Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Bir Babanın Acıları Nasıl Dindi Temmuz 25, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 5:35 pm
Tags: , , , , , ,

baba elleri

Bu mektup, bir emekli edebiyat öğretmeni tarafından, oğlunu inkâr ve isyan bataklığından kurtaran bir gence yazılmıştır. 

İki Gözüm, Değerli Yavrum!
Tanımadığın bir imzayla alacağın bu mektup karşısında şaşıracağını biliyorum. Zira ben de sizi tanımıyorum. Tahmin ediyorum ki, hayatınızda ilk defa böyle bir mektup alıyorsunuz.

Sözlerime kendimi tanıtmakla başlayacağım. Ben emekli edebiyat öğretmeniyim. Yaş olarak değilse de, ruh olarak çok bitik ve ihtiyarım. Bir yandan meslek hayatımın sona erişi, öte yandan hanımın vefat edişi, diğer yandan da hayatımın gayesi zannettiğim evlatlarımın hayırsız ve bedbaht çıkmaları, çok az adama nasip olan çile ve ıztırapları da beraberinde getirdi. Daha başka bir ifadeyle canavar hayvanlar karşısında titreyen bir çocuk gibiyim. Ve ağlıyorum evladım, hem de her gün…
Büyük olan onlar mı, ben miyim? İnan ki bilemiyorum.
Büyük oğlum doktor. Almanya’ya gitti. Ben onu unutmadım, ama o beni unuttu. Ne mektubu var, ne de selâmı. Onun küçüğü hâkim, isminden bile bahsetmekten korkuyorum. Kızım ise, yüz karalığın en iğrencini yaparak, iki yıl önce bir genç ile gitti, gidiş o gidiş…
Değerli evladım! Sen baba yüreğini bilir misin, bilmem, ama evlatlarının ihanetine uğrayan bir ihtiyarın duyduğu sancıyı aslâ duyamazsın. Teselliye ve hizmete muhtaç bir insanın böylesine bir acıya gark olması, en insafsız insanları dahi ürpetir değil mi? Ama benimkilerini asla…
Bu acı dertleri unutturan, alçaklığın en korkuncunu bile benden esirgemeyen en küçük oğlumdan bahsetmek istiyorum.
Bu yıl fakülte son sınıfta okuyor. O sizi tanıyor, aynı sınıftaymışsınız. Gayesi, hayvanlar gibi yaşamaktan başka bir şey değil. Gayr-i meşru hünerleri bir şeref telâkki eder. Sefâhat topluluklarını adım adım tekip eder. Hayâ, nâmus, merhamet, ve saygı gibi ulvî hisler, ona göre âdi ve değersiz şeylerdir. Ona oğlum demeye utanıyorum. Zaten o, asırlık maddî varlığımı eritti. Ne zaman onu ikaz etmek istemişsem, ya kötü sözünü işitmişim, ya da dayağını yemişim. Hele beni bir câni gibi dövüp kolumu kırdığını unutamıyorum. Günlerce inledim. Kapımı açıp beni doktora götürecek bir dost da gelmedi. Teselliyi hep ağlamakta buluyordum.
Paramın bittiğini anlayınca, sırtımdaki yeni pardesüyü çıkarıp satmak istedi. Yalvardım: ‘Evladım, bari bunu yapma’ dedim. ‘Soğuk odada yatıyorum, ihtiyarım, dayanamıyorum’ dedim. Fakat son derece sert ve ağır hakaretleriyle karşılaştım.
Âdeta kâinat başıma çökmüştü. İliklerime kadar titredim. Koynumda bir evlat değil, bir yılan büyütmüşüm meğer.
İşte evladım, ben bu acı hayatın çarkları arasında eriyen zavallı birisiydim. Sevmek, gülmek ve huzur denen şeylerin adını bile unutmuştum. Fakat olacağa bak sen:
Risale-i Nur imdada yetişti
Bir gün soğuk odamda, yorganıma sarılmış, dertlerimle başbaşaydım. Kapı yavaşça açıldı. İçeriye o girdi. Her zaman kapıyı tekmeleyerek açar ve büyük bir hışımla içeri girerdi. Koşarak geldi, kendini kollarıma attı. Gözlerinden yanaklarına doğru akan yaşlar, çenesinden aşağı doğru süzülüyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu:
’Affet babacığım,’ diyordu. ‘Herşeyi unut, dünyaya yeni geldiğimizi farzet, her şey yeniden başlayacak’ diye feryatlar koparıyordu.
İnanın, hayâl görüyorum, zannettim. O anda ben de kendimi kaybetmiştim.
Okulda sizinle tanıştığını söyledi. Bir akşam, kaldığınız evde misafir etmişsiniz. Kendisine hayatın ve insanın gayesini anlatan Risale-i Nur adlı eserlerden pasajlar okumuşsunuz. Ona öyle bir tesir yapmış ki, anlatmakla bitiremiyor. Şimdi o serleri beraberce okuyor ve namazlarımızı birlikte kılıyoruz. Tam olarak huzura erdik, ruhumuz sevinç dolu. Baba olduğumu yeni anlıyor ve Allah’a şükrediyorum.
Evladım, sizlere nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Allah, sizler gibi imânlı gençlerin sayısını artırsın. Hizmetiniz çok kudsî yavrum. Bundan daha büyük bir hizmeti insanlık tarihi gösteremez. Cehennem hayatı yaşayan bir insana Cennet hayatını tattırmak, tarifi mümkün olmayan bir kıymettir. Eğer şu anda servetim olsa, hepsini de bu hizmetiniz uğruna sarfederdim. Allah, sizlerden ebediyyen razı olsun.

