Mevlana Okyanusunun Parlak Bir İncisi: Muhammed İkbal 18/09/2011
.
Doğunun zaman çizgisine bakıldığında; hem doğuyu hem de batıyı aydınlatan nice güneşlerin yani âlimlerin buradan doğduğunu görürüz. Bu peygamber varislerinin ölümlü yanları bu dünyaya veda ederken, ebedi yanları hala insanlığı ışıtmaya ve ısıtmaya devam etmektedir. Bizler de bu zirve ruhlardan; nasibimiz oranında ve kabımız genişliğinde yararlanmaya çalışmaktayız.
. .
Bu büyük ruhlardan nasıl ki Şems Mevlana’nın üzerine doğarken, onun doğumu için kızıl şafaklar hazırladıysa; Mevlana da kendi kanatları altında başka güneşlerin doğmasına şafak hazırlamıştır. İşte bu son şafaklarda doğan zirve ruhlardan biri de 20. yüzyılda yaşamış (1873-1938) Muhammed İkbaldir.
..
O, Mevlana’ya olan bağlılığını ve gönül yakınlığını bir şiirinde şöyle dile getirir: “Ben bir dalgayım, parlak bir inci vücuda getirmek için onun denizine yerleşmişim.” Bir başka şiirinde de “O ateş ve hararettir, ben ise bu ateşin külüyüm.” Benzetmesini yapar.
….
İkbal: Pakistan’ın Pencap Eyalet’inde dünyaya gelir. Burada doğunun zengin kültürünü en ince ayrıntısına kadar öğrenir. O günleri anarken hayatında iz bırakan ve geleceğine yön veren, bütün anne babalara örnek teşkil eden şu hatırayı anlatmadan geçmez. “Üç yıl boyunca sabah namazından sonra Kuran-ı Kerim okudum ve her gün babam bıkmadan bana ne yapıyorsun? diye sordu. Ben de Kuran-ı Kerim okuyorum diye cevapladım. Bir gün babacığım üç yıldır aynı soruyu bıkmadan soruyorsun, benden aynı cevabı alıyorsun. Bunu bilerek neden sormaya devam ediyorsun dedim.” Babamdan zihnimde şimşekler çaktıran ve hala hayatıma yön vermeye devam eden şu cevabı aldım. “Kuran-ı Kerimi anlamak istiyorsan, sana indiriliyormuş gibi oku!” “İşte o günden sonra Kuran-ı anlamaya ve ona tam manasıyla yönelmeye başladım. Söylediklerim onun nurlarından aldıklarımdır. Ve şiirlerim onun incilerinden dizdiklerimdir.” der.
.
Bundan sonra İkbal’de doymak bilmeyen bir ilim arzusu ve öğrenme çabası oluşur. Öyle ki genç yaşında meşhur bir doğu bilimcisi olan hocası Sir Thomas Arnold’a “ bazen öğrenci hocayı daha iyi hoca yapar” demek zorunda bırakmıştır. İkbal, daha 22 yaşındayken hem Arapça hem felsefe hocası olarak görev almış, özellikle gençlerimize örnek gösterilecek zirve bir şahsiyettir. Çünkü o, gençliğe çok önem verir ve hep yakarışlarında “Allah’ım gençliğin yüreğini ilahi hüzün oklarıyla yaralat. Ve onların durgun gönüllerini harekete geçir” diye gözyaşları içinde yalvarırdı.
.
“Büyük bir ruhla karşılaştığınız zaman ruhunuz kendini keşfeder” diyen İkbal; Mevlana ile ruh tanışıklığından sonra kendini keşfetmiş ve aldığı modern eğitimin kendini çıkmaza soktuğu zamanlarda, O büyük ruhtan aldığı manevi güç ve çözümlerle derdine çareler bulmuştur. Bir beyitin de kendisi bunu açıkça şöyle ifade eder: “ Senin akıl ve mantığını batılıların büyüsü hasta etmiştir. Bunun şifası ve tedavisi Mevlana’nın aşk ateşinde, gönül dünyasındadır.”
.
