Allah namına olunca… Kasım 13, 2009
Hz. Ömer (ra) zamanında etkili, sözleriyle insanları âdetâ büyüleyen Cendî isimli güçlü bir şair varmış. Hem çalar, hem söylermiş. Söz sultanlarının yarıştığı o dönemde bayağı teveccüh kazanmış, çok da talebe yetiştirmiş. Gün gelmiş, 75 yaşına merdiven dayamış, tabiî ki eski sevgi ve ilgiyi göremez olmuş.Bir gün bir meclise girdiğinde hiçbir ilgi göremeyişi çok ağır gelmiş Cendî’ye. Yıkılmış, mahvolmuş. Bir türlü hazmedememiş. Üzüntüyle çekip gitmiş. Mezarlığa gitmeyi kurtuluş olarak görmüş Cendî. Bir mezar taşının dibine yığılıp sızlana sızlana “Ben ki senelerdir insanlara çaldım, söyledim. Önce alkış tutanlar şimdi görmezden geliyorlar. Ben de Allah için çalar, söylerim” diyerek içten yakarışlarla söylemeye başlamış. Öyle içli söylüyormuş ki Hz. Ömer’in (ra) kalbine ilham gelmiş: “Benim bir sevgili kulum var mezarlıkta. Ne istiyorsa, yerine
Ölecek miyim? Kasım 7, 2009

İki yaşındaki çocuğu hastaneye getirdiklerinde durumu iyi değildi. Anne-babası kaygılı gözlerle, tahlil ve filmlerini inceleyen doktoru beklediler. Sonunda, doktor yanlarına geldi. Tane tane anlattı durumu onlara:
“Kızınızın kurtulması mümkün. Ancak, bunun için, en kısa sürede, bu hastalığı daha önceden geçirmiş birini bulup, ondan kan nakli yapmak gerekiyor.”
Anne-babanın yüzünde birden bir ümit ışığı yandı. Çünkü beş yaşındaki oğulları da bebekken bu hastalığı geçirmişti ve daha sonra mucize eseri iyileşmişti. Bunu doktora söylediler. Doktor da ümitlenmişti.
Ancak, bu kan nakli için minik delikanlının ikna edilmesi gerekiyordu. Doktor, karşısına oturttuğu çocukla, büyük bir adamla konuşuyormuş gibi konuştu ve ona durumu anlattı. Küçük kardeşine kanını vermek ister miydi?
Çocuk bir müddet düşündü, sonra derin bir nefes alıp:
“Kardeşim kurtulacaksa, kanımı veririm.” dedi.
Gerekli işlemler hemen yapıldıktan sonra, çocuğu kardeşinin yattığı odaya götürdüler. Kanı alınıp doğrudan hasta kardeşine aktarılacaktı. Kan nakli sırasında minik delikanlı kardeşinin yüzüne baktı sürekli. Onun yanaklarına renk gelirken, kendisinin yüzü soldukça soluyordu. Sonunda gülümsemesi de söndü.
“Hemen mi öleceğim?” diye sordu titrek bir sesle doktora.
Doktor ona, ölmesinin söz konusu olmadığını anlattı.
Ama odayı dolduran büyükler, küçük çocuğun küçük yanlış anlamasının gerisindeki büyük ruhu görerek gözyaşlarına engel olamadılar.
Minik delikanlı, vücudundaki bütün kanın alınıp kardeşine verileceğini zannetmiş, buna rağmen kardeşini kurtarmak için kendi canını feda etmek istemişti…
“Görünebilir miyim Ya Rasulallah?” Ekim 6, 2009

Gün gitti, gidiyor…
Herkeste tatlı bir telaş…
Güneş, insanların bir an evvel iftar sevincine kavuşmalarını ister gibi, gün boyunca rahvan giden alev topu atını dehlemiş kızıl ufuklarda kayboluyor.
Az sonra akşam ezanları, oruç tutmuş bir insan gibi solgun ve dingin duran minarelere can verecek, mahyaların ışıkları yanacak.
Ben yollardayım…
Acelem de yok. Nasıl olsa iftariyeliklerim yanı başımda bana bakıp duruyor.