Dualarınızı bekler, gözlerinden öperim.
5.4.1984
Emekli Edebiyat Öğretmeni
Kemal KÜÇÜKARSLAN

 

Hayırlı Evlat İstiyorsak… Temmuz 9, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:23 pm
Tags:

hayırlı evlat

İmam-ı Gazâlî şöyle söylüyor:

“Dünyaya gelen çocuk boş bir levha misâli, kundağa sarılıp kucağımıza veriliyor.”

Onu işlemek ilk planda anne ve babaya düşüyor.
“Daha çok küçük, bir şey anlamaz”
diye onlara vereceğimiz eğitimi zamana bırakmak büyük bir gaflettir.
Doğduğu andan itibaren çocuk, gördüğü her şeyi kaydetmeye başlıyor.
Batılı eğitimcilere göre çocuklar altı yaşında şahsiyetinin üçte ikisini, bazılarına göre ise tamamını elde ediyor. Bundan da anlaşılıyor ki, hayırlı evlâdın formülü güzel örnek olan anne ve babada gizli…
Yavrusunun dünyaya gözünü açtığı ilk andan itibaren bu büyük sorumluluğu sînesinde hisseden ebeveynler; küçük bedenlere ne sunduysa yansımasını ileriki yaşlarda alacaklardır.
Günümüz araştırmacıları “kötü çocuk yoktur, kötü terbiye vardır” düstûrunda müttefiktirler. Kötü terbiye ise anneve babadan gelen bir eksikliktir.
Büyükler: “Küçüklükte öğrenilen, taş üzerine kazıdır; büyüklükte öğrenilen buz üzerine yazıdır.” demişlerdir.Öyleyse gonca güllerimizin şebnemlerini toplayabilmek için, Kur’ân ve sünnetin ışığından gözlerine, oradan da minik yüreklerine süzülebilmeliyiz. Güzel örnek olan ebeveynler, yavrularıyla, hem dünyayı, hem de âhireti saâdetle kucaklayacaklardır.

Bilgin Cintaş

 

Bu evde mutlu bir aile var. Şubat 3, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:26 pm
Tags: ,

gfgfgfgfg

Penceresine bir çift kumru konmayan ev yoktur. Kumruların birbirlerine olan düşkünlüğü herkesi hayran bırakır. Birbirlerinden aldıkları sevgiyle, öyle güzel öterler ki keşke her evin camında bir kumru yuva yapsa diye düşünmeden edemez insan. Zaten onların yuvası o kadar basittir ki dal parçalarını bir araya getirerek mutluluğu yakalarlar. Eşlerine sadakatleri yine onların en belirgin özelliklerindendir.
Bu muhabbeti yaşayan sadece kumrular değil tabii. Hiçten mutluluk üreten aileler hâlâ aramızda yaşar.
Kumrular gibi muhabbeti daim olan ailelerin öyle güzel özellikleri olur ki onları gıptayla izlersiniz.
Onlar, muhabbetlerine dedikodu ve gıybet karıştığında rahatsız olurlar.
Onlar güzel şeyler konuşmak için vardır.
Onlar, muhabbet etmek için illa çok güzel ortamlar, uygun zemin ve münasip zaman beklemezler. Bulundukları konum ve şart ne olursa olsun kelimelerden ışık yakarlar. Hem içlerini, hem dışlarını mutluluk ışıklarıyla aydınlatırlar.
Onların sözleri ilaç gibidir. Cümleleri bala benzer. İşte bu yüzden kumru muhabbetinin tadına doyum olmaz.

