Duyarsızlaşma 09/12/2011
.
Çocuğunuzun şikâyeti nedir, dedi doktor.
- Ağlamıyor!
Doktor şaşırmıyor. Çocuğun annesine; “Herkes ağlayan çocuğunu getiriyor. Sen niye geldin?” demiyor. Ağlayamamanın, ağlamaktan daha önemli bir belirti olduğunu biliyor. Onlarca test ve tahlil yaptırdıktan sonra üzgün bir ifadeyle: “Otonom Duyu sinirlerinde irsiyete bağlı bozukluk (Beşinci Tip Nöropati)” diyor…
Keşke üç yaşındaki kız çocuğu Gabby Gingras düşüp bir yeri acıdığında ağlayabilseydi! Elini, dilini, çiğneyip kanatan, plâstik oyuncaklarını ısırırken dişlerini koparan, gözlerine soktuğu parmağıyla korneasını yırtan Amerikalı Gabby Gingras, tedavisi olmayan hastalığı yüzünden acı duymuyor, beynine ağrı gitmediği için kendine zarar veriyordu. ABD’de aynı hastalığı çeken diğer bir çocuk, elini sobanın üzerine koymuş, annesinin aldığı et kokusuyla yanmaktan kurtulmuştu.
Akşam eve dönüyorum. Kaldırımda biri oturmuş ağlıyor. Belli ki dilenci değil. Önünden geçiyorum, durup derdini sormuyorum, gözyaşlarına sebep ne diye merak etmiyorum. Yürüyorum, benden önce de başkaları geçiyor; tıpkı benim gibi. Öyle bırakıyoruz dertliyi derdiyle…
Eve geliyorum, ev sıcacık. İçime bir huzursuzluk oturur gibi oluyor, pek aldırış etmiyorum. Televizyonu açıp bir aşağı bir yukarı kanal değiştiriyorum. Haber izlemeye karar veriyorum. Felâket haberleri: “Deniz kalktı ve yürüdü…” Yürüyor deniz, evleri, arabaları, bir şehri almış götürüyor. Yüzlerce ölü var, kayıp sayısı binleri geçecek. Her şeyini kaybetmiş binlerce insan… Kıpırtısız izliyorum. ‘Tüylerin diken diken olması’ nasıl şey, bilmiyorum. Yumuşacık koltuğumda aksiyon filmi izler gibi; öyle rahat, öyle boş gözlerle, hissiz bir kalble seyrediyorum. Beni seyreden Bir’inin varlığından habersiz gibi…
Beşinci Tip Nöropati. Bu hastalığın bendeki adı duyarsızlaşma hastalığı. Yine bir kış günü, gece vakti eve dönerken on iki-on üç yaşlarında üç çocuk… Ellerinde sigara, birbirlerine yüz kızartan hitaplar. Nerden öğrendiler bu çirkin lâfları! Elbiseleri kir içinde, içleri de dışları da darmaduman. Onları da hayatımdan normal bir kare gibi geçtim. Yine eve girdiğimde ev sıcacıktı, içime bir huzursuzluk oturur ‘gibi’ oldu. Yine aldırış etmedim.
.
O kadar çok yitirilen çocuk, yitirilen insan var ki… O kadar kaldırılamaz dert var ki… Bütün bunlar karşısında unutkanlık çukuruna salıverdiğim kalbimde ‘tın’ yok! Robot gibi sabit çalışıyor, ‘can’ yok!
Ve yazar Ali Ural, bu hastalığı anlattığı yazısının son cümlesinde, bu hissizliğe vurgu yapıyor: “Acı çekmeye başlamazsak yanmaktan kurtulamayacağız!”
Acı çekmeye hevesli olmak doğru değil, iyi bir şey de değil acı çekmek. Ama ya yanacaksak? Ya acı çekmek ihtiyaçsa?
İnsanız, unutuyoruz diyoruz bazen, kurtarmaya çalışıyorum kendimi. Unutmak insanın gerçeği. Bu teselli oluyor bana. Sonra iyice kendimi kontrol ettiğimde kaçamıyorum bulaşan hastalıktan. Hasta olduğumu kabul ediyorum. Unutmakla alâkalı değil bu. Çünkü o ânda; gördüğüm, şahidi olduğum esnada kıpırtı yok, hareket yok. Müteessir olmuyorum. Gözlerimin takıldığı karenin içinde ben olabilirdim oysa; sahipsiz, sahiplenilmemiş çocukların içinde, derdin takatini tükettiği insan… bir felâketin, dünyadaki her şeyini alıp götürdüğü bir tükeniş tasvirinin içinde olabilirdim. Gözlerimin takıldığı kareye yüreğim takılmıyor, demek ki ben hastayım.
Televizyon başındaki kendimize, off çeken eşimize, içinde ne gizlediğini merak etmediğimiz, elinde telefon bizden uzak genç kızımıza, internetle meşgul oğlumuza duyarsız kaldık. Teknolojinin, konforun, sosyal paylaşım sitelerinin yalnızlaştırdığı topluma duyarsız kaldık. Özellikle internetteki sosyal paylaşım siteleri; facebook, twitter… Öyle hâle gelmişiz ki sanal âlemde, “Sırtımdaki mızrağı ben facebook’tayken çıkarın!” diyecek kadar kendimizden geçiyor, etrafımıza duyarsızlaşıyoruz. Çocuklarımız evde olsun da nasıl olması önemli değil; ne izlediği, ne yaptığı önemli değil bizce…
Küçük kızımıza ‘sindy bebek’ alıyoruz. Sindy bebek mini etek giymiş. Küçük kızımız onu çok seviyor… Okula giden çocuklarımızın çantasında örümcek adam resmi var…
Dizi izliyoruz, “çağdaş” bir aile. Gelin-damat, kaynana-kayınbaba, çocuklar, geniş bir aile. Kahvaltı yapıyorlar, yatak odası kıyafetiyle oturmuş gelin hanım. Herkes çok rahat, her şey çok tabiî(!) ve evin hizmetçisi başörtülü, kapalı bir hanımefendi. Pardon hanımefendi değil hizmetçi!
Çocuklarımızın şuuraltına yerleşen bu acayip duruma duyarsızlaştık.
Acıyı hissetmiyorum. Günahlarımla hatalarımla ısınıyor, yanıyorum; ama acı hissetmiyorum. ‘Mukaddes bir acı’ yok.
