Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Mehmet Akif’in hüzün dolu hatırası-Mustafi Binbaşı Temmuz 15, 2009

Kategori: Multimedia, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:48 am
Tags: , , , , ,

 

Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenir. Bu anıyı Hocaefendi bir sohbetinde böyle heyecanla dile getiriyor.

*

Mehmet Akif anlatıyor:

“Her sabah Sultanahmet Camiine erkenden giden bir zat vardı. Mihrabın bir kenarında saçı-sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyar adam, ümitsiz bir şekilde durmadan ağlıyordu. Nihayet bir gün yanına sokuldum:
-”Muhterem” dedim. “ALLAH’ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun?”
Bana:
-”Beni konuşturma, dedi ”Kalbim duracak.”

Çok ısrar edince anlattı:” -Ben Abdülhamid devrinde bir binbası idim. Anam-babam vefat edince sadarete bir dilekce gönderdim. Dedim ki; Mallarımız gayrimenkullerimiz var. Bunların bir nezaretçiye ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum.
Sadaret benim dilekçemi Padişaha göndermis. Bana doğrudan doğruya Hünkardan bir yazı geldi.” İstifa kabul edilmedi” deniyordu.
Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi.
Bizzat huzura çıkıp şifahi görüsmek istedim. Ben o celadetli Padişahın huzuruna çıktım:
-Sultanım, istifamın kabulünü istirham edeceğim. Durumumuz budur, dedim.
Derin derin biraz düsündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Israrıma da dayanamadı. Öfkeli bir edayla elinin tersi ile beni iter gibi:
-Haydi istifa ettirdik seni, dedi.
Ben dönüp işimin başına geldim.
Gece mana aleminde orduların teftiş edildigini gördüm. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) Yıldız
Sarayı’nın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı Padisahlarının ileri gelenleri orada idi. Sultan Abdülhamid edeple kemerbeste-i ubudiyet içerisinde Fahri Kainat Efendimiz’in arkasında duruyordu.
Derken benim birliğim geldi. Başında kumandan olmadığı icin darmadağınıktı.
Efendimiz (s.a.v.):
-Abdulhamid, nerede bunun kumandanı? diye sordular.
-Ya Resulallah cok ısrar etti. İstifa ettirdik, dedi.
Resulullah ( s.a.v.):

- Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik, buyurdular. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?…

***

Katiyyen bileceksiniz ki; İslam adına atılan her adımın arkasında Resulü Ekrem vardır! İslam vazifesi, irşad ve tebliğ adına atılan her adımın arkasında Resulü Ekrem vardır.

Arkanızda aleyhissaletu vesselam’ı zahir, başınızda yardımcı ve murakıb olarak görmek istiyorsanız; -vazifenizi idrak şuuru içinde- herkes hayat-ı içtimaiyede hissesine düşen mevkide vazifesini yapmaya çalışsın!

 

Üstad asla yeise düşmedi Temmuz 13, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Multimedia — La Reverie @ 12:52 pm
Tags: , , ,

 

Abdülhamid Han’ın Hamiyeti Haziran 1, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 4:18 pm
Tags: ,

Abdülhamid Han'ın Hamiyeti

Abdülhamid Han’ın uzun yıllar mâbeyn kâtipliğini yapmış Tahsin Paşa, hatıralarında anlatıyor:

— Bir akşamdı. Mâbeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım. Gelen mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listelerini tertipleyip huzura çıkmak üzereyken bir telgraf geldi. İstanbul’da laleli postanesi memurlarından birinin Yıldız’a çektiği bu telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağına dair doktorlar tarafından dikkat işareti verildiği, elinde hiçbir vasıta bulunmadığı ve Merhamet-i Şahaneye sığındığını bildiriyordu. Bu telgrafa kıymet vermedim ve onu listeye almadım. Huzurda Padişah, âdeti icabı her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilâve etti.

— Başka bir şey var mı?

Telgrafı söyledim ve arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı arz ettim.

Emir verdi:

— Hemen getiriniz!

Getirdim… Dikkatle okudu ve derhal mütehassıs bir tabip ve bir yaverle doğru Laleli’ye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de kendilerine refakat etmemi ferman etti.

      Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim? Hünkâr, bahçe üzerindeki odasında, ışıkları açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu? Sabaha kadar uyuyamayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu. Doğumun zor olduğunu, fakat müdahaleyle kadının kurtulduğunu, çocuğa ‘Abdülhamid’ isminin verildiğini, İhsan-ı Şahane’nin de aile reisine teslim edildiğini ve adamın ağlayarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlattım. Bizi ayakta dinledi, sadece rahatladığını gösteren bir ‘oh’ çekti ve Sabah Namazına durdu.

 

 

Çinli Muhammed (Kesinlikle izleyin.) Mart 30, 2009

Kategori: Multimedia, Öykü- Anı — La Reverie @ 10:50 pm
Tags:

 

Tevekkül Mart 12, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 7:04 pm
Tags: , ,

