Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

mankurtlaştırılan körpecik fidanlar Ekim 2, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:25 pm
Tags:

Kendi değerlerine, “ben”ine yabancılaştırılma operasyonu. Diğer bir deyişle doğaya, toprağa, öz değerlerine, insana en büyük değer veren yaratıcıya, topluma, ahlaki olana kin nefret besleyerek küçümseyici bir eda takınarak kâinata sahip olmaya çalışmak…

Bizler topraktanız ve ona aitiz. Ey dünya ana, senin üstünde attığımız her adım kutsal biçimde atılmalıdır. Her adım bir dua olmalıdır.

Kara Geyik, Sioux Kabilesi

Kendi değerlerine, “ben”ine yabancılaştırılma operasyonu. Diğer bir deyişle doğaya, toprağa, öz değerlerine, insana en büyük değer veren yaratıcıya, topluma, ahlaki olana kin nefret besleyerek küçümseyici bir eda takınarak kâinata sahip olmaya çalışmak…

İçinde büyüdüğü sisteme, inandığı dine, yetiştiği çevreye düşman olmak…

Her şey küçümsemeyle başladı. Yeri gelince hor görüldü Müslümanlar, yeri gelince aşağılandı. Amerika’nın 11 Eylül saldırılarından sonra ortaya attığı “Müslüman terörist” kavramıyla alnına terörist yaftası bile yapıştırıldı.

Nezaketiyle, hoşgörüsüyle, kibarlığıyla, yeri geldiğinde dimdik duruşuyla eğilmeyen, tatlı dilli, ağzını bozmayan, ağzı bozuklara ağzı bozukların küfürleriyle cevap vermeyen, gaza gelip de pimi çekilen bomba gibi patlayıp sonra da pasifize edil(e)meyen bir Müslüman perspektifi oluşturmak bu kadar zor mu(ydu)?

Nefsimize yenildik, menfaatimize boyun eğdik. Anlayışsız davrandık. Rabbimizin “tezini güzel savun” emrine itaat etmeyip, tezimize ihanet ettik. Tezimize ihaneti idrak edemedik, fildişi kulelerine çıkıp tekfir etme hastalığına tutuştuk…

Medeniyet kavramıyla oluşan değerlerimizi çarçur edip gömdük tarihin tozlu sayfalarına… Antikçağdaki yunan filozofları ile başlayıp batılı filozoflarla devam eden düşünme ve sonrasında inkâra kalkışma eylemine büyülendik. Özellikle de Platon’un “devlet” yapısına bağlanarak, insanın devlet için var ola geldiğini, insanın ihtiyaçtan dolayı toplanması gerektiğini ve devletin böyle oluşa geldiğini savunan bir sisteme asimile edildik… Kendimizden uzaklaştık, sistem(ler)e tabi olduk.

İnsanoğlu gerçekten çok enteresan… Fiile bakıyor ama faile bakmıyor, resmi görüyor ama ressamı görmüyor, şu muhteşem kâinattaki dengeyi görüyor ama bu dengeyi var edeni yok sayıp, bütün bu dengeyi tesadüfle açıklıyor. İşte gerçek özürlü… Düşünebiliyor musunuz Sultanahmet’teki o muhteşem yapıyı görecek ve tesadüf diyecek…

Ortada medeniyetsizlik var. Ortada kişinin aslında fark etmediği/edemediği bir tanrı algılayışı problemi var. Aynen Mekkeli müşrikler gibi inanış şekilleri, aksakallı dede bekleme düşleri var. Hayata müdahale edilemeyen, edilmemesi gereken bir tanrı algılayışı!

İnsan eğer Allah’a karşı sorumluluğunu asarsa eşyaya karşı da sorumluluğunu asar. Eğer bir insan kendini yamuk bir yere yerleştirirse her şeyi ters görür. Orman görse bütün ağaçları ters diye söker. Yani ters dönmüş bir mantık… Peki, Tanrı atama yetkisinin elinde olduğuna inanan bir insan türü ne yapar? Tanrısını kendi tayin eder… Bu insan acıkınca tanrısını yemez mi?… Bu insanın tanrılık iddiasıdır. Küstahlıktır!

Ali Şeriati’nin ifadesiyle “Av avcıya tutkun”… Böyle devam ede geldiği sürede de küçücük fidanların mankurtlaşması gayet normal. Bugün körpecik bedenler köprü altlarında hayal âleminde yüzmeye çalışıyor, küfrü sigara içer gibi içlerine çekiyor, gecesini gündüze karıştırıyor tatlı-zehirli sularda…

Camisinden çekiniyor, ezanından utanıyor, Kuran’ı hiçe sayıp okumuyor. Kendisine ihanet ettiğinin farkına varmadan yaşayan, yaşamaya çabalayan, insanı insan yapan erdemlerden uzak bir kitle ile karşı karşıyayız. Karşı karşıya da değil hatta iç içeyiz… Ölümü hatırlamamak üzere kurulu olan bu sistemde, kendisine şahdamarından daha yakın olan Rabb’den “daha nasıl kaçabilirim?”in hesabını yapan bir zihniyet…

Kendisinden kendisine nasıl kaçmaya çalışır insanoğlu? Akvaryumda okyanus hayalleri kurup, hayalleri gerçek olmayınca da akvaryumu nasıl okyanus ilan eder?… Her şeyin ölümlü olduğu bir dünyada, elbette ki dünya da ölümlüdür. Şu bir gerçektir ki dünya hiçbir zaman cennet olmayacaktır.

Biz, bu dünyaya sahip olmaya değil, şâhit olmaya geldik!
Biz, bu dünyaya eşref-i mahlûkat olmaya geldik!
Biz, bu dünyaya ölümle vuslat yaşamaya geldik!

Kurtuba Dergisi, Sayı: 14

 

Bir gülle bahar gelir mi? Nisan 6, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:10 pm
Tags: ,

bir-gulle-bahar-gelirmi

Sorun bu soruyu! Ya da soruyu şöyle sorun:
“Bir insan ne yapabilir ki?”
Herkes kendine dönüp sorsun: “Bir gülle bahar gelir mi?” ya da “Bir insan ne yapabilir?”
Bu sorunun cevabını merak edenler, kokusu çağları aşıp bize kadar ulaşan
“Medine’nin Gülü”ne baksınlar, âlemlere rahmet Hz Muhammed’e (sav) baksınlar.
Ki, O bir güldü Çölün ortasında açmış bir gül.
Bıtırak tarlasına döndürülmüş bir dünyaya baharı müjdeleyen bir gül
Cins bir gül fidanıydı, bu açık çünkü vahiy, adeta,
“Neden başkasını değil de beni seçtin Rabbim!” sorusuna bir cevap olsun diye,
O’nu şöyle tanıtmıştı:
“Çünkü, Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin!”
Bu gül fidanını Allah seçmişti Cebrail gibi cins bir bahçıvanın elleriyle,
vahyin projesine uygun olarak yetiştirildi. Vahyin O Gül’e dönük iki tasarrufu vardı:
Tanıtmak ve inşa etmek.
Ama daha çok da inşa etmek.