İkbal 1905’de batı kültürünü yakından tanımak için İngiltere’ye gider. Cambridge Üniversitesinden yüksek lisans diploması alır. 1907’de Almanya’ya geçer Münih Üniversitesinden felsefe doktoru unvanı alır. Sonra tekrar Londra’ya döner, Siyasal Bilgiler Fakültesini hızlı bir çalışma ile bitirir. Bu arada hukuk doktorasını ve avukatlık diplomasını da alır. Bu genç dâhi bütün bu başarıları sadece üç yıla sığdırır. Fakat o yıllar, Batıya eğitime giden birçok dindaşlarının kendi inanç ve kültüründen uzaklaşıp, özünü kaybettiği bir döneme rastlar. O, bunların tam aksine öz itibariyle yara almadan kurtulduğu gibi, Batının zayıf taraflarını görüp; kendi şahsiyetini güçlendirmiştir. Bu üç yıllık kısa bir sürede yoğun bir çalışma ile kendi düşünce ufkunu oldukça genişleterek, zihni bir farkındalık ve derinlik oluşturmuştur. Bu durumu kendisi şöyle anlatır:
.
“Çağdaş Avrupa kültür ve ilimlerinin ışığı özümü alamadı, gözümü kamaştırmadı. Çünkü ben, gözüme MEDİNE’NİN SÜRMESİNİ çekmiştim. Batı eğitim ve öğretim ateşinin içinde eğleştim, ama İbrahim’in, Nemrut’ un ateşinden sağ salim çıktığı gibi çıkıp kurtuldum. Asrın firavunları, hep beni avlamak için çabalayıp durdular; fakat ben onlardan korkmadım ve korkmuyorum. Zira YED-İ BEYZA’YI (Kur’an) taşıyorum. Yıldızları ele geçirdimse ve zorluklar bana boyun eğdilerse buna şaşmayın! Çünkü ben, O büyük Peygamberin (sav) kölelerindenim ki, çakıllar O’nun ayağıyla şereflenip yıldızlardan daha kıymetli oldular ve O’nun ayak izlerinden kalkan tozlar, misk kokusundan daha güzel ve çabuk etrafa koku saçtılar.”
.
İkbal’in düşüncesinin merkezinde insan vardır. Yazarın misyonunu uyumakta olan ruhları uyandırmak, zihinlerinde farkındalık oluşturmak ve gönüllerine dokunmak olarak görür. Kendi toplumunun insanlarını uyuşturan, batı kaynaklı ithal düşüncelere karşıdır. Ona göre insan, sadece özgürlük ikliminde gelişebilir. Çünkü kölelik her türlü yaratıcılığın ve gelişmenin önünde en büyük engeldir. O insanlığı; bilim ve gönül kanatlarını kullanarak özgürce gelişmesini amaçlayan aktif ve dinamik bir dervişliğe çağırır. Ve bu dinamik maneviyata sahip olan insanı, çarpıcı bir şekilde şöyle ifade eder.
.
“İNSANA SIĞABİLENE KÂİNAT, KÂİNATA SIĞAMAYANA İNSAN DERİM”
.
İkbal de Mevlana gibi gerçek bir özgür ruhtur. İlke insanıdır. Günümüzde Mevlana’yı taklit eden yüzlerce şair arasında ona en çok yaklaşandır. Onun düşüncelerini çağın idraki ile yorumlamış, ondan aldığı ilhamı fikirlerinin temeli yapmıştır. Sadece Hint Müslümanlarına değil tüm insanlığa hitap eder. İnsanı evrenin kalbi olarak değerlendirir. İnsanlık için tüm meselenin; hamlıktan olgunluğa yapılan yolculuğu gerçekleştirebilmek olduğunu vurgular.
.
Kömür ya da elmas olmak
.
Muhammed İkbal bir eserinde, ham ve olgun insanı mukayese için madende kömür ile elması konuşturur. Kömür, ikisinin de aslı karbon olmasına karşın kendisinin değersiz, elmasın kıymetli olmasından yakınır. Bakın elmasın cevabı ne olur:
.
“Ey ince düşünen ve ince gören arkadaş!
Kara toprak, pişip olgunlaşınca (alev alev yandıkça) yüzükleri süsleyen elmas olur.
O kara toprak, etrafı ile mücadele ede ede (acı çeke çeke) pişer ve taş kesilir.
Benim vücudum, bu pişkinlik (yanma) neticesinde parıl parıl hale geldi. Sinemde ne tecelliler göründü.
Sen, ham kaldığın için böyle hor hakir oldun. Vücudun yumuşak olduğu için yandın.
Korkma, gam çekme, vesveseli olma. Taş gibi pişkin ol, elmas ol!
Ölesiye çalışan, güçlüklere saldıran insan, iki dünyayı aydınlatır.
Kâbe’nin yanı başında görünen Hacer-i Esved’in aslı bir avuç topraktır.
Hâlbuki onun mertebesi Tur’dan daha yüksek olmuştur. Siyah ve kırmızı derili insanlar, gelip onu öpüyorlar.
