Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı Ekim 27, 2009

Kategori: M. Fethullah Gülen, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:28 pm
Tags: ,

 

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, risalelerden dersler yapmaktadır. 1956 senesinde bir gün Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de, kendisinin yapmış olduğu çarşamba sohbetlerine isterse gelebileceğini söyleyerek davet eder: “1956′da tanıştık, 1966 yılına kadar beraber iman ve Kur’an’a ait hakikatleri okuduk.

Bu süre içinde aramızda tatlı bir uhuvvet ve muhabbet teessüs etmişti. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanları tahattur ettikçe kendimi firdevsî bir saadet içerisinde hissediyorum. Hocaefendi, daha gençliğinde ilim ve hikmetin feyyaz bir âşığı idi. Hilkaten dürüst, halim, iffetli bir genç idi. Müşfik ve merhametli idi. Her nutku bir belagat ve fesahat şaheseriydi. Hocaefendi, bizden bin adım ileri attı. Hariçteki hizmetleri ile de milletimizin dışarıdaki itibarını artırdı.”

Kırkıncı Hocaefendi, devam ediyor: “Bazen cumaları müftü efendiden izin alarak herhangi bir camide vaaz ederdi Hocaefendi. Sabahtan öğleye kadar risaleden bazı yerleri çalışır, kürsüye çıkar, kekelemeden konuşurdu. Bak ben kekeliyorum ama onda kekeleme yok. Öyle bir hafızası var ki, 1966′ya kadar beraber bulunduğumuz her şey hafızasında. Onun vaaz ve nasihatlari en duygusuz insanı bile heyecana getirip ağlatır. Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı. İbadetine düşkündü, geceleri teheccüd namazını kılar ve secdeye kapanarak saatlerce bu millet için dua ederdi. Dalalet ve sefahat girdabına düşen, dinî ve millî seciyelerini kaybeden gençlerimiz için ağlar ve necatları için halisane niyaz ederdi. İslamiyet’in neşr ve tebliğini farz telakki eder ve bunu ifaya çalışırdı. Bu çalışmasında da muvaffak oldu.

Onun en bariz meziyetlerinden birisi de vatan ve milletini çok sevmesi idi. Kendisi için değil, milleti için yaşar ve düşünürdü. Yüzlerce ve binlerce gencin fazilet ve irfanına vesile olmuştur. Bu ağır vazife, genç yaşta saçlarının ağarmasına sebep olmuştur.”

Kürsü- Zaman

 

Alkışlanmayı hiç sevmezdi Ekim 27, 2009

Kategori: M. Fethullah Gülen — La Reverie @ 11:02 pm
Tags: , ,

İzmir eşrafından Muharrem Kalyoncu ağabey anlatıyor: 1966 yılının 7. ayında Hocaefendi Kestanepazarı’na geldi. Hocaefendi, her yönüyle o güne kadar tanıdığımız vaiz ve hatiplerden çok farklıydı.

 

Hem dış görünüş hem de konuşma tarzı itibariyle. Mesela, Kestanepazarı’nda vaaza çıkacağı zamandı. Herkes heyecanla onun kürsüye çıkmasını bekliyordu. Biz her zamanki gibi duvarda asılı olan Yaşar Hoca’nın cübbesini alacak ve öyle kürsüye çıkacak zannediyoruz. Fakat Hocaefendi, bahçedeki küçük kulübesinden kendi cübbesiyle beyazlar içinde çıktı. Cemaat onu görünce çok heyecanlandı. Herkes ayağa kalktı. Bizler heyecandan, hazırladığımız teypleri bile çalıştıramadık. Vaaz üslubu, konulara hâkimiyeti, hiç kâğıda bakmadan konuşması bizi çok etkilemişti. Anlattıklarını yürekten anlatıyor, hislerine hâkim olamıyor, gözyaşlarını ceyhun ediyordu. Merhum Yaşar Tunagür hocanın giderken söylediği “Size benden daha iyisini göndereceğim.” sözünü her haliyle tasdik ediyordu. O günden sonra her cuma, sabahın erken saatlerinden itibaren onu dinlemek için camiye gelir olduk. Çünkü aradığımızı orada fazlasıyla buluyorduk.

Bir gece Mersinli semtinden üç arkadaş Kestanepazarı’na Hocaefendi’yi ziyarete gittik. Hocaefendi bizi karşıladı, selamlaştık. Sonra Hocaefendi, bizden biraz müsaade isteyerek yürüdü. Şimdiki müftülük camiinin en üst katında o zaman talebeler vardı. Hocaefendi oraya girdi, biz de ardından girdik. Baktık ki talebelerle meşgul oluyor. Üstü açılanları örttü, kimisini elinden tutup tuvalete götürdü, onlarla yakinen ilgilendi. Sonra da işini bitirdikten sonra yanımıza geldi. Biz ilk defa talebeyle bu kadar yakından ilgilenen bir hoca görmüştük.