O’nu vahiy inşa etti. Öyle bir inşa ki bu, sonunda O, “ahlâkı Kur’an olan” biri oldu.
Adeta O, şu sorunun canlı cevabıydı:
“Kur’an’ı insana dönüştürsek, ortaya nasıl biri çıkardı?”
Bu sorunun cevabı belliydi: Efendimiz aleyhissalâtu vesselam.
O’nu kitaba çevirmek mümkün olsaydı, ortaya nasıl bir şey çıkardı?
Bu sorunun da cevabı belliydi: Kur’an vahyi
İşte O Gül, çölün ortasında tek başına açtığında, kimse bir
Gül ile baharın geleceğini düşünemezdi. Öyle ya; bir çiçekle bahar gelir miydi?
Eğer o çiçek baharı doğuracak bir bedeli ödemeyi göze alırsa, evet.
Bir çiçekle bahar gelirdi. Üstelik bu bahar bin bahara bedel bir bahar olurdu
Öyle ki, bu baharın getirdiği kokuyu bin güz silemezdi. Üzerinden geçen asırlar, o baharın yeryüzünü yeşertme potansiyelini yok edemezdi.
Ne kadar şiddetli geçerse geçsin, her kış istese de istemese de sonunda o baharın hizmetkârı olmak zorunda kalırdı.
Bir insan ferişteh olsa ne yapabilirdi ki?
Ferişteh olmasına gerek yok, ölümlü biri olarak dahi bir insan tüm bir dünyayı omuzlayabilir,
bıtırak tarlasına dönmüş bir dünyayı gülistana çevirebilirdi.
Yeter ki, imanı sınırsız bir imkân bilsin.
Yeter ki, O Gül’ün bıraktığı mirasa ihanet etmeyip sadakat göstersin.
Yeter ki, O Gül’ün kokusunu duyan bir yüreğe sahip olsun.
Hz Peygamber (sav) bir çiçekle gelen baharın, bir kişiyle yeryüzünün gülistana dönüştürüleceğinin en güzel örneğiydi.  Allah, O’nu bunun için “örnek” gösterdi.
Gül olmak isteyenlere, “adam” olmak isteyenlere, bıtıraklara karşı mücadele etmek isteyenlere…
O’nun örnekliği, en sonunda gelip bir ilahi yasanın şahsında somutlaşıyordu:
Bedelsiz ödül olmaz. Bakın şu örneklere: O, Taif’e bir umut diyerek gitmişti çünkü Mekke’nin kini, O’nun varlığını ortadan kaldırmayı düşünecek noktaya gelmişti.
Taif’te gülle karşılanmayı umarken gülleyle, taşla, küfürle, hakaretle karşılaştı.
Kan-revan geri döndü fakat Mekke’sine de giremedi.
Bu öyle bir bedeldi ki, artık “gücün bittiğinin, kuvvetin tükendiğinin” resmiydi.
Ve koyverdi çığlığını: “Bittim Ya Rabbi!”
Bu çığlığı bekliyordu öteler “Yettim kulum!” nidası bunun ardından gelecekti.
Çünkü, Allah’ın yasası buydu: Biten ve bittim diyene, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyene,
“Allah’ın yardımı çok yakın!” diyen bir Rahîm Rab vardı.
İşte, O’nun için ilahi yardım Sevr Dağı’nın tepesinde geldi.
Peki, oraya kadar çıkmak şart mıydı? Tepede gelen yardım, dibinde gelemez miydi?
Evet, öyle! Çünkü ilahi yasa bu Allah yasasını, muhatap Âlemlere Rahmet Hz Muhammed bile olsa bozmazdı.
Peki, biz neyi bekliyoruz? O evrensel Gül için bozmadığı yasayı,
biz dikenler için bozmasını mı? İşte bu olmayacak.

Dünyanın Gül’üne, sonsuz salât ve selam ile…

Mustafa İslamoğlu
 

Menekşe, Bilmek ve Ölmek Şubat 20, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:15 am
Tags: ,

Yarab sana döndüm yüzüm.. by rumma.blogcu.com.

Menekşe tutkusu olan bir kadın toprağa döndürüldüğü gün, menekşenin yaprağına usulca yağmur dokunur. O, henüz, toprağa döndürüleceği günün bilgisine sahip değilken, toprağa daldırmış olduğu bir kök menekşenin.

Ah menekşe, gözlerinde hareler. Gecenin içinde büyürken bir saatin tik-takları, kalkar bir ölüyü bekleyenlerin gözünden bir an için perde, dökülür boşluğa ansızın bir başka boşluğa takılıp kalmış bir bakışın anısı. Ruh ve ceset arasında gül ve toprak kadar aşinalık. “Gözün ruhu takip edeceği” an’a en yakın anlam, “sen razı, senden de razı”. Ah menekşe gözlerinde hareler, üstelik kadrin bilenlerin eline düşmüşken, vakti midir böyle çekip gitmenin. Ne sen ne ben bilirim.
Menekşenin bildikleri ile benim bilmediklerimi mukayese imkânım yok elbet. Bilmediklerimi bilmeme imkân yokken, bildiklerime güvenmemi benden kimse beklemesin. Ama yine de menekşe, sen bunları bilmezsin. Şair ne kadar teşhis etse de menekşe, sen bilici değildin. Yağmur usulca dokunurdu senin yaprağına. Yağmur bana da dokunurdu. Bu kadardı. Oysa ben bildim. Bilici olmam hem ödülüm hem cezamdı. Ölümü tadımlı bir nefistim, bir menekşeden ibaret değildim.

Menekşe, sen bu yağmurları bilmezsin. Bilmezsin nasıl olup da aynı davanın hem mağduru hem sorumlusu olduğumu. Menekşe, sen, gözlerinde kalacak son görüntü kadar kimin gözlerinde son görüntü olarak kalacağını merak etmenin ne demek olduğunu. Ah menekşe senin için ölmek rüzgâr olmak demektir. Bilmezsin ölümü, bilmezsin kendi ölümünü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu.
Ah menekşe, boynun bükük, ağır yükmüş ki senden alınmış bana verilmiş. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, demişim. Değil mi ki yaşam nedir, diye sorulduğunda ölüm benim, diye cevap veririm. Ama ölüm bensem, ölümü bilmeyen de neden yine ben’im? Ölüm neden, diye sormak; ölüm nedir, diye sormak kadar ağır menekşe, ama yine de, ölüm neden menekşe?

Ah menekşe, ben ölümlü olduğumu biliyorum da ölümün ne olduğunu bilmiyorum. O zaman bende bir eksiklik olacak. Zira evrende olan bir şeyi tanımadan evreni yorumlamaya kalkışamam. Ölümü kabullensem, ölümün, benim bildiğim, fıtratimin hakikatinde tecellisini bulacağını zannettiğim ölüm olmadığından eminim. Ölümü kabullenmesem, ne kadar denge arasam o kadar uçurumdayım. Kıyamet sonrası şaşkınlığını üzerinden atacak ruhun teslimiyetine şimdilik uzaktayım. Kıyamet kopmuş çoktan, bihaberim. Tufanlar sarmış dört bir yanı menekşe bilmezsin.
Ah menekşe, çevreni kuşatan her ne ki var, ruhunu tüm hacmince ona dökerek, sonra tutup özge bir nazarla temaşa ederek. Kendine özne, kendine yüklem. Kendine etken, kendine edilgen. Ölüm iki hece ama tek kişilik eylem.

