Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Işığın Göründüğü Ufuk Ocak 31, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri — La Reverie @ 1:45 pm
Tags: , ,
Süleyman ELMAS

books

Yıllarca ruhumu kasıp kavuran yangın hiç sönmeyecek gibiydi. Kan ağlayan yüreğimin hıçkırıklarını kimse duymaz zannetmiştim. Kâbuslarla uyandığım gecelere düşmandım. Her yer, her şey karanlıktaydı sanki.
Sisli, dumanlı bir yol vardı önümde. Ne etrafımı görebiliyordum, ne de ileriyi. Yürüyordum, nereye gitmek istediğimi bilmeden. Rüzgârda savrulan bir yaprak gibiydim. Geride ne bıraktığımı bile hatırlamıyordum.
Pencereme beyaz bir güvercin konar, akşama kadar sabırla bekler, sonra uçup giderdi. Bir mânâ veremezdim bu duruma. Bilirdim, ümidin sembolüydü güvercinler; ama benim umutla ne işim olurdu ki? Karanlığın ortasında yaşarken, aydınlığa kavuşmayı hayal edemezdim. “Bana yardım edecek tek bir kişi yok işte. Yapayalnızım bu dünyada…” deyip hayıflanırdım.
Maddî zenginliğimin aksine, tam bir boşluk içinde geçiyordu hayatım. Okuduğum yüzlerce kitap bana hiçbir tatmin edici reçete sunmuyordu. Zihnimi kurcalayan soruları cevaplamak yerine, sorularımı unutturmaya çalışıyordu çoğu. İçime sinmeyen bir şeyler vardı okuduklarımda ve dinlediklerimde. Soru sormaya kalktığımda, küçük bir çocuk gibi susturuluyordum. Annem psikolojimin bozulacağını söylüyor, babamsa, hemen cebime para koyuyordu.
Televizyonda bir yelkenli geminin rüzgârın şiddetiyle sürüklenerek, kayalara çarptığı haberini işittim. Kaptanın kurtulamadığı da ekleniyordu haberin sonuna. Ne kadar müteessir olmuştum. “Tıpkı ben!” demiştim üzülerek. Ben de bir yelkenli gemi gibiydim. Nefsimin beni istediği yere sürükleyip durduğunu sonra anladım.
Bir gün öğle vakti dışarı çıktığımda, her taraf beyazlara bürümüştü. Kuru ayaz, insanın yüzünü bıçak gibi kesiyordu. Sıkı giyinmeme rağmen, kalın palto bile vücudumu ısıtmaya yetmiyordu. Üşüyen sadece bedenim değildi, yıllarca aç kalmış ruhum tir tir titriyordu. Adımlarım gayriihtiyari sürükleniyordu kaldırımlarda. Beynime art arda hücum eden sorulara cevap bulmakta zorlanıyordum. Bir divâne gibi yürüyordum buz kesmiş sokaklarda.
Uzun süre başım önde dolaştım. Bu hâldeyken birden yan taraftan yüzüme bir sıcaklık aktı ve duraksadım. Başımı kaldırdığımda bir kitapçının önünde olduğumu anladım. “Hayret! Bütün sokaklarına âşina olduğum bu şehirde, burayı ilk defa görüyorum. Benim gibi bir kitap kurdu nasıl burayı görmez. Neyse, bir bakalım!” deyip girdim içeri. Rafların önünden ürkek bir şekilde ilerliyordum.
Bir rafta daha önce hiç görmediğim kitaplar diziliydi. Hepsi bir yazara ait olan bu kitapların arasından, ‘Işığın Göründüğü Ufuk’ kitabını çekip incelemeye koyuldum. Her zaman yaptığım gibi ilk önce kapağını okumaya başladım. Bir söz ustasının elinden çıktığı ilk cümlesinden belli oluyordu:
“Sevgi yaşatan bir iksirdir; insan sevgi ile yaşar… Sevgi ile mutlu olur ve sevgiyle çevresini mutlu eder…” cümleler devam edip gidiyordu.
Kitabın sayfaları arasında gezindikçe, içimdeki buzdağının yavaş yavaş eridiğini hissediyordum:
“Evet bizim için gerçek saadet, hârici tatminlere bağlı, gelen-kesilen, akan-duran saadet değildir; bizim için hakiki saadet, ruhumuzdan fışkıran, Allah münasebetiyle derinleşen ve cennetle noktalanan ebedî saadettir…”
‘İslâm’ın Büyüsü’, ‘Kendi Ruhumuzu Ararken’, ‘Işığın Göründüğü Ufuk’, ‘Karamsarlığa Bir Neşter’, ‘Bir Sorgulama’, ‘Huzur Ufku’.. başlıkların birinden diğerine atlayıp duruyordum. Hangi birini okuyacağımı şaşırmıştım. Hepsi de birbirinden tesirli cümlelerle, hislerime tercüman olup, mânevî hastalıklarıma reçete sunuyordu.
Hemen boş bulduğum bir sandalyeye oturdum. İlk sayfadan başlayarak, kitabı okumaya başladım. Okudukça gözlerimin önündeki sis perdesi aralanıyor, düşüncelerimi esir eden yanlışlar siliniyordu.
Başımı kaldırmadan kaç saat okuduğumu hatırlamıyorum. Bir elin dokunmasıyla irkildim. Mağazanın çalışanlarındandı. Gülümseyerek akşam olduğunu, mağazayı kapatacaklarını ifade etti. Yerimden kalkarak bu yazarın bütün kitaplarını almak istediğimi söyledim. Vazifeli şahıs, hemen kitap setini getirdi. Yazarın kaset ve CD’lerinin de olduğunu söyledi. Onların da tamamını almak istediğimi belirttim. Hemen getirdi. Parasını ödeyip, teşekkür ettim. Yolda kitap ve kasetlerin ağırlığından belim ağrıyordu; ama ruhumun üzerine çöken kara bulutlar yavaş yavaş dağılıyordu.
Beni iliklerime kadar üşüten kuru ayaz hafiflemişti. Kâinatta derin bir sessizlik vardı. Kitabın satırları bir film şeridi gibi beynimden geçip kalıcı izler bırakıyordu. Ümit, beyaz bir güvercin olup gönül pencereme konmuştu artık. Yelkenleri muhalif rüzgârlara dayanıklı bir gemi değildim; ama sonu aydınlığa çıkan bir yola girdiğimi ve beni duyan birinin olduğunu biliyordum artık.