İzmir Kemalpaşa’yı geçince Parsa isminde bir belde var. Bir gün Hocaefendi oraya vaaza gidiyor. Ben de onunla beraber gittim. Otobüsle gidiyoruz. İkindi veya akşamdan sonra vaaz olacak. Tam otobüsten inerken belediye hoparlöründen ilan yapılıyor. “Dikkat, dikkat, İzmir’in meşhur merkez vaizi Fethullah Gülen Hoca vaaz edecek” diye. Bir aralık Hocaefendi, kalabalığın arasından sıyrıldı ve hemen “İzmir, İzmir” diye bağıran arabaların birine atladı. Biz de zar zor yetiştik. Tabii anlayamamıştık bunun sebebini. Daha sonra anlıyoruz ki reklam gibi hoparlör ilanını duyunca çok sinirlenmiş, bundan dolayı orayı terk etmiş. Tabii o gün vaaz olmadı.

Zaman

 

Masumiyetin Duası Eylül 14, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 9:57 pm
Tags: , , , , , ,

Masumiyetin duası

Asmaların, söğütlerin arasında papatya beyazı duvarlarıyla yoldan geçenleri karşılayan, kendini şehrin gürültüsüne kapatmış olan camide buruk bir sevinç vardı. Bir yaz boyu devam eden kurs bitmiş, talebeler evlerine dönmeye hazırlanıyordu. Artık ayrılma vaktiydi. Hocası ve arkadaşlarıyla vedalaşan talebeler, caminin taş döşeli avlusunu kalbi pır pır atan bir serçe gibi hoplaya zıplaya geçerek evlerinin yolunu tutuyordu.

Herkes ayrıldıktan sonra yürek atışlarını tuta tuta bir çocuk girdi hocanın odasına. Köşedeki rafta itinayla sıralanmış kitaplar, askıya iliştirilmiş bir cübbe, tablodaki kıvrım kıvrım uzanan yol, tıkırtısı odayı dolduran saat, masanın üzerinde duran

menekşe ve odanın başköşesindeki renk cümbüşü semaver olup-biteni seyrediyordu.

“Hocam!” dedi talebe. Sonra ilerilere dikti gözlerini. Birikmiş birçok soru vardı bu kelimede, birçok sızı… Derledi topladı, avuç avuç yığdı kelimeleri

gönlünde.

Akşam güneşi odanın bir köşesinde; o, bir köşesindeydi. Mustafa Hoca ise, hem onun yakınında hem uzağındaydı.

Utana sıkıla bir “Hocam!” demişti; ama devamını getirememişti. Babası geçti gözünün önünden, sonra annesi…

— Buyur evlâdım; bir şey mi diyecektin?

Soru durdu bir kenarda.

Bekledi çocuk, bir kirpik mesafesinde; bekledi hoca bir dağın yücesinde… Hem dağın yücesinde hem çocuğun sinesinde…

Yaz bitmiş, sorular bitmişti. Bunca bitenin ardından “Hocam, babam ile annem…” dedi durdu…

— Evet, yavrum.

— …

— Söyle hele ne olmuş anne ve babana?

Hoca, baktı çocuğun yüzüne, çocuk daldı gitti gözünden akan yaşın peşinden…

— Anne ve babam… Burada öğrendiklerime pek yabancı… Babam içip içip geliyor… Hem geliyor, hem gelmiyor…

“Eyvah!” dedi hocanın gönül kafesinde çırpınan kuşlar.

— Ne yapmalı hocam…

Soru döndü dolaştı kalbde…

— Dua et evlâdım, dedi hoca… Dua et geceleri, kapanıp seccadene! ‘Âh!’ de, ‘Yandım medet!’ de… Ekle dualarını gözyaşlarına… ‘Allah’ım bağışla annemi ve babamı! Kurtar onları!’ de.

Çocuk vardı gitti evine, elindeki reçeteyle… Erdi vakit geceye… El ayak çekilince, aldı gönlünü ve seccadesini. Ve kapanıverdi dünyaya; açılıverdi ötelere… İçin için tutuştu, yandı. Ağladı, ağladı. “Allah’ım bağışla annemi-babamı! Kurtar onları gafletten!” Mırıl mırıl birkaç kelimeydi seccadeye ilk değen. Arttı sonra yavaş yavaş, bu niyaz ve ses; gıcır gıcır dönen değirmen taşı gibi. “Allah’ımmmm!” dedi kocaman. İnledi kelimeler, seccade ve oda. İnledi derin bir uykuda olan anne yüreği. İrkildi ve uyandı anne, hem uykudan hem dünyadan. Evlâdıydı bu ağlayan.

Çocuk ağlıyor, inliyor; “Annem-babam!” diyor,

“Allah!” diyor… Kelimeler kopuyor gönlünden.

“Uyan bey!” dedi anne. “Uyan hele; bak bir ses yaktı içimi, duy sen de.”

Kulak verdiler ince bir kalbe: “Allah’ım bağışla annemi ve babamı… Affet onları, arındır!”

Kalkıp koştular kapının önüne… Durdular bir vakit, geçip giden anla.

“Eyvah!” dedi baba, sonra da ana.

Bir vakit sonra kapandılar evlâtlarının üstüne.

Ağladı evlât, ağladı anne, ağladı baba gecenin bir vaktinde.

