Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Aşık oldum Muhammed’e Aralık 11, 2009

Kategori: Multimedia — La Reverie @ 7:01 pm
Tags: , ,

Canı dilden aşık oldum
Muhammede Muhammede

Mevlam layık eyle bizi
Muhammede Muhammede

Sallallahu ala Muhammed
Sallalahu aleyke Ahmet

Aklı olan arif olsun
Ciğer yansın püryan olsun
Bir canım var kurban olsun
Muhammede Muhammede

Sallallahu ala Muhammed
Sallalahu aleyke Ahmet

Rüyada görüştür bizi
Murada eriştir bizi
Mevlam sen kavuştur bizi
Muhammede Muhammede

Sallallahu ala Muhammed
Sallalahu aleyke Ahmet

 

 

O’nun sevgisini taşıyan kalp… Aralık 10, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 11:32 pm
Tags: ,

 

 

Tam tutunduk derken tükenen hayat, asıl hayat olamaz.

Asıl kimsemiz odur ki, darlıkta dirlikte, varlıkta yoklukta bizimle olsun.

Allah, içinde sevgisini taşıyan kalbi çöplükte çürütmez.
 

Muhammed Bozdağ

 

Benlikte İlk Erime: Aşk Aralık 3, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:38 pm
Tags:

 

Dediler ki o aşka inanmazmış
Aşkın da çok umurunda
Aşk ona inanıyor ya…

 
“Ben Kimim?”İnsanlığın en şiddetli, en kadim, en vazgeçilemez, en cevaplanamaz sorusu…İnsanlık tarihi boyunca bu soru bağlamında iki tip tavırla karşılaşırız. Birincisi kendisini bildiğini, tanıdığını zanneden, ve kainatı anlamaya, anlamlandırmaya, ve bu yolla da Yaratıcıya bir yol bulmaya çalışan insan tavrıdır. Bu insan, elde bir olarak, kendini tanıdığını sanır. Tüm derdi öteki iledir.