Ah menekşe, keşke rüyalara bu kadar güvenmeseydim. Ya da rüyalara bu kadar güvenmişken göklerden toprağa düşmeseydim. O ses, yine o ses, hep o ses. Ah keşke bilmeseydim. Her şeyin her şeyden kaçacağı o günde, kalp de manasına şekil veren cümleden kaçacak, mes’ul. Ve sen hangi mana indiyse kalbine, kalbin ne şekil vermişse cümlelerine, ondan mes’ul olmanın ağırlığını bilemezsin menekşe. Bense mes’ulüm menekşe. Hem kalbimden, hem bilgimden. Hem ölümümden, hem cümlemden.

Ama menekşe, bilgi ölümün, kelâm da bilginin üzerinde yer alır. Kalu belâ: Evet dediler. Yaratılmışların içinde belâ diyen bir tek ben miyim? Bu yüzden mi ölümlüler içinde bir tek ben öleceğim? Ölümüm ne senin ölümüne ne kanadı kırık arı kuşunun ölümüne benzeyeceğinden, bir tek ben öleceğim. Çünkü ölümü bir tek ben bileceğim. Çünkü ölümlü olduğunu bilerek yaşayan bir tek ben’im. Ben ölümlü olduğumu bilirim de sen ölümlü olduğunu bilmezsin. Ah menekşe ne olurdu sen de belâ deseydin.

Ah menekşe, zihnimde olmayanın dilimde karşılığı yok. Dilimde olmayan da zihnimde yer almıyor. Hepsi ben’im. Hepsi yaşamak. Ah menekşe. Ne bulacağımı bilmemekle birlikte mutlaka bulacağımı bilerek girdiğim bahçede. Bir ağustos öğlesinde yapacak tek şey olarak bana kalan: Ağır bir kitabın sahifelerini usulca çevirmek anlamına gelen yaşamak. Menekşe de ölür; ama ölümlü olduğunu bilmez, ne ölmeden önce, ne öldükten sonra.

Ben ölürüm ve ölümlü olduğumu bilirim. Hem ölmeden önce, hem öldükten sonra.

Ah menekşe!

Ah menekşe!

Nazan Bekiroğlu- Mavi Lale

 

Ey Beklenen Şubat 7, 2009

oyyybhbjbjj

Ne kadar büyük ve ihtişamlısın! Kaderin, dünyanın da kaderi oldu hep. Eğer ölseydin -öldürebilselerdi seni- mezarın bir şehzade mezarı gibi küçük değil, kehkeşanları yutacak dehşetli bir karadelik olurdu. Senin köklerin bu kadar derin, dayandığın mânâ ise bu kadar zengindir.

Adalet, hak-hukuk, nizâm ve intizâm dimdik ayakta olmanla kaim; insanlığın huzuru ve saadeti, varlığınla dâimdir. Dün senin elini ayağını budayıp vücuduna kefen biçmeye kalkışanlar, acaba kendi kalemlerini kırdıklarının farkında mıydılar? Ya bünyeni içten çökertmeye çalışan kötü niyetlilere ne demeli? Onlar kendi bindikleri dalı kesen şuur yoksunlarıydı. Senin sarsılman ve sesinin kısılması, bak, nelere sebep oldu? Kaç asır geldi geçti, dost da düşman da yokluğunla inim inim. Bir zamanlar ağyarın gıpta ile baktığı o beldeler, şimdi ağyar elinde kan-revan. Ne onlar bulduklarından razı, ne de biz yitirdiklerimizden. Paramparça dünyamızda her gün türlü acılar yaşıyor ve her hakarete uğrayışımızda senin şanlı hatıranla avunuyoruz.

Kim bilir üst üste kaç hançer yemiştin de yıkılmamıştın. Besbelli, dostlarının vefasızlığı da vurmuştu seni. Bir gün ağır yaralı bir hâlde çekip gittin aramızdan, ardında bir sürü yetim millet bırakarak. Son Rehber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kendilerine haber uçurmanı bekleyen milyarlar da arkandan bakakaldı. Gidişin bizlere hicrân türküleri söyletedursun; varlığından habersiz yetişen nesiller de yaramıza tuz-biber ekti. Gür sesinden ve soluğundan yoksun bir çağın kucağına itilen bu talihsiz çocuklar, unutmalıydılar seni.. unutturulmalıydın (!). Ne adın anılmalı, ne destanın yazılmalıydı.. çeşitli perdeler altında nifak soluklayanlar, bir şeyi hesaba katmamışlardı. Çilekeş annelerimizin tevekkül edalı ninnileri ve doğar doğmaz kulaklarımızı dolduran ezan sesleri iz bıraktığın coğrafyadaki her ferdin genlerine işlemişti. Ruhunu kabzetmek çok zordu.

Ey beklenen!

Seni Hicaz’da nebatî hayata girmiş yarı ölü zannedenler, Anadolu’da yeniden kök saldığını ve yepyeni bir dirilişle ayağa kalktığını hemen anlayamayacaklar. Atını tımar edip sadağına ok yetiştiren fedakârlar da nasıl bir işe hâdimlik ettiklerini tam mânâsıyla bilemeyecek, art arda gelen fetihlerle şaşırıp kalacaklar! Aslında çok zaman önce bir katran ağacının başında, hasret dolu gözlerle yollarını gözledik. Derken, geleceğini müjdeleyen Zât’ın gözyaşlarını kürsüden gönüllerimize akıttık. Ve bir gün geri döneceğini biliyorduk! Sana ister ‘İslâm’ın Vahdet Rûhu’, ister ‘Muhammedî Rûh’, isterse ‘Millet Rûhu’ diyelim; biz hep birkaç asırdır seni bekledik.

Ve ey beklenen..

Şimdi hazır kendimizi bulmuşken, özümüzde parıldayıp duran hoşgörü ve sevgi meşalesiyle dünyayı aydınlatalım! Dört bir yanda tutuşturulan fitne ateşleri sönsün ve granitleşmiş sineler sâyende balmumuna dönsün. Allah’ın izniyle ne kışın ayazından, fırtınasından; ne de çöllerin yakıcılığından korkumuz var. Edâ etmeye hazırlandığın bu büyük vazifede, son devrin Ömerleri, Alileri ve Halitleriyle emrine âmâdeyiz.