Hayatın şerefi, sert ve dayanıklı olmaktır. Acizlik, değersizlik, pişkin ve olgun olmamaktan ileri gelir.”
.
İkbal de bütün büyük ruhlar gibi ince bir düşünce ve derin bir duygu dünyasına sahipti. Avrupa yolculuklarında, vaktiyle İslam Medeniyetine beşiklik eden yerleri fırsat buldukça ziyaret eder, oranın maziye karışmış halini gönül gözüyle tekrar görür ve üzülürdü. Avrupa’dan Hindistan’a dönerken Sicilya adasına uğramış ve oranın bir zamanlar İslam’la şereflendiğini ve İslam’a hizmet ettiğini hatırlayarak kendisine: “ Gözyaşıyla değil kan akıtarak ağla, işte burası İslam Medeniyetinin gömüldüğü yerdir” diyerek; yalnız gözyaşıyla değil, ruhundaki derin acı ve ızdırabları da akıtarak ağlamıştır.
.
Yine Avrupa’dan bir dönüşünde de “İspanya! Sen Müslüman kanının emanetini taşıyorsun! Sen gözümde harem (Kâbe) gibi tertemizsin.” dediği Endülüs’e uğrar. İslam Medeniyetinin gözde bir incisi olan Kurtuba Camii’nin önünde duygu dolu anlar yaşar. Senelerden beri minarelerinden ezanlar okunmamış, semasında Allahu Ekber nidaları yankılanmamış, içinde namaz kılınmamış, duvarları Kuran nağmelerine hasret kalmış bu cami ile mana âleminde dertleşir. Ve sonrasında zor alınan izinle kelimelere dökülemeyecek kadar anlam ve huşu dolu iki rekât namaz kılar. Bu namaz: Müslümanların elinden Endülüs alındıktan sonra kılınan ilk namazdır. İşte orada en güzel şiirlerinden biri olan “Kurtuba Camiinde” şiirini bu duygu dolu anlarda yazar.
.
Tam bir Mevlana aşığı olan İkbal, Mesnevi tarzındaki “Esrar-ı Hodi/ Benliğin sırları” adlı eserini Mevlana’nın rüyasındaki işareti ile Farsça yazdığını belirtmektedir. Milletimizin kültürü ve tarihi ile de yakından ilgilenen İkbal; hem acılarımızı hem de zaferlerimizi işleyen yazı ve şiirler kaleme almıştır. 1912’de Trablus harbinin patlak vermesi üzerine, Osmanlının içine çekildiği durum gönül gözünde inkişaf olur. Ve ruhu derin yaralar alır. İç dünyasını “Resulüllah’a (sav) Hediye” adlı kasidesine döker. Sonra bunu Lahor’da binlerce kişinin katıldığı bir mitingde okuyunca gözyaşı sel olur. Ve fakirliği ile bilinen bu toplum varını yoğunu ortaya kayarak Osmanlı’nın yardımına koşar.
.
Hem zahiri, hem batini ilimlerde zirve bir ruh olan İkbal Türkiye’ye gelirken uçağın Türk hava sahasına girmesi ile birlikte, ayağa kalkar ve bir müddet öylece bekler. Yanındakiler neden böyle yaptığını sorunca: onlara şu manidar cevabı verir: “Bu topraklar, Hazret-i Mevlana’nın kabrinin bulunduğu mübarek topraklardır ve bu mukaddes mekânda yaşayan millet de öyle bir millettir ki, yıllarca İslam’ın muhafızlığını yapmıştır. Eğer bu Millet olmasaydı, İslam: Arap yarım adasında hapsolurdu. Bunun içindir ki, gönlümde Hazret-i Mevlana’ya ve onun necip milletine karşı sonsuz bir saygı ve ihtiram vardır. İşte bundan dolayı, yani onlara hürmeten ayağa kalktım.” der.
.
“Sana mü’min insanın belirtisini söyleyeyim mi? ölüm gelince tebessüm onun dudağındadır” diyen bu büyük ruh: Lahor’da 21 Nisan 1938’de, dualarında “Ya Rabbi, her şeyimi al, şu seher vaktinin lezzetini benden alma!” diyerek ihya etmekten geri kalmadığı bir seher vakti, kazandığı sonsuz ömürle, ölümlü yanını geride bırakarak Hakka kavuşur. Bizler de onun çok sevdiği necip milletin torunları ve onun hayran olduğu mürşidi Hz. Mevlana’nın sevenleri olarak, Allame Muhammed İkbal’i bir kere daha hürmet ve dua ile anıyoruz.