Modern bilimin tüm günahları, bu kendini bilme varsayımından hareketle evrene yöneliminden doğar.Bir de geleneksel tavır vardır ki insana esas bilmediğinin kendisi olduğunu, ve kainatı değil, aslında küçük bir kainat olan kendini bilmekle Yaratıcıyı bilebilmesinin mümkün olabileceğini telkin eder. İnsan bu yolda adımlarını attıkça anlar ki “ben” dediğinden bihaberdir. Ve bu “ben” bir tek “ben” değildir de, başka her şeydir.Bu yazının sınırları ne tasavvuf tarihinin külli tartışmalarını taşıyabilir, ne de satırların yazarı henüz öğrenmekle meşgul olduğu, Vahdet-i Vücûd kavramını anlatabilir, tartışabilir ve eleştirebilir.Yalnız, bittecrübe yaşadıklarından, hissettiklerinden, bildiklerinden, belki bildiğini sandıklarından hareketle, ben kimim sorusunu cevaplama yöntemini size anlatabilir. Kendi izlediği yolu tarif edebilir. İlk benlik yırtılmasından söz edebilir. Ve bu yırtılmanın varacağı yere göz ucuyla işaret edebilir. Çünkü acizane sadece göz ucuyla bakmayı başarabildi…Kuşkusuz bu kadim “ben kimim?” sorusuna el- Vedud ismi şerifinden hareketle bulunan yanıtın yoludur. İsimler adedince soru çözüm yolları vardır, belki çoğu benim bulduğumdan daha kestirme, daha geniş ve daha rahattır. Ama dedim ya, ben sadece bunu biliyorum.Kanaatim odur ki, “Ben kimim?” sorusunu aşkla cevaplamak mümkündür.İnsan ilk yaratıldığında ve kendisine benlik verildiğinde, Yaratıcı’nın “Ben kimim, sen kimsin?” sualine şöyle cevap verdiği söylenir. “Ben benim, sen de sensin”. İnsan koca kainatta Allah’ın dışında “benlik” sahibi tek varlıktır. İnsan bu cevabı üzerine cehenneme atılır, ve tekrar sual edilir, tekrar aynı cevabı verir, ancak açlıkla sınanınca benliğini vazgeçmese de teslim eder ve “Sen Rabbimsin, ben de senin kulunum” der. Burada dahi “ben” cümlenin içine dahildir, ancak Efendi’ye teslim edilmiştir. Zaten Allah “ben”i yok etmemiz için değil teslim etmemiz için vermiştir. Zira o yok edilemeyecek kadar değerli bir şey’dir ki sadece halifeye verilmiştir.İnsanın açlıkla sınanması, aslına bakarsanız aczi ile, fakrı ile, ihtiyacı ile sınanmasından başka bir şey değildir. “Ekmek” tüm ihtiyaçları temsil eder. Üstelik Hz. İsa’dan ders alırsak sadece maddi değil manevi ihtiyaçların da sembolü ekmektir. Göksel ekmek, göksel sofra bunlara işaret eder. Sevgi de ekmektir, merhamet de, yardım da ekmektir, tebessüm de…İnsan melek gibi değildir. Onlar yemez içmez, bir şeye ihtiyaç duymazlar. Muhtaç olmayan birine bir de “ben” verseniz onu firavundan beter edersiniz. Bu yüzden Allah “ben”i mahlukatın en acizi olan, unsurların en altında bulunan topraktan yapılmış, en kırılgan, en naif varlığa teslim etmiştir. “Ben” sahibinin tanrılık ittihaz etmemesi, ancak bu kadar acz dolu ve fakr içinde olmasına bağlıdır. Ve Büyük Emanet olan Allah’ın hazinesi, yani Esma ve Sıfat-ı İlahi, ancak böyle birine emanet edilebilir. İstenir ki, hem onlara sonsuz ihtiyaç duysun, hem onlara tek başına sahiplik iddia edemeyecek kadar hakir ve fakir olsun. Samediyyet tecelli etsin, insan tüm aza ve letaifi ile, tüm ruh-u canıyla, ve külli bir lisanla “Bana bir tek Sen lazımsın” desin. Hazinenin üstüne oturup dünya âlem gelse kımıldamasın, O’nu kimselere vermesin. Bu yüzden mutlak acz ve fakrını bilen insanı kamiller Allah’ın hazinesinin hem bu dünyada hem cennette en sağlam mührü ve en emin bekçisidir.İnsan aczini ve ihtiyacını neyle bilir, bela ve musibetle, hastalıkla, açlıkla. Oruç bunun için misal ittihaz edilir. Kanaatimce bunun çok güçlü bir misali de aşktır. Aşktan âlâ, belâ, musibet ve açlık mı olur?Aşk size tutturulan bir gönül orucudur. Aşk bazen, benliği bırakınız çatlatmayı, onu bir kamyon gibi ezer ve geçer. Ben kaybolur, yerine sen ikame edilir. Ben’in acısına aldırılmaz da, Sen’in acısı benin ta içinde hissedilir. Sen’in sevinci, hiçbir menfaatiniz ve payınız olmaksızın kalbe kuş gibi kanat verir. “Öyle ya, sen benden gayrı isen, sen öteki ve ağyar isen nasıl bu kadar içimdesin. Dışarıda olan, içi nasıl bu kadar acıtabilsin.” Benlik tohumu aşkla çatlar, acı ile filizlenir. İnsan “Bana yalnız Sen lazımsın” deme, “ben” den vazgeçme denemesini, alıştırmasını mecâzî aşkla yapar. Ancak bu havuzda yüzme öğrenilirse açık denize çıkılabilir. Denizde kaybolmaktan, yutulmaktan korkmadan