Yürekler Tutuşmadan Denizler Tutuşmaz… Aralık 5, 2009
Bazen bunalırsınız. Çözümsüz problemlere yüreğiniz dolaşır, hiç kurtulamayacağınızı, çözümsüzlükte yitip gideceğinizi düşünür, karamsarlığa düşersiniz…
Biliniz ki, umutsuzluk insana yaraşan bir şey değildir. Müslüman ise, asla umutsuzluğa düşmeyen insandır. Çünkü, musibetlerden bile saadet çıkacağını her Müslüman bilir; bilmek zorundadır.
Hz. Yusuf`u kuyuya attıklarında, onun için her şeyin bittiğini düşünenler, bir süre Mısır`ın en önemli kişisi olarak ortaya çıktığını görünce kim bilir nasıl şaşırmışlardı!
Hz. İbrahim`in, günler sonra gülümseyerek ateşten çıktığı Nemrud`a söylendiğinde, kim bilir nasıl saçını başını yolmuş, duyduklarına inanmak istememişti!
`Görelim Mevla n`eyler
N`eylerse güzel eyler.`
İslam Dünyasının bugünkü haline bakıp dövünmeyin! Dün Hıristiyanlık Alemi İslam Dünyası karşısındaki geriliği sebebiyle dövünüyordu
Gün doğmadan neler doğar. Elinizden geleni yapın ve rahmetin tecellisini bekleyin.
İstanbul`un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, 1591`de (Sultan Üçüncü Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii… (Takkeci Camii, yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir)
Camiyi yaptıran Arakiyeci(keçeden takke yapan) İbrahim Ağa, (Bu ismi, bir yerde yanlışlıkla `Saraç Doğan` olarak yazdığımı hatırlıyor ve herkesten özür diliyorum) eski İstanbul`un Topkapı`sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedi bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu…
Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu:
`İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!` (Denizin yanması bile ihtimal dahilindedir) `Deniz tutuşur mu be, sen bu kafayla daha çok sürünürsün!`
Takkeci garibi çevresine aldırmıyor, çok çalışıyor, üçü-beşe katıp biriktiriyor, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ise, `Nemrud ateşini gülistana çeviren Allah, isterse deryaları da tutuşturur` diye söyleniyordu. (Tabii bu gerçeği idrak için, insanda, Takkeci İbrahim sabrı lazım)
Bir kandil gecesi, bağlı bulunduğu tarikatın şeyhi, rüyasına (şeyh rüyası yani) girdi ve hemen Bağdat`a gitmesini emretti: `Derhal Bağdat`a git gel.`
Sebebini düşünmek, gönül işinin akıl ve mantıkla bağlantısını bulmaya çalışmak, gönül erlerinin derdi değildir: Onlar ihlas ile buyruğa koşarlar.
Takkeci İbrahim Ağa da öyle yaptı. Hemen o gün Bağdat yoluna düştü. Bin türlü zahmetten sonra şehre girdi. Yorgundu, bitkindi, ama ümit doluydu. Hanın avlusundaki tahta peykeye kıvrıldı. Gözlerini kapatmak üzereyken, yaşlı hancı dikildi başına:
`Hayrola yolcu, nereden gelip nereye gidersin?`
`Darülhilafe`den` diye cevap verdi Takkeci, `Asitane`den, Dersaadet`ten (İstanbul`un isimleri) geliyorum.`
`Hayırdır inşallah, geliş sebebin nedir?`
Önceleri söylemek istemedi, ama hancı o kadar ısrar etti ki, rüyasını anlatmak zorunda kaldı. Rüya üzerine İstanbul`dan kalkıp Bağdat`a geldiğini duyan yaşlı hancı kahkahayı bastı:
`Hay akılsız! Hiç rüyaya ümit bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masarıf yapılır mıı Ben dahi geçenlerde bir rüya gördüm. Rüyama giren nur yüzlü bir ihtiyar, `İstanbul`a git, Topkapı`daki kulübesinde Takkeci İbrahim Ağa diye biri yaşar, onu bul, odunluğunda bir küp Bizans altını gömülüdür, al keyfince yaşa` dedi. Ama rüya ile amel edilmez dedim, hiç üstünde durmadım.`
Hancıyı dinlerken, Arakiyeci İbrahim Ağa`nın gözleri parlamış, tüm yorgunluğu geçmişti. `İşte şimdi derya tutuştu!` diye düşünüyor, tatlı tatlı gülümsüyordu.