Bu vakitte yolculuğu severim. Ezanla birlikte önünüzdeki arabalar birer ikişer buharlaşır ve yollar birden hiç umulmadık bir şekilde tenhalaşır. Yollar, benim gibi üç beş geç kalmışın olur.
Arabanın radyosu, Eyüp Sultan’dan canlı yayında; bir hafız Kur’an okuyor.
“ Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”
Ömrü israf etmek derdinden ben de muzdaribim. Bu yüzden gurub vakti radyodan bu ayeti dinlerken tatlı bir esintinin ruhumda gezindiğini hissettim.
O akşam vakti, herkes sofralarının başında iftar ânını beklerken ben “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz…” ayetinin takip ışığında tatlı bir yolculuğa çıktım.
Bu ayetin iniş sebebi, Elmalılı gibi bazı müfessirlere göre , Hazreti Hamza’nın katili Vahşi’dir.
Uhud Savaşı’nda, özgürlük ve servet vadiyle Peygamberin amcasının katili olan Vahşi…
Vahşi’ye özgürlük ve servet vadedenler, kartallardan, kurtlardan önce Hz. Hamza’nın başına üşüşüp, acı ve öfkelerini, onun kulak ve burnunu keserek, kalbini yerinden sökerek almaya çalışırlar.
Bu öyle insanlık dışı bir katldir ki, Tebük’te taşlandığında, Mekke’den sürüldüğünde beddua etmeyen Allah’ın Peygamberinin (a.s.) dudaklarından, amcasının yetmiş parçaya ayrılmış cesedi karşısında ;
“Ben de onlardan yetmiş kişiyi öldüreceğim” sözleri dökülmüştür.
Fakat anında gökler dile gelmiş ve;
“İlle ceza vereceksen misliyle… Sabrederseniz Allah sabredenleri sever” ayeti inmiştir.
Hazreti Hamza’nın şehit olmasının bedeli ağır olur.
Allah’ın Arslanı’nın kanını taşıyan o mızrak, Vahşi’ye özgürlük kapılarını aralamış, onu servet sahibi yapmıştır. Ama Vahşi hiçbir zaman o özgürlüğün tadını çıkaramaz ve o serveti hiçbir zaman harcayamaz.
Canilerin gasbettiği hürriyetini eline almış ama yalnız insanlığa ait olan fıtri hürriyeti kaybetmişti. Artık ebedi bir köle gibi çöllerde adını gizleyerek dolaşmaya başlar.
En son, Taif’e sığınır. Yıllar önce Allah’ın Peygamber’ini kovan Taif’e.
Taif, bağlık bahçelik bir yerdi. İhtimal ki kendini suça azmettiren kadından aldığı servetle yaşar giderim, diye düşünmüştü.
Bir gün Taif’liler de topluca Müslüman olunca dünya Vahşi’ye dar gelmeye başlar.
Şefkat Peygamber’i, müslüman olması için mektuplar yazar.
Hangi insan çok sevgili amcasının katili ve bir savaşın kaderini değiştirerek kendisine bu kadar ağır bedel ödetmiş birisine şefkatle seslenebilirdi.
Ama O (s.a.v), Vahşi gibi bir katilden bile bir sahabe çıkaracak kadar merhamet sahibiydi.
Her mektupta geçmişte yaptığı vahşetleri ileri sürüyor, sürekli kaçıyor ve Sonsuz Nur’un gittikçe çölün her tarafını saran ışığını kendi karanlığından seyrediyordu.
İşte arabadaki radyonun Eyüp Sultan’dan yaptığı canlı yayında okuduğu ayet, Vahşi’nin bu kaçışının önünü kesiyor, artık ona dar gelen dünyada yere-ğöğe sığmayan varlığına bir yer açıyordu.
“Ey ömrünü israf eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”
Peygamber(s.a.v)’den, bu ayetin yazılı olduğu mektubu alan Vahşi, kaçış ızdırabına son verir ve Medine’ye gelerek, huzura çıkar. Güllerin ve Gönüllerin Efendisi (a.s);
“Sen Vahşi misin?”
“Evet”
“Amcamı nasıl öldürdün anlatır mısın?”