Murat Kaya

 

Tek Lâhmacun Eylül 14, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:57 pm
Tags: , , ,

Lahmacun... by SoN_RuKiYe.

Son günlerde lokantaya gelen, kendi hâlinde bir adam dikkat çeker olmuştu. Otuz-otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Hafta içi her gün, öğle namazı sonrası gelirdi. Lokantanın müdavimlerinden olan birkaç müşteriden sonra içeri girer, çiçekli bahçeye bakan pencerenin önüne oturur ve hep aynı siparişi verirdi: tek lâhmacun.

İlk günler çok önemsemedik, ‘Garibandır.’ dedik. Ama zamanla hâlini-tavrını süzdüğümüzde, duruşunda bir garibanlık görmedik. Bilakis, düşünceli, insanlarda saygı uyandıran bir duruşu vardı. Giyiminde titizdi. Lâcivert pantolonu jilet gibi ütülüydü. Üstündeki hardal sarısı ceket, rengi biraz solmuş olsa da, temiz duruyordu. Hâsılı, bakımlı birine benziyordu. Belki gurbetteydi, dertleşip hâlleşeceği bir yakını yoktu veya içini kimseye dökemiyordu.

Tahminlerimiz bundan öteye varmıyordu. Doğrusu biz de bir hâl-hatır sormadık. “Beyim buraların insanına pek benzemiyorsunuz, yabancısınız herhalde.” demedik.
Fakat onun bu hâli günden güne bizde bir merakı büyütüp durdu.

Yılların esnafıyız. Mürekkep yalamışlığımız yoktur; ama birkaç konuşup hâlleşmekle adamın kaç kıratlık olduğunu anlarız Allah’ın izniyle.
Yok yok, kesin bir derdi vardı bu adamın.

Bir gün yine geldi. Her zamanki gibi, başını hafif öne eğerek yarı fısıltı hâlinde bir selâm verdi. Güleç bir yüzle selâmını aldım. O da dudaklarına yayılan utangaç, bir o kadar da tatlı bir tebessümle mukabelede bulundu. Pencere kenarındaki yerine oturdu. Garsona tek lâhmacun siparişini verdi.

Kaçamak bakışlarla hareketlerini takip ediyordum. Bir ara göz göze geldik, yanlış bir iş yapmışım gibi utandım. O da beni süzüyormuş meğer.

Lâhmacunun yanı sıra ayran falan da istemiyordu. Bir bardak suyla idare ediyordu. Bekledim ve bu esrarlı müşteri son lokmasını ağzına koyar koymaz yanına vardım. “Oturabilir miyim?” diyerek izin aldım. “Efendim bir mahzuru yoksa, beraber bir çay içelim mi?” dedim. Gülümsedi. Bakışları parıldadı.

Hâl-hatır sordum. Kimdir necidir öğrendim. O konuşurken, zihnimdeki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Öylesine tok sesli, kendinden emindi ki, konuşurken kelimeler tane tane dökülüyordu dudaklarından. Bir-iki espri yapacak oldum, koyuvermedi kendini; hafif dudak hareketleriyle idare etti. Ciddiyeti elden bırakmıyordu. Ciddiyetten de öte bir asalet vardı üzerinde.

Öğretmenmiş. Buralı değilmiş. Memleketimize geleli de bir ay kadar olmuş.

Asıl içimi kemiren merakımı gidermemiştim henüz. “Hocam!” diyerek tekrar söze başladım: “Sizi kaç zamandır takip ediyorum. Buraya geliyorsunuz. Hoş geliyor, sefalar getiriyorsunuz. Aynı yere oturuyorsunuz. Hepsinden de ötesi, siparişiniz hep lâhmacun oluyor. Ama affınıza sığınarak, neden sadece tek lâhmacun?”

Diyeceklerimi bir çırpıda söyleyip rahatlamıştım. Sandalyeye yaslandım. Karşıdan gelecek cevabı merakla beklemeye başladım.

Bu soru, muhatabım üzerinde tahminimden büyük tesir icra etmiş olacak ki, önce biraz durakladı, bir-iki yudum su içti. Sonra konuşmaya başladı. Heyecanı sesine aksetmişti:

“Buraya çok hayırlı bir iş için gelmiştim. Gelmeden önce arkadaşlarım birkaç tanıdığın ismini vermişlerdi. Onlarla görüşüp konuştum. Okumak isteyen fakir talebeler için bir yurt yapmayı düşünüyorduk. Bunun için de bazı imkânların olması gerekiyor. Burada tanıştıklarımın durumu pek iyi değil. Onlara ‘Kim bize yardım edebilir? Hâli vakti yerinde olan, fakiri-fukarayı gözeten, bu toprağın insanına saygılı kim var?’ diye sordum. Sizden bahsettiler. Adınızı verdikleri günden beri de lokantanıza gelip gidiyorum. Niyetim bir fırsatını bulup sizinle tanışmaktı. Tek lâhmacun bir vesileydi sadece.”