vfghgg

Tıp Fakültesini bitirdikten sonra uzmanlık imtihanına kaçıncı hazırlanışımdı hatırlamıyorum. Geçen yıllar içinde bütün çabalarıma rağmen istediğim uzmanlık dalını kazanamamıştım. Gerçi bunda İstanbul’un en işlek hastahanelerinden birinin acil ünitesinde çalışıyor olmamın tesiri büyüktü. Ancak her şeye rağmen mesleğimin önündeki son engeli de aşmak benim için önemli bir hedefti. Bu seferki son, diyordum, bütün enerjimi gireceğim imtihana vermiştim. Pencereme konan ya da balkondan içeri giren bir kuştan anlamlar çıkarıyor, ümidimi hep taze tutmaya çalışıyordum. İmtihan senede iki defa Ankara’da yapılırdı ve yine Ankara’daydım. Üniversiteden bir arkadaşımla Kızılay’da bir otele yerleşmiştik. Eğitimcilerin tavsiyesine göre, ertesi günkü imtihan saatine kadar dinlenmeliydim, ancak cerrahi notlarına son defa bir göz atmazsam içim rahat etmeyecekti. Telaşlı mizacım, yorgunluk ve uykusuzlukla birleşince, her zaman sindirim sistemimi bozardı. Yolculuk esnasında başlayan halsizliğim de bunun ilk habercisi olmuştu. O gece, arkadaşım mışıl mışıl uyurken, ben mide bulantısı ve baş ağrısına teslim olmuş, tek bir satır dahi okuyamamıştım. Bitkin bir halde yatarken, çok derinlerden gelip ve bütün hücrelerime yayılan beni sarıp sarmalayan bir sesle, kendime geldim. Bütün gücümü toplayıp pencereyi açtım, sabah ezanı okunuyordu. Yıllardır kulluk vazifemi yapamamaktan duyduğum büyük vicdan azabı, sabah ezanı vakitlerinde hep doruk noktasına ulaşır; ama genellikle nefsim galip gelir, geriye de bu savaşın tek delili gözyaşlarıyla ıslanmış bir yastık kalırdı. Acizdim. Rabbimin şefkatine muhtaçtım, bir iki gün önce ‘Mutlaka başarmam lazım.’ diyen ben, yedi-sekiz saat sonra yapılacak imtihana gidecek gücü dahi kendimde bulamıyordum. Yapacağı işlerin sonuna ‘İnşaallah’ kelimesini mutlaka ekleyen insanları ve bunun hikmetini şimdi daha iyi anlıyordum. Sonsuz merhamet sahibi Allah’tan başka kimden yardım isteyebilirdim ki!.. Allahım, Senin iznin olmadan bir zerre bile hareket edemez. Benim için hayırlı olacaksa, Sana yaklaşmak ve rızanı kazanmak için yeni bir yolun başlangıcı olacaksa, bu işimde bana yardım et. Senin her şeye gücün yeter! Teslimiyet içinde yatağıma uzandım. Birkaç saatlik uykuyla iktifa etmek zorunda kalmış olsam da, uyandığımda kendimi zinde hissediyordum. İmtihanım da Allah’ın izniyle iyi geçmişti. İstanbul’a yine trenle dönecektim. Her zamanki gibi gardaki kontörlü telefondan, yolculuk öncesi, annemi aradım. İmtihan çok iyi geçmesine rağmen bunu anneme söylemedim, belki de kendimi buna inandırmaktan korkuyordum. Çünkü kötü bir sonuçla yıkılıyor, özgüvenimi yeniden kazanmam için uzun bir süre geçmesi gerekiyordu. Onun: “Nasıl geçti?” sorusuna, fena değil, demekle yetindim. “Kızım kazanacaksın, içime doğdu. İstanbul’a gel sana anlatacaklarım var.” şeklindeki sözlerini fazla irdelemedim. Eve geldiğimde, annem: “Yavrum, imtihan saatinde anne namazda ol, bu beni rahatlacak, bana yardımcı olacak demiştin ya, namazımı kıldım, Allah’a sana yardımcı olması için dua ettim, tam seccademi kaldıracaktım ki; içimde, ‘Duanı ettin; ama hiç ağlamadın, içten yakarmadın.’ diye bir ses duydum. Bunun üzerine seccademi yeniden serdim, ne kadar süre geçti bilmiyorum, dualarım gözyaşlarıma karışıyor, sanki içimde sular coşuyor, çağlayanlar boşalıyordu. Sonra içime bir ferahlık doğdu, sanki, yüreğime biri kazanacağını fısıldadı.” dedi. İki hafta sonra imtihan açıklandığında, İstanbul’daki hastahanelerden birinde, istediğim dalda ihtisas yapmaya hak kazanmıştım, daha doğrusu kazandırılmıştım. Her şey Rabbimin “Ol!” emriyle gerçekleşiyordu. Bunu çok geç anlayan, yıllarca görmeden bakan, nefis mücadelesinde hep yenilgiye uğrayan biri için artık, yegane hedef vardı: O’na layık bir kul olmak!

Hülya Er

 

Bu sana son bakıştı… Mart 11, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 5:41 pm
Tags: , ,


467012136_cc39a7abe5

Artık yorgundun…

Ayakların seni taşımıyordu.

O ayaklarla gitmediğin, atını sürmediğin yer yok gibiydi…

Anadolu’da ayak basmadığın yer bırakmadığında; atının yönünü Asya’ya çevirdin.

Biliyorsun… O kış, bahar bestesiyle gelmişti.

Aslanlar için Asya’da aksiyon anıydı.

Sarp kapısından geçerek soylu ve sevdalı bir seher vakti “Önden Giden Atlılar”la birlikte koşmuştun Asya’ya.

Bu Ata Yurt’a ilk bakıştı.

İlk durak Batum’du.

“Ben okulumun planını çiziyorum” diyen asrın garibi sizi bekliyordu.

Herkes “Türkler geldi! Türkler geldi!” diye yollara dökülmüştü.

Ne kadar da heyecanlanmıştın onları görünce.

Buradaki Tatar Mescidi yetmiş yıldan beri kapalıydı. Paslı kilidi açıldı ve yanık bir ses yükseldi yorgun minareden.

Asya’da ölen kış, son tipilerini savurmaktaydı.

Işık süvarileri, hüzne doğan kır çiçekleri gibi doğmuşlardı bozkırın karanlığına.

Bir bahar rüzgârı gibi koşuyorlardı Asya’nın şevk dolu şafaklarına.

Sen hep öndeydin.

“Yaşın bir hayli ilerledi, şekerin kalbin tansiyonun var, kendini harab ediyorsun ” diyenlere aldırmıyor;

“Ben asıl koşmazsam mahvolurum” diyordun.

Yolların kavuştuğu yere gelindiğinde sen atını Korkut Ata’nın diyarına sürdün.

“Bu çorak bozkırlar Babil Bahçeleri’ne dönmeli” diyerek koyuldun işe.

Gelişin, bir su şırıltısıydı Taciklerin susuz yüreğine.