Gece demeden, gündüz demeden, yağmurdu, güneşti dinlemeden İstanbul`a döndü. Evinin odunluğunu kazdı. Altın dolu küpü topraktan çıkardı. Camiini inşa etti…
`Arakiyeci İbrahim Ağa Camii`, hedefe kilitlenmenin, sabrın ve sebatın sembolü olarak hala duruyor.
Düşünüyorum da, Arakiyeci İbrahim Ağa, şartların elverişsizliğine, imkanlarının azlığına bakıp cami yaptırma emelinden vazgeçseydi… Bağdat`a kadar gitmese, bu zahmeti göze almasaydı da köşesinde yalnızca dua ederek bekleseydi, emeline nail olabilir miydi?
Eğer imkanlarınızı, hatta dünyanızı aşan büyük hedefleriniz, kalıcı emelleriniz varsa…
Eğer sizi hedefinize ulaştırıp emellerinizi gerçekleştirecek sabra, sebata, ihlasa, gayrete sahipseniz…
Ve eğer bu uğurda bazı çilelere, dertlere, yorgunluklara, güçlüklere, sıkıntılara katlanmayı göze alabiliyorsanız…
Rahmet tecelli eder ve hedefinize ulaştırılırsınız.
Yavuz Bahadıroğlu
Yarası olmayanın kelimesi de yoktur Aralık 4, 2009
GEÇENLERDE OKUDUĞUM bir dil analizi beni oldukça şaşırttı. Şöyle deniliyordu: Arapça’da “kelime” kelem kökünden gelir ve kelem ise “yara” demektir. Yani kelime yaradan neşet ederdi, lügat analizi bunu apaçık gösteriyordu.
Demek, kelimeler yaralardan doğuyordu, öyle ise insan ne kadar yaralıysa o kadar çok kelimesi vardı. Acısından kelimeler devşiriyordu Âdemoğlu. Kalp toprağı yarıldıkça, yaralandıkça içine Hayy’dan gelen tohumlar ekiliyor, ve kelimeler buğday başakları gibi zuhur ediyordu. Allah’ın Mütekellim ismi bu şekilde mahall-i tecelli buluyordu. Kalp toprağı acıyla sabanlanır, İsm-i Hayy ile tohumlanırsa Kelam ortaya çıkıyordu. Yara öyle bir sırdı ki, bizi ilk yaratılana, Logos’a, Söz’e bağlıyordu. Seleflere kimine göre ilk yaratılan Nur-u Muhammedi iken, kimine göre de Kelam’dı. Öyleyse yara bizi ontolojik kökenimize, aslımıza, mebde-i hilkatimize götürüyor olmalıydı.*
Kendisine El-Kelim denilen Musa (as)’ın hayatına baktığımızda daha doğumundan başlayan acılara şahit oluyorduk. Nehre bırakılışı, annesinin kaygısı, bebeğin korkusu, bulunuşu, Firavun’un onun sarayda muhafazasına ikna edilişi, annesine yeniden kavuşana dek süt içmeyecek kadar sıkıntıya sokuluşu, ardından kendisi ve yaşadığı yerle ilgili sorgulamaları, kaçışı, Medyen’deki 7 yıllık çilesi, çölde bir meded arayışı, Firavun karşısında dilindeki aczi ile konuşamama endişesi, İsrail oğullarına Mısır’da çektirilen eziyetler, elinden bir şey gelmeyişi, sonra doğdukları topraklardan çıkışları, İsrail oğullarının ihaneti. Apaçık ki Hz. Musa’nın tüm hayatı yara bere içinde geçmişti. Va’dedilen toprakları dahi görememiş, kavminin kırk yıl çöle mahkumiyeti sırasında aralarından ayrılmıştı. Ödülü neydi? Yarası vardı, ama görünürde merhemi yoktu Musa’nın. Yara Tevrat’ı netice verdi. Ne büyük bir ikramdı bu! Tevrat en büyük ödüldü, her yaraya değerdi! Yara aynı zamanda merhem olmuştu. “Derman arardım derdime, anladım ki derdim bana derman imiş” sözü ancak böyle anlaşılabiliyordu. Demek merhem yaradan ötede değil onun hemen içinde gizli bir sırdı.