Hiç beklemediğim bir cevaptı bu. Şaşkınlıktan mıdır nedir, söylenenleri ilkin tam anlayamamıştım. Evet, güzel şeylerdi bunlar: fakir öğrenciler için yurt yapmak, onları sokaktan kurtarıp okutmak, vatana millete hayırlı evlâtlar olmaları için bize düşeni yapmak…

Fakat tek lâhmacunun sırrının gelip bunlara dayanması? Bir hayli afallamıştım. Ama vaziyeti kurtarmak için şaşkınlığımı da belli etmemiştim.
***

O günden sonra görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. Artık “Hocam!” diye hitap ediyordum. Fakat o kadar ısrarıma rağmen, bir patlıcan kebabı ikram edemedim. Kabul etmiyordu. Tek lâhmacun yemeyi de bırakmıştı. Sadece birkaç bardak çaya ‘evet’ diyordu. “Tam çözdüm!” diyordum, farklı bir tarafı çıkıveriyordu ortaya.

Allah’a şükür varlıklı bir aileydik. Sadece lokanta değil, gayrimenkullerimiz, ekilip biçilen topraklarımız da vardı. Zekât ve sadakamızın bir kısmını artık yurt inşaatına ayırmıştık. Bir ara baktık, işler yavaş gidiyor. Böyle olmayacak. Hocam da: “Yurt, yeni eğitim dönemine yetişmeli.” diyor. Bu durum vesile oldu, biz de iki yerine üç, üç yerine beş verdik. Biz verdikçe Rabb’imiz de bize verdi. Eylül ortasında ufak-tefek eksiğiyle yurdu açmak, çok şükür nasip oldu. Yurt, bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı.

Çocukların yurdu doldurduğu ilk günün akşamı, müdür odasında hocamın bize bir teşekkür edişi, gözyaşlarıyla bir dua edişi vardı ki, orası anlatılamaz.

Yurt inşaatında dualarını esirgemeyen birkaç ahbap: “Ağabey yurda sizin isminizi verelim.” dediler. Kabul etmedim. “Üç kuruşluk hayır yaptım. Onu da gururuma, kibrime yedirip tükettirmeyin.” dedim; “Bu yaptığımız hayır olarak kabul gördüyse eğer, bırakalım öbür tarafa kalsın.”
***

Aradan yıllar geçti. Yaşım bir hayli ilerledi. Hesabı-kitabı oğlanlara devrettim. Nerde bir hayır işi varsa, oraya koşmaya çalıştım. Koştukça gençleştiğimi hissediyordum. Bu hâli görenler, “Ağabey nasıl böyle dinç kalabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara, burada ektiği tohumların semeresini göremeden, aynı derdin peşinde bir başka beldeye giden kıymetli hocamızı hatırlatıyordum: “Hizmette beklentiye girmemek.”

Osman Alagöz

 

İlk namaz tecrübesi Eylül 13, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 11:45 pm
Tags: ,

ilk namaz

Amerika’nın muhtelif üniversitelerinde görev yapan matematik Prof. Jefri Lang İslam’a giriş hikayesini yazmış olduğu “Melekler Soruncaya Kadar” isimli eserinde derin felsefi düşüncelerle, ruhani duygular arasında ilk namazını şöyle dile getiriyor:

Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin buna endişelendiklerini gördüm, bana:

— Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın, dediler.

Ben de kendi kendime, namaz bu kadar zor mu, dedim ve talebeleri duymamazlıktan gelerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. O gece, loş ve küçük odama çekilerek kitaptan abdest ve namaz hareketleri egzersizlerini yaptım, namazda okunacak bazı surelerin Arapça okunuşlarıyla İngilizce anlamlarını ezberlemeye çalıştım.

İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, mutfaktaki ilk yemek denemesi yapan aşçı gibi kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle bir bir uyguladım.

Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kilitli ve kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle Allahu Ekber dedim.

Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum, yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. İkinci bir tekbir alarak Rükua gittim, rükuda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. Sübhane Rabbiyel Azim dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim.

Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca donakaldım, secdeye gidemiyordum, efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum, üstelik bacaklarım da katlanamıyordu,
utandım gülünç duruma düştüm zannettim. Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm, arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum.

Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım, başımı seccadeye koydum, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime “Daha önümde üç tur daha var” diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim, sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde

— Allah’ım geri zekalılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var, diye dua ettim.

Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı.

Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp gözyaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkâr olmama rağmen, günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum:

— Allah’ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir.

Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım. Ağlamam durunca, yaşadığım deneyi akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım. Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah’a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım:

— Allah’ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar, hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakînen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa Sensiz yaşamak, Senin varlığını inkâr etmem mümkün değildir.

En Sevgiliye.net

 

Bilâl… Ağustos 9, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 9:36 pm
Tags:

Bilal ..“Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük; Dört arkadaşımla
birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere
görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il
müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.

Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını
istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi
ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.

Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız
edecekti, çünkü Türkiye’nin gerçeği buydu.
Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.

İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup
olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi.
Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak
oraya gittik.

Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı
kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya
başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki,
ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye
başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle
karşılaştım:

‘Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet,
Allah?ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!’
dedi.

Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.

Sordum: ‘Sen kimsin? Adın nedir?’

‘Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum.’

Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.

‘Ne işle meşgulsün Bilâl?’

‘Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim.’