yüzülebilir, hatta dalınabilir. Deniz O’nun külli Ben’liğidir. Ancak aşkla çatlayan insan benliğinin toprak altından arzın üstüne çıkması için ona bir sultan(güç) gerekir. Bu ise aşkı, arzi olandan semavi olana çevirmekle kâbildir. O zaman insan, ister çiçek olsun, ister bir başak tanesi, iser koca bir ağaç, yüzünü havadar ve geniş semâya verebilir. Güneşe gülümseyerek bakabilir, “Oh” deyip, derin bir nefes alabilir…Aşk katı halde bulunan benliği eritir ve onu sıvı hale getirir. Yalnız kendine bakan kendi güzelliğiyle sermest zühreyi, ötekine bakan ve kendinden vaz geçen katre eder. Bu yüzden ehl-i tasavvufun yolu aşktan muhakkak geçer. Hatta onlardan bazısı birilerini mürid olarak kabul etmek için şu soruyu sorarlar, “Evladım hiç aşık oldun mu?”. Cevap “Hayır.” İse, “Git ol öyle gel” derler. Çünkü o katre mesleğidir. Zühre o kapıdan içeri giremez, girse de bir şey almayı beceremez.Benimiz O büyük “Ben” e ulaşıncaya kadar kasıtla huzursuz edilir. Benin o büyük “Ben” de fani olması, katrenin reşha olması yolculuğundan ibarettir. Bu yüzden musibet ateşiyle ısıtılır, acz içinde bırakılır ki aşkla iyice tutuşsun da buhar olsun. Sekinet bulması istenmez, rahata erdirilmez, bu yüzden bu dünyada kimse asla rahat edemez. “Ben” diyebilmek hiç kimseye reva görülmez. Benlik davasına ancak O layıktır. O kendisini kelamında “Benim ben” diye ifade eden “Ben”inin altını tekitle, kuvvetle çizendir. “Ben” demek en çok ona yakışır. Ve ancak O “Ben”inin gölgesini üzerimize düşürdüğü içindir ki, biz de ayağa kalkıp “ben” deriz. Ve yine bu yüzden yeryüzünde dabbeler gibi sürünerek yahut dört ayak üzerinde değil, başı dik ve yüzü semaya yönelik yaşar gideriz. Şerefimiz O’ndandır. Şerefimiz âşık olduğumuz Zât’ın şerefiyledir. Adımız ancak Adı’yla anılır, hatta O’nsuz bir adımız bile yoktur. Şerefiyle şereflendiren O’dur,İsimleriyle isimlendiren Odur. Aziz olan O’dur. Biz ancak göğsümüzü alabildiğine Nuruna açtığımızda, benlik evimiz ışıkla dolar ve bir “şey” oluruz. Ben’liğin aslı Onun gölgesi bizimdir. Ve kalplere aşkın ateşini atıp tohum ve çekirdekleri çatlatan “Falik-ul habbi venneva” da O’dur. Kendi ayaklarıyla seyr-i sulüke güç yetiremeyen ve “Al artık beni, nolur, tükendim” diyenleri tarfetül ayn hızıyla katına yükselten O’dur.İnsan ötekine şöyle der, “Ben benim, sen de sensin”. Sonra aşık olur ve şöyle der “Ben senim sen de bensin”. Sonra aşkı iyice tutuşur ve şöyle der “Ben senim sen de sensin, ben de kimmiş, her şey sensin”. Kimi bu sırada soğuk bir perdeye çarpar ve titreyiverir. Aşkın erittiği benliği buza geri döner. Yine bakar ve der ki “Ben benim sen de sensin” . O çıktığı yolda yok olmaktan korkmuş, varlığın yoklukta olduğunu bilememiş adamdır. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri, öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.”*Soğuk perde ile karşılaşıp harareti sönmeyene gelince artık onun önünde engel kalmaz, o ısınır, ısınır, yanar, tutuşur, yok olur. İnsanın bekası fenasındadır. Kimse ölmeden beka bulamaz. Burada aşkla ölen ise bilir, ölüm sadece bir kez tadılan bir lezzettir. Sevgili sizin kendisi için yalnızca bir kez ölmenize izin verir. Siz her ne kadar Onun için tekrar ve tekrar ölmek isteyin, nafiledir…Aşkında yok olup Sevgilinin hakikatine eren ise dönüp mecaz-i mahbubuna, Hakiki Muhbub’a kavuşma vesilesine, şöyle der “Ne ben benim, ne de sen sensin”. Sözün ahiri şudur, “Ben sandığım da sen sandığım da başka Bir’inin iki farklı yüzünden, iki farklı tecellisinden, iki farklı vechesinden ibarettir. Bu yüzden birbirimize bu kadar yakınız, bu yüzden birbirimizin içindeyiz, çünkü biz bir Vahid’in iki vechinden, iki yüzünden, bir Güneş’in iki renginden ibaretiz” O zaman yüzler birbirinde Onu seyreder. O zaman gözler ötekinde semaya değer…Âşık yüzünü göğe döndüğünde gayrı yerde kalmaz yükselir, yerdeki renklerin birleşimlerini, ayrılmalarını, iç içe geçişlerini, çatışmalarını, yönelimlerini, kavgalarını artık yukarıdan görür. “Parça nasıl ki bütüne müştaktır, bütün de parçaya müştaktır.” İnsan nasıl yükselip kavuşmak isterse, O da inzal buyurup kavuşmak diler, seven sevdiğine daima ortada bir yerde, bir menzilde, bir hazrette erer.Dileyelim huzursuzluğumuz, o Bütüne ulaşana dek, O Külli Ben’e varana dek dinmesin…