İlk okulun açılışına ne kadar da sevinmiştin.

Bozkıra bir yıldız düşmüş, bozkırda bir çiçek açmıştı.

Sadık eşinin ve ardından biricik kızının acıları ruhunu yontsa da sen, sahnede ölmeye sevdalı bir sanatçı gibiydin.

Açtığın okulda görev yapacak öğretmenlerle Tacikistan’a uçtuğunuzda, Düşenbe Hava alanı’nda sizi bir sürpriz bekliyordu.

Başlarında siyah örme şapkalar, ellerinde silahlarla bir çete karşıladı sizi.

Okulların bilgisayarlarını, öğretmenlerin paralarını almak için silahlarını doğrultmuşlardı.

Çete reisinin;

“Yere yatın, ellerinizi başınızın üzerine koyun, kıpırdayanı vururuz” sözleri yırttı gecenin karanlık perdesini.

Sen kolay pes edecek bir adam değildin;

Yaşlı bir aslan gibiydin;

“ Beni dinleyin! Karışıklıktan dolayı herkes ülkenizi terk ederken, bu genç öğretmenler hayatlarını hiçe sayarak sizin çocuklarınızı eğitmek için geldiler ama siz onları soymaya çalışıyorsunuz, Allah’tan korkun!” diyerek kükredin.

Gözlerinden süzülen yaşlar beyaz sakallarını yıkıyordu.

Ülkelerinden ilk defa ayrılan tazecik öğretmenler, şimdi Kemal Ağabey’i öldürecekler diye korkudan titrerken, çete reisi silahını arkadaşına uzattı ve yüzündeki siyah bereyi sıyırdı.

Ağlıyordu…

“Benim de anam Türk” diyerek, sarılmıştı boynuna.

Geceler boyu tek başına otururdun, gezinir dururdun koridorlarda.

Öğrencilerin sesini duymak için okulun misafirhanesinde kalırdın. Onlar seni duyuyorlar mıydı bilmiyorum?

Bazı geceler, katıla katıla, başını sağa sola sallayarak gönlünce ağlardın.

Sıladan ve sevgiliden uzak ıssız diyarlarda geçen günler dokunurdu yüreğine.

Bestesiz ve güftesiz bir türkü tutturmuştun bozkır akşamlarında.

Bazen öğretmenlerden sesi güzel birisine “oğlum haydi şu bizim türkümüzü bir söyle de dinleyelim” derdin.

“Haydi gönlüm sen söyle

Haydi söyle rüyalarda gördüğümü

Haydi söyle uykusuz gecelerimi”

Bu türküyü her dinlediğinde ak sakallarına akardı yüreğinin yaşları.

“Bu türkü; yıllar önce kaybettiğim eşimi, aylardır görmediğim hocamı ve dahası Peygamber Efendimizi(sav) hatırlatıyor bana” derdin.

İnsanın acıları böyledir.

Her insan için sadece birkaç türküde yaşar.

Artık, yaşlı bedenin ve yorgun kalbin kötü sinyaller veriyordu.

Şekerden ayak parmakların açılmıştı.

Tacikistan’daki okulun odasında kıvranırken, göğsün, darlıkların ağında inip kalkıyordu.

Dilin bembeyaz olmuş, moraran dudaklarınla;

“Oğlum koş bana doktor çağır ben ölüyorum” diye inlemiştin. On günlük yoğun bakımın ardından, tedavinin Türkiye’de sürmesi gerekiyordu.

Oğulların, kıramayacağın insanları araya koyarak seni ikna etmişlerdi.

Uğurlamak için, öğretmenler, öğrenciler toplanmışlardı.

Onlarla tek tek kucaklaştın ve helalleştin.

Göz yaşları sel olmuştu.

Her sözün her davranışın ebedi bir yolculuğa çıkışını gösterirken, gözlerinde bir bahar çağlamaktaydı.

Bu onların sana son bakışlarıydı.

Asya’da ayak basmadığın yer kalmamıştı.

Hazar’ın, Amuderya’nın, Mavera’ün-nehir’in kıyılarında senin ayak izlerin vardı.

Altaylarda,Tanrı Dağları’nda yankılanıyordu sesin .Asya’da gün dönmüş, artık mevsim tomurcuk çağındaydı.

Artık yiğitler hep yollardaydı ve geceleri yıldızlarla söyleşiyorlardı yarınları.

Daha geçen hafta gittiğim, Kırgızistan’ın Çin’e komşu hudut boylarında, geçit vermeyen karlı-dumanlı dağlarda senin sesini duydum.

Tanrı Dağları arasında karlara gömülü Narin Kasabası’nda senin ayak izlerin vardı.

Okulun açılışına ilk imzayı sen koymuş, ebedi beyaz Tanrı Dağları’nın beyazlığına nazlı bayrağımızı sen dikmişsin.

Karın beyaz soğuğu içimizi üşüttüğünde, diktiğin bayrağın kızıllığında ısındık ve Türk-Kırgız öğretmenlerle senin izlerini sürdük.

Bir de aralarında Nijaryalı siyah Said öğretmen vardı ki, sadece onu görmek için bile o karlı dağlar aşılmağa değerdi.

Aman Allahım! Bir insan bu kadar mı sevimli bu kadar mı tatlı olur. Tek başına Tanrı Dağlarının başındaki karları eritmeye kararlı görünüyordu.

Gülüşünde bin bahar çağlıyordu.

O siyah Said Öğretmeni görmeni çok arzu ederdim .

Hatırlar mısın hani bir gün Tacikistan’da bir öğretmenin dersini dinlemek için bir sınıfa yönelmiştin .

Sınıfın öğretmeni, daha dün Aydın’da elinden tuttuğun bir çocuktu.

Öğretmen olmuş, şimdi Kırgız öğrencilere ders anlatıyordu. Yüreğinin dayanamayacağını düşünerek vazgeçtin sınıfa girmekten ve;

“Allahım! Ben bu çocuğun kısa pantolonla gezdiği günleri hatırlıyorum. Şimdi burada Tacik çocuklara ders anlatıyor. Allah’ım! Sen ne büyüksün” diyerek, bir taşın üstüne oturup, hıçkıra hıçkıra ağlamıştın.