Şairlere, ediplere, büyük filozof ve mütefekkirlere kelimelerini veren yaraları değil miydi? Hepsi çileli hayatlardan geçmişti. Bunun istisnası yoktu. Kimi bir uzvunu yitirmiş, kimi bu yolda hapsedilmiş, kimi delirmiş, kimi ise hayatını feda etmişti kelimeler uğruna. Bu büyük adamlar artlarında bırakacakları kelimelerin onların hayatlarının biricik meyvesi olduğunu idrak etmişlerdi. Bir kelime daha söyleyebilmek, bir gün daha yaşamaya bedeldi. Kelimeler devanın ta kendisiydi, üstelik hem söyleyen için hem de dinleyen. Kimbilir, belki de insan ancak söyleyecek sözü olmadığında ölür giderdi. Yahut söyleyecek sözü olmayana yaşıyor denilebilir miydi? Öyleyse acı çekmek bizzat bir hayat alametiydi. Ve Allah’ta olduğu gibi halifesinde de Hayat sıfatını, Kelam sıfatı takip ediyordu.
“Kelime” ıstılahi manada bir hakikate işaret eder. Kur’an’da “kelime” daima hakikat anlamında kullanılmıştır. Bir ağaca benzetilmiş, hakikatle bağı nispetinde kökleştirilmiş ve dalları intişar edip aleme meyve vermiştir. Allah’ın “kelime” si yücedir. Allah Rasul’ü bizi bir kelime”ye davet etmiş ve icabetimizle kurtulacağımızı vaat etmiştir “La ilahe illallah” o kelimedir. Mübarek Kitap bizi ehl-i Kitab’a şöyle davette bulunmaya teşvik eder “aramızda bulunan ortak bir kelimeye gelin”. Ve Allah İbrahim’i (as) “kelimeler”le sınamış ve o bu sınavı başarıyla itmam etmiştir. İbrahim makamı kelimeler yani hakikatler makamıdır, bu yüzden o makama giren “emin” olur. Hakikat ehlinin yegane sığınağı kelimelerdir. Bir merhametli kalpten çıkan kelimeler tesellimiz olmasa hangi yara iyileşir, hangi sızı dinerdi ki?
Üstadımızdan öğrendiğimiz güzel bir salavat vardır. Bununla Efendimiz’e (sav) “Dertler ve devalar adedince sana salat-u selam ederiz” deriz. Hep düşünmüşümdür, deva için tamam da dert için neden salat ederiz? Ya da derdin neresi övülesi neresi esenlik veresi olmalı ki onu çağırır ve ondan Nebi’ye bir yol açarız? Öyle ya, salatın bir manası da duadır ve dua bir şeyi davet etmektir. Hiç dert davet edilir mi? Bu nasıl iştir?
Artık anlıyorum ki dertler bizim vesilelerimizdir, ve Allah’a vesile ile varılır. Dertler bizim aczimizin zikridir. Aczimiz ise bizi Rauf ve Rahim olan Nebi’ye Rahman ve Rahim olan Allah’a bağlar. Hatta öyle bir bağdır ki bu devadan ziyade şükredilesidir. Dert celal tecellisi, deva cemal tecellisidir. İkisinden de Sure-i Rahman’daki iki güzel cennet devşirilir. Bu yüzden dert de, deva kadar başımızın üstündedir, bu yüzden biz Celal ve İkram sahibi bir Rabbe intisab ederiz. Niyazi-i Mısri gibi Allah dostlarını dertle gelen Celal’e sevindiren coşturan sır bu olmalıdır. Üstad’a çileli hayatında her hapse bir risale ile karşılık verdiren, her zehirlenmeye bir evrad tesisini eşlik ettiren sır da bu olmalıdır. Cümle zalimlere haklarını helal ettiren de. Zira yara açan yaraladığına iyilik etmiş, yalnızca kendine zulmetmiştir.