.
Hatice Sedef Ergül
Sümeyye..! 25/04/2011
Sümeyye..!
Ammar’ın annesi Sümeyye!..
Yasiri’n sevgili eşi Sümeyye!..
Müminlerin cefakar annesi Sümeyye!..
Ve…
Ve İslamın ilk şehidi Sümeyye!..
Son mübarek dinin, son mübarek peygamberin ilk şehidi…
Evet!..
Evet, türlü işkencelerden sonra Ebu Cehilin kalbine sapladığı mızrak ile şehadet şerbetini içen Sümeyye.
Kocası Yasir ve iki oğlu ile günlerce işkenceye maruz kalan Sümeyye!
O, müşriklerden işkence gördü.
Ebu Cehil tarafından da şehid edildi.
Kızgın Mekke kumlarının üzerine yatırılıp işkence edilen…
El ve ayaklarına dört deve bağlanan ve develer dört ayrı istikamete doğru sürülerek kolları ve bacakları un ufak edilen…
Lat, Menat ve Uzza putlarına imana davet edilen kadın Sümeyye!
Allah ve Rasulüne olan imanından canı pahasına vazgeçmeyen…
Ölümü sevgiliye kavuşmak istercesine severek karşılayan…
Dünya ve dünyadaki nimetleri bir çırpıda reddeden…
Küfür nizamının yıkılışını kanı ile çabuklaştıran…
Ve bütün müminlerin annesi olma şerefine nail olan o güzel anne Sümeyye!..
…
Feda ettiklerinle yükseldin Sen..
Rabbim Seni şâd etsin..
Küçüklüğünde belliydi.. 23/04/2011
Bâyezid-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin ileride büyük bir insan olacağı küçüklüğünde belliydi. Nitekim Şakîk-i Belhî hazretleri bir gün, onu çocukluğunda arkadaşları ile oynarken görmüş, ‘Bu çocuk büyüyünce zamanın en büyük velîsi olacak’ buyurmuştu.
Âlimlerden bir zât, yine bir gün Bâyezid hazretlerini görünce çok sevmiş, zekâ ve anlayışını ölçmek için:
‘Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun? diye sormuştu. Bâyezid-i Bestâmî(k.s.) de:
‘Evet Allah dilerse, becerebiliyorum cevabını vermişti. O âlim zât:
‘Nasıl? diye sordu. Bâyezid hazretleri de:
‘Rabbimin emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuyor, ta’zim ile rükûya gidiyor, tevâzu ile secdeye ediyor, vedâlaşarak selâm veriyorum, dedi.
O zat bu târife hayran kalarak:
‘Ey sevimli ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamasına niçin izin veriyorsun?diye sordu.
Bâyezid hazretleri, bu soruya da yaşından umulmayacak hâkimâne bir cevap verdi. Buyurdu ki:
‘Onlar beni değil, Allah Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği meshediyor, okşuyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl mâni olabilirim.
Büyük Vuslat 17/04/2011
.
O gün Hatice Hanıma erken bir ağırlık çöktü. Akşam karanlığı yoğun bir sis gibi pencereden içeri akıyordu. Birkaç yıldız kırıntısının cama vuran görüntüsünde kocasının televizyon seyreden kocasının siluetini gördü. Erkenden istirahate çekilip düşünceleriyle baş başa kalmak istiyordu. Göz ucuyla kocasını süzdü. Haberlere kendini kaptırmış, Hatice Hanımın farkında bile değildi.
Kutsal topraklar için müftülüğe yazıldıkları günden beri endişeli, tedirgin ve huzursuz bir bekleyişin içine girmiş, kalbine tanıdığı bir acı çöreklenmişti. Yıllar önce, hava alanında 15 gün gece gündüz bekledikten sonra, bütün umutları yıkılarak, gözyaşlarını bir ırmak gibi yüreğine akıtarak, evine geri döndüğü günden beri, yüreğinin bir yerine sinsice yerleşen o bildik yara yeniden kanamaya başlamış, kimsenin görmediği yerlerde, saatlerce gözlerindeki mevsimsiz yağmuru akıtıp durmuştu.
.