Istırap; göremediğimiz acıları da hissetmek, ‘Dünyanın herhangi bir yerinde, birinin bir şeyine zarar gelse, kendimi mesul tutarım.’ hassasiyetinde olmak. Ateşe koşan, yandığının farkında olmayan bir neslin kokusunu hissedip, anne şefkatiyle koşuvermek.
Dua… “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var!” Istıraplı duanız.
Var mıydı öyle bir duam! Acı çekmeye başladım mı!? Acı çekmeye başlamadıysam, yanmaktan kurtulamayacağım demektir!
.
Mehmet Adak/ Sızıntı
Müslüman Saati 07/03/2011
İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebetdâr bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takrîbî bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman nâmütenahiy bahçe ve saatler orada açar, gâh sağa gâh sola mâil, güneşe rengârenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, felekî hesabâta göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi. Zevalî saati âdât ve muamelâtımızda kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkıthanelere bırakılmış metrûk bir “eski saat” haline gelişi, hayatı tarz-ı rüyetimizin üzerinde vahîm bir tesiri hâiz olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş lâkayt dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanılmaz bir hale getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda zîr ü zeber ederek, eski “gün”ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi. Bu Müslümanın eski mesut günü değil, bedmestleri, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhûm bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, müslüman akşamının mahzun ve muşaşa dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği maîşet şekli de bizi fecr âleminden mehcûr boraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle muztariplerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Halbuki fecir saati, müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî mânâyı veren o muhayyirü’l-ukul mimârîyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının nâtamam eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.
Bütün Eserleri – Dergâh, c.I, nr.3, 16 Mayıs 1337/1921
Hayatın fonunda ilâhi bir nağme 14/10/2010
Okuduğum kitabın satırları arasında kaybolmuş, varlığın ince detaylarında dolaşıp doğumumla başlayan yolculuğun anlamını ararken birden o sesle irkiliyorum. Ses dediysem, öyle alelade bir melodi değil. Ruhumdaki kan dolaşımını hızlandıran, içime sevinç, kalbime sürur, sadrıma şifa veren, beni memnun ve mesrur eden bir ses… Bedenim mi ruhumu taşımakta zorlanıyor, ruhum mu bedenimde durmaktan yorgun diye düşünürken ve bütün sesler zihnime ihtiyari ve gayri ihtiyari değerken, duyduğum sesle irkiliyor, kulağıma dokunan bütün sesleri kısıyor, kendimi o muhteşem melodiye bırakıyorum.
Şehirden insan ve araba seli akarken, iki ayrı kıtayı birleştiren devasa köprüler her gün başka başka kalabalıklarla dolup boşalırken, herkes kendi hayatının hengâmesinde kendisine yer edinmeye çalışıyor. Küçücük bir ekmek parçasına muhtaç olanla, birkaç santimlik marka etiketine bir işçinin aylığını yatıranlar aynı kaldırımda yan yana yürüyor. Birilerinin hakları sürekli bir başkalarına geçerken ve doğruya/güzele tahammülsüzlük alıp başını giderken, doğru olanın değil güçlü olanın haklı olduğu bir adalet köşe başlarını tutmuşken, yüzünün elif besi gitmiş insanlar önemli koltuklarda büyük kararlara imzalar atarken birden bu sesi dinliyorum. Ve bu ses, dindiriyor acılarımı. Bir yandan yaşamaya devam ederken diğer yandan hayatın fonundaki sese kulak veriyorum.
Ruhumun kıvrımlarına sinen bu melodi sanki ölümsüzlükten bir hayat üflüyor. Beni çağırıyor. Ezel ve ebed yolculuğunda kendine yer edinmeye çalışan ve yaşadığı hayatın büyük gibi görünen küçük sıkıntılarına/sınırlarına direnmeye çalışan insanı huzura çağırıyor. Bu ses ölüme doğru koşan her faniye huzurullahtan haber veriyor. Doğumlar, düğünler ve ölümlerle akıp giden hayatı kuşatan bir ses oluveriyor. Bu ses duyulunca bütün sesler kısılıyor. Yüksek bir yerden etrafa yayılan ve dinleyen herkese bir “varoluş türküsü” gibi gelen bu ses, bütün seslerden üstün duruyor.
Şehr-i İstanbul’un göğünü saran sarmaşıklar gibi yükselen minareler, tablonun en güzel motifini oluşturuyor. Güneş, olması gereken yerin müntehasına ulaşırken ve usulca eteğini çekerken yeryüzünden, fonda hep o ses duruyor. Güneşin bütün hareketlerini harika bir sinema filmi gibi sergileyen ‘Yönetmenin’ filmine bu ses ne kadar da güzel gidiyor! ‘Ezanın ağır okunanı makbuldür’ ya hani, ben de penceremin sesini açıyor, ağır ağır bu sese kulak veriyorum. Kapısı büyük, yolu geniş olan bu davete icabet edip secdeye vardığımda, hep ertelediğim bu secdenin binlerce secdeden beni kurtardığını hissediyorum. İzmit’te bitip İstanbul’da başlayan, İstanbul’da bitip Edirne’de devam eden, sonra Bağdat, Kahire, Irak, Endülüs’ü dolaşan, oralarda da yankı bulan bu ses, bütün insanlığı aynı safta durmaya ve birlikte aynı yöne bakmaya davet ediyor.
Tevafuk dediğimiz hikmetli tesadüflerle örülü hayatın devamında benim hikâyem başkalarının hikâyesiyle karşılaşıyor, kesişiyor ya da birbirine teğet geçiyor. İnsan insana acıyor, insan insanı kıskanıyor, insan insanı seviyor. İnsan ömrü acı, sevinç, hayal kırıklığı, sabır, şükür gibi yüzlerce duyguyla çevriliyor. Ben, heybemde duran Kitabımdaki ‘güzel sözler’ ve fonda günün beş ayrı saatinde dinlediğim o lahuti sesle soluk alıp vermeye devam ediyorum. Derinden, değişmeyen bir acı duyuyorum nefes aldıkça. Sathi bir bakışla söylediklerim melankolik sözler gibi dursa da ‘var’lığın ve ‘kul’luğun hakkını ver(eme)mektir beni düşündüren. Sınırsız olana, bitmeyene, mükemmel olana, kamil-i mutlak olana bir özlem bendeki. Aradığını bulamayan bir çocuk gibiyim. Elimde, geçmişimden kalan acı-tatlı şeylerin bıraktığı hüznün telvesiyle yola devam etmeye çalışıyorum.