Vahşi’nin anlattıkları karşısında göz yaşlarını tutamaz, taze bir yara gibi kanar “ipeklere yumuşaklık bağışlayan” yüreği.
“Ne olur bana fazla görünme, seni her gördüğümde amcamı hatırlarım da korkarım sana karşı içimde bir burukluk olur.” diye buyurur Resulullah (a.s.).
Hazreti Vahşi için hicranlı yıllar başlar.
Sürekli direklerin arkasından, minberin gerisinden Güllerin Efendisi’ni gözler.
“Artık bana görünebilirsin” diyeceği günleri bekler.
Ama Gönüllerin Güneş’i bir gün bütün bütün gurup eder.
Hz Vahşi’ye “Bana görünebilirsin” sözünü demeden gitmiştir.
Hazreti Vahşi’nin geri kalan günleri, hep o büyük günahına kefaret aramakla geçer.
İslam’ın büyük bir bahadırını öldürmekten dolayı güneşin bağrında kızmış bir çöl gibi yanmakta olan yüreği ve bir cehennem gibi kaynamakta olan vicdanı birgün, kefareti için aradığı fırsatı bulur. Yemame Savaşı çıkar karşısına. Hazreti Halit’in ordusuna katılır.
Harp günlerce sürer.
Kılıçlar havada parlak kavisler çizmekte, düşman dalga dalga inananların üzerine gelmekte, yalancı Peygamber Müseyleme’nin askerleri, önüne gelenleri bir ekin tarlası gibi biçmektedir.
İkrime, Ebu Akil, Huzeyfe, Salim gibi nice bahadırlar bir bir doğranmıştır. Yemame sert bir kayadır. Binlerce Kur’an hafızı kırılmıştır. Savaşın bir anda seyri değişmiş, her tepeden bir münadi kaçan müslümanları yeniden gayrete getirmek için bağırmaktadır.
Çöl iyice kızmıştır. Ortalık toz dumandır. Göz gözü görmüyordur. Müslümanlar iyice sıkışmıştır. İşte tam o sırada Vahşi günlerden beri sabırla kalesinden çıkmasını beklediği Müseyleme’nin kalenin arka duvarından atlayarak kaçmaya çalıştığını görür.
“Ey kupkuru çölleri cennete çeviren Gül
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül…”
diyerek, yıllarca özenle sakladığı mızrağı fırlatır ve yalancı peygamberin işini bitirir. O mızrak, bir zamanlar İslam’ın en büyük bahadırı Hazreti Hamza’ya fırlattığı mızraktır.
Güneş, Yemame Çölün’ün titreşen sonsuz ufuklarında gurub etmektedir.
Hazreti Vahşi başını yere kor ve;
“ Ya Rasulallah artık görünebilir miyim? “ diye inler.
………………
Hayalim, radyoda okunan ayetin tatlı esintilerinde, Sonsuz Nur’un ikindi çölündeki renk ve ışık oyunlarında dolaşırken mahya ışıkları da yandı ve ezanlar minarelerden kanatlanmaya başladı.
Gün gitti…
Sanki sağımdaki solumdaki arabalar birer ikişer buharlaştı.
Yollar tenhalaştı.
Ben hala yollardayım…
“Ey ömrünü israf eden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affeder…”ayetinin, gözümün önünde mahyalaştığı o tenha yollarda…
Harun Tokak
Gül yaprağı Ekim 2, 2009

Uzakdoğu’da bir tapınakta tefekkür ve sohbet yoluyla bir grup mü’min hakikatı bulmaya ve yaşamaya çalışıyordu. Dışarıya kapalı, başkalarını hemen hiç kabul etmeyen bir topluluktu bu. Bu grubun en önemli özelliği, az konuşmak, hakikatleri ince bir dille ifade edebilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki “bilgelik arayıcısı” kapıda duran yabancıya baktı. Bir selâmlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
İçerdeki kişi bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Mesaj açıktı: “Yeni bir üyeyi kabul edemeyecek kadar kalabalığız!” Yabancı tapınağın bahçesine döndü, dalından kopup yere düşmüş bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki ev sahibi saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgi ve dostluktu. Sevgi ve dostluğa ise her zaman yer bulunurdu.