Said Öğretmeni görseydin, başı karlı-dumanlı, Tanrı Dağları’nın üzerine oturur;

“Allahım! Bu çocuklar ne zaman öğretmen oldu. Allah’ım! Bu hiçbir sebzenin ve hiçbir meyvenin yetişmediği yerde dallar nasıl meyveye durdu?” diyerek, karların arasında katıla katıla ağlardın.

Sen, altın saçlı baharı göremeden döndün Asya’dan.

Gerçi gönüller deme gelmiş, gök kapıları gıcırdamış, bozkırda bahar uç vermişti ama…

Kendini biraz iyi hissettiğin bir gün baba ocağın Aydın Belevi’ne gitmiştin.

Acı tatlı bir çok anılarının geçtiği yerdi orası.

Menderesin, Demirel’in, Özal’ın sık sık uğradığı, misafirlerin birinin gelip diğerinin gittiği aile konağı ıssızlığa gömülmüştü.

Bir zamanlar şevkle koştuğun tepelerin ardından ötelerin ağaran şafakları görünüyordu.

Çalışan işçilerle, zeytin ağaçlarıyla, ıssız konakla bir bir vedalaşmıştın.

Ayrılırken göz yaşlarını tutamadın.

Bu çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği yerlere son bakışındı.

Artık “hayat rüyasının billuru çatlamıştı.”

Gözlerinde öteler tüllenmekteydi.

“Artık ne hicranlı akşam, ne ağlayan hazan” kalbinin teline dokunuyordu.

İstanbul’a döndüğünde, yüreğin daha fazla dayanamadı.

Hiçbir köşesinde karanlık olmayan dünyalara dikmiştin gözlerini.

1997 yılı, Mart’ın on üçüydü…

İstanbul’da yeni bir gün gözlerini dünyaya açarken, sen hazansız baharlara açtın gözlerini.

Hastane odasında; ilk gördüğünde “işte aradığımı buldum” dediğin ve bir daha kendisinden hiç ayrılmadığın Fethullah Gülen Hocaefendi örtüyü yüzünden hafifçe sıyırdığında; bir pınar perisi gibi parlıyordun.

Alnından öperek yüzünü örttü ve, “Okul okul diye gitti, yeri doldurulamaz”diyerek ağladı.

Bu sana son bakıştı. Son…

Harun Tokak

 

Edebi zerreleriyle yaşayan iki insan ve Edep.. Şubat 27, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:56 pm
Tags:

sdfgdgfd

1800′lü yılların buram buram İslam kokan Osmanlı İstanbul’unda şairin;

“Her köşesinde bir kubbe,
Her sokakta bir türbe,
Teselli dağıtır;
Dula, sakata, yetime.”

diye tasvir ettiği Eyüp Sultan’ın dar sokaklı mahallerinden birinde bir hadise cereyan eder; hergünkü gibi alelâde, sıradan..(Her ne kadar biz, o günkü toplumda sıkça rstlanan hadiseler nev’inden olduğu için “alelâde, sıradan” desek de, aslında toplum mühendisleri tarafından iyi analiz edildiğinde bir devleti altı asrı geçkin ayakta tutan dinamiklerin ipuçları yatar bu hadisenin derinliklerinde.)

Hadisenin kahramanları, Osmanlı gündelik hayatındaki vazgeçilmez mekânlardan biri olan şirin bir mahallenin bakkalı, mahalle sakinlerinden Mehmed Selahaddin amca ve hanımı Hatice Sâtıa teyzedir.

Diğerlerinden farkı olmayan sıradan bir günün başlangıcıdır. Mehmed Selahaddin amca, hemen her gün tekrarlanan mutad sabah alışverişi için bakkala kadar çıkar. Alacağı birkaç çeşit kahvaltılık nevaledir. Bu arada Hatice Sâtıa teyze kahvaltı sofrasını hazırlamakla meşguldür.

Dakikalar birbirini kovalamış, süt fincanda soğumaya yüz tutmuş ama Mehmed amca bakkaldan henüz dönmemiştir. Sâtıa teyze meraklanmıştır; çünkü kadim bakkalları evlerinin hemen az ilerisindeki köşe başındadır. “Sohbetemi daldılar acaba?” diye düşünüp dururken Mehmed amca nihayet elindeki nevalelerle kapıda görünür.

Kapı açılır açılmaz malum soru sorulur; ” Nerede kaldın bey, meraklandım…” Mehmed Selahaddin amca biraz soluklandıktan sonra; “Hanım” der, “duydum ki mahallenin taa uç tarafında yeni bir bakkal daha açılmış.Alışverişi oradan yapayım dedim; haliyle ondan biraz geciktim.”

Hatice Sâtıa teyze merakını yenemez ve sorar hemen; “Niye? Bizim bakkal efendiyle aranızda bir tatsızlık mı oldu? Yoksa yeni bakkal daha ucuza mı mal satıyormuş?”

Mehmed amca tebessümle baktı eşine ve dedi ki ; “Hayır, hanım hayır. Zannettiğin gibi değil.” Yeni bakkaldan alışveriş sebebini şöyle izah eder:

“Bir Allah’ın kulu kimseden vaad almadan, kimseye güvenmeden ‘Tevekeltü Alellah’ demiş Rezzak olan Mevla’sına güvenerek, gelmiş bizim mahallemizde bir bakkal dükkanı açmış. Biz mahalle halkı olarak; ‘yeri uzaktır, kimin nesidir,tanımıyoruz..’ diye ona alışverişe gitmezsek eğer, bu kulun belki
‘Tevekkül İnancı’ zayıflayabilir. Bundan da ‘indallah’ bizler mes’ul oluruz!…”

Bu ne müthiş bir incelik !
Bu ne müthiş bir zarafet !
Bu ne müthiş bir hassasiyet !