 

Asırların Dilinden Işık Süvarileri Ocak 31, 2009

pll

Bir insan, bütün hayatını başkaları uğruna nasıl feda edebilir? Eminim ki bu soruyu duyan birçok kişi: ‘Bu devirde böyleleri kaldı mı?’ diyecektir. Günlük meşgalelerin arasında pek fark edemiyoruz belki, ama çocuklarımızın geleceği için dünyanın dört bir yanında varlıklarını feda etmiş yiğitler; akıncılar misâli, anadan, yârdan, serden geçerek kalb ve zihinleri aydınlatan ışık erleri var. Sibirya’nın -50 derece soğuğunda veya Afrika’da 40–50 derece sıcağın hüküm sürdüğü ülkelerde yeni bir dirilişin soluklarıyla, yanık gönülleri gülşene çeviren alperenler var.

Bu destansı tablolar layıkıyla nasıl anlatılmalı? Zihinlerdeki peşin hükümler, kalblerdeki düşmanlıklar nasıl kırılmalı? Bunun cevabını bulmak, bu gönül erlerinin ortaya koydukları muhteşem destanın yeni nesillere aktarılması için elzem değil midir?

Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî, Fuzûli, Bâki, Şeyh Gâlip, Âkif ve diğer büyük söz ustaları çağımızda yaşamış olsalardı, bu destansı tabloları nasıl anlatırlardı?
Bu yiğitleri gelecek nesillere ulaştırmak adına hangi muhteşem eserleri verirlerdi? İsterseniz gözlerimizi kapayalım ve maziye doğru bir seyahate çıkalım.
Bakın! Şu karşımızdaki nur yüzlü sima; Derviş Yunus ne diyor:

Gönüllerde gül misâli,
Açar Sen’in bu erlerin.
Bülbül gibi daldan dala,
Uçar Sen’in bu erlerin.

Şefi Sen’sin, Sen’de berat,
Meftunların geçer sırat,
Kevserinden âb-ı hayat,
İçer Sen’in bu erlerin.

Halk içinde dilden dile,
Bahçelerde gülden güle,
Derviş misâl ilden ile,
Geçer Sen’in bu erlerin.

İsmin gelir, nurlar yağar,
Cümle âlem aşka doyar,
Şu dünyada diyar diyar,
Göçer Sen’in bu erlerin.

Yunus yanar aşkın ile,
Gül yolunda döner küle,
Reyhanını kızgın çöle,
Saçar Sen’in bu erlerin.