‘Nasıl olacak o?’ dedim.

Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:

‘Üç gün sonra ……… Müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya
girmeyi nasip edecek inşallah’ dedi.

Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl’le aramızda geçen bu diyaloğa
kulak vermişlerdi.

‘Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı?
Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?’

Bilâl’in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum!
Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:

‘Benim referansım Allah (cc)’tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O’na
dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?’

Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.

‘Bilâl, baban yok mu?’

‘Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni.’

Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.
Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.

‘Askerliğini yaptın mı?’
‘Yaptım ya, hem de çavuş olarak.’

‘Evli misin Bilâl?’ Bir anda gözleri yere düştü.

Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.

‘He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü
yapacağım!’

‘Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki,
sanki kazanmış gibisin!’

Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:

‘Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene
yardım etmez mi?’

Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.

Allah, bizi kocaman kocaman(!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için
oraya göndermişti, adeta.

Kim müdür, kim garibandı?

Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler,
daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya
başladılar; çünkü emir büyük makamdandı.

Allah’a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?

Sormaya devam ettim:

‘Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de
işsize kim kız verir ki?’

Başını salladı ve ‘doğru’ diyerek ekledi:

‘Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan,
‘Sözde Müslüman’ değil, hakiki mü’min.

‘Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren
Allah’tır’ dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah.’

Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla
geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir
kenara koyarak, Bilâl’in referansını en öne koyduk.

Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi
görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.

Sessizliği bozdum: ‘Bilâl, bizi tanıdın mı?’
‘Evet!’ ‘Peki ne diyeceksin şimdi?’ Ağlamaya başladı. Çocuk gibi
ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar
boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:

‘Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi
burdaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah’ım, ben Sen’den başkasından
istememeyi istedim, Sen’den, yine de öyleyim.’

Sessizlik odayı doldurmuştu. ‘Ne olur bana izin verin çıkayım’
dedi. ‘Peki Bilâl’ dedik, ‘Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek
kılsın!’

Allah’tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk
oldular.

Allah dilerse bütün dünyayı Bilâllere hizmetçi yapar.

Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.”

 

Bir Babanın Acıları Nasıl Dindi Temmuz 25, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 5:35 pm
Tags: , , , , , ,

baba elleri

Bu mektup, bir emekli edebiyat öğretmeni tarafından, oğlunu inkâr ve isyan bataklığından kurtaran bir gence yazılmıştır. 

İki Gözüm, Değerli Yavrum!
Tanımadığın bir imzayla alacağın bu mektup karşısında şaşıracağını biliyorum. Zira ben de sizi tanımıyorum. Tahmin ediyorum ki, hayatınızda ilk defa böyle bir mektup alıyorsunuz.