Saffet Merdan

 

Tutun ki düşmesin ruhumuz Şubat 6, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:27 pm
Tags: , ,

rtrtrtr

“Sizi rüyada dahi göremeyenlerdenim. Sizi bir kere dahi hayalinde canlandıramayanlardan. Ne takatim vardı buna, ne de becerim. Biz rüyaların insanları değildik. Zor zamanların çocuklarıydık. Rüyaları dahi elinden alınan.
Ama biliyor musunuz? Bunu hiç dert etmedim. Etmek istemedim. Çünkü her yerde sizin izinizi gördüm. Sizin her varlığa düşen nurunuzun ışıltısıyla evrenin dili çözüldü. Dilsizlikten kurtulup O’nu anlatan sözcüklere dönüştü. O’nu anlatan bir şarkı gibi seslendi evren. Her varlık parçası suskunluğunu bozdu, en tatlı sözcüklerle O’nu anlattı. Evrenin dilinin sözcükleri sizinle kalbimize taşındı. Kalbimiz sizinle kederlerini teselli etti.
Siz bize kederin bile içindeki sevinci gösterdiniz. Kederlerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi bile sevdirdiniz. En güzel bir sabırla sabretmeyi, sıkıntılara göğüs germeyi tam tamına ancak bir tek siz başardınız. Siz bir sır çözücüsüydünüz. Sırlar sizin önünüzde çözüldü, sırlar önünüzde diz çöktü. Sözcükleriniz ne tatlı, ne kadar sahiciydi. Nereden öğrendiniz bunları?
Siz hep buradasınız. Yanı başımızda.
Bir rüyada bile yüzünüzü görmedim. Biliyor musunuz, bunu hiç dert etmedim. Çünkü sizi hep burada hissetim. Her iyiliğin, güzelliğin, hayrın içinde sizi buldum.
Her kasvetli yaşantıda aklımızı ışıttınız. Olaylara bakışınız, yüzünüzdeki bakış gibi imdadımıza yetişti. Sözcükleriniz en kalın kasvetlere yetti.
Ay ve siz. Siz ve ay. Dağlar ve siz. Siz ve dağlar. Siz ve arkadaşlarınız. Arkadaşlarınız ve siz. Kuşlar ve siz. Siz ve kuşlar. Çöller ve siz. Siz ve çöller. Siz ve eşleriniz. Eşleriniz ve siz. Siz ve tüm insanlık halleri. Tüm insanlık halleri ve siz.
Ne kadar çok şey yaşadınız. Yaşamadığınız bir hüzün kaldı mı sahi? Nasıl dayandınız tüm bunlara? Babanızın siz doğmadan öldüğünü ne zaman öğrendiniz? Öğrendiğinizde neler yaşadınız? Annesiz büyümek nasıl bir mahrumiyetti? Akranlarınızla oynarken onların “Anne, baba” diye seslenmelerini duyduğunuzda gizli gizli ağlar mıydınız, boynunuz bükük hisseder miydiniz kendinizi? Amcalarınızın yanında büyümek nasıl bir kırıklıktı? Eşiniz öldüğünde nasıl dayandınız buna? Ne olur söyleyin. Yalvarırım söyleyin. Özleminizi nasıl giderdiniz? Sevgili amcanız öldüğünde kalbiniz duracak gibi oldu mu? Hayat başınıza yıkıldı mı? Çocuklarınız öldüğünde hangi sözcüklerin bağrına yaslandınız? Ayrılık acısının sızısını ne ile dindirdiniz?
En anlamlı mucizelerinize dahi “Bu bir sihirdir” dendiğinde içinizde bir fırtına koptu mu? Kırıldınız mı? Kırıldığınızda kalbinizden geçen ilk cümle neydi? Size yüz çevrildiğinde O, sizden ne demenizi istedi ve siz ne dediniz? Taif’ten dönüşünüzde nasıl yakardınız Rabbinize?
Bu soruların yanıtları ruhumuzu üşümekten kurtardı. Ruhumuzu tuttu, düşmekten kurtardı. Sizin yanıtlarınızın dışında her cümle, gökteki yıldızlarla ısınmak kadar sahte ve yalancıydı. Yalan tek bir sözcük çıkmadı dudaklarınızdan. Sözcükleriniz heva ve hevesin semtine uğramadı hiç.
Ne kadar sahiciydiniz ve ne kadar güçlü.
Kederden kedere geçtiniz. Karanlıktan karanlığa geçirdi sizi Rabbiniz. Ama siz, her karanlıkta bir nur buldunuz. Sizin tecrübeleriniz olmasaydı biz sahici bir yaşamı nasıl bulacaktık? Siz bize hayatı sundunuz. En gerçeğinden. Bize hayatlarımızı sundunuz. Aydınlık ve karanlığı ile. Siz karanlığı dağıtan nur idiniz.
Biz ancak sizinle tahammül edebiliyoruz hayata, inanın. Sizin sözcüklerinizle. Sizin kalbinize ne iyi geldiyse, bizim kalbimize de ancak o iyi gelebiliyor. Sözcükleriniz ne kadar güçlü? Kalbiniz. O sonsuz derinlikli kalbiniz. Ne kadar güzel sevdi O’nu. Tüm davranışlarınız O’nun içindi, O’nu sevindirmek için.
Ayı neden çok seviyoruz biliyor musunuz? Siz sevmeseydiniz, biz ayı nasıl sevebilirdik? Gece vakti gözlerinizi dikip “Seni Yaratanla beni Yaratan aynı” demeniz aklımıza geliyor. Biz de sizin gibi seslenmeye çalışıyoruz aya. Ayı ne kadar güzel sevdiniz. Ay sizi ne kadar çok sevdi. Ayı her seyredişimizde gördüğümüz nur, sizin nurunuzun tecellisi oldu. Ve nurunuzla şimdi de buradasınız. Yoksa ayı seyretmenin bir anlamı olur muydu? Ya da aydaki anlamı biz başka nasıl bulurduk?
Sağ eliyle yemek yiyorsa bir insan ve bunu siz yaptığınız için yapıyorsa, bu eylemin içinde siz varsınız. Bir çiçeği incitmeyen bir insan, davranışındaki bu nezihliği sizden başka kimden öğrenmiştir ki? Ne kadar nezihsiniz. Ne kadar kibar, ne kadar ince.
Siz buradasınız. Yemeğe başlarken “Bismillah” diyorsak, bunu sizden öğrenmişizdir. Namaza başlama biçimimiz, namazdan sonra ettiğimiz dualar sizin dualarınız değil mi? Yoksa, biz nereden bilirdik en anlamlı duaları?
Belki bir rüyada bile göremedik sizi. Ama hayatımızın her halinde silinmez izlerinizi gördük. Kılıcınızın üzerinde “Gelmeyene gideceksin” yazıyordu. Biz size gelemedik. Siz bize geldiniz. Hoş geldiniz. Ne güzel geldiniz. Siz hep güzel gelirdiniz.
Evimize girerken sağ ayağımızı attık önce. Bunu sadece sizin için yaptık. Sizi hatırladık. Ağzımızdan nazik sözcüklerin çıkmasında sizi bulduk. İhtiyacı olan birinin ihtiyacını gidermemiz, sizin kalbinizdeki merhametin bir sonucu değil mi? Eğer hayat yolunda zerre kadar doğruluğun içindeysek bu doğrulukta siz varsınız. Biz doğru nedir ancak sizinle bildik.
Hayatımızdaki her iyiliğin sizin nurunuzdan çıktığının farkındayız ve bu, kalbimizi kalbinize bağlıyor.
Eğer bir insan bizden korku değil emniyet, düşmanlık değil kardeşlik ve dostluk görüyorsa bu, sizin burada olmanızdandır. Siz kâinatın en emniyet duyulacak insanısınız. Biz de sizin yolunuzda düşe kalka yol almaya çalışan yolcular.
Sizi özlüyoruz. Size duyduğumuz özlemi sizin gibi yaşamaya çalışmakla, sizin gibi teselli aramakla, sizin gibi sabretmeyi öğrenmekle gidermeye çalışıyoruz. Siz bize, size nasıl ulaşacağımızı bile öğrettiniz. “Ben size en güzel rehber değil miyim?” dediniz. Ne güzel dediniz. Bize hayatı öğrettiniz. Yaşamak ancak sizinle kolaylaştı. Siz “güzel ahlak” idiniz. Güzel ahlakı hallerimize kattıkça o hallerin içinde sizi buluyoruz.
İstersek sizi birçok şeyle hatırlarız. Hayata bakışınızla, çocuğunuzu sevme biçiminizle, ayı seyrederken ağzınızdan dökülen sözlerle, Rabbinize tanıklık etme biçiminizle, giyiminizle, dişlerinizi günde birden çok kere temizlemenizle. Ne kadar çok buradasınız. Siz her varlığın ve her zamanın kalbindesiniz.
Her davranışınız O’na bir yakarıştı. Kâinat sessizce konuşuyordu. Kâinatın sessizce konuşan en anlamlı diliydiniz. Sizin gibi yaşamaya çalışmamız da her daim bizi O’na götürüyor, bize O’nu hatırlatıyor. Siz ne güzel bir hatırlatıcısınız. Siz en güzel müjdeleyensiniz. Siz en anlamlı varlıksınız. Çünkü O’nu anlatan en güzel sözcük siz oldunuz. En güzel sözcükler de sizden çıktı. Sizin hayatta O’nu unuttuğunuz bir an bile olmadı. Bu sizin en büyük onurunuzdu. Ne kadar onurluydunuz. Biz de sizi hayatımıza katmakla onurlanıyoruz. Siz bizim için en büyük onur oldunuz.
Bize ne umut veriyor, biliyor musunuz? Biz de sizin dünyanızda çok önemli olduk. Üzerimize o kadar titrediniz ki. Dualarınızdaydık. Hüzünlerinizde, acılarınızda, şefkatinizde, merhametinizdeydik. Size sonsuz karşılık vermek isteriz ancak bunu yapacak takatte değiliz. Ama Rabbimizin size sonsuz karşılık vermesi için duadayız.
Sizi elimizden geldiğince hayatımıza katmaya çalışıyoruz. Daha çoğunu yapmak isterdik. Bu niyete sahibiz.
Biz ancak size tutunabiliyoruz, ancak size güven duyabiliyoruz. Sizin gibi yaşamak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.
Nasıl bu dünyada nasıl tuttuysanız ruhlarımızı, ölünce de teslim etmeyin azap meleklerine. İnsan olarak sizden başka hiçbir güvencemiz yok. Sizin kalbinizden başka güvenli bir kalp yok.
Biz zor zamanların çocuklarıyız. Bizden gözlerinizi ayırmayın lütfen. Yaşam tarzınızı yaşam tarzımız kılma gayretiyle size tutunmaya çabalıyoruz. Tüm hoyrat ellere rağmen. Biz size tutundukça sizin de bizi tutacağınızı biliyoruz.
Tutun ki düşmesin ruhumuz. Hiçliğin, yokluğun, karanlığın ellerine düşmesin ve yanmasın ruhumuz.”