Yunus, hey koca Yunus! Yine gönlümüzü gülşene çevirdin. Büyük velînin ellerinden öpüp, seyahatimize devam edelim. Şu ağacın altında oturan ak sakallıyı gördünüz mü? Bu kişi, muhteşem gazel ve kasidelerin sahibi Fuzûli. Leylâ ile Mecnûn’u, Su Kasidesi’ni yazan büyük edîp. O da geleceğimizin haberini almış. Işıktan sözleriyle ışık erlerini anlatıyor:

Bu erler ki aşk oduna, öylesine yanmışlar,
Yoluna ol Habib’in bin canla inanmışlar.
Gayretlerin cümlesi vuslat-ı Ahmed için,
Meftun olup ahrete dünyadan usanmışlar,
Az meyletse gözleri diyarına haramın,
Dünyayı üstlerine yıkılacak sanmışlar.
Susuzluktan kırılıp cümle âlem yanarken,
Ateş-i aşk badesin içe içe kanmışlar.
Bataklık ortasında derler ki, açmaz bir gül,
Karanlık dehlizlerde gülzâre bulanmışlar.
Dırahşan simalardan süzülen aşk teridir
Cehle kör olmuş, lâkin ol Hakk’a uyanmışlar.
Dök gönlünü Fuzûli, bu erler huzurunda,
Medhlerin işitince, ar edip utanmışlar.

Büyük şairin ellerini öpüp veda ettikten sonra, gelin bir başka dev kamete uğrayalım. Izdırapla geçen yılların muzdarip şairine. Hep bir Âsım bekleyen, yüreği yaralı, gözleri ceyhun, hayatını İslâm uğruna feda etmiş bir büyük âlime, mütefekkire. Millî şairimiz demekle her zaman iftihar ettiğimiz Mehmet Akif’e. Taceddin Dergâhı’nda, sedirin üstüne oturmuş, gözleri ufuklarda, sağlığında dünyanın dört bir yanına dağılmış olduklarını göremediği Âsımları için, devrimizin alperenleri için, tarihe not düşüyor. Bu büyük kametin kalbinden damlayan aşk nağmeleri neymiş görelim:

Âsım! Bu gelen sen misin, yoksa hayalin mi?
Rüyalarımda gördüğüm, o en son hâlin mi?
Hasretinle yıllar yılı bekleyip durduğum,
Şu masum millet için ne hayaller kurduğum,
O menba-ı cesaret, cevval, cesur, özü şanlı,
Sen misin söyle bana, o yiğit delikanlı?
Söyle ki ruhumun bitmez ızdırabı dinsin.
Kaç asırlık bipayan nevhalar ki tükensin.
At üstünden toprağı, dirilsin artık ölü.
Gülsün artık bu demde bahçemizin bülbülü.
Çehrende bir gül, çehrenizde güller,
Birazcık üfleyin ki ateşe döner küller.
Ateş-i aşk gerek bize, çerağını yakmalı,
Muzdarip gönüllere su misali akmalı,
Diyerek, akıncı cedlerinden ilham ile,
Bendini yıkıp taşmış, benzeyen coşkun sele,
Şark, garp, cenup, şimal, dört bir yanda atlılar,
Her biri berk gibidir rüzgârdan kanatlılar.
Bu ay yüzlü simadan aşk yağar yeryüzüne.
Bin bir ümit yangını bakınca nur yüzüne.
Kâinat semasına bir güneş ki doğuyor,
Rahmetin şuaları karanlığı boğuyor.
Ey millet! Bu gençler ki beklediğin erlerdir.
Leylini nehar eden mukaddes yiğitlerdir.
Dört bir yana dağılır bu ışık süvariler,
Canlanır o an sanki Müslimler, Buhariler.
Bastıkları topraklar, gülşenlere çevrilir,
Cehaletin putları ilimlerle devrilir.
Dillerinde kelâmlar, ellerinde kalemler,
Yeni bir dirilişin muştusuyla âlemler,
Bayram yapar Şark’ın tâlih-i makûsunda,
Bütün akvam-ı beşer, bu hâli izleyip dursun da.
Görsün medeniyyet denilen hakikat nedir.
Garp ki anlasın hâlini, hâlâ yerlerdedir.
İnsanlık denen o âli mefhumun aslı,
Anlaşılır ancak idrak etmekle bu faslı.
Sonunda görürüm ki yıllar yılı milletin,
Çekmekten yorulduğu bitmeyen bir zilletin,
Devası bu gençlerin eliyle mümkün ancak,
Vefakâr sine gerek bunları anlayacak.
Bildim ki bu doğan sensin ufkuma, Âsım!
Dindi artık muştunla dinmez dediğim yasım.

Ellerinden öpüp, yaralı şairimize de veda ediyoruz. O’nu ümit gözyaşları içinde bırakıp gitmek bize zor geliyor. Bir milletin ızdırabını bütün benliğiyle hissetmiş bir insanın, bu asrın alperenlerini görüp de ümitlenmemesi mümkün müdür?