İnsan da manen ikili bir yapıdadır; nefis ve ruhtan tertip edilmiştir. Ruh cemali esintilerle vecde gelse şükür makamında dursa, nefis onu çelmeler de gaflete atar. Nefis celal makamında şefkat ve zecr tokatları yese, ruh ona ümit ve tevbe kapısı aralar. Nefis bizi toprağa, ruh ise göklere cezp eder. Nefisler cisimlere, bedenlere, suretlere, ruhlar hakikatlere, isimlere, kelimelere aşık olur. Nefsimize celal, ruhumuza cemal tesir eder. Bu yüzden nefsin her yara alışında, ruh yeniden doğar. Fakat ruh nefse bir efendi gibi şefkat eder de onu düştüğü ve yaralandığı yerden tutar kaldırır. Her derdin ardından bir deva çiçeği açar. Her yarada bir hakikate yol alırız. Bir kelimeye daha gebe kalırız. Öyle ki ““oh” nefisten “ah” kalpten gelir” denir. Zira kalp toprağı yarıldıkça, yaralandıkça insan yüzünü Hakk’a çevirir. Nazarı mülkten melekuta çevirmek için insana ızdırap lazımdır. Izdırap insanı velud (doğurgan) hale getiren şeydir. Yoksa hangi sazende bir sese vuslat için saatlerce günlerce ellerini sazının tellerinde gezdirir. O sesi yakaladığınız an bilirsiniz tüm sıkıntılara değmiştir.
Öyle ya, “Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın vechi oradadır”. Ama yüz dönmek için Efendimiz (sav) gibi “Yüzünü bir arayış içinde göğe kaldırdığını görüyoruz” hitabına mazhar olmak gerekir. Ona kıblesini semada aratan şey derdidir. Aramak yara iledir, arayan evvelce yanlış vadilerde seyretse de, sonunda hakikatin kelimelerine vasıl olacaktır. Hakikat için denilir ki, “aramakla bulunmaz ancak onu yalnız arayanlar bulur”. Buna bir ilave de biz yapalım, “arayanlar yalnız yaralı olanlardır”. Bizim payımıza sadece sorular düşer, cevaplar ise Rahman’dandır. Öyleyse hayat durmaksızın soru sormaktan ibarettir. Sorularımız, sorunlarımız, bizi O şefkat sahibi Rabb-i Rahim’e ulaştırır. Mekanı bir sınıfa, zamanı ise bir hikaye anlatısına çevirir. Hikayenin sonuna kadar sabretmek, sorulara verilecek doğru zamanı beklemek, hikmete itimat etmek üzerimize bir vecibedir. Sonunda kitap dürülür ve herkes her şeyin neticesini görür.
Rabb yaralarımızla yollarına sevk etsin, her kan damlasından birer gül, her günahtan bir ibret yaratsın, her sızımızı, her ahımızı bir musikiye çevirsin, Mütekellim ismiyle bize kelimelerini bahşetsin. Hakikate ilişkin şarkta ve garpta ne söylendiyse kuşkusuz onlar Allah’ın kelimeleridir. Ağızlardan çıkan, kalemlerden akan, kulaklardan giren, kalpleri yeni bir varoluşa tebdil eden, hava zerrelerine binip etrafımızda bizi kuşatarak gezinen her söz O’nundur. Şüphesiz Allah’ın kelimeleri en yücedir…
*Not: Logos diğer deyişle söz ilk yaratılandır. Bu Tevrat’ta da İncil’de de böyle olduğu gibi kimi büyük İslam Alimleri de bu görüştedirler. Onlara göre “kün” emri ilk yaratılanın söz olduğuna işaret eder. Derler ki “her şey bu kehf ve nun arasındadır”. Kimi alimlerimiz ise ilk yaratılanı Nur-u Muhammedi olarak tarif ederler. Dolayısı ile Logos (kelam) sadece İsrailiyat kaynaklı bir kavram değildir. Tartışmaya ne taraftan bakarsak bakalım, ilk veya ikinci olup olmaması fark etmeksizin “Kelam” yaradılışın mebdeinde bulunan hakikatlerden biridir.
Mona İslam, karakalem.net
‘BEN SENİ BIRAKMAM!..’ Aralık 4, 2009
Kış, bütün tepelerde zaferini ilan etmeye hazırlanmaktadır.
Bir Mehmetçiğin yanık sesi can verir, Bilal-Habeşi’nin minaresine.
Öğle Namazı vecd içinde kılınır, herkes, tarihi bir gün yaşandığının farkındadır.
Paşa, ağır ağır kalkar, yerinden. Büyük bir al bayrağı sarar göğsüne.