Çaresizliklerle örülü bir hayatın kuşatması altındayken, yorgunluğumdan ve kırgınlığımdan uzaklaşıyorum. İniş ve çıkışlarıyla kalbimi okşayan ve asırlar ötesine beni taşıyan bu sesle kendimi bir ilkbahar günü kayalıklar arasında can bulan zayıf bir dağlalesine benzetiyorum. Ezan, insanı şefkate, merhamete, affetmeye çağırıyor. Bencillikten fedakârlığa, zayıflıktan kudrete, yoksulluktan varlığa, büyüklükten küçük olmaya ve küçüldükçe anlam kazanmaya… Ezan, insanı kul olmaya, kul olup da başka kulluklardan kurtulmaya çağırıyor. Ezan, ‘gel’ diyor.“Allah ekberdir.” diyor. Sâlât’ın nevm’den hayırlı olduğunu söylüyor. Küçüklüğümüzden büyük olana köprüler kuruyor. Onu duyunca herkes işini bırakıp, ona doğru yöneliyor, el açıyor. Yaptığı iş, soy-sop, varlık ve mertebesi ne olursa olsun, herkes aynı hizada secdeye varıyor. O duyulunca vakit doluyor, bir günlük susuzluk ve açlık son buluyor. Herkes, aynı anda nimetlerle dolu bir kâinat sofrasına ‘buyur’ ediliyor.
Ezan, minicik bir çiçeğin ‘onun adıyla’ bir kaya parçasına meydan okurcasına ortaya çıkışı gibi… Ezan, her sonbahar yaprağını döküp tazelenen ve tekrar dirilen bir çınar gibi… Ezan, insanın imanını günde beş kez tazeleyen bir and gibi… Temenni ve dua gibi…. Ezan, inananların ortak türküsü gibi…Sure-i Tebbet gibi… Asa-yı Musa gibi…Asırlar ötesinden ümmetiyle bağ kuran Peygamberle buluşturan kudsi bir musiki gibi…
Asırlar önce dünyanın ilk binası olan Kabe’ye çıkıp siyah bir örtünün üstünde, yüksek sesle ezan okuyan uzun boylu, zayıf bedenli siyahi sahabeden beri bütün ezanlar ‘insan’ları ‘kul’ olmaya çağırıyor. Mevlâna, ezan sesi işitince, elleriyle dizlerinin üzerine basıp olanca heybetiyle ayağa kalkar ve “Ey canımız kendisiyle Ruşen olan! Adın ebediyete kadar kalsın.” der. Mevlana’nın dileği hepimizin duası oluyor. Ve canımız kendisiyle Ruşen olanın adı, hayatın fon müziği gibi gökyüzünde yankılanmaya devam ediyor.
Yüsra Mesude Arslan
Çıkış yolu 26/12/2009
La diyerek görünür semalarda çıkış kapısı… İnsanın içindeki tağut/u/ları çıkarıp yerine sevgiliyi koyarak çıkılır çıkış kapısından… Coğrafyamız kan ağlıyor. Yürekler parça parça olmuş. Sımsıkı tutunmamız gereken Allah’ın ipini bırakıp bölünmüşüz. Yüreğimize sadece tevhid binası dikilerek akan bunca masum gözyaşı durdurabilir. Anaların feryatları bastırılabilir, mahzenlerde yapılan yakarışlar ile… Eli sapağanlı çocukların gözlerindeki umut ışığı, hıçkırıklarla parlar…
Medeniyet, yürek fatihleriyle kurulur. Yürek fatihlerinin yüreklerindeki yangınlar birleşir ve ulaşır gökyüzüne. Acıyla, ızdırapla yoğrulan yürekler, ecel kokusu sezilirken savaş alanında serzenişlere meydan okur. Sınırlar ötesi sınırlar çizilir kan kırmızı güller ile. Gök kubbede titreyişler; ta süveydalara inen zemheri yağmurlar çoğalınca aralanır çıkış kapısı.
Yangınların eşiği olmuş katre katre dökülen gözyaşları. Hasret yaralarının sancılarına ayetler okunuyor: “İnnallahe me’as sabirin”…
Alevler gökyüzünü sarıyor ve fetihleri bekliyor. Coğrafyalarda yürek fetihleri gerçekleşiyor art arda. Ve işte o zaman özgürlük türküleri söylenmeye başlıyor alevler etrafında…
Tağut her yerde… Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, peygamberimizin “Nefsinin esiri olmadığı genci âlim” olarak nitelendirdiği bir dönem… Âlim olabilmek, Allah’a yakın olabilmenin tek şartı: nefsimizin esiri olmamak… Küçücük menfaat karşılığında dinimizi satmamak. Nefis bizi sarıp sarmalamış, adeta şeytanın esiri olmuşuz. Kula kul olmuşuz, boynumuzu menfaat karşılığı eğer olmuşuz… Ve ardından gafilce sorar olmuşuz: Biz niye bu hale geldik? Bir madalyon gibi taşımamamız gereken dinimizi hor görüp utanır olmuşuz!…
Tarih ibretlerle dolu… İçinde bulunduğumuz anı tarihe yansıtmalı, geleceğe bakış açımızı tarihi olgularla besleyip yola çıkılmalı. Kuran’ı Kerim in geçmiş ümmetlerin başlarına gelen ibretlik olayları vermesinin sebebi işte bu yüzden. “Hala düşünmeyecek misiniz? , Hala akletmeyecek misiniz?” diyerek kendimize çeki düzen vermeyi ihmal ettiğimizi belirten Kuran’ı, ne zaman hayat düsturu olarak kabul edeceğiz? İmanın en büyük şartı teslimiyet köprüsünden geçmeden çıkış yolunu bulabilir miyiz? Kalbi, ruhi ve zihni bir arınmaya ihtiyacımız var. Vahiy yaşam biçimine dönüşmüyorsa, hayata rengini vermiyorsa, yaşamımızda hiçbir etki yapmıyorsa anlaşılmamış demektir ve bize şahitlik yapmayacaktır mahşerde… Unutmayalım ki arkadan yırtılan gömleklerimiz, mahşerde şahitlik yapacak imanımıza…
“Ey insan seni Kerim olan Rabbine karşı aldatan şey nedir?” ( infitar 6) sorusuna birçok neden bulabiliriz. Gurur ve kibir yüreklerimizi almış cehenneme sürüklerken, şeytan ve dostlarının peşinde nereye kadar gideceğiz? Dünya hayatımızı, ahiret hayatımıza tercih ederek kendimize en büyük haksızlığı, zulmü yapıyoruz. “Gevşemeyin, üzülmeyin eğer iman etmişseniz en üstün sizlersiniz.” (Ali-imran 139) Üstünlük teslimiyetten geçiyor… Adamaktan geçiyor… İbrahimî bir imana sahip olabilmek Kuran’ı hayatımıza geçirmekten geçiyor…
Vakit kendimize gelme vakti… Hesaba çekilmeden hesaba çekme vakti… Hayatımızı Kuran’a açma vakti… Hayati soru: Yürüyen Kuran olabilecek miyiz? Sakın ola ki tefsir okumalarımız, sohbet halkalarımız bizleri oyalıyor olmasın! Bunca okumalardan sonra hayatımız Kuran’ın tefsiri olabiliyor mu? Kuranın çağrısı bir diriliş çağrısıdır. Ve sadece ona icabet edenler diridirler, sadece onu hayat şiarı olarak görenler çıkış kapısını bulabilirler…
Özgün İrade, Sayı: 42
mankurtlaştırılan körpecik fidanlar 02/10/2009

Bizler topraktanız ve ona aitiz. Ey dünya ana, senin üstünde attığımız her adım kutsal biçimde atılmalıdır. Her adım bir dua olmalıdır.