MUSTAFA ULUSOY

 

Gitme, Kalbim..! Şubat 1, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:08 pm
Tags:

kalp

Kalbim, en kırılgan yanım! Biliyorum, seni elden ele dolaştırılan bir gül gibi çok hırpaladım. Kanatları kırık bir kuş eyledim narin varlığını. Teli kopuk, mızrabı kırık bir sazsın şimdi. Sessizliktir şimdi bahtına düşen.
Sustun. Dilini, kitabeni çözemedim. Nakışlarındaki çizgilerin ince, derin mânâsına muttali olamadım. Sendeki nazik nağmeyi keşfedemedim. Sesine-soluğuna ve canhıraş çığlıklarına sağır kaldım. Çığlığın yeri göğü kaplamışken yanından kayıtsız, vurdumduymaz biri gibi geçip gittim. Bazen başı öne eğik, eli böğründe sahipsiz bir çocuk oldun cami avlularında. Merhamet kokan ellerini uzatırken gelip geçenlere, gözlerinde yüzyıllık bir arzunun izleri vardı. Kimi zaman da, özellikle daraldığın demlerde, daracık pencereli, loş ve rutubetli bir atmosferi olan küçücük bir hücrede hürriyeti özleyen bir mahkûmun hâletine büründün. Mahkûm ettim seni karanlık, soğuk küf kokan taş duvarlara. Ne gelenin vardı ne gidenin. Sokakta oynayan çocukların bağrışları yalnızlığını çoğaltıyordu. Limandan ayrılan gemilerin düdükleri, gelip geçen trenlerin homurtuları, dalından düşen yaprakların hüzünlü hâli, sessiz gecelere düşen ayın şavkı bir daüssılaya dönüşüp hasreti bocalıyordu içine.

Bir gülsün sen beden bahçesinde. Soğuklar vurdu nazenin yapraklarına. Rengin cazibesini yitirdi. Kan kırmızı rengin göçüp gidince ardında sükûtun teslim aldığı bülbüller kaldı. Vefasız rüzgârlar, sararmış yapraklarını gözlerden ırak kuytulara sürükleyip götürdü. Kupkuru dallar, bir de avare bülbüller kaldı orta yerde. Göğe doğru duaya durmuş dalların diliyle “Gitme kalbim!” diyemedim. Konuştuğum kelimeler, sensiz ne kadar da samimiyetsiz ve kifâyetsiz. Kokunun sinmediği, renginin değmediği kelimeler başını sokacak bir evi olmayan kimsesizler gibidir; dolanır dururlar orta yerde. Kimse sahiplenmez onları. Bekleyeni, arayanı, özleyeni yoktur onların. Kanatlanan, filizlenen, dipdiri kelimelerin membaısın sen.

Kalbim!.. Uzaklara gitmek istiyorsun. Buraya ait değilsin. Başka diyarların özlemi kuşatıyor seni. Uzaklar, başka bir diyarın iklimi çekiyor seni, hissediyorum bunu. Bir gemi ayrılınca limandan, bir tren hareket edince istasyondan kıpırdayışlarından anlıyorum bunu. Yağmurlar dindiği zaman, kuşlar yorulduğu zaman, gün solduğu zaman ayaklanışından anlıyorum gitmek isteyişini. Akıp giden bulutlara, kanat çırpan kelebeklere, uzanıp giden yollara bakışından anlıyorum gitmek isteyişini.

Kalbim!.. Çırpınan bir kuşsun sen içimde kıpır kıpır. Gün geldi kanatlarını kırdım. Şimdi o hafif tüylerin yağıyor içime. Kanayan bir kuşsun şimdi tenhalıkta. Göğsümün kafesinde boğdum seni. Marzîyâtının ne olduğunu bilemedim. Bilemedim duadan kanatların olduğunu. Seni diri tutanın, Allah’ın zikri olduğu bilemedim. Meğer seni yatıştıran bu İlâhî zikirmiş. Azığını bilemedim.

Kalbim!.. Bu asırda öksüz kalışını anlıyorum senin. Sahte şarkılar derdine derman olmuyor. Sonsuzlukta yankılanacak nağmelerin meftunusun sen. Bu fânî dünyanın aşkı dindiremez sonsuz hasretini. Çünkü Rahmân’ın arşısın sen.