* Yazıda şairlerimize atfedilen şiirler, yazarımız Ahmet Buğra Bey tarafından, o büyük şairlerimizin şiir teknikleri ve üslûpları taklit edilerek kaleme alınmıştır.

 

Yalnız Adam Ocak 24, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:38 pm
Tags: ,

NE HANIN vardı, ne de hanedanın var. Ne karizman, ne de entelektüel kimliğin… Kayıptın kimilerince… Yalnızdın, yalındın, ama yılgın değildin.

Sade ve sivildin… Senin en sevdiğim yönün de bu… Üç devrin değişimini gördün, elbiseni hiç değiştirmedin. İsimlerin ve resimlerin değişmesiyle hakikat değişmezdi, fakat senin duruşun ve elbisen hakikatin değişmezliğinin resmiydi.

Tutarsızlıklar hiç tutunamadı sende… “Zalimler için yaşasın cehennem” derken, hapishane penceresinden bakarken liseli genç kızların istikbali için ağlayabiliyordun. Rus kumandanına ayağa kalkmazken, jandarmanın dur demesine sükûnetle uyuyordun.

“Namaz kılmayan haindir”in ardında sonuna kadar duruyor, sürgünleri hapisleri göze alabiliyordun. Gözünden ve özünden ölüm hiç ayrı düşmüyordu. Zevk zevzekliğinden ziyadesiyle uzak bir zahiddin…

Çok inceydin… Kendi ölümüne gülerken, yelde savrulan kavak yapraklarına, ölüm adına ağlayabiliyordun. Sinekler bile sende sükûnet buluyor, tahtakuruları hakikatinle hayatta kalıyordu.

Sevgi ve şefkat sinen etrafında, ateşe atılmaktan çekinmeyen kelebekler gibiydi dostların… Davetine icabet edeni hiç unutmadın, hiç de utandırmadın. Satılmadın, satmadın kimseyi…

Herkesin hatırı vardı yanında… Hatıraları hatırladıkça hicap ediyoruz halimize… Halinle hallenseydik, hal-i âlem böyle mi olurdu?

Casusu bildiğin halde tecessüs etmiyor, köpeğin bile gıybetini ettirmiyordun. Sana zulmedene, belki hidayete gelir umuduyla, şefkat elini uzatıyordun. İdamı reva görenlere hakkını helal ediyordun.

Hâlâ anlayabilmiş değilim başkasının imanını kurtardığında, vücudun cehennemde yanarken gönlünün gül gülistan oluşunu… Menfaat adına bir kırıntı dahi gönlünde yer etmemiş ki, cennet bile sevdan olmamış… Yavan yüreğim nasıl anlasın?

Sıcak odalarda, rahat koltuklarda okuduğum kırmızı kitapların hakikatiyle kalbim yansaydı belki bu kadar yavan yaşamazdım. Nurlarla dağlansaydı yüreğim, dağınık düşüncelerim ulvileşerek yükselirdi.

Tefekkürü terk etmedin, hayat adına ölümü haykırdın hep, sabır sadrından dökülen hamd damlarıyla ubudiyet çiçekleri açtı… Çiçek bahçesine döndü hapishane koridorları.

Zehrin tesiriyle kendine geldiğinde gözyaşlarına boğulmuştun bir hapishanede koğuşunda. Ağlayışın ne kahırdan, ne de hastalığındandı, akşamki zikrini yapamamaktandı. Zikrin lezzeti bütün elemleri ve emelleri def ediyordu.

Sen ki yokluğa ermiştin, varlar seni nasıl anlayabilirdi.

Seni anlatıyor değilim, olamam da… Anlayışsızlığıma anlayış göstereceğini bilmem cesaretlendiriyor beni. Sana uzak olsam da yakınlığını esirgemeyeceğini biliyorum.

Ham hayallerle hamlaşmış hayatta kayıyor olsam bile, şefkat elini uzatacağın ümidi dolu içimde. İçimi açıyorum sana, beni ayıplamayacağının rahatlığıyla söyleşiyorum.

Milyonları bulan ordunda bir nefer olarak cehalete, zarurete, ihtilafa savaşmak istiyorum… Sanat, marifet, muhabbet silahlarıyla…

Hanedanın yok ama milyonları bulan evlatların kıtaları kuşatıyor. Küfrün belini kırmıştın himmetinle, talebelerin boynunu koparacak inşallah. Yeryüzü yeniden saadet asrının kokusuyla nefeslenecek.

Nefeslerimizi nefislerimizin esaretinden kurtardığımızda kıtalar da kurtulacak. Kaçtığımız ölümün ardısıra koştuğumuzda kâinat da bizimle beraber koşacak.