Kara Geyik, Sioux Kabilesi
Kendi değerlerine, “ben”ine yabancılaştırılma operasyonu. Diğer bir deyişle doğaya, toprağa, öz değerlerine, insana en büyük değer veren yaratıcıya, topluma, ahlaki olana kin nefret besleyerek küçümseyici bir eda takınarak kâinata sahip olmaya çalışmak…
İçinde büyüdüğü sisteme, inandığı dine, yetiştiği çevreye düşman olmak…
Her şey küçümsemeyle başladı. Yeri gelince hor görüldü Müslümanlar, yeri gelince aşağılandı. Amerika’nın 11 Eylül saldırılarından sonra ortaya attığı “Müslüman terörist” kavramıyla alnına terörist yaftası bile yapıştırıldı.
Nezaketiyle, hoşgörüsüyle, kibarlığıyla, yeri geldiğinde dimdik duruşuyla eğilmeyen, tatlı dilli, ağzını bozmayan, ağzı bozuklara ağzı bozukların küfürleriyle cevap vermeyen, gaza gelip de pimi çekilen bomba gibi patlayıp sonra da pasifize edil(e)meyen bir Müslüman perspektifi oluşturmak bu kadar zor mu(ydu)?
Nefsimize yenildik, menfaatimize boyun eğdik. Anlayışsız davrandık. Rabbimizin “tezini güzel savun” emrine itaat etmeyip, tezimize ihanet ettik. Tezimize ihaneti idrak edemedik, fildişi kulelerine çıkıp tekfir etme hastalığına tutuştuk…
Medeniyet kavramıyla oluşan değerlerimizi çarçur edip gömdük tarihin tozlu sayfalarına… Antikçağdaki yunan filozofları ile başlayıp batılı filozoflarla devam eden düşünme ve sonrasında inkâra kalkışma eylemine büyülendik. Özellikle de Platon’un “devlet” yapısına bağlanarak, insanın devlet için var ola geldiğini, insanın ihtiyaçtan dolayı toplanması gerektiğini ve devletin böyle oluşa geldiğini savunan bir sisteme asimile edildik… Kendimizden uzaklaştık, sistem(ler)e tabi olduk.
İnsanoğlu gerçekten çok enteresan… Fiile bakıyor ama faile bakmıyor, resmi görüyor ama ressamı görmüyor, şu muhteşem kâinattaki dengeyi görüyor ama bu dengeyi var edeni yok sayıp, bütün bu dengeyi tesadüfle açıklıyor. İşte gerçek özürlü… Düşünebiliyor musunuz Sultanahmet’teki o muhteşem yapıyı görecek ve tesadüf diyecek…
Ortada medeniyetsizlik var. Ortada kişinin aslında fark etmediği/edemediği bir tanrı algılayışı problemi var. Aynen Mekkeli müşrikler gibi inanış şekilleri, aksakallı dede bekleme düşleri var. Hayata müdahale edilemeyen, edilmemesi gereken bir tanrı algılayışı!
İnsan eğer Allah’a karşı sorumluluğunu asarsa eşyaya karşı da sorumluluğunu asar. Eğer bir insan kendini yamuk bir yere yerleştirirse her şeyi ters görür. Orman görse bütün ağaçları ters diye söker. Yani ters dönmüş bir mantık… Peki, Tanrı atama yetkisinin elinde olduğuna inanan bir insan türü ne yapar? Tanrısını kendi tayin eder… Bu insan acıkınca tanrısını yemez mi?… Bu insanın tanrılık iddiasıdır. Küstahlıktır!
Ali Şeriati’nin ifadesiyle “Av avcıya tutkun”… Böyle devam ede geldiği sürede de küçücük fidanların mankurtlaşması gayet normal. Bugün körpecik bedenler köprü altlarında hayal âleminde yüzmeye çalışıyor, küfrü sigara içer gibi içlerine çekiyor, gecesini gündüze karıştırıyor tatlı-zehirli sularda…
Camisinden çekiniyor, ezanından utanıyor, Kuran’ı hiçe sayıp okumuyor. Kendisine ihanet ettiğinin farkına varmadan yaşayan, yaşamaya çabalayan, insanı insan yapan erdemlerden uzak bir kitle ile karşı karşıyayız. Karşı karşıya da değil hatta iç içeyiz… Ölümü hatırlamamak üzere kurulu olan bu sistemde, kendisine şahdamarından daha yakın olan Rabb’den “daha nasıl kaçabilirim?”in hesabını yapan bir zihniyet…
Kendisinden kendisine nasıl kaçmaya çalışır insanoğlu? Akvaryumda okyanus hayalleri kurup, hayalleri gerçek olmayınca da akvaryumu nasıl okyanus ilan eder?… Her şeyin ölümlü olduğu bir dünyada, elbette ki dünya da ölümlüdür. Şu bir gerçektir ki dünya hiçbir zaman cennet olmayacaktır.
Biz, bu dünyaya sahip olmaya değil, şâhit olmaya geldik!
Biz, bu dünyaya eşref-i mahlûkat olmaya geldik!
Biz, bu dünyaya ölümle vuslat yaşamaya geldik!
Kurtuba Dergisi, Sayı: 14
Bir gülle bahar gelir mi? 06/04/2009

Sorun bu soruyu! Ya da soruyu şöyle sorun:
“Bir insan ne yapabilir ki?”