Recep Özdemir

 

Elden Düşme Mektuplar Şubat 1, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:12 pm
Tags: ,

3009423627_500c5fd186_b
Söyle hangi gün’ahın kefaretisin?!
Ki inşirah inşirah değdin (h)içime.. –

Elden düşme düşler şimdi revaçta..koş hadi, kılpayı kaçırma(!) Ardın sıra sürükleniyor ayarı düşük sevmeler…Ardın sıra gidiyor ilmeği kaçmış yeminler…Tazele(me) yeniden!

Yağmalanmış umutların tetikçisi miydi ellerin? Düşler(im)e pranga arıyorsun. Seni anışlarım, sana yanışlarım ve sen’siz haykırmalarım buna izin verir mi sanıyorsun? Hiçbir prangaya vurulmaz iç çekişmelerim.

Müsait bir çilingirci bul, yüreğine girebilmen için…ki senden sonra vize alabileyim, kapısını çalabileyim…

Kendine yabancısın. Söyle kimin ve neyin aşinasısın?

Ve söyle gözlerine, düşmesin kirpiğime. Şerha şerha daralıyor hudutlarım.

sağım sen…
solum sen…

Yakalanıyorum…yakıyorum.. “Ateş kendini yakar mı?” deme, yanıyorum..Devrik vaadlerine kanıyorum..Çok bilinmeyenli ve senli denklemlerden usandım artık. Üstelik soru işaretlerine meydan bırakacak cümlem de kalmadı..tükendi..tükendim..

önüm sen’sizlik..
sonum sen’sizlik..

Vuslata gün saymıyorum takvimlerin küstahlığına inat.. Yüreğime “sen’sizliği” kodluyorum en kalın puntolarla.. Zindanım olma, dayanma (s)aklıma.

Paramparça oldu yüreğim, aklım şirazesinden çıktı..

Ben’den vazgeçtiğim gibi sen’den de vazgeçemez miyim?

-Üst üste yığsam yokluklarını varlığına erişmez miyim?

Hiçliğim için hiç mi çıkar yol yok?

dünüm ölüm
günüm ölüm…

Ölümle yaşıyorum, yaşayan ölülere inat…”Sen ki ben de ölüm ölüm dirilmektin” demiştim biliyorsun sana en son.

Ölüme “sen” kala sen’sizlikte bulurum seni, miadı dolmuş (s)özün senedimdir…

Ölüme “sen” kala sen’sizlikte görürüm beni, değil mi ki kederim kaderimdir…

Eyvallah sensizliğin senliliğine..
Ölüyorum yine..dirilmek için…

Fatma Erdim

 

Kiraz Ağacı Şubat 1, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:58 pm
Tags:

prettysakura

……

Ay’ı deniz üzerinde hiç görmedim. Bir denizim olsaydı; deniz yekpareyse aynasına düşürdüğü görüntü de tektir, bunu baştan bilirdim. Yolum uzundu oysa. Bir kuyunun derinliğindeki suyun üzerinden gülümserken ay bana, kuyu adedince çoğalan ay’ın gökte bir olduğunu öğrendim. Hep bir olduğunu fark ettim. Kıvama böyle geldim.

Kıvamın da üzerinde kıvam var. Bir hayat bölünürken gözlerinim tam önünde ve tam orta yerinden ikiye, kıvamın da üzerindeki kıvamı öğrendim. Bütün bağlılıkların da üstündeki bağı öğrendiğimde, razılığın ne anlama geldiğini öğrendim. Razılığın gelecek gibi geçmişe de yürüdüğü gün bütün düğümler çözüldü.

Düğümler çözülünce: Ahşap kapı. Sade çizgilerle oyulmuş kapı tokmağı. Su değdiğinde sardunyanın kokusunu saldığı ağustos sabahı. Suyu ilk kez tanıyan çocuğun, şefkatin kutsayıcı gözü önündeki üryanlığı kadar hakikattim. Peçesiz ve perdesiz. Hayat kadar güzeldim. Güzelin, güzel gösterilen; bilinenin, öğretilen olduğunu fark ettim.

Yazıcıya sitemimdir. Artık diyorum, bunca anlattıktan sonra ben, pembe çiçeklerinin rengini kendi gözlerinizle göreceğiniz bir kiraz ağacı dikseniz, yitik de olsa bir bahçenin köşesine. Şöyle kuyunun tam üzerine. Yazıcıların da gün gelip kiraz ağaçlarından öğreneceği şeylerin var olduğunu bilseniz.

Ya Fettah, aç artık kapıları. Ya Basit, çöz dilimin bağını. Ya Rezzak, ver, nasibim ne ise.

Ya Vedüd!

Gözümün yaşını eksik etme. Çiçeğimi al razıyım. Ben ki Yusuf’unu yitirmiş bir kuyunun üzerine eğilmiş pembe çiçekli bir kiraz ağacıyım.

Bir kuyum vardı. Bir de Yusuf’um. Sahibinin ölümünden sonra da açık kalacak bir amel defteri olarak toprağa armağan edilmiştim. Gün geçti. Kat karşılığı müteahhide verildim.

Mavi Lâle / Nazan Bekiroğlu

 

Biz “ateşkes”meyeceğiz! Şubat 1, 2009

sevginin_sikayeti_var_by_fiyonk14

Adı İmtisal. Yaşı henüz 10 bile değil. Yirmi gün boyunca sokaklarda sabahladı. Karanlığın soğuk koynuna sarıldı. Sadece gecenin değil, gecenin gömleğini yırtarak savrulan alevlere direndi. Kalbi kaç kez kaç gürültüyle delindi, delindi, delindi. Sonunda evine döndü.

Sokağının başında şöyle bir durdu. “Ateşkes” sonrasıydı. Yokluklar içindeki sokaklarında yine de yankılanan çocuk seslerini duymak istedi. Ama ne sokak yerindeydi, ne de evleri onu bekliyordu. Evlerinin enkazında ilk bulduğu yırtık bir gömlekti. Annesini emen küçük kardeşinin gömleği. İlk hıçkırığı yırtık gömleği bir daha deldi. Sonra okul çantaları çıkıverdi. Tozluydular. Belki de kanlı. Dört tane. Onlar da İmtisal’in kardeşleri. Yeni hıçkırıklar geldi. Annesi, babası, amcaları, kardeşleri, hem gözlerinin önünde, hem de kendi evlerinde hiç sebepsiz kurşuna dizilmişti. Şimdi annesizlik kalbinde bin yangın İmtisal’in. Şimdi babasızlık bin köz gibi büyüyor göğsünde. Her kardeşin hasreti bin ateş İmtisal’in gönlünde. Söyleyin ey zalimler, ateşi kesseniz de, ateşi kesilir mi İmtisal’in?