Ey yalnız adam, belki o zaman sana biraz olsun yaklaşmış oluruz.

Hüseyin Eren

 

Nerdesin Ocak 8, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri — La Reverie @ 12:26 pm
Tags: , ,

yunusum_deniz_gitme_1

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin, (ba’suba’del mevt)imizin müjdecisi? Istırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekledik durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “bu O’dur” deyip, (seniye-i veda) (1) tür­küleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla tesel­li olup durduk. Her gün, bizim için tasa ve kederden kadehlerle dolu gelirken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyordu; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye.

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatiri yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, porsumuş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir. Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen; kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuz­larımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inad, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler bu uçsuz bucaksız beyabanda, gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir (sabr-ı cemil) (2) çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlem­de, kaç defa sinekleri kartal, elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun.. Karşılaştığımız minarekâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanı­mızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu.. Zaman bizim için hep muharrem, ze­min kerbelâ oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kara­ran ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlerken, her yüzde seni arıyor, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz.

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdik­lerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dün­yalar kement olamadı. Pürvefâ ve yürektendin.

Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir kara sevdalı gibi girdiğin bu yolda, “girdik reh-i sevdaya” bize onur, bize gurur lazım değil, demiştin.

Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun. Nerdesin Hubeyb!. Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kalakala omuzların üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab!.
‘Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventle­rinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vaveyla sal­dın ki, art arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizansın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Kostantiniye’ye (3) giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabe­ler, yerlerini ümranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk el­de edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki…” sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara karşı inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek yüce idealin uğrunda devam ettin. Söyle Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım yiğidim, Halid nerdesin?.

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan men etmişlerdi. Hani, o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kar­deşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet et­me kararında idin. Dilbeste olduğun O zat aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir laf ettin mi?. Değilse; o ne sada­kat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde?.
Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dün­yayı iki hükümdara az gören bir hükümdar.. İranlı kapıkulun, Memlukler köle­lerindi. “Şiirler pençe-i kahrinden olurken lerzân”, (4) sen tutdun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını tavsiye ettin. Sen nesin! Sofi misin? Derviş misin? Yoksa yer de gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin?.

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim da’vet türkülerini söylerken, kırık mız­rabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhat, bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.” (5) Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yılı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayal­lerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın ha bire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir.

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar di­zecek, yüz bin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gön­lümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız.

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın,şöhretin, mansıbın aydın ümit­lerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme.

____________

(1) Seniye-i vedâ : Veda yokuşu

(2) Sabr-ı cemil : Güzel sabır.

(3) Kostantiniye : İstanbul.

(4) “Aslanlar, kahrının pençesinden titrerken”

(5) “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onun terennüm ve ifade imkânı yoktur”

(Sızıntı Dergisi- Mart 1981 Yıl :3 Sayı :26)

 

Ey Yar!.. Kasım 25, 2008

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:54 pm
Tags: ,

card01lh5

Sen bir çevir yüzünü bak neler yazacak güncemin önsözünde…
Kıyılarıma vurdun kimsesiz kimsesizliğimin.

Yakama yapışan afilli yalnızlıkların en parlak ışıklarını bu gece senin için yaktırdım, sensiz diyarımın uşaklarına elpençe durdular hiç bir yana eğmeden başlarını.
Hep aynı oyunda yer almayı hazmedemeden akla ziyan yanlarla, yine benim boş günceme başıboş bakışlar savurdular.
En sevdiğim renk siyaha döndü ben daha kabul beyanlarımı sunamadan.
Baktığımla gördüğüm ayrı olabilirmi(ş) bu sonucu bulmalıyım eğik yaşam felsefelerinden.
Tam üzerindeymişim elvedaların, hoşçakalların, kendine iyi bakların…
Bakabilsem. Serin serin esen ekim rüzgarları bu sefer daha mı çok canımı acıtıyor ?
Yoksa artık alıştığım değişmez rollerime kendi kendime yorumlar katarak acı derecesinin katmanlarınımı yokluyorum? Hangi basamakta üstüne basıp geçmişim, hangi duraktan vakitsizce ayrılmışım, hangi telefona yetişememişim.
Evet acıya kanıyorum. Heybemi çevirsem gözler önüne onun adını çıkartınca bomboş bana kalan buz gibi sessizliklere ecel makamında göz kırpıyorum.
yeniden hoş geldiniz hoş karşılanmayan ağır yanlarım…

Kulaklarıma soğuk hücrelerin volta sesleri doluyor. Küçücük pencerelerden dışarıya bakmayı bilmem ki ben. Büyüyemeyen azımsanacak kadar az kalmışlıklarımla, zaten kumdan olan kaleleri yıkmayı bilirim.
Onar(a)mamayı, boya(ya)mayı, kapat(a)mamayı bilirim.
Soğuk duvarlara yapışır bir el, geç kalmış mavi yolculukları umuda katar, arkasını yasladığı korkulu uykuları geçmiş bir hikayenin önsözü sayar. Kanayan yaralarının kabuk bağlamış geçmiş beyanlarını saklamazken, her neşter izinin manası anlamlı değildir hikayesinde.
Bana yine ne mi kalır ?