Kaynağı Bilinmiyor
Hafız Fatma Eylül 24, 2009
İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, “Fatma”,
dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:
“Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum”. Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından
daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: “Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da…” O küçük
gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi:
“Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olcam der de başka bir şey demez. Bizim köyün
hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara Cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz
ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte.”
“Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin
kızınız önce Allah’a sonra bize emanet.”
Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı:
“Hoca hanim bu eller, gözler hep günahlı asil sizinkiler öpülmeye layık.”
“Estağfurullah teyze”, dedim. “O ahirette beli olur”.
Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. ‘Küçük
nasıl kalacak bu kadar buralarda’… Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.
Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada
bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün:
“Hocam hafız olmak içi Kur’ân’ı bitirmek mi lazım” diye sordu.
Bende:
“Tabi ki hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın.”
Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.
Derslerim arasında onlara sürekli Kur’ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın
gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:
“Hocam” dedi. “Fatma’nın annesi ona abdestle olmayanın hafızları dokunamayacağını söylemiş doğru mu?”
diye sordu.
Çok ilginç doğrusu. Maşallah dedim.
“Osmanlı zamanında atalarımız Kur’ân’a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış” dedim. Çok hoşlarına
gitmişti bu iş. Hepsi âdeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. ‘Görsünler’ dedim içimden,
bu yaşta buralara gelmişler. Allah’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu. Bu arada Fatma ara sıra
rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikce Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün
dersini 2 kez aksatınca sordum:
“Ne oldu yoksa anneni mi özledin?”
“Hayır”, dedi.
“Neden moralin bozuk? Sık sıkta hasta oluyorsun” dedim.
“Yanlış anlamayın, inan ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan çok
korkuyorum. Buraları terk edersem bana âhirette hesabını sormaz mı?”
Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla
izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan
doktor hanim:
“Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder” dedi.
Şaşkınlıkla:”Neden?” diye sordum. Bana:
“Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe “KANSER”.
Âdeta basımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafıma Rabbimin Rahmet sıfatı tecelli etmiş, şefkat
sarmıştı. Hastaneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi
dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:
“Hocam” dedi. “Azrail insanların canını alırken nasıldır?”
Ağlamamak içi zor tutum kendimi:
“Güzel bir sûrettedir, mümin kullara”, dedim.
Sevindi, sanki mırıldandı:
“Belki hafız olamam ama Elhamdülillah müminim” diye.
Şimdi anlamıştım bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak içi Kur’ân’ı
bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya
başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma
yanıma gelerek:
“Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız.”
“Ne demek nasıl kızarım sana”, dedim “Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya,
Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah”, dedim. Öyle sevindi ki sarıldı boynuma:
“Gerçekten ben simdi hafız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?”
Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma ne güzel bir kul olurdu.
Böylece
Fatma’yı Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta
içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu. Bir gün
sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:
“Hoca hanim Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz” deyince bende dayanamadım ağlamaya
başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:
“Size ölmeden önce sunu söylememi istedi”, dedi. Hıçkırarak: “Anneciğim hocama söyle Azrail söylediğinden de güzelmiş”
Perdeler Kalkınca Eylül 16, 2009

Vaktiyle bir padişah bir saray yaptırmış Ve sarayın büyük salonunu da bir tezhiple süsletmek istemiş. Ülkeden bu işi ehil iki usta çağırtmış. Salonun orta yerine de bir perde çektirmiş ve onlara ikiniz birbirinizden habersiz en güzel süslemeleri yapacaksınız ancak yaptıklarınız birbirini tamamlar tarzda birbirine yakın olmalı demiş…
Ustalar başlamış çalışmaya.. Ustanın biri önce duvara güzel bir cila çekerek ince sanatını konuşturarak bildiği en güzel işlemeleri ile duvarı süslemeye başlamış.. Öbür ustada duvara devamlı cilalamış..Sadece cila atmış.. Vakit tamam olur padişah gelir bir bakar ki bir tarafta çok güzel nakış nakış işlemiş bir duvar diğer yanda cilalanmış ayna gibi bir duvar..