Herkes kendine dönüp sorsun: “Bir gülle bahar gelir mi?” ya da “Bir insan ne yapabilir?”
Bu sorunun cevabını merak edenler, kokusu çağları aşıp bize kadar ulaşan
“Medine’nin Gülü”ne baksınlar, âlemlere rahmet Hz Muhammed’e (sav) baksınlar.
Ki, O bir güldü Çölün ortasında açmış bir gül.
Bıtırak tarlasına döndürülmüş bir dünyaya baharı müjdeleyen bir gül
Cins bir gül fidanıydı, bu açık çünkü vahiy, adeta,
“Neden başkasını değil de beni seçtin Rabbim!” sorusuna bir cevap olsun diye,
O’nu şöyle tanıtmıştı:
“Çünkü, Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin!”
Bu gül fidanını Allah seçmişti Cebrail gibi cins bir bahçıvanın elleriyle,
vahyin projesine uygun olarak yetiştirildi. Vahyin O Gül’e dönük iki tasarrufu vardı:
Tanıtmak ve inşa etmek.
Ama daha çok da inşa etmek.
Adeta O, şu sorunun canlı cevabıydı:
“Kur’an’ı insana dönüştürsek, ortaya nasıl biri çıkardı?”
Bu sorunun cevabı belliydi: Efendimiz aleyhissalâtu vesselam.
O’nu kitaba çevirmek mümkün olsaydı, ortaya nasıl bir şey çıkardı?
Bu sorunun da cevabı belliydi: Kur’an vahyi
İşte O Gül, çölün ortasında tek başına açtığında, kimse bir
Gül ile baharın geleceğini düşünemezdi. Öyle ya; bir çiçekle bahar gelir miydi?
Eğer o çiçek baharı doğuracak bir bedeli ödemeyi göze alırsa, evet.
Bir çiçekle bahar gelirdi. Üstelik bu bahar bin bahara bedel bir bahar olurdu
Öyle ki, bu baharın getirdiği kokuyu bin güz silemezdi. Üzerinden geçen asırlar, o baharın yeryüzünü yeşertme potansiyelini yok edemezdi.
Ne kadar şiddetli geçerse geçsin, her kış istese de istemese de sonunda o baharın hizmetkârı olmak zorunda kalırdı.
Bir insan ferişteh olsa ne yapabilirdi ki?
Ferişteh olmasına gerek yok, ölümlü biri olarak dahi bir insan tüm bir dünyayı omuzlayabilir,
bıtırak tarlasına dönmüş bir dünyayı gülistana çevirebilirdi.
Yeter ki, imanı sınırsız bir imkân bilsin.
Yeter ki, O Gül’ün kokusunu duyan bir yüreğe sahip olsun.
Hz Peygamber (sav) bir çiçekle gelen baharın, bir kişiyle yeryüzünün gülistana dönüştürüleceğinin en güzel örneğiydi. Allah, O’nu bunun için “örnek” gösterdi.
Gül olmak isteyenlere, “adam” olmak isteyenlere, bıtıraklara karşı mücadele etmek isteyenlere…
O’nun örnekliği, en sonunda gelip bir ilahi yasanın şahsında somutlaşıyordu:
Bedelsiz ödül olmaz. Bakın şu örneklere: O, Taif’e bir umut diyerek gitmişti çünkü Mekke’nin kini, O’nun varlığını ortadan kaldırmayı düşünecek noktaya gelmişti.
Taif’te gülle karşılanmayı umarken gülleyle, taşla, küfürle, hakaretle karşılaştı.
Kan-revan geri döndü fakat Mekke’sine de giremedi.
Bu öyle bir bedeldi ki, artık “gücün bittiğinin, kuvvetin tükendiğinin” resmiydi.
Ve koyverdi çığlığını: “Bittim Ya Rabbi!”
Bu çığlığı bekliyordu öteler “Yettim kulum!” nidası bunun ardından gelecekti.
Çünkü, Allah’ın yasası buydu: Biten ve bittim diyene, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyene,
“Allah’ın yardımı çok yakın!” diyen bir Rahîm Rab vardı.
İşte, O’nun için ilahi yardım Sevr Dağı’nın tepesinde geldi.
Peki, oraya kadar çıkmak şart mıydı? Tepede gelen yardım, dibinde gelemez miydi?
Evet, öyle! Çünkü ilahi yasa bu Allah yasasını, muhatap Âlemlere Rahmet Hz Muhammed bile olsa bozmazdı.
Peki, biz neyi bekliyoruz? O evrensel Gül için bozmadığı yasayı,
biz dikenler için bozmasını mı? İşte bu olmayacak.
Dünyanın Gül’üne, sonsuz salât ve selam ile…
Menekşe, Bilmek ve Ölmek 20/02/2009

Menekşe tutkusu olan bir kadın toprağa döndürüldüğü gün, menekşenin yaprağına usulca yağmur dokunur. O, henüz, toprağa döndürüleceği günün bilgisine sahip değilken, toprağa daldırmış olduğu bir kök menekşenin.
Ah menekşe, gözlerinde hareler. Gecenin içinde büyürken bir saatin tik-takları, kalkar bir ölüyü bekleyenlerin gözünden bir an için perde, dökülür boşluğa ansızın bir başka boşluğa takılıp kalmış bir bakışın anısı. Ruh ve ceset arasında gül ve toprak kadar aşinalık. “Gözün ruhu takip edeceği” an’a en yakın anlam, “sen razı, senden de razı”. Ah menekşe gözlerinde hareler, üstelik kadrin bilenlerin eline düşmüşken, vakti midir böyle çekip gitmenin. Ne sen ne ben bilirim.
Menekşenin bildikleri ile benim bilmediklerimi mukayese imkânım yok elbet. Bilmediklerimi bilmeme imkân yokken, bildiklerime güvenmemi benden kimse beklemesin. Ama yine de menekşe, sen bunları bilmezsin. Şair ne kadar teşhis etse de menekşe, sen bilici değildin. Yağmur usulca dokunurdu senin yaprağına. Yağmur bana da dokunurdu. Bu kadardı. Oysa ben bildim. Bilici olmam hem ödülüm hem cezamdı. Ölümü tadımlı bir nefistim, bir menekşeden ibaret değildim.