Sözlerime kendimi tanıtmakla başlayacağım. Ben emekli edebiyat öğretmeniyim. Yaş olarak değilse de, ruh olarak çok bitik ve ihtiyarım. Bir yandan meslek hayatımın sona erişi, öte yandan hanımın vefat edişi, diğer yandan da hayatımın gayesi zannettiğim evlatlarımın hayırsız ve bedbaht çıkmaları, çok az adama nasip olan çile ve ıztırapları da beraberinde getirdi. Daha başka bir ifadeyle canavar hayvanlar karşısında titreyen bir çocuk gibiyim. Ve ağlıyorum evladım, hem de her gün…
Büyük olan onlar mı, ben miyim? İnan ki bilemiyorum.
Büyük oğlum doktor. Almanya’ya gitti. Ben onu unutmadım, ama o beni unuttu. Ne mektubu var, ne de selâmı. Onun küçüğü hâkim, isminden bile bahsetmekten korkuyorum. Kızım ise, yüz karalığın en iğrencini yaparak, iki yıl önce bir genç ile gitti, gidiş o gidiş…
Değerli evladım! Sen baba yüreğini bilir misin, bilmem, ama evlatlarının ihanetine uğrayan bir ihtiyarın duyduğu sancıyı aslâ duyamazsın. Teselliye ve hizmete muhtaç bir insanın böylesine bir acıya gark olması, en insafsız insanları dahi ürpetir değil mi? Ama benimkilerini asla…
Bu acı dertleri unutturan, alçaklığın en korkuncunu bile benden esirgemeyen en küçük oğlumdan bahsetmek istiyorum.
Bu yıl fakülte son sınıfta okuyor. O sizi tanıyor, aynı sınıftaymışsınız. Gayesi, hayvanlar gibi yaşamaktan başka bir şey değil. Gayr-i meşru hünerleri bir şeref telâkki eder. Sefâhat topluluklarını adım adım tekip eder. Hayâ, nâmus, merhamet, ve saygı gibi ulvî hisler, ona göre âdi ve değersiz şeylerdir. Ona oğlum demeye utanıyorum. Zaten o, asırlık maddî varlığımı eritti. Ne zaman onu ikaz etmek istemişsem, ya kötü sözünü işitmişim, ya da dayağını yemişim. Hele beni bir câni gibi dövüp kolumu kırdığını unutamıyorum. Günlerce inledim. Kapımı açıp beni doktora götürecek bir dost da gelmedi. Teselliyi hep ağlamakta buluyordum.
Paramın bittiğini anlayınca, sırtımdaki yeni pardesüyü çıkarıp satmak istedi. Yalvardım: ‘Evladım, bari bunu yapma’ dedim. ‘Soğuk odada yatıyorum, ihtiyarım, dayanamıyorum’ dedim. Fakat son derece sert ve ağır hakaretleriyle karşılaştım.
Âdeta kâinat başıma çökmüştü. İliklerime kadar titredim. Koynumda bir evlat değil, bir yılan büyütmüşüm meğer.
İşte evladım, ben bu acı hayatın çarkları arasında eriyen zavallı birisiydim. Sevmek, gülmek ve huzur denen şeylerin adını bile unutmuştum. Fakat olacağa bak sen:
Risale-i Nur imdada yetişti
Bir gün soğuk odamda, yorganıma sarılmış, dertlerimle başbaşaydım. Kapı yavaşça açıldı. İçeriye o girdi. Her zaman kapıyı tekmeleyerek açar ve büyük bir hışımla içeri girerdi. Koşarak geldi, kendini kollarıma attı. Gözlerinden yanaklarına doğru akan yaşlar, çenesinden aşağı doğru süzülüyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu:
’Affet babacığım,’ diyordu. ‘Herşeyi unut, dünyaya yeni geldiğimizi farzet, her şey yeniden başlayacak’ diye feryatlar koparıyordu.
İnanın, hayâl görüyorum, zannettim. O anda ben de kendimi kaybetmiştim.
Okulda sizinle tanıştığını söyledi. Bir akşam, kaldığınız evde misafir etmişsiniz. Kendisine hayatın ve insanın gayesini anlatan Risale-i Nur adlı eserlerden pasajlar okumuşsunuz. Ona öyle bir tesir yapmış ki, anlatmakla bitiremiyor. Şimdi o serleri beraberce okuyor ve namazlarımızı birlikte kılıyoruz. Tam olarak huzura erdik, ruhumuz sevinç dolu. Baba olduğumu yeni anlıyor ve Allah’a şükrediyorum.
Evladım, sizlere nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Allah, sizler gibi imânlı gençlerin sayısını artırsın. Hizmetiniz çok kudsî yavrum. Bundan daha büyük bir hizmeti insanlık tarihi gösteremez. Cehennem hayatı yaşayan bir insana Cennet hayatını tattırmak, tarifi mümkün olmayan bir kıymettir. Eğer şu anda servetim olsa, hepsini de bu hizmetiniz uğruna sarfederdim. Allah, sizlerden ebediyyen razı olsun.

Dualarınızı bekler, gözlerinden öperim.
5.4.1984
Emekli Edebiyat Öğretmeni
Kemal KÜÇÜKARSLAN

 

Kelebek Kanadında Besmele Temmuz 21, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:07 pm
Tags: ,

 Kelebek Kanadında Besmele

Bir eğitim gönüllüsü bulunduğu ülkeyi anlatacak… Elinde kelebek kanadından “Besmele” yazılı tablo… Herkes dikkatle onu dinliyor:

“Nüfusun yüzde 50’si Müslüman… yüzde 40′ı Hıristiyan… yüzde 10′u animist… Petrol, altın, kömür, bakır ve benzeri yer altı kaynaklarına sahip… Ülke fakir değil… Aslında bunların geri kalmışlığı, sömürülmelerinden ve yetişmiş insanların olmayışından… Ümit edilir ki, çok uzak olmayan bir gelecekte bu kara kıtanın kara talihi güzelliğe dönecek!..”

Öğrencilerinin Türkçe söyledikleri şarkı ve türküler herkesin takdirini kazandı, bazılarının gözlerini yaşarttı…

O anlatmasına devam ediyor:

“Ülkenin eğitim seviyesini ölçmek, il il öğrencilerin başarısını tespit etmek için şehirleri gezip valileri, emniyet müdürlerini ve milli eğitim müdürlerini ziyaret ediyoruz. Her vilayette okul açamayacağımız için oralardaki zeki öğrencileri başşehirdeki okulumuza kaydetmek arzusundayız. Bunun için ülke genelinde 6. sınıflar için bir matematik yarışması yaptık. Bu yarışma ilgi görsün diye birinciye 1.200 dolar, ikinciye 800 dolar, üçüncüye 500 dolar… İlk on öğrenciye de ayrıca ödüller veriyoruz… Bu imtihanın neticesinde Müslümanların yaşadığı illerin eğitim seviyesinin düşük olduğunu da gördük. 15 bin öğrencinin katıldığı bu imtihanın 50 öğrencisi içinde bir tane İbrahim isimli öğrenci var. ‘Bir tane Müslüman bu var, gerekli indirimi yapıp, biz okutalım’ diye düşünüyoruz. Ama İbrahim bizim okula gelmek istemiyor. ‘Seni dünya olimpiyatlarına hazırlayalım’ diyoruz, olmuyor. ‘Seni ücretsiz okutalım’ diyoruz, kabul etmiyor. Sonunda ‘İbrahim! Bizden niye çekiniyorsun, bak biz de Müslüman’ız.’ deyince, İbrahim diyor ki: ‘Ben üç ay önce öğretmenlerim sayesinde Hıristiyan oldum. Artık sizin kolejinize gelemem!..’ diyor. İsmi Ahmed, Muhammed olup da boynunda haç kolye olan birçok insan görebilirsiniz!. Afrika’da ismi Müslüman, kendisi Hıristiyan var. Hatta çok yetkili idareciler, hatta hatta devlet başkanı seçilenler var ki, aileleri Müslüman, kendileri Hıristiyan… Gana’ya gitmiştim, kolej müdürüne ‘Hocam, sekreteriniz Müslüman mı?’ diye sormuştum. Çünkü tam tesettürlü bir kıyafeti vardı. ‘Hayır… Bunlar, cuma günleri, bizim atalarımız böyle giyerdi, diyerek böyle giyiniyorlar.’ diye cevap verdi. Belli ki önceleri bunların ataları Müslüman imiş…”