A. Mahir Pekşen
 

Anne-Babaya Nasıl Davranmalı..? Aralık 27, 2008

 

2564958708_c7e972ba0f

Bayezid-i Bestami küçükken soğuk bir kış gecesinde, annesi ile yatsı namazını kılıp yatmıştı. Gece yarısına doğru annesi uyandı. Çok susamıştı. Oğluna seslendi: “Oğlum, bir bardak su verir misin?” Hemen yatağından fırlayan, küçük Bayezid, su testisine baktı. Fakat içinde su yoktu. Annesine: “Anneciğim, testide su yok ben hemen doldurup geleyim.” dedi.

Koşarak dışarı çıktı. Her yer buz ile kaplıydı. Zorlukla testiyi doldurup geri döndü. Fakat, geri dönene kadar annesi tekrar uyumuştu. Annesini uyandırmaya kıyamadı. Elinde su dolu bardak ile, annesinin baş ucunda beklemeye başladı.

Hava çok soğuk olduğu için, bir müddet sonra soğuktan titremeye başladı. Elleri de buzdan testiye yapışmıştı. Buna rağmen, bardağı bırakıp yatmadı. Annesinin uyandığında: “Hani su!” diyerek üzüleceğinden korkuyordu. Annesini üzmemek için, her türlü sıkıntıya katlanmaya razı idi.

Elinde su bardağı saatlerce ayakta annesinin uyanmasını bekledi. Nihayet, annesi: “Su! Su!” diye mırıldanmaya başladı. Hemen: “Buyur anneciğim, suyun hazır!” dedi. Annesi daha ilk sözünde suyun hazır olmasını anlayamadı. Oğluna sordu: “Oğlum ne çabuk getirdin?” Bayezid şöyle dedi: “Anneciğim, daha önce uyandığında, su istemiştin. O zaman su olmadığı için, testiyi doldurmaya gittim. Geldiğimde senin daldığını gördüm. Uyanmanı bekledim.” Oğlunun bu kadar, sadakatli olduğuna çok sevinen annesi sevinçten ağladı. Allah-u Zülcelal kendisine böyle bir oğul ihsan ettiği için şükretti: “Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım, sen de razı ol.” dedi.

Annesinin duası sebebiyle, Bayezid-i Bestami, Evliyalıkta yüksek derecelere kavuştu. Allahu Zülcelal’in dostlarından oldu. Hatta kendisine: “Bu derecelere nasıl kavuştunuz?” diye sorduklarında, Bayezid-i Bestami: “Annemin rızasını almakla!” demiştir.


“Ve Biz, insana anne ve babasına (bakmasını) vasiyet ettik (farz kıldık).

Onu, annesi zorluk üzerine zorlukla taşıdı.

Ve onun sütten kesilmesi iki yıldır.

(Hem) Bana (hem) anne ve babana şükret!

Dönüş, Bana’dır.”

[Lokman, 14]


 

Çocuğun anne-babaya duası… Aralık 16, 2008

65299169cl6n5vteo2953dpxg4

“Kişi (kabrinde) cennetteki derecesinin yükseltildiğini görür.

Sebebini Rabbine sorar:

Ya Rabbi! Bu ödüllenme nereden?

Ona şöyle cevap verilir:

Çocuğunun arkandan senin için Allah’a yaptığı af isteği ve dualardan…”

Hadis-i Şerif (İbn-i Mace)

 

Gençliğin Sırrı Aralık 12, 2008

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 2:19 pm
Tags: , ,

karpuz

Evvel zaman içinde memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış
‘bu gençliğin sırrı nedir’ diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.. Ama Sorular sık , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.

Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.

“Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş:
-”Hatun, şu kilerde bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!..” Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:
” Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet” demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
” Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin ” demiş, Başka istemiş?. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.

Neyse misafirleri ve de siz Aziz okuyucuları sıkmamak için !!! Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. “Eeee ?. Arkadaşlar iste benim gençliğin sırrı burada anladınız
mı??

Herkes birbirinin yüzüne bakmış. Kimse bişey anlamamış..”Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!” Dedecik gülmüş.”Efendiler” demiş “O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile “aman be adam , deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca..” demedi.

Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum. Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.’ demiş.

 

O bir karga. Kasım 8, 2008

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 9:49 pm
Tags: ,
gtotem_crow 
80′ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: ’Bu ne oğlum?’

 

 
Oğlu şaşkın, cevapladı: ‘o bir karga baba.’
 
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: ‘Bu ne oğlum?’
 
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: ‘Baba, o bir karga’
 
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: ‘Bu ne?’
 
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: ‘O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?’
 
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: ‘Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?’
 
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.
 
‘Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.’
 
‘Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.’  (İsra, 23)