Menekşe, sen bu yağmurları bilmezsin. Bilmezsin nasıl olup da aynı davanın hem mağduru hem sorumlusu olduğumu. Menekşe, sen, gözlerinde kalacak son görüntü kadar kimin gözlerinde son görüntü olarak kalacağını merak etmenin ne demek olduğunu. Ah menekşe senin için ölmek rüzgâr olmak demektir. Bilmezsin ölümü, bilmezsin kendi ölümünü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu.
Ah menekşe, boynun bükük, ağır yükmüş ki senden alınmış bana verilmiş. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, demişim. Değil mi ki yaşam nedir, diye sorulduğunda ölüm benim, diye cevap veririm. Ama ölüm bensem, ölümü bilmeyen de neden yine ben’im? Ölüm neden, diye sormak; ölüm nedir, diye sormak kadar ağır menekşe, ama yine de, ölüm neden menekşe?
Ah menekşe, ben ölümlü olduğumu biliyorum da ölümün ne olduğunu bilmiyorum. O zaman bende bir eksiklik olacak. Zira evrende olan bir şeyi tanımadan evreni yorumlamaya kalkışamam. Ölümü kabullensem, ölümün, benim bildiğim, fıtratimin hakikatinde tecellisini bulacağını zannettiğim ölüm olmadığından eminim. Ölümü kabullenmesem, ne kadar denge arasam o kadar uçurumdayım. Kıyamet sonrası şaşkınlığını üzerinden atacak ruhun teslimiyetine şimdilik uzaktayım. Kıyamet kopmuş çoktan, bihaberim. Tufanlar sarmış dört bir yanı menekşe bilmezsin.
Ah menekşe, çevreni kuşatan her ne ki var, ruhunu tüm hacmince ona dökerek, sonra tutup özge bir nazarla temaşa ederek. Kendine özne, kendine yüklem. Kendine etken, kendine edilgen. Ölüm iki hece ama tek kişilik eylem.
Ah menekşe, keşke rüyalara bu kadar güvenmeseydim. Ya da rüyalara bu kadar güvenmişken göklerden toprağa düşmeseydim. O ses, yine o ses, hep o ses. Ah keşke bilmeseydim. Her şeyin her şeyden kaçacağı o günde, kalp de manasına şekil veren cümleden kaçacak, mes’ul. Ve sen hangi mana indiyse kalbine, kalbin ne şekil vermişse cümlelerine, ondan mes’ul olmanın ağırlığını bilemezsin menekşe. Bense mes’ulüm menekşe. Hem kalbimden, hem bilgimden. Hem ölümümden, hem cümlemden.
Ama menekşe, bilgi ölümün, kelâm da bilginin üzerinde yer alır. Kalu belâ: Evet dediler. Yaratılmışların içinde belâ diyen bir tek ben miyim? Bu yüzden mi ölümlüler içinde bir tek ben öleceğim? Ölümüm ne senin ölümüne ne kanadı kırık arı kuşunun ölümüne benzeyeceğinden, bir tek ben öleceğim. Çünkü ölümü bir tek ben bileceğim. Çünkü ölümlü olduğunu bilerek yaşayan bir tek ben’im. Ben ölümlü olduğumu bilirim de sen ölümlü olduğunu bilmezsin. Ah menekşe ne olurdu sen de belâ deseydin.
Ah menekşe, zihnimde olmayanın dilimde karşılığı yok. Dilimde olmayan da zihnimde yer almıyor. Hepsi ben’im. Hepsi yaşamak. Ah menekşe. Ne bulacağımı bilmemekle birlikte mutlaka bulacağımı bilerek girdiğim bahçede. Bir ağustos öğlesinde yapacak tek şey olarak bana kalan: Ağır bir kitabın sahifelerini usulca çevirmek anlamına gelen yaşamak. Menekşe de ölür; ama ölümlü olduğunu bilmez, ne ölmeden önce, ne öldükten sonra.
Ben ölürüm ve ölümlü olduğumu bilirim. Hem ölmeden önce, hem öldükten sonra.
Ah menekşe!
Ah menekşe!
Nazan Bekiroğlu- Mavi Lale
Ey Beklenen 07/02/2009

Ne kadar büyük ve ihtişamlısın! Kaderin, dünyanın da kaderi oldu hep. Eğer ölseydin -öldürebilselerdi seni- mezarın bir şehzade mezarı gibi küçük değil, kehkeşanları yutacak dehşetli bir karadelik olurdu. Senin köklerin bu kadar derin, dayandığın mânâ ise bu kadar zengindir.
Adalet, hak-hukuk, nizâm ve intizâm dimdik ayakta olmanla kaim; insanlığın huzuru ve saadeti, varlığınla dâimdir. Dün senin elini ayağını budayıp vücuduna kefen biçmeye kalkışanlar, acaba kendi kalemlerini kırdıklarının farkında mıydılar? Ya bünyeni içten çökertmeye çalışan kötü niyetlilere ne demeli? Onlar kendi bindikleri dalı kesen şuur yoksunlarıydı. Senin sarsılman ve sesinin kısılması, bak, nelere sebep oldu? Kaç asır geldi geçti, dost da düşman da yokluğunla inim inim. Bir zamanlar ağyarın gıpta ile baktığı o beldeler, şimdi ağyar elinde kan-revan. Ne onlar bulduklarından razı, ne de biz yitirdiklerimizden. Paramparça dünyamızda her gün türlü acılar yaşıyor ve her hakarete uğrayışımızda senin şanlı hatıranla avunuyoruz.
Kim bilir üst üste kaç hançer yemiştin de yıkılmamıştın. Besbelli, dostlarının vefasızlığı da vurmuştu seni. Bir gün ağır yaralı bir hâlde çekip gittin aramızdan, ardında bir sürü yetim millet bırakarak. Son Rehber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kendilerine haber uçurmanı bekleyen milyarlar da arkandan bakakaldı. Gidişin bizlere hicrân türküleri söyletedursun; varlığından habersiz yetişen nesiller de yaramıza tuz-biber ekti. Gür sesinden ve soluğundan yoksun bir çağın kucağına itilen bu talihsiz çocuklar, unutmalıydılar seni.. unutturulmalıydın (!). Ne adın anılmalı, ne destanın yazılmalıydı.. çeşitli perdeler altında nifak soluklayanlar, bir şeyi hesaba katmamışlardı. Çilekeş annelerimizin tevekkül edalı ninnileri ve doğar doğmaz kulaklarımızı dolduran ezan sesleri iz bıraktığın coğrafyadaki her ferdin genlerine işlemişti. Ruhunu kabzetmek çok zordu.