Aramamak neden olmuşlukların sebeplerini. En çok da bu manasını bilmediğim yaşamda sebep sonuç bağlantısının arasında kal(ma)mak, sor(ma)mak, kanat(ma)mak geçmişi.
Adıma ne karalar çalındı haberim olmadan, köhne mezarlıklarda kurumuş ürkütücü yeşili unutulmuş dallar gibi suretim adına boyandı, savunması gereksiz görülerek gördüklerimin en acı millerle dağlandı göreceklerine umutla bakan gözlerim.

Ama olmadı işte.
Bir ufak kıpırtı var sadece adını yazgıma ekleyeceğin günü bekleyen. Fark edilmeyen ve susturulmaya güç yetirilemeyen. Savruluşlarında beni de gelecek olanın varlığına inandırıp solmasına izin vermeyen duvar çiçeklerimin.

Kaygım yok zamana karşı, sadece dur durak bilmez bir telaşım var. Aynı denkleme eş değer değil mi ki anlamı. Her yeni telaşta kaybediyorum bilmediğim adını. Haykıracak gücüm var, bir eklesen adımın yanına resmini. Korkak değildim aslında oyunlarda kandırılmadan önce. Yenilmeden diyecek gücüm bile yok; çünkü hiç mağlup edilmeden hep kandırıldım adım oyunun en tenhalarında. Şimdi senin oyununda başı çekmek var listemde. Senden vurmak, seni kazanmak, sana yazılmak.
Kimsen çık gel soğuk yataklarından. Gözlerimin akı gölgelerle hemhal, aynı yola bakıp aynı türkülerle uyanmaktan yorgun. Yeni yeni notaları yazdır dilime, yeni yeni şiirleri koy kapımın önüne.
Ama gel artık…

Düş bu bitmeyeni de olur,
Kabuslara vurmayanı sonu,
Ecel terlerini gecelerime salmayanı…
Olur, de yalnızca kulağıma. Fısıltıların dünyamı inletir inan. Güncem baharlarla filizlenir.
Takvimler neye çalarsa çalsın, yollara salmam beşinci mevsime adını yazmadan seni. Yeter ki yollarıma gölgen düşsün…

Ey yar !…
Sen bir çevir yüzünü…

Tuba Yılmaz (Eleminaz)

 

Yüzüme mahsus hüzünlerim Ağustos 11, 2008

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:31 pm
Tags:

Ben vardım ve yüz çevirdi bulutlar. Ben vardım huzura, kapılar kapandı. Kapısında yattım, köpeklerle sabahladım, tiz bir çığlık gibi geçti içimden geceler, nemli bir rüzgar olsun okşamadı saçlarımı. Ben yürüdüm ve benle yürüdü uzaklar. Saralı değildim. Veremli değildim. Hummalı değildim. Yağmur susuzu dualarım vardı. Yüzüme mahsus hüzünlerim vardı. Bir damla gözyaşına muhabbetim ve hasretim vardı.

Ben geldim ve şehirden el etek çekti yağmurlar. Islak kaldırımlara sürdüm ellerimi, yüzümü oluklara uzattım… Allah’ım.

Ben vardım ve yüz çevirdi bulutlar. Ben vardım huzura, kapılar kapandı. Mücrimlerle anılmak yazıldı alnıma. Vebalılarla bir sürüldüm şehirlerden. Yağmur susuzu yüreğimle mecalsiz kalakaldım dağlar başında.

Bütün kapılar kapandı. Yolların sonu, dibi karanlık ve mustarip uçurumlar. Çok zamandır bulutsuzum. Sitemim var. Susunca dağları ürperten kahrım var. Hasretinden çatlamış dudaklarım var. Ah kimsenin geçmişe bir vefa borcu yok ve yarın, pek karanlık hep eyyam-ı buhur… Alnımda yağmursuz mührü var.