 

 
• Romeo ve Juliet, Perde 2. Sahne 6

 

Mona İslam

 

Adı aşk… Kasım 9, 2009

Kategori: Berceste-Şiir — La Reverie @ 11:36 pm
Tags:

Cihanı hiçe satmaktır adı aşk...Dökülüp varlığı gitmektir adı aşk...Belâ yağmur gibi gökten yağarsa...Başını âna tutmaktır adı aşk...Bu âlem sanki oddan bir denizdir Âna kendini atmaktır adı aşk (Eşref oğlu Rûmi)

Cihanı hiçe satmaktır; adı aşk…

Dökülüp varlığı gitmektir; adı aşk…

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa,

Başını âna tutmaktır; adı aşk…

Bu âlem sanki oddan bir denizdir

Âna kendini atmaktır adı aşk…

 

<Eşref oğlu Rûmi>

 

 

Aşk deryasına dalanlar… Eylül 4, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 10:47 pm
Tags: , ,

aşk deryasına dalanlar Şems-i Tebrizi

Hz. Şems-i Tebrizi anlatıyor:

“«Henüz erginlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiç bir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım.

Bir gün babam bana çıkıştı, ‘Oğlum, dedi, ben senin bu halinden bir şey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felâkete götürecek.’

Ben ona şu cevabı verdim: Baba! Seninle benim babalık ve evlâtlık ilişkimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar.
Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına rastlarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendisini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der. Çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.»”

Mana İklimi

 

İçi hep kaynar Aşığın!… Ağustos 17, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:08 pm
Tags: ,

İçi hep kaynar Aşığın; Hasret der kaynar Mevla der kaynar...

İçi hep kaynar aşığın; hasret der kaynar; Mevla der kaynar, Yâr der kaynar!..

Benliği buhar olur da bulut misali yükselir başının üstüne…

Ateşe vermiştir her şeyi gönül ocağına atmıştır dünyayı ve dünyevî şehvetleri…

Yanan yüreğinden buharlaşan feyizle; başının üzerinde oluşan Muhabbet Bulutu korur aşığı nefsinin cehennem sıcağından!… Gönlünden taşan buhar; bulut bulut dolanır üstünde dolanır ki; rahmet yağsın üstüne…

Her gittiği yere bulutu (aşkı) ile gider aşık…. Her gittiği yere muhabbetini taşır… Çorak araziler susuz topraklar onunla suya kanar… Bir beldede bir toplulukta başı dumanlı bir aşık varsa orada muhabbet, orada rahmet, orada bereket vardır!… Mekke çölünü hayat membaına dönüştüren bulut Muhammed’imin (sav) bulutuydu… Meclisleri, dergahları, toplulukları, sohbet ortamlarını beşeriyet hararetinden aşığın gönlüdür koruyan!..