Padişah sormuş bu ne sanattır usta.. Usta cevaben padişahım benim sanatım perde aradan kalktığı zaman belli olacak, emir verin perdeyi kaldırsınlar demiş.. Padişah perdeyi kaldırtmış ve diğer ustanın türlü renklerle motiflerle tezhip ettiği duvar cilalanmış ayna gibi duvardan aksetmiş.. Müthiş bir görüntü ortaya çıkmış..
İşte bu kalp aynasını zikirle, Kur’anla, Salat ve selamla ibadetlerle cilalatıp parlatırsan ve de masiva perdesini aradan kaldırıp yönünü Hakk’a çevirirsen Cenabı Hakk’ın aşkı, feyzi, muhabbeti, o kalbe tecelli eder ve o kalpten bütün dünyaya yansır.
Mananın Avucundaki Beden Eylül 16, 2009

Fahr-i Kâinat Efendimizden (S.A.V.) aldığı mânevî emirlerle Anadolu’da akıl almaz kahramanlıklar sergileyen Battal Gazi’den sonra, özellikle on ikinci yüzyılda yoğunlaşan şanlı İslâm mücahidlerinin arasında, şehitliklerini başları bedenlerinden ayrıldıktan sonra da kılıç sallayarak tamamlayanlar bile vardır. Bu yüzden Alperenlerin birçoğu “kesikbaş” olarak yâd edilir. Milletimiz, başları kesildikten sonra bile bir süre savaşan bu velîlere içten bir inanç taşır.
Bedenin, yani maddenin her şey demek olmadığını ortaya koyan bu örnekler, Ulubatlı Hasan’ın surlara Türk bayrağını dikmesinde de adım adım yaşanmıştır. Ne üzerine dökülen kaynar yağlar; ne de vücuduna ardarda saplanan oklar, onun hayatına son vermemiş, aksine o mânânın; bedeni avuçlarında tutan gücünü teşkil etmiştir.
Ben kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış olan bir olayı size nakletmek istiyorum:
Kanser Hastahanesinde başhekimken, Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah’ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir’e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat karda mahsur kalmış. Bu yüzden hastalık, dönüşünden kısa bir süre sonra, kemik ve akciğerlerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz (başka organa sıçrama) dolayısıyla yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerlerindeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes olmak zorunda kalıyordu.
Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
-Doktor bey, dedi. Ben… size… dargınım.
-Niçin? diye sordum.
-Siz… dindar… bir… insanmışsınız… Niçin… bana… da, Allah’ı… ölümü… ve âhireti… anlatmıyorsunuz?
Dinî inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırmıştım. Onu üzmemeye çalışarak:
-Doktorlara ulaşmak kolaydır, dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak imân tedavisi için gönülden istek duymalısın…
Konuşmaya mecâli olmadığından ” ben o isteği duyuyorum” mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan imân tedavisi başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler, “hızlandırılmış öğretim” e dönüşmüştü.. Anlattığım imân hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatına bir hafta kadar kala:
-Doktor bey, dedi. Ben… ölürken… ne … söylemeliyim?
-Senin durumun çok özel, dedim. Kelime-i şehadet getirmek sana uzun gelir. O anı farkedince “Muhammed” (S.A.V.) de yeter.
O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.
Çok ıstırabı olduğu için Serap’a sürekli olarak morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde, annesi telefon ederek:
-Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor, dedi. Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.
Hemen evine gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste “Muhammed” diyemezsem?
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben, hiç âdetim olmadığı halde Cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın âcizliği hürmetine olacak ki, Salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.
Ertesi gün ona:
-Hiç korkma, dedim. İğneyi vurdurabilirsin.
Ve Serap, bir vedâ niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu sordu:
-Doktor bey… Azrail… bana… nasıl… görünecek?
-Kızım dedim. O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir.
Salı günü Serap’ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-Doktor bey, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı, dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat önce oksijen cihazını attı ve “yataktan kalkması imkânsız” denmesine rağmen kalkarak gusül abdesti aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey’e söyleyin, dedi. Azrail onun söylediğinden de güzelmiş.
Serap, son yolculuğunu işte böyle tamamladı.
Bu hâdiseyi, aile fertleriyle birlikte kaleme aldım ve onun son andaki mucizevî hallerini, bir zabıt halinde tesbit ettim.