Korkuyordu…
Yıllardır özlemini çektiği sevgilisine kavuşamamaktan, O’nun yanına gidememekten korkuyordu. Yıllar önce diyanete yaptıkları hac müracaatları kurada çıkmadığı için özel bir şirkete başvurmuşlar, ama ne yazık ki bir yığın bürokratik engeller yüzünden Esenboğa’da günlerce bekletildikten sonra geri gönderilmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Diyanet isteklerini kabul etmiş, bütün hazırlıkları bitmiş, tam gidecekleri gün senelerdir muzdarip olduğu şeker hastalığı yüzünden komaya girdiği için, kocası o saadet yolculuğuna tek başına çıkmak zorunda kalmıştı. Oğulları onu acil olarak hastaneye yatırmışlar, fakat o yoğun bakımdayken bile devamlı o büyük sevgilinin adını sayıklamıştı. İyileştikten sonra yüreğinde buruk bir ukde ile yıllarca çocuklarına ve kocasına kendisini tekrar götürmeleri için yalvarmış ama doktorlar yüksek tansiyonu, şeker ve kalp hastalığı yüzünden yorgunluğa gelemeyeceğini ve sıcak iklimde yaşamasının mümkün olmadığını belirtmişlerdi. Ama Hatice Hanım yenilmemiş, içinde kor gibi yanan Resulullah aşkı ile kocasına devamlı baskı yapmış ve sonunda onu ikna etmeyi başarmıştı.
.
Dünyada hiçbir sevgi ile mukayese edilemeyecek ölçüde seviyordu Hz. Muhammed’i (s.a.s). Bu sevginin getirdiği erişilmez mutlulukla bulmuştu 63 yaşını. Yıllarca hep “Yarabbi içime Resulullah’ın (s.a.s) sevgisini öylesine yerleştir öylesine yerleştir ki, yüreğimde başka hiçbir sevgiye yer kalmasın” diye dua etmişti. Müftülükçe çekilen kurada isimlerinin çıkmasına rağmen, içinde hâlâ hastalığından kaynaklanan bir tedirginlik ve huzursuzluk vardı.
.
Saatler ilerledikçe dışarının uğultusu eriyor, gecenin sessizliğini televizyon seyrederken uyuklayan kocasının horultuları bozuyordu. Kalkıp televizyonu kapattı. Yatsı Namazından sonra dakikalarca dua etti. “Yarabbi bu sefer O’na kavuşmayı nasip eyle, sevgili Habibinle benim arama hastalığı sokma. Ravza’yı dünya gözü ile görmeme ve O’nun beytinde namaz kılmama müsaade et. Sonra da ruhumu al ve O’nun yanında kalayım. Dünyada ve ahirette beni o büyük sevgilime komşu et. Yarabbi senden oğullarımı istemiyorum, torunlarımı da istemiyorum. Sadece sevgililer sevgilisine kavuşmayı istiyorum. Bu duamı da geri çevirme Yarabbi.” Odanın içinde avuçlarına düşen yağmur taneleriyle kendine geldi. Islak gözlerle saatlerce kaldı seccadesinin başında. Uyku, ipek kanatlı bir kelebek yumuşaklığı ile kirpiklerini okşuyordu. Sessizce yerinden kalktı. Kocasını yatırdıktan sonra kendisi de yavaşça yanına sokuldu.
* * *
Kendini kızgın çöllerde uzay aracına benzeyen bir otonun içinde buldu. Arabada ne bir yolcu, ne de bir sürücü vardı. Yüreği, heyecandan yaralı bir güvercin gibi titriyordu. Masal kaçkını devler gibi bir karartı şeklinde uyuyan dağlar, araç ilerledikçe canlanıyor, uyanıyordu. Dağların altındaki tünellerden, alt geçitlerden hızla geçti. Tünellerin bitiminde sonsuz bir ışık huzmesinin içinde Beytullah ve Ravza bütün muhteşemliği ile gözlerinin önündeydi. Uzay aracı kuşlarla yarışırcasına tavaf etti siyah örtülü mabedi. Sonra bir yıldız kayması gibi uzayın derinliklerine doğru akıp gitti.
Bir ebabil kanadının vuruşuyla uyandı gördüğü sırlı rüyadan. Gözlerinin içi özlenen bir sevgiliye kavuşmanın sevecenliği ile ışıl ışıldı. Gökyüzünün erişilmez maviliğinden kopan sonsuz bir huzur, berrak bir bulut gibi doldu gönlüne. Sevinçle kocasına seslendi.
- Uyan Hacı Efendi, uyan.
Ekrem Bey tatlı uykusundan güçlükle uyandı. Sabah namazından sonra zor uyumuştu. Kısık gözlerle saatine baktı.
- Sabahın köründe hayrola hanım dedi.