Evet, bir toplumu oluşturan fertler bu harikulade duyarlılık noktasını yakalayabiliyorsa o fertlerden teşekkül eden devletin de uzun ömürlü olacağı muhakkaktır ve öyle de olmuştur.

İslam Medeniyetinin evrensel değerlerini insanın ruhuna nüfuz ettirebilen Osmanlı Kerim Devleti, altı asrı aşan ömrüyle dünya devletler tarihinin zirvesine işte bu hassasiyetle adını yazdırmasını bilmiştir.

(Edep Yâ Hû – İbrahim Refik)

Rabbim ecdadamızın edebiyle edeplenmeyi cümlemize nasib-i müyesser eylesin..

Muhabbet & Tebessümle..

 

ONLAR SABAHI BEKLEYEMEDİLER Şubat 8, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 9:52 pm
Tags: , ,

e9df04a89e71f69d7a32839019d46dbe

Bu mevsimde manzara güzeldi. Baharla beraber kıyısında ağaçların çiçek açtığı Ural Nehri, nazlı nazlı akıyordu. Ergün Bey- Alime Hanım çiftinin evleri, güneş altında gümüş gibi parlayan Ural Nehrine bakıyordu. Bu kadın evlerine misafir geldiği günden beri evin nehre bakan perdeleri hep kapalı tutuluyordu. Alime Hanım bir ara mutfağa gitti, döndüğünde misafirini perdeyi aralamış nehre bakarken buldu. Kadın dalgın ve derinden bakıyordu. Gözleri dolu bulutları andırıyordu. Nehrin adını sordu. Alime Hanım mahzun, mahcup, “Ural”, dedi. Kadının evladını yutan nehirdi Ural. Bu adı duyunca kadının yüreğinin yangınları daha bir artar, ağlar, feryat eder, beddua eder, diye düşünüp endişelendi. Çocukları olmadığı için Alime Hanım, evlatsızlığın acısını her daim yudumlayıp duruyordu. Bir de böyle boylu boyunca büyütüp evladını bir anda kaybetmek… Kadının feryatlarına hazırlıyordu kendini. Fakat kadın sükunetle “Rabbim ne güzel yaratmış” dedi ve kapattı perdeyi…

***

Kazakistan… Bu bozkır ülkesine ilk gelişim on yıl kadar önceydi. O günü hiç unutmuyorum. Uçağımız, uçsuz- bucaksız bozkırın ortasına indiğinde içim içime sığmıyordu. Aytmatov’un romanlarındaki Sarı-Özek Bozkırları burası mıydı? Doğu’dan -Batı’ya, Batı’dan -Doğu’ya trenler, bu bozkırdan mı geçiyordu? Atlar bu bozkırlarda mı başıboş koşuyordu? Geceleri, gökyüzünün bozkıra değdiği; yıldızların, bozkırı bekleyen ağaçların dalında açtığı yerler buralar mıydı? İçimde yıllar sonra Ata ocağına kavuşmuş olmanın sevinci vardı. Fakat uçağın kapısı açılır açılmaz bu sımsıcak duygularımın başına, gözüne bozkırın soğuk kırbaçları inmeye başladı. Ömrümde o günkü kadar üşüdüğümü hiç hatırlamıyorum. Resmi bir heyet bizi karşılamaya gelmişti. Bir beyefendi tatlı bir Türkçeyle, “Harun Bey hoş geldiniz” dedi. Üşüyen ruhumun bir anda ısınıverdiğini hissettim. Ana dilimiz, bir ana sıcaklığı gibi sarmıştı ruhumuzu. Bunu hiç beklemiyordum. Bizi karşılayan gencin Türk -Kazak Lisesi mezunu olduğunu, Dış İşlerinde Türk masasında çalıştığını öğrendik. Ertesi gün Cumhurbaşkanına ödül takdimi için Köşk’teydik. Kazak Cumhurbaşkanından, ülkesinin bağımsızlığını ilk Türkiye’nin tanıdığını; Rahmetli Özal’ın, “Kardeşim sevincimden sabahı bekleyemedim” diyerek, gece aradığını duymak, çok güzeldi. Bu defa geç kalmamıştık. Gördüklerim ve duyduklarım karşısında ülkemle gurur duydum. Kazaklar Özal’ı çok seviyorlar. Sabahı beklemeden yola çıkanları çok seviyorlar. Soğuktan evlerin birbirine sokulduğu bu şehri, güneş var gücüyle ısıtmaya çalışsa da; buz gibi bozkır ayazının ve karın güç birliği karşısında acizleniyor. Tatlı bir ışık huzmesi içinde lapa lapa yağan kar altında yürürken üzerinde paltosu bile olmayan garip bir adamla karşılaşıyoruz. Kederden bir abide gibi karşımızda duran bu adam orta boylu olmasına rağmen sanki zirvelerden bakıyordu. Sanki sırtında hüzünden bir dağ vardı. Gözleri gam dolu adam, buzullarda yalnız kalmış bir pelikanı andırıyordu. Görür görmez gönlüm ısındı adama. “Yasin’in babası” dediler. Daha önce duymuştum Yasin’in hikâyesini. İçimdeki karmaşık duygular bir birini kovalamaya başladı. İki düşman ateşi arasında kalan şaşkın bir savaş muhabiri gibi, dışarıda ve içeride kopan fırtınaların tam ortasındaydım. İyi de Yasin’in babasının burada ne işi vardı? Neden bu uzak ülkeye gelmişti? Arkadaşlardan dinledik , Yasin Ailesinin bil cümle hikâyesini: Yasin, Akhisar’lı Çalkım ailesinin ikinci çocuğudur. Baba Sinan Bey çiftçidir. Bir aralık bakkal dükkânı da çalıştırır. Yasin, orta okulu birincilikle bitirir. Başarısından dolayı, 23 Nisan’da çocuk belediye başkanı olarak arkadaşlarını temsil eder. Liseyi de aynı başarıyla bitirdikten sonra üniversite okumak için ne zamandan beri hayalini kurduğu Orta Asya’ya gitmeye karar verir. Otogardan babası uğurlar Yasin’i. Otobüsün camından son defa el sallar babasına. Bu, baba-oğulun birbirine son bakışıdır. Sinan Bey, göz yaşlarını kimse görmesin diye, ara sokaklardan döner evine… Yasin, Ata yurduna geldiğinde henüz on sekiz yaşındadır. Öyle güzel, öyle sevimli, öyle asildir ki kısa zamanda öğrencilerin sevgilisi haline gelir. Gözlerimiz resmindeki siyah gözlerine dalıp gidiyor. Üzerinde yakası açık beyaz bir fanila… Alnına dökülen ve bir demet perçemi ayrı duran saçları yıldızsız bir gece kadar siyah… Gözleri, sanki karanlık bir ormanın derinliklerinde parlayan tatlı bir ışık hüzmesi. Bu ceylan salıntısı delikanlı bir yaz günü öğrencileriyle birlikte pikniğe gitmiş. Az ötede Ural boz- bulanık akmaktadır. Öğrencilerden Nur Sultan, kaçan topu yakalamak için Ural’a atlar. Nehrin azgın sularına çıkıp- batan öğrencisinin “Beni “kurtarın” diye feryadını duyan Yasin; “Bu çocuklar bize emanet ben ailesine ne derim” diyerek kendisini azgın sulara bırakır ve Ural’ın vahşi kollarından koparır öğrencisini. Avı elinden alınan Ural öfkelenir. Onun yerine güç bela ite-kaka öğrencisini kıyıya çıkarmayı başaran Yasin’i rehin alır. Öğrencisini yukarıya doğru ittikçe, nehrin dibindeki bataklık kendine doğru çeker Yasin’i ve çamurlu koynuna alır. Rüzgâr, bir ağıt olur bozkırda. Bir kuş çırpınır, dallarını Ağustos sıcağına seren ağaçta. Öğrencileri, yaralı kuşlar gibi çırpınır nehrin kıyısında. Bozkırlarda dörtnala koşan küheylanın yolu kesilmiştir. Acı haber tez ulaşır ailesine. Annesi, “biliyordum zaten” deyip yığılır yere. Körpe kuzuları, gönlünü sevdasına, kendisini de Ural’ın azgın sularına kaptırmıştır. Kazaklar bırakmaz Yasin’i. “Bizim evlatlarımız için hayatını feda eden bu genç fidanı, topraklarımıza dikmek, onu bir bayrak gibi Kazakistan bozkırlarında dalgalandırmak istiyoruz” derler. Ve Asya topraklarına bir cemre gibi düşer Yasin. Evlatları Tanrı Dağlarının eteklerinde kalan anne-babaya Türkiye dar gelir. “Bizim iller ıssız, bizim eller sensiz olmadı be oğlum… Sensiz yapamadık” diyerek, nesi var nesi yoksa satıp-savarak, bir daha dönmemek üzere Yasin’lerinin yattığı topraklara hicret ederler.

