslemeleri yapacaksınız ancak yaptıklarınız birbirini tamamlar tarzda birbirine yakın olmalı demiş…

Ustalar başlamış çalışmaya.. Ustanın biri önce duvara güzel bir cila çekerek ince sanatını konuşturarak bildiği en güzel işlemeleri ile duvarı süslemeye başlamış.. Öbür ustada duvara devamlı cilalamış..Sadece cila atmış.. Vakit tamam olur padişah gelir bir bakar ki bir tarafta çok güzel nakış nakış işlemiş bir duvar diğer yanda cilalanmış ayna gibi bir duvar..

Padişah sormuş bu ne sanattır usta.. Usta cevaben padişahım benim sanatım perde aradan kalktığı zaman belli olacak, emir verin perdeyi kaldırsınlar demiş.. Padişah perdeyi kaldırtmış ve diğer ustanın türlü renklerle motiflerle tezhip ettiği duvar cilalanmış ayna gibi duvardan aksetmiş.. Müthiş bir görüntü ortaya çıkmış..

İşte bu kalp aynasını zikirle, Kur’anla, Salat ve selamla ibadetlerle cilalatıp parlatırsan ve de masiva perdesini aradan kaldırıp yönünü Hakk’a çevirirsen Cenabı Hakk’ın aşkı, feyzi, muhabbeti, o kalbe tecelli eder ve o kalpten bütün dünyaya yansır.

 

Mananın Avucundaki Beden Eylül 16, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 11:10 am
Tags: ,
Mananın Avucundaki Beden kanser hastası ve Hz Muhammede olan bağlılığı... Canım çıksın..
 
İnananların inanmayanlara sağladıkları üstünlüklerden biri de, şüphesiz maddenin, dolayısıyla bedenin ardındaki gerçek gücü sezmeleridir. İlâhî sırları taşıyan ruha gerçek mânâda inanmak, yeri geldiğinde maddeyi aşabilmenin anahtarıdır. Bu hikmeti, yurdumuzun pek çok yöresinde hâlâ canlı olan “Alperen Destanları” nı dinledikçe daha iyi anlarsınız.
Fahr-i Kâinat Efendimizden (S.A.V.) aldığı mânevî emirlerle Anadolu’da akıl almaz kahramanlıklar sergileyen Battal Gazi’den sonra, özellikle on ikinci yüzyılda yoğunlaşan şanlı İslâm mücahidlerinin arasında, şehitliklerini başları bedenlerinden ayrıldıktan sonra da kılıç sallayarak tamamlayanlar bile vardır. Bu yüzden Alperenlerin birçoğu “kesikbaş” olarak yâd edilir. Milletimiz, başları kesildikten sonra bile bir süre savaşan bu velîlere içten bir inanç taşır.
Bedenin, yani maddenin her şey demek olmadığını ortaya koyan bu örnekler, Ulubatlı Hasan’ın surlara Türk bayrağını dikmesinde de adım adım yaşanmıştır. Ne üzerine dökülen kaynar yağlar; ne de vücuduna ardarda saplanan oklar, onun hayatına son vermemiş, aksine o mânânın; bedeni avuçlarında tutan gücünü teşkil etmiştir.
Ben kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış olan bir olayı size nakletmek istiyorum:
Kanser Hastahanesinde başhekimken, Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah’ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir’e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat karda mahsur kalmış. Bu yüzden hastalık, dönüşünden kısa bir süre sonra, kemik ve akciğerlerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz (başka organa sıçrama) dolayısıyla yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerlerindeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes olmak zorunda kalıyordu.
Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
-Doktor bey, dedi. Ben… size… dargınım.
-Niçin? diye sordum.
-Siz… dindar… bir… insanmışsınız… Niçin… bana… da, Allah’ı… ölümü… ve âhireti… anlatmıyorsunuz?
Dinî inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırmıştım. Onu üzmemeye çalışarak:
-Doktorlara ulaşmak kolaydır, dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak imân tedavisi için gönülden istek duymalısın…
Konuşmaya mecâli olmadığından ” ben o isteği duyuyorum” mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan imân tedavisi başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler, “hızlandırılmış öğretim” e dönüşmüştü.. Anlattığım imân hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatına bir hafta kadar kala:
-Doktor bey, dedi. Ben… ölürken… ne … söylemeliyim?
-Senin durumun çok özel, dedim. Kelime-i şehadet getirmek sana uzun gelir. O anı farkedince “Muhammed” (S.A.V.) de yeter.
O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.
Çok ıstırabı olduğu için Serap’a sürekli olarak morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde, annesi telefon ederek:
-Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor, dedi. Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.
Hemen evine gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste “Muhammed” diyemezsem?
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben, hiç âdetim olmadığı halde Cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın âcizliği hürmetine olacak ki, Salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.
Ertesi gün ona:
-Hiç korkma, dedim. İğneyi vurdurabilirsin.
Ve Serap, bir vedâ niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu sordu:
-Doktor bey… Azrail… bana… nasıl… görünecek?
-Kızım dedim. O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir.
Salı günü Serap’ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-Doktor bey, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı, dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat önce oksijen cihazını attı ve “yataktan kalkması imkânsız” denmesine rağmen kalkarak gusül abdesti aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey’e söyleyin, dedi. Azrail onun söylediğinden de güzelmiş.
Serap, son yolculuğunu işte böyle tamamladı.
Bu hâdiseyi, aile fertleriyle birlikte kaleme aldım ve onun son andaki mucizevî hallerini, bir zabıt halinde tesbit ettim.
Serap’ı rahmetle anarken, sizlere soruyorum:
Doğduğu andan itibaren “Ümmetî, ümmetî” diyen ve ümmeti için her zorluğa katlanan Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.), O’nun ismini söyleyebilmek için korkunç ıstıraplarına rağmen morfin yaptırmayan bir insanı, son nefesinde yalnız bırakır mı hiç?
vefadar.net
 
 

Kadir Gecesi- Mehmet Özgür- İftar Zamanı/ Ramazan Hikayeleri Eylül 16, 2009

Kategori: Multimedia — La Reverie @ 10:50 am
Tags: , , , , ,