***

Şifa Hastanesi’nde ateşi yükseliyor hastaların. Pek kesilecek gibi değil. Dinleme aletleri sahipsiz. İlaçlar yetersiz. Yanmış hastaların acıları tarifsiz. Yaralıların yüzü bir daha aynaya bakamayacakları kadar parçalanmış. Dr. İhab Medhun, Dr. Muhammed Ebu Hasira’nın odaları boş. Ambulansa ateş açılmış. Doktorlar da öldürülmüş. Ateşkesten sonra fark edildi bıraktıkları boşluk. Tek taraflı “ateşkes”miş zalimler ama hastaların ateşi kesilmiyor. Ateş kesildi ama Dr. İhab, Dr. Muhammed’in kızlarının yetim kalplerinde ateş hiç kesilmiyor. Yetimlerin ve öksüzlerin hepsi yanıyor, kanıyor, ağlıyor. Ah’larının yalazına yürek dayanmıyor.

***

“Bu dünyada yaşıyor muyum bilmiyorum” diyor Delal Ebu Ayşe. On üç yaşındaki bir çocuğun ağzından duymaya alışık olmadığımız kadar yakıcı bu cümle. Ailesinden kimse kalmamış. “Babacığım..” deyip de sarılacağı biri beklemiyor Delal’i. Çaldığı hiçbir kapının ardında bir anne sıcağı olmayacak. Kardeşi, henüz dört yaşındaydı ama yanmayı öğrendi. “Annem dört yaşındaki kardeşimi kucağında taşırken tamamen yanarak hayatını kaybetmiş.” diyor. Zar zor ayakta duruyor. Konuşması derin hıçkırıklarla kesiliyor. Ailesinden geriye kalan tek canlı kedileriymiş. Kedinin gözlerinde aradığı teselliyi bir türlü bulamıyor. Ateşkes günlerinde evinin sıcağını arıyor Delal. Bulamıyor. Ve yaşadığını bilmeyecek kadar sancılar içinde kıvranıyor. Ateş, düştüğü yerde, Delal’in minicik ruhunda yanmayı sürdürüyor. Zalimler tek taraflı ateş kesiyor ama Delal’in her tarafı ateş kesilmiş.

***

“Kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin. Bu imanın en zayıfıdır.” Böyle diyor Şefkat Peygamberi (asm). Bizim “çok büyük iş” sandığımız elle veya dille engellemeye değil de, özellikle kalbin direnişine vurgu yapıyor. Kalbiyle buğz etmeyi “iman” olarak niteliyor. Zayıf olsa da “iman!”. Küçük olsa da “iman!” Cılız da kalsa “iman!”. Bir şey “iman” olarak nitelenmişse, zayıf da olsa önemlidir, az da olsa çoktur. Çünkü başka her işi anlamlı kılan imandır. Varlığın hepsini arkada bırakan bir önceliktir iman. Eşyanın cümlesini aşağıda bırakan bir yükseliştir iman. Bir eylemin arkasında iman yoksa, o eylem anlamını kaybeder, sahteleşir. Eylemi “salih” eyleyen “iman”dır. “İman edenler ve salih amel işleyenler…” “İman”, ameli sahici kılan iksirdir. İmansız eylem, ne kadar büyük olursa olsun küçüktür. Zayıf da olsa o “iman”dan yoksun isek, yani kalbimizdeki buğzu kaybetmişsek, dilimizle yapacağımız itirazı da, elimizle yapacağımız karşı koyuşu da baştan yitirmişizdir. Allah adına olan o buğz, yani zulme nefret, olması gereken yerde değilse, dilimizin ettikleri de, elimizin ettikleri de boşa çıkar. İşte bu yüzden, elimizden ve dilimizden bir şeyin gelmediği durumlarda da, kalbimizden gelen, kimsenin engelleyemeyeceği o direnişi, o özgür ateşi imanımız adına diri tutmamız gerek.

Zalimlere karşı kalbimizdeki buğzumuzu yitirirsek, dilimizle yapacağımız bir şey kalmaz, duayı unuturuz. Sesimiz nefesimiz boşluğa düşer. Dil ile yapacağımızı yitirdiğimizde de, elimizle yapacak bir şeyimiz kalmaz, ellerimiz boşa çıkar. Kalbin direnişini kaybedenler, ellerindekileri imkânı da dillerindekileri fırsatları da kullanamazlar, kullanmazlar.

Kalbimizin direnişi için İmtisallerin, Delallerin, Ömerlerin, İbrahimlerin ve daha nicelerinin kalbini dağlayan o tarifsiz ateşlerin kesilmediğini/kesilmeyeceğini hep hatırlayacağız. Kalbimizde özgürce yakabildiğimiz o direniş ateşini hiç kesmeyeceğiz. Zulmete nefret, zalime buğz ateşi hiç sönmeyecek kalbimizde. İmanın zayıfını da kaybedersek, ne kalır elimizde, ne kalır dilimizde? Hayır, hayır! Hiç ateş kesmeyeceğiz, Hiç!.

Senai Demirci
01 Şubat 2009, Pazar, Zaman

 

Söyle bana ne hediye getirdin? Ocak 31, 2009

gggg

Mahşeri kalabalığın arasından bir adam görünür.

Üzerinde beyaz elbiseleri vardır.

Beli iki büklümdür.

Gözleri, karanlık bir ormanın derinliğinde parlayan iki ışık gibidir.

Kalabalık, onu görünce, aniden fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi ırlanır.

Hüzünlü bir kuğu yalnızlığıyla süzülür kürsüye doğru…

Kürsüdeki adam, Dr. İkbal’dir…

***

Geçen Cumartesi, bütün dünya bir doktorun çaresizliğine ağladı.

Gazze’li doktor İzzeddin’e…

O, çok sevilen, gece gündüz demeden yaralıların imdadına koşan fedakâr doktora…

Channel 10 televizyonu her gün kendisine bağlanarak Gazze’dek ki durum hakkında bilgi alıyordu.

Ancak, 17 Ocak öğle saatlerinde kanal onu aradığında cep telefonunu ağlayarak açtı. Telefonda, “Allah’ım! Ya Rabbim!” diyerek feryat ediyordu.

Gazze’nin Cebeliye bölgesindeki evi İsrail tankları tarafından vurulmuş ve 3 kızı şehit olmuştu.

Saldırı sırasında evde 18 akrabası vardı.

Akrabaları, güvenlidir, diyerek Dr. İzzeddin’in evine sığınmışlardı.

Şehit olan kızlardan Bisan gelinlik çağındaydı.

22 yaşındaydı…

Ortanca kızı Mayer, on beş…

Küçük kızı Aya ve yeğeni Nur henüz on dördündeydiler.

Kim bilir ne hayalleri vardı.

Beton blokların altında, yerle bir olmuştu bütün hayalleri.

Saldırıda iki kızı da ağır yaralanmıştı.

“Çocuklarımın neden öldürüldüğünü bilmek istiyorum!

Bu, ölene kadar Olmert’in aklından çıkmamalı. Evde olduklarını herkes biliyordu.

Bundan sonra Ehud Olmert veya Tzipi Livni bizimle nasıl konuşacak. Bir ateşkes umudu vardı, çocuklarımla konuşuyordum. Birdenbire bizi bombaladılar. ” diyerek ağlıyor, kendini yerlere atıyordu.

Hastalara koşan ayakları kırılmış, şefkatli kolları koparılmıştı.

Dört ayağı birden kesilmiş bir küheylan gibi yıkılmıştı yere. Hastahanenin orta yerine kendisini atmış, baygın duruyordu.