Yağmurla büyüyor dağlar. Tek ü tenha bir ağaçtan ummana el uzanıyor. Kıyılar, coştukça coşuyor şehrin çocuklarıyla. Yağmurla boğuluyor dünya, ben, toprakla boğuluyorum. Bu kirli, kaypak şehre, ucuz hesapların insanlarına yağıyor yağmur; caddeler, kirli çatılar yağmurla yıkanıyor; çocuğun, bebek arabasından düşen ayakkabısının teki logarlarda boğuluyor. Bebeğin ayakkabısına düşen yağmur için olsun nelere ihanet etmezdim. Ne kadar da çaresizim!..

Ben vardım ve yüz çevirdi bulutlar. Ben vardım huzura, kapılar kapandı. Tevbelerimden başka azığım yok. Siyaha çalan rengim ile cahiliyye Mekkesinin pazarlarında alınıp satılan bir kölesiyim yağmurdan uzak. Hava kuru ve sıcak. Öylesine sıcak ki gölgesi uzuyor güneş neye çarparsa. Yağmurlar uzuyor uzak… Kayalara yağan yağmur kadar nasipsizim. Yağmur uzak.

Bulutların benden beklediğini yüreğime yaz Allah’ım…

İbrahim Talha

 

Bir yer var hayalimde… Ağustos 11, 2008

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 12:08 pm
Tags: , ,

Bir Yer Var Hayalimde…

Gözlerimi kapadım…

Bir yer var hayalimde…

Kalbimin tatilinde gezintiye çıktım…

Hissediyorum, son nefesime kadar içime çektiğim tüm duygularım peşimden koşuyor…

Hayallerim arkamdan ağlarcasına bana bakıyor..

Bir yer var hayalimde…

Temiz bir sayfa açılır ya yüreğinde, işte öylesine bir huzur veren mekân…

Dinlenmekse, ardında bırakmaksa, iyi-kötü her şeyi ve tüm korktuklarından arınmaksa, işte, ben onu bekliyorum…

Ve kazanmaya çalışıyorum, dünya denen sahnede rolümü iyi oynamaya adıyorum aldığım her nefesi…

Attığım adımları bu senaryonun sahibine, yaradanıma yöneltiyorum.

Ve tüm yaptığım güzelliklerin yanına bir tebessüm konduruyorum…

Bir yer var hayalimde…

Ne zaman okusam, ondan bahseden en yüce ve en son kelamı, bir mutluluk ilişiverir yanıma..

Bir beyazlık kaplar içimi…

Gezdiğim hiçbir yere benzememeli ve daha önce kimsenin düşlerine girmemeli..

Şimdi sabrediyorum ve bekliyorum kalbimin tatilini…

Ne zaman arınırsa sahte putlardan, ne zaman bir güneş sızarsa içerisine ve

bir gün durmak için emir alırsa, işte o zaman çıkacağım asıl olan tatile… Bu

hayata göre, düş sayılan gerçek âleme yol alacağım… Ve ardıma bakmadan

koşacağım, beklediğim derinliklere…

Bir yer var hayalimde…

Günahıma “dur” diyen bir eldir, o içimde… Ne zaman kötülüğe dalsam ve

karanlıkları çağırsam aklıma, hayalimdeki o yer gelir ve dağılır tüm

sahtelikler, tüm vesveseler…

Bir değer katar, bir anlamı olur hayatın… Çünkü bu dünya olmadan onu hiç tanıyamazdım. Hiç sevemezdim, önüme çıkan hayatın engellerini…

Asıl yerimin orası olmasını ne çok ister yüreğim… Ümitlerimi hep saklarım,

tâ ki, son âna dek, son nefesimde hep yaradanımı zikrederek kabul edilmeyi

isterim, ruhumun tüm keşfedemediğim sırlarına elveda diyerek…

Bir yer var hayalimde…

Düşlerime sığdıramadığım, rüyalarıma ağır gelen bir güzellik temellerinde…

Uğruna canlar feda edilen, adına şiirler yazılan, yaradanımın büyük vââdi olmaya layık olan harikalar diyarı…

Şimdi heyecanlıyım… Kazanmalıyım… Hayallerime giden yolda nefsimle

oyalanmamalıyım… Ardıma bırakmalıyım şeytanın benle uğraşlarını… Vakit

var mıdır bilmezken ilerlemeliyim ve hatta koşmalıyım dosdoğru yol üzerinde…

Eğer rüzgar eserse yüreğimde, bir fırtına koparsa, hayallerimin üzerinde,

sarılmalıyım Rabbimin emirlerine ve değişmeliyim hayallerimi, o güzel mekânı

ve huzurumu, dünyanın vââdlerine…

Çünkü bir yer var hayalimde…

Adına “cennet” denen bir yer… Özlüyorum… Bekliyorum… Ve kalbimde ona koşuyorum…

-Fatma Aladağ-

 