“Bir veli, çocuğunu elinden tutmuş, kayıt yaptırmak için okulumuza geldi. Kayıtlar bitmiş, hiç yer kalmamıştı. Onun için, alamayacağımızı söyledik. Veli bize ‘Ne olur, ranza yoksa yerde yatsın. Yatağınız yoksa ben alayım!’ diyerek, almamız yönünde çok ısrar etti. Kesin alamayacağımızı söyleyince veli ağlamaya başladı ve dedi ki: ‘Ben çocuğumu filân okula verdim. Başta onlarla çocuğumu Hıristiyan yapmak için uğraşmayacaklarına dair anlaştık. Fakat belli bir süre sonra çocuğum, kendisine öğretmenleri tarafından din değiştirmesi için baskı yapıldığını söyledi. Her gittiğimde ‘Bir daha olmayacak’ dediler, özür dilediler ama daha çok baskı yaptılar. Ben bir iş arkadaşıma çocuğuma yapılan baskıları anlattım ve ‘Artık çocuğumu okutmayacağım.’ dedim. O da ‘Burada Türkler okul açtılar. Hem de çok başarılılar. Bunlar Müslüman… Çocuğunu oraya kayıt yaptır.’ dedi. Ben ve çocuğum çok sevindik, akşam ailecek bunu kutladık. Şimdi siz çocuğu almıyorsunuz. Siz benim yerimde olsanız ne yapardınız lütfen söyleyin, ben de onu yapayım. Sınıfta sıra koyacak yer yoksa ayakta dinlesin, dışarıda yatsın. Aldığınız ücretin beş katını alın. Çocuk ısrarla okumak istiyor. Lütfen… Lütfen…”

Lütfen bu feryatlara vicdan kulağıyla kulak verelim…

Abdullah Aymaz

 

Hâtırası Cihan Değer Temmuz 21, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:00 pm
Tags: , ,

İşte hatırası bile cihan değer bir eğitim olayı...

1992′de, o ilk eğitim seferberliği yıllarında Kazakistan’a da dört eğitim gönüllüsü gönderilmişti. Ali Bey onları Almatı’dan almıştı tâ Canbul’a götürmüştü. Devlet konuk evine yerleşen bu dört adanmış ruhtan Süleyman Bey diyor ki: “Ali Bey ayrıldıktan sonra orada kendi başımıza kaldık. Ne Rusçamız var ne de Kazakçamız…

Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gidiyoruz, kimse bizimle ilgilenmiyor, hatta bir müddet sonra, ‘Ne işiniz var burada?’ muamelesi görmeye başladık. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir gün geldi bize ‘Artık bu konuk evinden ayrılın!..’ dediler. Ortada kaldık. Orada İsmail isimli Ahıska Türklerinden bir genç, diliyle bize yardımcı oldu. Milli Eğitim Müdürlüğü’nde bize ‘Oğlu Türkiye’de okuyan birisi var, belki size yardımcı olur.’ dediler. Gidip o adamı bulup derdimizi anlattık. Bize ‘İşte anahtarlar!.. Bir evim kirada idi yeni boşaldı alın anahtarları!’ dedi, dünyalar bizim oldu. Artık kalacak bir yerimiz vardı. Çünkü çok az paramız kalmıştı. Çıplak bir ev. Olsun… Ayakkabılarımı yastık yaptım. Bir kilim var. Üstümüze örtsek, çok sıcak… Örtmesek sivrisinekler iflahımızı kesiyor… Oturup bir durum müzakeresi yaptık. Neden hiçbir başarı sağlayamadık, diye düşünüp taşındık. ‘Şimdi, Peygamber Efendimiz’in (sas) üç yüzden fazla mucizelerini anlatan Mucizât-ı Ahmediye eserini okumaya başlayalım.’ dedim. Onu açıp bereketinden, feyzinden istifade niyetiyle mütalaaya başladık. Sohbet-i cânân ile kendimize gelmiştik. Sohbet esnasında bir ara bir arkadaşımız ‘Allah!..’ diyerek bir nâra atıp kendinden geçti! Bayılmıştı… Ayılıp kendisine gelince, ne oldu, diye sorduk. Dedi ki ‘Sohbet esnasında ben kendi kendime, ne olacak böyle, bizi buraya niye gönderdiler ki, diye içimden bazı menfi düşünceler geçirmeye başladım ki, birden yakazada Efendimiz (sas) bir grup nuranî insanlarla birlikte içeriye girdi ve bana Seni buraya gönderen, yanılmadı! Bundan sonra da yanılmayacak! diye çok şiddetli bir şekilde ikaz etti, onun tesiriyle bağırıp kendimden geçtim.’ dedi. Derin bir hayret içinde kaldık.”