- Bu sefer iki cihan güneşine kavuşuyorum Hacı Efendi. Gidiyoruz.
- Yahu zaten gidiyoruz, kurada çıktı ya.
- Evet ama içimde hâlâ yine gidemeyecekmişim gibi bir korku, bir endişe vardı. Rabbime çok şükür bu gece o korku bitti.
Ekrem Bey merakla karısının yüzüne baktı. Mutluluktan gözleri parlıyordu.
- Hayrola, bir rüya falan mı gördün.
Hatice Hanım gece gördüğü rüyayı kocasına anlattı. Ekrem Beyin dudaklarında küçük bir gülücük belirdi. Gayr-i ihtiyari aksakalını sıvazladı. Karısına belirtmiyordu ama Hatice Hanımın sağlığından kendisi de endişeleniyordu. Götürdüğü bütün doktorlar o meşakkatli yolculuğa dayanamayacağını söylemişlerdi. Ama bu durumu oğulları bir taraftan, kendisi bir taraftan ne kadar anlatmaya çalıştılarsa da bir türlü kabullendirememişlerdi karısına. Kadere teslimiyetin getirdiği bir ifadeyle:
- Hayırlısı olur inşallah, dedi.
Sonra da yorganı kafasına çekip uyumak için tekrar yattı.
Bir hafta sonra, hava alanında yolcu etmeye gelen çocuklarına sarılırken, Hatice Hanımın sevinçten içi içine sığmıyordu. Doya doya torunlarını öptü, oğullarıyla helâlleşti. Nemli gözlerle:
- Oğlum, benim için dua edin ve ne olur kusuruma bakmayın, çünkü O’nu sizden çok seviyorum, dedi.
* * *
Mekke’de doktor gözetiminde, dört iri kıyım zencinin taşıdığı tahteravanlarla tavaf etti Kâbe’yi. Türk hacılarının kaldığı Mesfele Mahallesinden Harem-i Şerif’e giderken, dağların altındaki tünellerden geçtikçe rüyasını hatırladı. Allah’a bir kez daha sonsuz şükretti. Ekrem Bey, Hatice Hanımın sağlığına azami titizlik gösteriyor, mecbur kalmadıkça güneşe çıkarmıyordu. Sık sık Türkiye’yi arayarak, çocuklarını annelerinin sağlığından haberdar ediyor, müjdeler veriyordu.
.
Sağlık durumundaki moral düzeltici haberler ilk günler Medine’de sürdü. Hatice Hanım her gün beş vakit namazını Mescid-i Nebevi de kılıyor, Kurban Caddesinden sevgilisinin yanına her sabah servislerle gidiyor, akşama kadar bir daha da dönmüyordu. Mescid-i Nebevi’nin hanımlara ayrıldığı bir günde aşırı izdihamdan fenalaşmasına rağmen, büyük vuslatı daha fazla geciktirmek istememiş ve Hz. Muhammed (s.a.s)’in beytiyle minberi arasında ağlayarak namaz kılmış, saatlerce secdede kalmıştı. Hanımlara ayrılan saatin bitiminde görevliler geldiğinde hâlâ secdedeydi. Onu sevgilisinin yanından, eller üstünde zorla ayırdılar. O gün öğle namazından sonra birkaç Türk hacısının eşliğinde, sessizce Cennetü’l-Baki’de o çok sevdiği insanın yanına komşu ettiler.
Ekrem Bey acı haberi Türkiye’ye bildirememişti. Buna rağmen hava alanına karşılamaya gelen çocukları, gördükleri rüyadan dolayı babalarına; “annem nerede” diye sorma cesaretini bir türlü gösterememişlerdi.
.
Ümit Fehmi Sorgunlu
Ayağa kalkmayan esir.. 07/04/2011
..
Rus orduları başkumandanı Nikola Nikoloviç karşısında ayağa kalkmayan esir Bedizzaman Said Nursî Hazretleri, idama mahkum edilir. Said Nursî, son arzusu olarak namaz kılmak ister.
Bunu görüp O’nun imanlı ve yüksek şahsiyetli biri oldugunu anlayan Rus komutan idamdan vazgeçer…
O namaz kılma anının fotoğrafı Rus devlet arşivinde ortaya çıktı.
Rabbimiz mübarek ruhlarını anışımızdan haberdar eylesin,
Cümlemize böyle bir teslimiyet nasip etsin…
Âmîn..