***

On yıl sonra tekrar geldiğim bu bozkır ülkesinde yine kar yağıyordu. Bozkırın soğuğu yine düzenli baskınlar düzenliyordu şehre. Ağaçlar beyaz gelinler gibi süslüyordu şehri. Bozkırın içerisine doğru sokulmuş Çimkent’te Ergün Bey’le karşılaşıyorum. Yusuf Kemal adında bir çocukları olmuş. Alime Hanım’ın ne kadar mutlu olduğunu tahmin edebiliyorum. Yasin’in babasıyla da buluşuyoruz. Cebinden çıkardığı siyah-beyaz bir tarağı gösteriyor bize; “Yasin’im saçlarını bununla tarıyordu” diyor. Almatı’da hanımıyla birlikte süt ürünleri imal edip, satıyormuş. Öylece geçinip gidiyorlarmış. Bulaşıkları Yasin’in annesi elinde yıkıyormuş. Bu kahraman kadını,Türk ve Kazak hanımlar, “yılın annesi” seçmişler. Bir bulaşık makinesi hediye etmek istemişler ama kabul etmemiş. Kendisine bağlanmak istenen evladının şehit aylığını “Ben yavrumu aylık almak için değil, Allah için verdim” diyerek kabul etmeyen Anadolu analarındandır o da.

***

Bozkırda yine kar yağıyor. Melek okşayışı kadar tatlı… Yerdekileri incitmekten çekinircesine… Sabahı göremeden ölen “Önden Giden Atlıların” hepsi bir bahçede yatıyorlar… Tanrı Dağları beyaz bir anıt gibi duruyor yiğitlerin başucunda. Gök ekin gibi erken biçilmiş bir yiğidin başucunda, karların yıkadığı mermer taşına takılıyor buğulu gözlerimiz, “Şehit Yasin Çalkım”

Harun Tokak

 

Bir doktorun dilinden ölüm Şubat 6, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 11:49 pm
Tags: ,

lllllllllllll

Henüz 27 yaşında. Ellerimin arasından kayarken. Henüz daha benden bir sene fazla görmüş geceleyin ayı, açık havada yıldızları.
Bir ambulansta gidiyoruz, o yol, o her zaman 25 dakika süren yol bu sefer hiç bitmiyor. Şoför oysa ki “Hocam 16 dakikada geldik. ” diyor.
Ben yetmiyorum. Rabbe yalvarıyorum. Ben bilmeyenim sen öğretensin diyorum, ben yetmeyenim, sen yetensin diyorum. Ne kadar melek varsa yardıma çağırıyorum. Yetmiyor. 27 yaşında, hayatın en tatlısında bir genç, benim ellerimden kayıyor. Benim ellerim titriyor, ama onun kalbi hiç titremiyor. Götürüyoruz hastaneye ama orda da artık çok geç diyorlar. Ve onu, henüz 27 sinde bir genci bi hastane morguna bırakıp dönüyoruz.