Kalbin hiç secde ediyor mu? Ağustos 5, 2008

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 2:12 pm
Tags:

Kalbin secdesi, âzaların secdesi gibi değildir.
İnsanın âzaları, yüzü ve elleri secdeye gider. Burası açık.
Fakat âzalar secdeye gittiği gibi secdeden gelir de.
Yani insan ne kadar secdeye kapanıyorsa, o kadar da secdeden kalkar.
Kalkmayacak olduğunu bilen kaç kişi secdeye gider?
Azalar kalkabildikleri sürece secdeye kapanırlar.
Kalp ise kalkmamak için ve kalkmamak niyetiyle secde eder. Bir kere secdeye kapanmaya görsün,
bir daha kalkmaz, kalkmayı istemez, beceremez de zaten.
Ey talib, asıl marifet kalbin secdesidir; âzaların secdesinden maksat da kalbi secdeye davettir.
Sen bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?
Nedir secde? diye soruyorsun.
Bir kere daha söyleyeyim: Secde hiç olmaktır, hiçleşmektir. Hiçleşmek ise, aslâ bir daha kalkamayacağın
bir biçimde yüz sürmektir toprağa!
Sen bu secdenin izini, alınlarda değil, kalplerde ara!
Eğer bir kalpte bu türden bir secdenin izini buluyorsan, hiç tereddüt etme, yüz süreceğin
toprağı bulmuşsun demektir.
O hâldeyken bırak kalbin o kalbe secde etsin !!! ….
DÜCCANE CÜNDİOĞLU
”S E C C A D E T A H T I M, S E C D E
SALTANATIM
VE
KULLUĞUM SULTANLIĞIMDIR. “

 

Aşk..Öyle istemek ki..Kavuşmak mecbur kalsın.. Ağustos 4, 2008

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:03 pm
Tags: ,

Çaresiz kalmıştı Leyla’da…

Kavuşmak imkansızdı…

İhtiyar, tatlı-sert yol gösterdi;

“Gir şu odaya; çağır Leyla’yı..”

Aklı almadı önce..

Pek de inanmamıştı..

Ama yapacak da başka bir şey yoktu…

Çaresiz adam, çaresiz girdi odaya…

Sayıkladı günler boyu, geceler boyu…

Çıkmadan o odadan, çağırdı Leyla’yı..

Kırk asırdır yandığı aşkı,

Daha kırk vakit dolmadan…

İşte geliyordu…

İşte görüyordu;

Leyla, kendisini çağıranı ararcasına geliyordu…

Korktu genç adam..

Anladı genç adam..

Unuttu genç adam..

Gidip sarıldı ihtiyarın eline..

“istersem olduğuna göre..

Çağırırsam geldiğine göre..

Bana AŞK’ı öğret!..”

Dedi ki ihtiyar:

“Bu kainat..

Aşkına yaratıldı Sevgili’nin..

Sen AŞK’ı ne sandın?”

AŞK…

Öyle istemek ki…

Kavuşmak mecbur kalsın…

-murat başaran

 

Sorma Bana “Hangi Aşk” Diye Ağustos 2, 2008

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 5:09 pm
Tags: ,

Aşk…

Namlusu kalbime doğrulmuş…

Tetikte bekler…

***

Barut değil, gül kokusudur sızan…

***

Ya Rabbim!…

Senin sevdiğindir sevgilim…

Düşmanın; düşmanım!

Bu, benim inancım…

Ve aşkım…

***

“Yaratılanı sevmek; Yaratandan ötürü…”

Sevebilmek…

Sevgiyi Yaratandan ötürü…

***

Derviş; aşk adamı…

Dergah; aşkhane…

İbadet; sevgiliye muhabbet…

***

Su nasıl kaynar gönül ateşiyle?…

Çiçeklerin zikri nasıldır ve kimler duyar?

Ve Ferhat’ın dağları erittiği ateş, Şirin’in aşkından ibaret midir?

***

Sorma bana “Hangi aşk?” diye…

Ve aşktan korkma!

***

Bir göz açıp kapayıncaya kadarsa ömür…

Aşk sonsuz olmalı…

“Aşk nasıl sonsuz olur?”

Bunu sormalı…

***

Aşk…

Namlusu kalbime doğrulmuş…

Tetikte bekler…

Barut değil, gül kokusudur sızan…

Gül kokusu;

Bulur doğruyu…

***

Namlu kalbime dayanmış…

Sorma bana “Hangi aşk?” diye…

Ve tetik;

Titrer durur “Allah” diye

Murat Başaran