Şeyh Şâmil 02/02/2011
Kafkasya’da, Gimri Muharebesi’nde, bağrına zâlim bir Rus süngüsü saplanan Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil, büyük bir soğukkanlılıkla bir ucu sırtından görünen süngüyü çıkarıp attı. Bir yanda canından çok sevdiği İmam Gazi Muhammed’in şehâdeti, bir yanda da bağrına saplanan süngü, Şeyh Şâmil’i yaralı bir arslan hâline getirmişti. Sol elindeki kılıç her vuruşunda birkaç Rus kâfirini yere seriyordu. Korkudan gözleri yuvalarından fırlayan Ruslar, kaçacak delik arıyorlardı. Şâmil, akşamın karanlığına karışıp gitmişti.
Şâmil’in yaralandığını gören Gimri Câmiî müezzini Şâmil’i takip edip, karanlık iyice bastırdığında onu bir mağaraya götürdü.
Müezzin Mehmet Ali’den durumu öğrenen Şeyh Şamil’in kayınpederi Abdülaziz Efendi hemen yola çıktı. Dağıstan’ın en meşhur cerrahlarından birisi idi. Birkaç gün mağarada kalarak Şeyh Şâmil’i şifalı otlardan hazırladığı ilâçlarla tedâvi etti.
Ancak bu tedâvinin daha uzun bir süre devam etmesi lâzımdı. Şeyh Şâmil’i, Unsokul Köyü’ne getirdiler. Tedâviler aralıksız sürüyordu.
Tam 25 gün sonra Şeyh Şâmil komadan çıktı.
Gözlerini ilk açtığı an başucundan hiç ayrılmayan annesini gördü.
Annesine ilk sözleri şu oldu:
“Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?”
Namazlarını ima ile kılarak aylarca yatakta yatan Şeyh Şamil’in Cenab-ı Hakk’ın izniyle yaraları kapandı, kırılan kemikleri birbirine kaynadı, sıhhate kavuştu.
O Erler ki… 14/03/2010
O erler 1
O erler 2
O erler 3
O erler 4
O erler 5
..
Muhteşem bir derleme, Rabbim O’nlardan ve videoları hazırlayanlardan ebeden razı olsun,
Hakkıyla istifade edebilmek dileğiyle..
Haya denince.. 09/02/2010
Hazreti Aişe (r.a) anlatıyor:
Allah’ın Resulü benim odamda oturmakta iken, Hazreti Ebu Bekir (ra) içeriye girmek için izin istedi. Efendimiz (a.s.) halini değiştirmeden girmesine izin verdi. Kendisi ile görüştü. Sonra Hz. Ömer (ra) izin istedi. Ona da, aynı hal üzerine, girmesi için izin verdi ve konuştu. Sonra Hz. Osman (ra) girmek için izin istedi, bu sefer Efendimiz (a.s.) kalkıp oturdu. Elbisesini düzeltti. Bundan sonra Hz. Osman’nın girmesi için izin verildi ve kendisi ile konuştu. Sonra Hz. Aişe (ra), Allah’ın Resulüne:
“Ya Resulallah, Ebu Bekir geldi, fazla bir davranışta bulunmadın. Hz. Ömer girdi, ona da aynı şekilde davrandın. Fakat Hz. Osman girince, kalkıp oturdun ve elbiseni düzeltip vaziyetini düzelttin” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz (a.s.) şöyle buyurdular:
“Ey Aişe, meleklerin bile kendisinden haya ettiği bir kimseden haya etmeyeyim mi?”
Sultanların Köleliği 28/10/2009

Dumanlar içinde hasıra sarılmış gencecik bir beden…
Adı: Zübeyr bin Avvam (ra)
Suçu: Müslüman olmak
Yaşı: Henüz on beş
İşkence yapan: Öz bir amca
Kesık kesık öksürükler içinde zulüm kokan bir ses yayılıyor etrafa.
- Muhammed’in Rabbini inkar et! Seni bu işkenceden kurtarayım.
Cevap bir meydan okumadır sanki:
- Hayır. VALLAHİ asla küfre dönmem.
Bir şehâdettir bu ölümü hiçe sayan.
Bu şehâdet, dumanla birlikte yükselirken semaya, ateş bir kez daha körüklenir zalimce.
Bir zülümdür bu, amca merhametinin de üstünde olan..
Müslüman olacağını rüyasında gören bir genç…
Adı: Hâlid bin Said (ra)
Suçu: Müslüman olmak
Ay ışığının aydınlattığı karanlık bir oda..
Köşeye sinmiş, aç, susuz ve dövülerek işkence edilmiş bir beden.
İşkenceyi yapan: Bir baba
Üzerine kapatılan kapılar O’nu Rabbiyle baş başa bırakıyor.