Ben ağlayacak yer bulsam hiç durmadan ağlayacağım. Personelimin yanında ağlayamıyorum. Ambulansın ön koltuğunda, dönüyoruz.

Ambulansın ön koltuğunda başımı cama yaslıyorum. Oynadığım doktorculuk oyununu seyrediyorum.

Ardımda bırakıyorum artık atmayan bir kalbi.

Büyüyorum.

Büyüdükçe aslında küçücük olduğumu görüyorum.

Hiçbir şeye yetemiyorum…

mecburim.blogspot.com

 

Kalbe Giden Yol Aralık 5, 2008

2006080114Beş yıl önceydi. Eşiyle gördüğü rüya ve emir telâkki ettiği bir tavsiye üzerinde istişare etmişler ve kararlarını vermişlerdi: Göç edeceklerdi. Nihat Bey, mühendis olarak çalıştığı bilgisayar firmasından ayrılmış; mimar olan eşi de elindeki projeleri tamamlayıp, iş hayatından elini-eteğini çekmişti. Mobilya ve beyaz eşyalarını, borçlarını henüz ödedikleri evlerini ucuz-pahalı demeden satmışlar; geride kalan diğer eşyaları da, muhitlerindeki fakirlere vermişlerdi.

Eş-dost, hısım-akraba kim varsa, onları kararlarından vazgeçirmeye çalışmıştı: “Deli misiniz? Buradaki iş-güç, ev-bark bırakılıp yaban ellere gidilir mi? Nasıl yaşayacaksınız orada? Çocuklarınızı hangi okullarda okutacaksınız? Hem çocuk bekliyorsunuz…’’ Ama onlar, Mecnûn, Leylâ’yı bulmaya; Ferhat, dağı delmeye ne kadar kararlıysa, o kadar kararlıydılar. Evet, belki burada rahatları bozulacak, huzurları kaçacaktı; ama olsundu. Yumuşak döşeklerde, mükellef sofralarda da rıza aranmazdı ya.

Kendilerini uğurlamaya gelenler arasında kimler yoktu ki? Aileleri, iş arkadaşları, gönül dostları, komşuları… Gelebilecek herkes Yeşilköy Hava Alanı’ndaydı o gün. Cenazeleri olsa, ancak o kadar insan toplanırdı.

Nermin Hanım’ın babasıyla vedalaşması, orada bulunanları hüzünlendirmişti. Babası, Nermin’in iki elinden tutmuş ve gözlerinin içine baka baka şöyle demişti: “Kızım, gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var. Şöyle doyasıya bakalım birbirimize…’’ Ama tamamlayamamıştı yaşlı adam sözlerini. O hiç sarsılmaz, ağlamaz sanılan adam ağlıyordu işte.

Gittikleri diyarda onları karşılayacak kimseleri bulunmuyordu. Ne bir tanıdık, ne bir referans… Yanlarında bir buçuk can, iki valiz kitap, birkaç valiz eşya ve birkaç ay yetecek para…

Önce uygun bir ev bulup yerleşmişler sonra da iş aramaya başlamışlardı. Aradan günler, haftalar hattâ aylar geçmiş; ama ne Nihat, ne eşi iş bulabilmişti. Kapısını çalıp borç isteyecek kimseden de mahrumdular.

Bu çaresizlik içindeyken, Nermin’e, az buçuk tanışıp selâmlaştıkları komşusu, çocuğuna bakıcılık yapmasını teklif etmiş ve o da bunu kabul etmişti. Kendi bebeği Nisa henüz kundaktaydı; onunla birlikte başka bir bebeğe de bakacaktı.

Bu hâdiseden birkaç hafta sonra Nihat da iş bulmuştu: Benzin istasyonunda pompacılık yapacaktı. Böylece aylar, aylara eklenmeye başlamıştı.

Vatan hasreti, aile özlemi içten içe yakmaya, kavurmaya başlamıştı onları. Ara sıra ümitleri sönüyordu. Ama uzun ömürlü olmuyordu böyle anlar. Böyle zamanlarda gözlerinin önünde, ‘ağlayan bir adam’ silueti beliriyor ve: “Onlar benim imanımı artırıyorlar.’’ diyordu. Hâl böyleyken geri dönmek olur muydu?

Vize alırken yaptıkları sözleşme gereği, beş sene boyunca bulundukları ülkeden ayrılamayacaklardı. Hasretlerini yüreklerine gömmüş, ‘sabır!’ demişlerdi.

Geçen zaman içinde Nermin birkaç çocuğun daha bakıcılığını üstlenmişti. Aileler ona güveniyorlardı. Hattâ bazen çocuklarını almaya gelen ebeveynleri eve davet ediyor; hazırladığı börekleri, çörekleri, pasta ve tatlıları onlara ikram ediyordu. Nermin’in yemekleri çok beğeniliyordu, hattâ bazıları ondan yemek yapmayı öğreniyordu. Yeme, içme faslında yapılan sohbetlerle diyaloglar ilerliyordu.

Nermin izzet-ikram işini gün geçtikçe ilerletmişti. Bakıcılığını üstlendiği çocukları ve ailelerini özel günlerinde (doğum günü, evlilik yıl dönümü) evine yemeğe davet ediyordu. Ramazan ayındaysa tanıdıklarını iftara çağırıyordu. Hâliyle iftar sofralarının konusu oruç oluyordu. İnsanlar, bir şey yiyip içmeden, akşama kadar durabilmeyi, hem de bunu otuz gün sürdürebilmeyi anlamakta zorlanıyorlardı. Ama bu insanlar zamanla buna alışmışlardı. Çoğu iftara geleceği gün -Müslüman olmamasına rağmen- oruç tutmaya, orucun kazandırdıklarını tecrübe etmeye başlamıştı. Sonraki yıllarda iş tersine dönmüş ve Ramazan ayını dört gözle bekleyen bu insanlar, onları iftara çağırır olmuşlardı.

Bir gün Nermin Hanım’la Nihat Bey’in aklına yemek kursu açma fikri geldi.