Serap’ı rahmetle anarken, sizlere soruyorum:
Doğduğu andan itibaren “Ümmetî, ümmetî” diyen ve ümmeti için her zorluğa katlanan Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.), O’nun ismini söyleyebilmek için korkunç ıstıraplarına rağmen morfin yaptırmayan bir insanı, son nefesinde yalnız bırakır mı hiç?
Masumiyetin Duası Eylül 14, 2009

Asmaların, söğütlerin arasında papatya beyazı duvarlarıyla yoldan geçenleri karşılayan, kendini şehrin gürültüsüne kapatmış olan camide buruk bir sevinç vardı. Bir yaz boyu devam eden kurs bitmiş, talebeler evlerine dönmeye hazırlanıyordu. Artık ayrılma vaktiydi. Hocası ve arkadaşlarıyla vedalaşan talebeler, caminin taş döşeli avlusunu kalbi pır pır atan bir serçe gibi hoplaya zıplaya geçerek evlerinin yolunu tutuyordu.
Herkes ayrıldıktan sonra yürek atışlarını tuta tuta bir çocuk girdi hocanın odasına. Köşedeki rafta itinayla sıralanmış kitaplar, askıya iliştirilmiş bir cübbe, tablodaki kıvrım kıvrım uzanan yol, tıkırtısı odayı dolduran saat, masanın üzerinde duran
menekşe ve odanın başköşesindeki renk cümbüşü semaver olup-biteni seyrediyordu.
“Hocam!” dedi talebe. Sonra ilerilere dikti gözlerini. Birikmiş birçok soru vardı bu kelimede, birçok sızı… Derledi topladı, avuç avuç yığdı kelimeleri
gönlünde.
Akşam güneşi odanın bir köşesinde; o, bir köşesindeydi. Mustafa Hoca ise, hem onun yakınında hem uzağındaydı.
Utana sıkıla bir “Hocam!” demişti; ama devamını getirememişti. Babası geçti gözünün önünden, sonra annesi…
— Buyur evlâdım; bir şey mi diyecektin?
Soru durdu bir kenarda.
Bekledi çocuk, bir kirpik mesafesinde; bekledi hoca bir dağın yücesinde… Hem dağın yücesinde hem çocuğun sinesinde…
Yaz bitmiş, sorular bitmişti. Bunca bitenin ardından “Hocam, babam ile annem…” dedi durdu…
— Evet, yavrum.
— …
— Söyle hele ne olmuş anne ve babana?
Hoca, baktı çocuğun yüzüne, çocuk daldı gitti gözünden akan yaşın peşinden…
— Anne ve babam… Burada öğrendiklerime pek yabancı… Babam içip içip geliyor… Hem geliyor, hem gelmiyor…
“Eyvah!” dedi hocanın gönül kafesinde çırpınan kuşlar.
— Ne yapmalı hocam…
Soru döndü dolaştı kalbde…
— Dua et evlâdım, dedi hoca… Dua et geceleri, kapanıp seccadene! ‘Âh!’ de, ‘Yandım medet!’ de… Ekle dualarını gözyaşlarına… ‘Allah’ım bağışla annemi ve babamı! Kurtar onları!’ de.
Çocuk vardı gitti evine, elindeki reçeteyle… Erdi vakit geceye… El ayak çekilince, aldı gönlünü ve seccadesini. Ve kapanıverdi dünyaya; açılıverdi ötelere… İçin için tutuştu, yandı. Ağladı, ağladı. “Allah’ım bağışla annemi-babamı! Kurtar onları gafletten!” Mırıl mırıl birkaç kelimeydi seccadeye ilk değen. Arttı sonra yavaş yavaş, bu niyaz ve ses; gıcır gıcır dönen değirmen taşı gibi. “Allah’ımmmm!” dedi kocaman. İnledi kelimeler, seccade ve oda. İnledi derin bir uykuda olan anne yüreği. İrkildi ve uyandı anne, hem uykudan hem dünyadan. Evlâdıydı bu ağlayan.
Çocuk ağlıyor, inliyor; “Annem-babam!” diyor,
“Allah!” diyor… Kelimeler kopuyor gönlünden.