“Bu olayın akabinde, bize hiç yüz vermeyen Milli Eğitim Müdürlüğü’nden bizi çağırdılar ve ‘Bir daha anlatın bakalım siz ne istiyorsunuz?’ dediler.” Biz de eğitim ve okuldan bahsedince ‘Peki, buradaki binalardan okul için birisini beğenin size verelim.’ dediler. Biz de dört yol ağzında büyük bir binayı beğendik. Çimkent’teki arkadaşlar kartonlar üzerinde reklamlar hazırladı. Onları oraya buraya astıracak paramız yok. Biz de kendimizi bir reklam panosu gibi yapıp okulun çevresindeki yollara çıktık. Herkes bize bakıyor yazıları okuyup Türk koleji açılacağını öğrenince, binasının nerede olduğunu soruyor, biz de elimizle işaret edip gösteriyorduk.”

Kısa zamanda müthiş bir müracaat oldu. Erkek öğrenciler için böylece ilk okulu açtık. Sonra bir de kız koleji açtık.

Süleyman Bey, kendi ismiyle tevafuk eden Süleymanov Caddesi’ndeki bu okulu ve sonraki kız kolejinin serüvenini anlattıktan sonra dedi ki: “Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra İzmir’de bana ‘Seninle Kazak bir aile görüşmek istiyor.’ dediler. Acaba ne görüşmek istiyorlar, hem bunlar kimdir, diye yanlarına gittim. Meğer birisi Canbul’daki erkek kolejimizden öbürü de kız kolejimizden mezun iki gençmiş. Üniversiteyi bitirince evlenmişler. Çocukları da olmuş. Şimdi doktora yapmak için çalışıyorlarmış.”

İşte hatırası bile cihan değer bir eğitim olayı…

Abdullah Aymaz

 

Mehmet Akif’in hüzün dolu hatırası-Mustafi Binbaşı Temmuz 15, 2009

Kategori: Multimedia, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:48 am
Tags: , , , , ,

 

Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenir. Bu anıyı Hocaefendi bir sohbetinde böyle heyecanla dile getiriyor.

*

Mehmet Akif anlatıyor:

“Her sabah Sultanahmet Camiine erkenden giden bir zat vardı. Mihrabın bir kenarında saçı-sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyar adam, ümitsiz bir şekilde durmadan ağlıyordu. Nihayet bir gün yanına sokuldum:
-”Muhterem” dedim. “ALLAH’ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun?”
Bana:
-”Beni konuşturma, dedi ”Kalbim duracak.”

Çok ısrar edince anlattı:” -Ben Abdülhamid devrinde bir binbası idim. Anam-babam vefat edince sadarete bir dilekce gönderdim. Dedim ki; Mallarımız gayrimenkullerimiz var. Bunların bir nezaretçiye ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum.
Sadaret benim dilekçemi Padişaha göndermis. Bana doğrudan doğruya Hünkardan bir yazı geldi.” İstifa kabul edilmedi” deniyordu.
Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi.
Bizzat huzura çıkıp şifahi görüsmek istedim. Ben o celadetli Padişahın huzuruna çıktım:
-Sultanım, istifamın kabulünü istirham edeceğim. Durumumuz budur, dedim.
Derin derin biraz düsündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Israrıma da dayanamadı. Öfkeli bir edayla elinin tersi ile beni iter gibi:
-Haydi istifa ettirdik seni, dedi.
Ben dönüp işimin başına geldim.
Gece mana aleminde orduların teftiş edildigini gördüm. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) Yıldız
Sarayı’nın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı Padisahlarının ileri gelenleri orada idi. Sultan Abdülhamid edeple kemerbeste-i ubudiyet içerisinde Fahri Kainat Efendimiz’in arkasında duruyordu.
Derken benim birliğim geldi. Başında kumandan olmadığı icin darmadağınıktı.
Efendimiz (s.a.v.):
-Abdulhamid, nerede bunun kumandanı? diye sordular.
-Ya Resulallah cok ısrar etti. İstifa ettirdik, dedi.
Resulullah ( s.a.v.):

- Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik, buyurdular. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?…

***

Katiyyen bileceksiniz ki; İslam adına atılan her adımın arkasında Resulü Ekrem vardır! İslam vazifesi, irşad ve tebliğ adına atılan her adımın arkasında Resulü Ekrem vardır.

Arkanızda aleyhissaletu vesselam’ı zahir, başınızda yardımcı ve murakıb olarak görmek istiyorsanız; -vazifenizi idrak şuuru içinde- herkes hayat-ı içtimaiyede hissesine düşen mevkide vazifesini yapmaya çalışsın!