Bunu fiiliyata geçirmek zor olmamıştı. Zaten mutfakları bu iş için kullanılıyordu. Geriye sadece adını ‘kurs’ koymak kalmıştı: ‘Türk Yemekleri Kursu.’ Nermin Hanım aşçıbaşı, Nihat Bey yamaktı. Sekizine giren Tarık’ın elinden de artık bazı işler geliyordu.

Kurs çeşitli hayırlara vesile olmuştu. Bu sayede onlarca insanla tanışmış, kendilerini tanıtma imkânı bulmuşlardı. Aralarındaki sevgi-saygı, çocuklarına gösterdikleri itina ve dinî vecibeleri yerine getirmedeki hassasiyetleri kursiyerlerin dikkatini çekmişti. Kursiyerler, İslâmiyet’le ilgili soru soruyor, cevapları da saygıyla dinliyorlardı.

Sohbetin yönü bazen Anadolu’ya kayıyordu. Evin muhtelif yerlerine çerçeveletilip asılan Türkiye’nin çeşitli güzel yerlerinin fotoğraf ve kartpostallarını gören kursiyerler, bu güzel yerleri yakından görmeyi çok arzuluyordu. Bu mülâhazalarla Türkiye’ye ziyaret organize edildi.

Uçağa bineli altı saat olmasına rağmen, zihninde uçuşan bir sürü düşünce sebebiyle Nihat bir türlü uyuyamamıştı. Gurbeti vatan belleyen çocukları, rüya ülkesini gezinmeye çoktan başlamışlardı.

Kocasının sol tarafında oturan Nermin enginlere dalmıştı, istikbâle uzattığı merdivene tırmanmaya çalışıyordu. Hava alanında kendilerini bekleyen manzaralarla süslüydü basamaklar.

Annesi onları nasıl karşılayacaktı? Çocuklarını tanıyabilecek miydi? Nisa gurbette doğduğundan, annesi onu hiç görmemişti. Beş yıl aradan sonra ne hissedecekti? Ya kendisi? Ne diyecekti annesine? Nasıl teselli edecekti onu? Gözünde o sahne canlandıkça ayakları geri gidiyordu; ama yüzleşecekti mecburen. Gittiklerinden bir sene sonra almışlardı babasının vefat haberini. Bağrına taş basmıştı. Şimdi gitmeli ve babasının kabrinin başına dikmeliydi o taşı.

İki sene evvel ağabeyi kalb ameliyatı olmuştu. Hep iyiyim diyordu telefonda. Ama sesi pek inandırıcı gelmiyordu. Kız kardeşi geçen yıl evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Adını Nermin koymuşlardı. Her dakika ailelerine bir adım daha yaklaşıyorlardı. Birkaç saat sonra ülkelerinde olacaklardı. Vuslat yaklaştıkça Nermin Hanım’ın içinde tarifi imkânsız duygular dönüp duruyordu.

Nermin düşüncelerinden ön sıralardaki bir bayanın, yanına gelmesiyle sıyrılabildi. Gözlerindeki nemliliği fark eden bayan onu yalnız bırakmak için geri dönüyordu ki, Nermin elinden tuttu. Elinin tersiyle gözlerini silerken, kadına: “Beş yıldır ilk defa ailemi göreceğim de… Beni nelerin beklediğinden emin değilim.’’ diyebildi.

Yanına gelen bayan elindeki katalogu göstererek: “Buraya da gidecek miyiz?’’ dedi. Gösterdiği Mevlâna türbesiydi. “Evet” dedi Nermin. “Yeterince vaktimiz olacak. On beş gün boyunca adım adım gezeceğiz Anadolu’yu.’’

Yemek kursuna katılanlardan on altı kişi onlarla Anadolu’nun camilerini, güzelim insanlarını, tabiî güzelliklerini görmeye geliyorlardı. On beş günlük tatillerinin tamamında misafirleriyle beraber olacak, vakitlerini onları gezdirerek geçireceklerdi.

Hava alanına onları karşılamaya kalabalık bir grup gelmişti. “Yavrum!’’ diyerek kendisine ulaşmaya çalışan yaşlı annesini görünce Nermin’in dizlerinin bağı çözüldü. Annesinin yanı başındaki ağabeyi sıhhatli görünüyordu. Kerime, kızını gösteriyordu ablasına…

Bir düğünlerinde olmuştu böyle konvoy, bir de şimdi… Yabancı misafirler böyle bir ilgi beklemedikleri için şaşkındılar. Konvoy, İstanbul’un caddelerinden hızla akarak evlerine ulaştırdı onları.

On beş gün göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Beş sene öncesi gibi dönüyorlardı yine. Bu sefer onları uğurlamaya daha kalabalık bir grup gelmişti. Ama engellemek isteyen yoktu.

Nihat Bey’le Nermin Hanım’da pişmanlıktan eser yoktu. Vakıa, gözleri yaşlıydı. Bakışları hüzünlüydü. Fakat başka bir şeydi bu… Bilerek, isteyerek, şevkle koşuyorlardı vazifelerinin başına.

Onları hicret mahallerine yeniden götürecek olan uçak gürültüyle havalandı. Nihat, kendisine bakan eşine: “Değdi mi Hanım?’’ dedi. Her şeyi terk edip sıfırdan başlamaya değdi mi? Çektiğimiz bunca sıkıntıya değdi mi?

Nermin, yan koltukta oturan misafir çifti işaret etti: “Değmez mi hiç? Görmüyor musun Anna’yla eşini? Bak, merakla Yusuf Aleyhisselâm’ın kıssasını okuyorlar.”

Biraz sonra Anna’nın eşi Tomy heyecanla Nihat’in yanına gelip, “Buldum! Buldum Nihat Bey!” diye seslendi. “Adımı buldum. ‘Yusuf’ olsun benim adım da…’’

Nihat hıçkırıklarına hâkim olamıyordu. Vatandan ayrılışa değil, hicretin meyvesine ağlıyordu.

Yusuf Ünal