Ey beklenen!
Seni Hicaz’da nebatî hayata girmiş yarı ölü zannedenler, Anadolu’da yeniden kök saldığını ve yepyeni bir dirilişle ayağa kalktığını hemen anlayamayacaklar. Atını tımar edip sadağına ok yetiştiren fedakârlar da nasıl bir işe hâdimlik ettiklerini tam mânâsıyla bilemeyecek, art arda gelen fetihlerle şaşırıp kalacaklar! Aslında çok zaman önce bir katran ağacının başında, hasret dolu gözlerle yollarını gözledik. Derken, geleceğini müjdeleyen Zât’ın gözyaşlarını kürsüden gönüllerimize akıttık. Ve bir gün geri döneceğini biliyorduk! Sana ister ‘İslâm’ın Vahdet Rûhu’, ister ‘Muhammedî Rûh’, isterse ‘Millet Rûhu’ diyelim; biz hep birkaç asırdır seni bekledik.
Ve ey beklenen..
Şimdi hazır kendimizi bulmuşken, özümüzde parıldayıp duran hoşgörü ve sevgi meşalesiyle dünyayı aydınlatalım! Dört bir yanda tutuşturulan fitne ateşleri sönsün ve granitleşmiş sineler sâyende balmumuna dönsün. Allah’ın izniyle ne kışın ayazından, fırtınasından; ne de çöllerin yakıcılığından korkumuz var. Edâ etmeye hazırlandığın bu büyük vazifede, son devrin Ömerleri, Alileri ve Halitleriyle emrine âmâdeyiz.
Saffet Merdan
Tutun ki düşmesin ruhumuz 06/02/2009

“Sizi rüyada dahi göremeyenlerdenim. Sizi bir kere dahi hayalinde canlandıramayanlardan. Ne takatim vardı buna, ne de becerim. Biz rüyaların insanları değildik. Zor zamanların çocuklarıydık. Rüyaları dahi elinden alınan.
Ama biliyor musunuz? Bunu hiç dert etmedim. Etmek istemedim. Çünkü her yerde sizin izinizi gördüm. Sizin her varlığa düşen nurunuzun ışıltısıyla evrenin dili çözüldü. Dilsizlikten kurtulup O’nu anlatan sözcüklere dönüştü. O’nu anlatan bir şarkı gibi seslendi evren. Her varlık parçası suskunluğunu bozdu, en tatlı sözcüklerle O’nu anlattı. Evrenin dilinin sözcükleri sizinle kalbimize taşındı. Kalbimiz sizinle kederlerini teselli etti.
Siz bize kederin bile içindeki sevinci gösterdiniz. Kederlerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi bile sevdirdiniz. En güzel bir sabırla sabretmeyi, sıkıntılara göğüs germeyi tam tamına ancak bir tek siz başardınız. Siz bir sır çözücüsüydünüz. Sırlar sizin önünüzde çözüldü, sırlar önünüzde diz çöktü. Sözcükleriniz ne tatlı, ne kadar sahiciydi. Nereden öğrendiniz bunları?
Siz hep buradasınız. Yanı başımızda.
Bir rüyada bile yüzünüzü görmedim. Biliyor musunuz, bunu hiç dert etmedim. Çünkü sizi hep burada hissetim. Her iyiliğin, güzelliğin, hayrın içinde sizi buldum.
Her kasvetli yaşantıda aklımızı ışıttınız. Olaylara bakışınız, yüzünüzdeki bakış gibi imdadımıza yetişti. Sözcükleriniz en kalın kasvetlere yetti.
Ay ve siz. Siz ve ay. Dağlar ve siz. Siz ve dağlar. Siz ve arkadaşlarınız. Arkadaşlarınız ve siz. Kuşlar ve siz. Siz ve kuşlar. Çöller ve siz. Siz ve çöller. Siz ve eşleriniz. Eşleriniz ve siz. Siz ve tüm insanlık halleri. Tüm insanlık halleri ve siz.
Ne kadar çok şey yaşadınız. Yaşamadığınız bir hüzün kaldı mı sahi? Nasıl dayandınız tüm bunlara? Babanızın siz doğmadan öldüğünü ne zaman öğrendiniz? Öğrendiğinizde neler yaşadınız? Annesiz büyümek nasıl bir mahrumiyetti? Akranlarınızla oynarken onların “Anne, baba” diye seslenmelerini duyduğunuzda gizli gizli ağlar mıydınız, boynunuz bükük hisseder miydiniz kendinizi? Amcalarınızın yanında büyümek nasıl bir kırıklıktı? Eşiniz öldüğünde nasıl dayandınız buna? Ne olur söyleyin. Yalvarırım söyleyin. Özleminizi nasıl giderdiniz? Sevgili amcanız öldüğünde kalbiniz duracak gibi oldu mu? Hayat başınıza yıkıldı mı? Çocuklarınız öldüğünde hangi sözcüklerin bağrına yaslandınız? Ayrılık acısının sızısını ne ile dindirdiniz?
En anlamlı mucizelerinize dahi “Bu bir sihirdir” dendiğinde içinizde bir fırtına koptu mu? Kırıldınız mı? Kırıldığınızda kalbinizden geçen ilk cümle neydi? Size yüz çevrildiğinde O, sizden ne demenizi istedi ve siz ne dediniz? Taif’ten dönüşünüzde nasıl yakardınız Rabbinize?
Bu soruların yanıtları ruhumuzu üşümekten kurtardı. Ruhumuzu tuttu, düşmekten kurtardı. Sizin yanıtlarınızın dışında her cümle, gökteki yıldızlarla ısınmak kadar sahte ve yalancıydı. Yalan tek bir sözcük çıkmadı dudaklarınızdan. Sözcükleriniz heva ve hevesin semtine uğramadı hiç.
Ne kadar sahiciydiniz ve ne kadar güçlü.
Kederden kedere geçtiniz. Karanlıktan karanlığa geçirdi sizi Rabbiniz. Ama siz, her karanlıkta bir nur buldunuz. Sizin tecrübeleriniz olmasaydı biz sahici bir yaşamı nasıl bulacaktık? Siz bize hayatı sundunuz. En gerçeğinden. Bize hayatlarımızı sundunuz. Aydınlık ve karanlığı ile. Siz karanlığı dağıtan nur idiniz.