Bütün bir Gazze’nin acılarını, maruz kaldığı tahribatı Dr. İzzeddin’in yüzünde okumak mümkündü.

Yüzü Gazze’nin kara kitabı gibiydi.

Acıların çölleştirdiği yüreği, hüzün sağanaklarındaydı.

Sırılsıklamdı.

Ceylan salıntısı kızlarını kaybetmişti..

Yaralılara bakacak takatı kalmamıştı.

Ağır yaralıydı…

Eşini kanserden kaybetmişti.

Dr İzzeddin’in feryatları karşısında çaresiz spiker,

“Artık devam edemeyeceğim” demişti.

Bir İsrail televizyonu olan Channel 10′un spikeri bile bu drama dayanamamıştı.

Çaresiz doktorun yıkılışını görünce, millet olarak, yıkılan, yok olan Gazze için neler yapmamız gerektiğini bir kere daha düşünmeye başladım.

Geçen hafta Azerbaycan’daydım.

Kafkas Üniversitesi’nin girişinde, duvarda asılı bir belgeye mıhlandı gözlerim:

“…Bütün kalplerin sızladığı, kan ağladığı, çetin bir zamanda Azerbaycan’ın fedakâr evlatları, 23 Mart 1920 tarihinde baharın gelişi vesilesiyle Anadolu Günü”ne hasr olmuş hususi yardım kampanyaları teşkil etmişlerdir. Miktar bakımından çok olmasa da “Anadolu Günü” yardım kampanyasında Bolşeviklerin işgaline maruz kalmış Azerbaycan’dan, Anadolu’daki kardaşlarımıza yardım maksadıyla 3 milyon ruble toplanmıştır. Bunu kabul ederseniz vicdan borcumuzu ödeme imkanı vermiş olursunuz. Size Allah’tan yardım ve merhamet dileriz.

Bakü Şehri.10 Aralık 1920”

Aman Allah’ım! Kendisi işgal altındaki can Azerbaycan’ımızın bizim imdadımıza koştuğunun belgesiydi bu.

Gözlerim doluyor.

Milli acılarımızın depreştiği yıllardır…

Bütün bir Alem-i İslam’da özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştır.

O da sadece Küçük Asya’daki İç Anadolu’dadır.

Düşman, Polatlı’ya kadar gelmiştir.

İç Anadolu dışında her yer karanlığa gömülüdür.

Zor yıllar…

Her yerden, her bölgeden çığlıkların yükseldiği yıllar.

Her cepheden mağlubiyet haberlerinin geldiği yıllar.

Necip millet en acı günlerden geçmektedir.

Cephelerde askerlerin yaralarını saracak sargı bezi bile yoktur.

Kışın dondurucu soğuğunda yazlık elbiselerle savaşmaktadırlar.

Onun için değil midir, Sarıkamış’ta 90 bin askerimiz tek kurşun atmadan karları kefen diye üzerlerine çekivermişlerdir.

Rus komutan; “Türk askerlerini esir alamadım, biz onları almadan önce Rab’leri onları yanına almış.” demiştir.

Kızıl ufuklarda siyah güvercinlerin guruba doğru uçtukları günler.

93 harbi, Balkanlar, 1. Cihan Harbi, İstiklal Şavaşı derken; babalar, sokakta oyun oynarken bıraktıkları çocuklarıyla cephede karşılaşırlar.

Tarlalar boştur.

Ekin eken kollar kopmuştur.

Birkaç kabile ve aşiretin dışında hemen bütün İslam ülkeleri özgürce dalgalanan İç Anadolu’daki bayrağın inmemesi için, kendileri muhtaç oldukları halde, ellerinde avuçlarında ne varsa Anadolu’ya gönderiyorlardı.

İşte bu ülkelerden biri de Hint Müslümanlarıydı.

Kendileri, İngiliz işgali altında inlemelerine rağmen her tarafta yardım mitingleri düzenleyerek Anadolu’ya yardım yağdırdılar.

Hem de yıllarca.

Bu mitinglerden birisi de Lahor’da yapılır.

Lahor Meydanında, mahşeri bir kalabalık toplanır.

Hani, derler ya iğne atsan yere düşmez.

Öyle bir kalabalık…

Hatipler, ateşli konuşmalar yapar.

Güzel konuşurlar.

Kalabalık coşar.

Bir anda, mahşeri kalabalığın arasında bir adam görünür.

Üzerinde, beyaz elbiseleri vardır.

Beli iki büklümdür.

Gözleri, karanlık bir ormanın derinliğinde parlayan iki ışık gibidir.

Kalabalık, onu görünce, aniden fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi ırlanır.

Hüzünlü bir kuğu yalnızlığıyla süzülür kürsüye doğru…

Kürsüdeki adam, Dr. İkbal’dir…

Ağır ağır, tane tane konuşur:

“Cemaat; şu dakikada ben kendimi Rasulullah’(a.s)ın karşısında görüyorum.

Bana diyor ki:

Ey Hicaz bahçesinin bülbülü!

Güller, senin sözlerinin ateşiyle ısındı

Senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur

Aşağılardan, yeryüzünden

Göklere doğru uçtuğun zaman

Melekler sana yüceliğin sırrını verdiler, cihan bahçesinden çıkıp

Bana güzel bir koku gibi yaklaştın

Söyle, bana ne armağan getirdin?’

Ben diyorum ki;

‘Efendim dünyada huzur ve rahat kalmadı

Gönlün arzu ettiği hayat ele geçmiyor

Varlık bahçelerinde binlerce gül, binlerce lale var ama vefasızdır onlar

terk ederler bizi

Renkleri de kokuları da.

Efendim!

Bunların yerine

Bir şey getirdim size

Cennette bile eşi benzeri olmayan bir şey,

Bir şişe kan.

Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır.

Bu, Trablusgarb’da

Çanakkale’de şehid olan askerlerinin kanıdır.”

Bu hitap üzerine, kalabalıktakiler, neleri varsa verirler. Sırtlarından ceketlerini çıkaranlar bile olur.

Hint müslümanlarının, Trablusgarb Savaşı’ndan başlayarak, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’na kadar, Anadolu’ya yaptıkları yardımı ateşleyen, iki ülke arasındaki yakın dostluğu ölümsüzleştiren olay, İkbal’in bu sözleridir.

Fethullah Gülen Hocaefendi de bir konuşmasında bu olayı anlattıktan sonra; eğer öyle bir huzura ben çağrılsaydım ve bana ne hediye getirdin diye sorulsaydı şöyle derdim;

“Ya Rasulullah (s.a.v)asırlar var ki sana takdim edeceğimiz bir hediyemiz yoktur. Benim gibi gedalar senin gibi bir Sultan’a ne hediye verebilirler ama ben sana geceleri günahlarına ve alem-i İslam’ın derdine ağlayan insanların göz yaşlarını getirdim” demiştir.

Şehit Kanı ve gözyaşı…

İşte iki sultanın, Sultanlar Sultanı’na(a.s) takdim ettiği Cennet’in kevserlerine değişmeyecekleri iki billur hediye.

Ben kim , çağrılmak kim ama asıl ben, takdim edecek hiçbir şeyimin olmadığına yanıyorum.

Harun Tokak