Şimdi ne odanın karanlığı acıtıyor içini ne de yaralarından akan kanlar.
İmanın teselli etmediği yer mi var?!
Fakat bu kadar işkence kafi değil bu baba için.
Mekke’nin kızgın kumlarına yatırıyor oğlunu.
Yetmiyor ağır taşlar koyduruyor üzerine…
Habeşli siyahi bir köle…
Adı: Bilal-i Habeşi (ra)
Suçu: Müslüman olmak.
İşkenceyi yapan: Efendisi Umeyye bin Halef
Kölesinin Müslüman olması çileden çıkartıyor o’nu:
-andolsun sen ölmedikçe yahut Muhammed’i ve onun dinini inkar etmedikçe bu azabı üstünden eksık etmeyeceğim.
Ücretle tutulmuş müşrik çocukları tarafından boynundaki iple aç, susuz Mekke sokaklarında gezdiriliyor. Önce kızgın kumlara yatırılmış olacak ki, izleri hala sırtında.
ALLAH(celle celalüh) ve Rasulünün aşkıyla yanan bir kalbe sahip bedeni kızgın kumlar ne kadar yakabilir ki!?
Urganla direğe bağlanıp bayılana kadar dövülen edep ve haya timsalidir O…
Adı: Osman bin Affan (ra)
Suçu: Müslüman olmak.
İşkenceyi yapan: Amcası Hakem bin Ebu-l As
Melekler bile haya ediyor O’dan..
Yeryüzünde yürüyen bir şehit…
Adı: Talha bin Ubeydullah (ra)
Suçu: Müslüman olmak
İşkenceci: Nevfel bin Adviye
İple bağlanıp işkence edilen bir sahabi de O.
Ama ALLAH(celle celalüh) Rasul’ü O’ndan bahsederken “Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen Talha’ya baksın” buyuruyor
Ve Habbab bin Eret… (ra)
İşkencenin beklide en ağırı O’naydı.
Efendisi Ümmü Ammar O’nu ateşe yatırır, vücudu ateşi söndürmeden kaldırmazdı.
İşte…
Bir yanda cahiliye bataklığının tam ortasında bir devir ve kalplerindeki yaradanına sığınma arzusunu kendisine bile faydası olmayan taşlarda arayan zavallı bir beşeriyet…
Diğer yanda hidayet güneşinin aydınlığında asr-ı saadet denilen ve içlerinde daha dünyadayken cennetle müjdelenen nice hidayet erlerinin çıktığı bir insanlık.
Peki neydi onları karanlık kuyuların güzel Yusufları yapan?
Yusuf’un güzelliğine bir sebep kuyunun karanlığıydı belki de…
Ya neydi onları secdelerin sultanı yapan?
Sultanlığa sebep secdedeki zillet tacını giymekti belki de…
Atalarının dininden ayrılıp Hak’kı dolayısıyla işkenceyi zulmü kabul ve tasdik edenler.
İşte onlar… işte biz….
Onların çektiklerini çekmeye hangimiz hazırız biz?!
Onlar neler çekti, biz, neler gördük?
Her birimiz cahiliye kuyularında boğulmayan Yusufların aksine ahir zaman kuyularında boğulmaya talip olmuş gibiyiz!
Düşünebildiği kadar insan olan insana Nebiy-yi Zişan’nın bu sözü kafi gelir herhalde:
“Sizden öncekiler âhiret işlerinden arta kalan vakitlerini dünyaya harcarlardı. Sizler ise dünya işlerinden artan vakitlerinizi âhirete sarf ediyorsunuz.”
İşkence edenler ve edilenler..
Dünya lezzetlerini tercih edenler ve âhireti özleyenler..
Büyük bir göç var, herkes gidiyor. Zulmedenler de zulme uğrayanlar da zulme seyirci kalanlar da bu sevkiyata karşı koyamaz. Göç muhakkak..
BU GÖÇTE SECDEDEKİ ZİLLETİ TERCİH EDEN SULTANLARIN ÖNDERLİĞİNDE AHİR ZAMAN KUYULARINDA BOĞULMAYAN YUSUF’LAR OLMAK DUASIYLA…
Zeynep Hüsna Asel
İrfan Mektebi Dergisi, Eylül, 2007













![Quran verses with tasbih [edited] Quran verses with tasbih [edited]](http://farm3.staticflickr.com/2206/2344598309_446db1721c_t.jpg)


Son Yorumlar