Biz ancak sizinle tahammül edebiliyoruz hayata, inanın. Sizin sözcüklerinizle. Sizin kalbinize ne iyi geldiyse, bizim kalbimize de ancak o iyi gelebiliyor. Sözcükleriniz ne kadar güçlü? Kalbiniz. O sonsuz derinlikli kalbiniz. Ne kadar güzel sevdi O’nu. Tüm davranışlarınız O’nun içindi, O’nu sevindirmek için.
Ayı neden çok seviyoruz biliyor musunuz? Siz sevmeseydiniz, biz ayı nasıl sevebilirdik? Gece vakti gözlerinizi dikip “Seni Yaratanla beni Yaratan aynı” demeniz aklımıza geliyor. Biz de sizin gibi seslenmeye çalışıyoruz aya. Ayı ne kadar güzel sevdiniz. Ay sizi ne kadar çok sevdi. Ayı her seyredişimizde gördüğümüz nur, sizin nurunuzun tecellisi oldu. Ve nurunuzla şimdi de buradasınız. Yoksa ayı seyretmenin bir anlamı olur muydu? Ya da aydaki anlamı biz başka nasıl bulurduk?
Sağ eliyle yemek yiyorsa bir insan ve bunu siz yaptığınız için yapıyorsa, bu eylemin içinde siz varsınız. Bir çiçeği incitmeyen bir insan, davranışındaki bu nezihliği sizden başka kimden öğrenmiştir ki? Ne kadar nezihsiniz. Ne kadar kibar, ne kadar ince.
Siz buradasınız. Yemeğe başlarken “Bismillah” diyorsak, bunu sizden öğrenmişizdir. Namaza başlama biçimimiz, namazdan sonra ettiğimiz dualar sizin dualarınız değil mi? Yoksa, biz nereden bilirdik en anlamlı duaları?
Belki bir rüyada bile göremedik sizi. Ama hayatımızın her halinde silinmez izlerinizi gördük. Kılıcınızın üzerinde “Gelmeyene gideceksin” yazıyordu. Biz size gelemedik. Siz bize geldiniz. Hoş geldiniz. Ne güzel geldiniz. Siz hep güzel gelirdiniz.
Evimize girerken sağ ayağımızı attık önce. Bunu sadece sizin için yaptık. Sizi hatırladık. Ağzımızdan nazik sözcüklerin çıkmasında sizi bulduk. İhtiyacı olan birinin ihtiyacını gidermemiz, sizin kalbinizdeki merhametin bir sonucu değil mi? Eğer hayat yolunda zerre kadar doğruluğun içindeysek bu doğrulukta siz varsınız. Biz doğru nedir ancak sizinle bildik.
Hayatımızdaki her iyiliğin sizin nurunuzdan çıktığının farkındayız ve bu, kalbimizi kalbinize bağlıyor.
Eğer bir insan bizden korku değil emniyet, düşmanlık değil kardeşlik ve dostluk görüyorsa bu, sizin burada olmanızdandır. Siz kâinatın en emniyet duyulacak insanısınız. Biz de sizin yolunuzda düşe kalka yol almaya çalışan yolcular.
Sizi özlüyoruz. Size duyduğumuz özlemi sizin gibi yaşamaya çalışmakla, sizin gibi teselli aramakla, sizin gibi sabretmeyi öğrenmekle gidermeye çalışıyoruz. Siz bize, size nasıl ulaşacağımızı bile öğrettiniz. “Ben size en güzel rehber değil miyim?” dediniz. Ne güzel dediniz. Bize hayatı öğrettiniz. Yaşamak ancak sizinle kolaylaştı. Siz “güzel ahlak” idiniz. Güzel ahlakı hallerimize kattıkça o hallerin içinde sizi buluyoruz.
İstersek sizi birçok şeyle hatırlarız. Hayata bakışınızla, çocuğunuzu sevme biçiminizle, ayı seyrederken ağzınızdan dökülen sözlerle, Rabbinize tanıklık etme biçiminizle, giyiminizle, dişlerinizi günde birden çok kere temizlemenizle. Ne kadar çok buradasınız. Siz her varlığın ve her zamanın kalbindesiniz.
Her davranışınız O’na bir yakarıştı. Kâinat sessizce konuşuyordu. Kâinatın sessizce konuşan en anlamlı diliydiniz. Sizin gibi yaşamaya çalışmamız da her daim bizi O’na götürüyor, bize O’nu hatırlatıyor. Siz ne güzel bir hatırlatıcısınız. Siz en güzel müjdeleyensiniz. Siz en anlamlı varlıksınız. Çünkü O’nu anlatan en güzel sözcük siz oldunuz. En güzel sözcükler de sizden çıktı. Sizin hayatta O’nu unuttuğunuz bir an bile olmadı. Bu sizin en büyük onurunuzdu. Ne kadar onurluydunuz. Biz de sizi hayatımıza katmakla onurlanıyoruz. Siz bizim için en büyük onur oldunuz.
Bize ne umut veriyor, biliyor musunuz? Biz de sizin dünyanızda çok önemli olduk. Üzerimize o kadar titrediniz ki. Dualarınızdaydık. Hüzünlerinizde, acılarınızda, şefkatinizde, merhametinizdeydik. Size sonsuz karşılık vermek isteriz ancak bunu yapacak takatte değiliz. Ama Rabbimizin size sonsuz karşılık vermesi için duadayız.
Sizi elimizden geldiğince hayatımıza katmaya çalışıyoruz. Daha çoğunu yapmak isterdik. Bu niyete sahibiz.
Biz ancak size tutunabiliyoruz, ancak size güven duyabiliyoruz. Sizin gibi yaşamak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.
Nasıl bu dünyada nasıl tuttuysanız ruhlarımızı, ölünce de teslim etmeyin azap meleklerine. İnsan olarak sizden başka hiçbir güvencemiz yok. Sizin kalbinizden başka güvenli bir kalp yok.
Biz zor zamanların çocuklarıyız. Bizden gözlerinizi ayırmayın lütfen. Yaşam tarzınızı yaşam tarzımız kılma gayretiyle size tutunmaya çabalıyoruz. Tüm hoyrat ellere rağmen. Biz size tutundukça sizin de bizi tutacağınızı biliyoruz.
Tutun ki düşmesin ruhumuz. Hiçliğin, yokluğun, karanlığın ellerine düşmesin ve yanmasın ruhumuz.”
MUSTAFA ULUSOY










![Quran verses with tasbih [edited] Quran verses with tasbih [edited]](http://farm3.staticflickr.com/2206/2344598309_446db1721c_t.jpg)


Son Yorumlar