Yanmayı göze almıştır aşık… Hem de öyle bir göze alış ki; Cebrail’e (aklına) “SEN ÇEKİL ARADAN” demiş ve atlamıştır ateşe… İzleyenlerin korku dolu bakışları arasında ATEŞ SERİN VE SELAMET “olur aşığa. Aşık; “HASBUNALLAH” demiştir… VE NİMEL VEKİL VE NİMENNASIR sırrını görmüştür… Ve alemlerin Rabbi: “EY ATEŞ (EY BENLİK-EY BEŞERİ BOYUT) İBRAHİM’E (Rabbine teslim olan aşığa) SERİN VE SELAMET OL! ” demiştir…

Her aşığın başında bir bulut gezer!… Hz. Muhammed’in (sav) bulutunu herkes görüyordu ama fark eden çok azdı. Manasını sadece süt anne Halime, Rahip Bahira ve Hatice-i Kübra fark etti!…

Aşık da bulut, görmeye göz gerek!…

Aşık da rahmet, sezmeye öz gerek!…

Aşık; bulutun şimşekler saldığını, yıldırımlar boşalttığını çok geç fark etmiştir. Ve aşık; yıldırımın can aldığını Azrail’in buluttan gülümseyeceğini çok geç anlar!.. Anladığında aşık hiçliğe kanat açarken aşk; yeni arazileri sulamak taze fidanları yakmak üzere bekâ yoluna devam edecektir aşkın bekâ sırrı olduğunu aşıka dost olan bilir, onun için Hz. Ebubekir (ra) şöyle demiştir, Muhammed’imiz (sav) irtihal ettiğinde:

Hz. Muhammed’e (sav) tapan varsa bilsin ki O ölmüştür!… Ama bâkidir!..

Aşık ölür; aşk bâkidir!

Selam olsun aşk sırrına talip olanlara!… Orada feyiz…

Selam ve dua ile…

islamasevgi.wordpress.com

 

Aşk Ateştir, Öğüt Yeldir… Ağustos 6, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:21 am
Tags:

candle flame mum“Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka
Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi”
Fuzûlî
Biri pervaneye şu sözleri söyledi:
“Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut. Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin. Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin. Ateşin etrafında dolaşma. İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı.
Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor. Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir.
Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir.
Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez.
Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir. Ensesine tokadı yer.
Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler. Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi?
Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem.
Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen zavallısın, biçâresin.
Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi:
Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil. Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar. Gönlümde İbrahim’in ateşi var. Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır.
Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır.
Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı.
Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar.
Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki!
Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir?
Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun.
Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın.
Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin!
Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, te’sir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer. Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır. O da şudur:
“Aşk ateştir, öğüt yeldir.Yel, ateşi alevlendirir.” Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir.
Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun. İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim.
Şimdi sıra benim. Ben sana nasihat vereyim de dinle.
Daima kendinden iyisini ara. Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir. Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider. Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider.
Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm. Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim.
Sadık bir aşık isen elini canımdan çek. Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar.
Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek. Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi. Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm. Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi?
Bir gün ister istemez öleceksin. Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi?
Pervâne sâdık bir âşıktır. Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder. Onun yok oluşu, “Vahdet” yolundaki dervişin hâline benzer. Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir.
Pervane acziyet ve perişanlığına bakmadan aşkı ile etrafında yanıp durduğu mumun huzurunda, ma’şûkuna seslenir:
-Ey sevgilim! Hadi ben âşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun.
Mum inleyerek cevap verir:
-Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden alındı. İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece, meclisi aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak.
Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu.
Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki:
Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin işin değil. Seninki bir kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne de ****net ve tahammül.
Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum.
Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise bütün vücudumu, baştan aşağı yakar.
Derviş de mum gibidir. Dışı parlaktır ama içi yanmıştır.
Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü.
Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken:
“Aşkın sonu budur işte.” dedi ve can verdi.

Mustafa Demirci

 

Aşk bir milad demektir Temmuz 17, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:53 pm
Tags: ,

sirvehizir
“Gitme vakti geldi. Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milad demektir. Şayet “aşktan önce” ve “aşktan sonra” aynı insan olarak kalmışsak yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir!”
***
“Bir taş bir nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar, duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olacağı…

Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır etki, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, ta ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.

Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, ta dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz…”

Elif Şafak – Aşk

 

aşk-ı mecazîden aşk-ı hakikîye Temmuz 13, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 7:29 pm
Tags: , ,

ya vedud

‘Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder.’ 

~Mektubat

 

Derdi Olan Neylesin? Nisan 4, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 9:05 pm
Tags: , ,

hakiki-asik

“Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz.

Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir.

Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır.

Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta,

‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır.

Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın,

‘Korkuyorsa neylesin?’

yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan,

‘Hiç korkmasın, söylesin!’

yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der:

‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”