“Uyan bey!” dedi anne. “Uyan hele; bak bir ses yaktı içimi, duy sen de.”
Kulak verdiler ince bir kalbe: “Allah’ım bağışla annemi ve babamı… Affet onları, arındır!”
Kalkıp koştular kapının önüne… Durdular bir vakit, geçip giden anla.
“Eyvah!” dedi baba, sonra da ana.
Bir vakit sonra kapandılar evlâtlarının üstüne.
Ağladı evlât, ağladı anne, ağladı baba gecenin bir vaktinde.
Murat Kaya
Tek Lâhmacun Eylül 14, 2009

Son günlerde lokantaya gelen, kendi hâlinde bir adam dikkat çeker olmuştu. Otuz-otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Hafta içi her gün, öğle namazı sonrası gelirdi. Lokantanın müdavimlerinden olan birkaç müşteriden sonra içeri girer, çiçekli bahçeye bakan pencerenin önüne oturur ve hep aynı siparişi verirdi: tek lâhmacun.
İlk günler çok önemsemedik, ‘Garibandır.’ dedik. Ama zamanla hâlini-tavrını süzdüğümüzde, duruşunda bir garibanlık görmedik. Bilakis, düşünceli, insanlarda saygı uyandıran bir duruşu vardı. Giyiminde titizdi. Lâcivert pantolonu jilet gibi ütülüydü. Üstündeki hardal sarısı ceket, rengi biraz solmuş olsa da, temiz duruyordu. Hâsılı, bakımlı birine benziyordu. Belki gurbetteydi, dertleşip hâlleşeceği bir yakını yoktu veya içini kimseye dökemiyordu.
Tahminlerimiz bundan öteye varmıyordu. Doğrusu biz de bir hâl-hatır sormadık. “Beyim buraların insanına pek benzemiyorsunuz, yabancısınız herhalde.” demedik.
Fakat onun bu hâli günden güne bizde bir merakı büyütüp durdu.
Yılların esnafıyız. Mürekkep yalamışlığımız yoktur; ama birkaç konuşup hâlleşmekle adamın kaç kıratlık olduğunu anlarız Allah’ın izniyle.
Yok yok, kesin bir derdi vardı bu adamın.
Bir gün yine geldi. Her zamanki gibi, başını hafif öne eğerek yarı fısıltı hâlinde bir selâm verdi. Güleç bir yüzle selâmını aldım. O da dudaklarına yayılan utangaç, bir o kadar da tatlı bir tebessümle mukabelede bulundu. Pencere kenarındaki yerine oturdu. Garsona tek lâhmacun siparişini verdi.
Kaçamak bakışlarla hareketlerini takip ediyordum. Bir ara göz göze geldik, yanlış bir iş yapmışım gibi utandım. O da beni süzüyormuş meğer.
Lâhmacunun yanı sıra ayran falan da istemiyordu. Bir bardak suyla idare ediyordu. Bekledim ve bu esrarlı müşteri son lokmasını ağzına koyar koymaz yanına vardım. “Oturabilir miyim?” diyerek izin aldım. “Efendim bir mahzuru yoksa, beraber bir çay içelim mi?” dedim. Gülümsedi. Bakışları parıldadı.
Hâl-hatır sordum. Kimdir necidir öğrendim. O konuşurken, zihnimdeki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Öylesine tok sesli, kendinden emindi ki, konuşurken kelimeler tane tane dökülüyordu dudaklarından. Bir-iki espri yapacak oldum, koyuvermedi kendini; hafif dudak hareketleriyle idare etti. Ciddiyeti elden bırakmıyordu. Ciddiyetten de öte bir asalet vardı üzerinde.
Öğretmenmiş. Buralı değilmiş. Memleketimize geleli de bir ay kadar olmuş.
Asıl içimi kemiren merakımı gidermemiştim henüz. “Hocam!” diyerek tekrar söze başladım: “Sizi kaç zamandır takip ediyorum. Buraya geliyorsunuz. Hoş geliyor, sefalar getiriyorsunuz. Aynı yere oturuyorsunuz. Hepsinden de ötesi, siparişiniz hep lâhmacun oluyor. Ama affınıza sığınarak, neden sadece tek lâhmacun?”
Diyeceklerimi bir çırpıda söyleyip rahatlamıştım. Sandalyeye yaslandım. Karşıdan gelecek cevabı merakla beklemeye başladım.
Bu soru, muhatabım üzerinde tahminimden büyük tesir icra etmiş olacak ki, önce biraz durakladı, bir-iki yudum su içti. Sonra konuşmaya başladı. Heyecanı sesine aksetmişti:
“Buraya çok hayırlı bir iş için gelmiştim. Gelmeden önce arkadaşlarım birkaç tanıdığın ismini vermişlerdi. Onlarla görüşüp konuştum. Okumak isteyen fakir talebeler için bir yurt yapmayı düşünüyorduk. Bunun için de bazı imkânların olması gerekiyor. Burada tanıştıklarımın durumu pek iyi değil. Onlara ‘Kim bize yardım edebilir? Hâli vakti yerinde olan, fakiri-fukarayı gözeten, bu toprağın insanına saygılı kim var?’ diye sordum. Sizden bahsettiler. Adınızı verdikleri günden beri de lokantanıza gelip gidiyorum. Niyetim bir fırsatını bulup sizinle tanışmaktı. Tek lâhmacun bir vesileydi sadece.”
Hiç beklemediğim bir cevaptı bu. Şaşkınlıktan mıdır nedir, söylenenleri ilkin tam anlayamamıştım. Evet, güzel şeylerdi bunlar: fakir öğrenciler için yurt yapmak, onları sokaktan kurtarıp okutmak, vatana millete hayırlı evlâtlar olmaları için bize düşeni yapmak…
Fakat tek lâhmacunun sırrının gelip bunlara dayanması? Bir hayli afallamıştım. Ama vaziyeti kurtarmak için şaşkınlığımı da belli etmemiştim.
***
O günden sonra görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. Artık “Hocam!” diye hitap ediyordum. Fakat o kadar ısrarıma rağmen, bir patlıcan kebabı ikram edemedim. Kabul etmiyordu. Tek lâhmacun yemeyi de bırakmıştı. Sadece birkaç bardak çaya ‘evet’ diyordu. “Tam çözdüm!” diyordum, farklı bir tarafı çıkıveriyordu ortaya.
Allah’a şükür varlıklı bir aileydik. Sadece lokanta değil, gayrimenkullerimiz, ekilip biçilen topraklarımız da vardı. Zekât ve sadakamızın bir kısmını artık yurt inşaatına ayırmıştık. Bir ara baktık, işler yavaş gidiyor. Böyle olmayacak. Hocam da: “Yurt, yeni eğitim dönemine yetişmeli.” diyor. Bu durum vesile oldu, biz de iki yerine üç, üç yerine beş verdik. Biz verdikçe Rabb’imiz de bize verdi. Eylül ortasında ufak-tefek eksiğiyle yurdu açmak, çok şükür nasip oldu. Yurt, bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı.
Çocukların yurdu doldurduğu ilk günün akşamı, müdür odasında hocamın bize bir teşekkür edişi, gözyaşlarıyla bir dua edişi vardı ki, orası anlatılamaz.
Yurt inşaatında dualarını esirgemeyen birkaç ahbap: “Ağabey yurda sizin isminizi verelim.” dediler. Kabul etmedim. “Üç kuruşluk hayır yaptım. Onu da gururuma, kibrime yedirip tükettirmeyin.” dedim; “Bu yaptığımız hayır olarak kabul gördüyse eğer, bırakalım öbür tarafa kalsın.”
***
Aradan yıllar geçti. Yaşım bir hayli ilerledi. Hesabı-kitabı oğlanlara devrettim. Nerde bir hayır işi varsa, oraya koşmaya çalıştım. Koştukça gençleştiğimi hissediyordum. Bu hâli görenler, “Ağabey nasıl böyle dinç kalabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara, burada ektiği tohumların semeresini göremeden, aynı derdin peşinde bir başka beldeye giden kıymetli hocamızı hatırlatıyordum: “Hizmette beklentiye girmemek.”
Osman Alagöz