Kendisine çevrilen gözlerin aydınlığında çıkar minbere.
Nefesler tutulmuştur.
Yiğit yüzlü Paşa’nın gök gürlemesini andıran sesi düşer sessizliğin ortasına.
“Ey Nas..! Aha şurada, kabrinde diri olan Peygamber(sav)’in huzurunda söz veriyorum ki, son nefer, Medine’nin enkazında ve nihayet yeşil türbenin altında kan ve ateşten dokunmuş kefeniyle gömülmedikçe, al bayrağı, Yeşil Kubbe’nin üzerinden hiçbir güç indiremeyecektir.
Kardeşlerim, evlatlarım! Söz verelim Allah’a, söz verelim huzurunda bulunduğumuz Rasulllah (sav)’a,
Ya Rasulallah biz seni bırakamayız!”
Gökler gürlemiş, yer yerinden oynamıştır.
“Biz seni bırakmayız” sesleri kubbelerde çınlar. Herkes sevinç ve göz yaşları ile birbirine sarılır. Sanki “Süleymaniye’de bir bayram sabahı”dır.
Paşa son sözleriyle birlikte kendinden geçer ve ayıldığında kendisini Mehmetçiklerinin kucağında bulur.
Artık, Rasulullah(sav)’ın huzurunda er de kumandan da birdir,herkes Muhammed ümmetidir.
***
1918′in hicran dolu günleri…
Vefasızlığın ve vahşetin bu kadarından milletçe ürperdiğimiz, hayret ve dehşetten donakaldığımız günler.
Dünkü bahçelerimizdeki çiçeklerin zehir saçtığı, “dostların düşmanlarla barışıp” gittiği, umutların bir bir söndüğü günler…
Mondros Mütarekesi’yle İtilaf Devletlerinin komutanlarına, bütün cephelerde yokluk, yoksulluk içerisindeyken bile kahramanca savaşan, muhafız kıtalardaki askerlerimizi hasta ve yaralılar da dahil olmak üzere kendi ellerimizle sayarak teslim ettiğimiz o hicranlı yıllar…
Filistin, Lübnan, Suriye, hatta Irak ve bütün Arabistan’ daki muhafız kıtalar teslim olmuş, bir Medine Muhafızları direniyordu.
O kadar…
Uzaklarda, çok uzaklarda özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştı.
Yeşil Türbe’nin üstündeki al bayrak…
Cihan harbinin sonunda, bütün bir milletin; “Eyvah bunca şehide bunca acıya rağmen artık her şey bitti” feryadıyla umutsuzluğun koyu karanlığına gömüldüğü günlerde, Peygamber Şehri’nin semasında, bir fecir yıldızı gibi doğan;
“ Hayır! Allah’ına güvenen bir milletin şan ve şerefi bitmez” sadasıyla sayhalaşan bir ses vardır.
Bu ses, Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın sesidir:
“Ya Rasulallah (sav) ben seni bırakmam”
Bütün cepheler bozulmuş, Fransız ve İngiliz gemileri İstanbul önlerine kadar gelmiştir.
Yolcuların sağdan soldan topladıkları odunlarla güç bela yol alabilen Hicaz Trenleri, yer yer bombalanmış olan demir yolundaki hasarlar yüzünden Anadolu’nun yardımlarını taşıyamıyordu.
Trenler yorgundu…
Askerler yorgundu…
Anadolu’nun yüreği yorgundu.
Açlık susuzluk ve salgın hastalıklar Medine’yi savunan Mehmetçikleri perişan ediyordu.
Açlıktan çekirge yemeye başlayan asker her geçen gün kırılıyordu.
Susuzluktan dilleri sarkmış develerin alev gibi kızgın kumlara yatarak çıkardıkları homurtulara can dayanmıyordu.
Bir katre su için mataraların ağzına yapışan dudaklarda son umutlar da sönüyordu.
Fahreddin Paşa, her gün kefenine bürünüp, başına beyaz bir sarık sararak Ravza-yı Tahire’yi kendi eliyle temizliyor, al bayrağa baktıkça bir gün indirileceği ihtimalinden dehşet duyuyordu.
Koskoca imparatorluk bakiyesi olarak Anadolu dışında sadece Peygamberimiz (s.a.v)’in gölgesindeki son Türkler vardı.
Fahredin Paşa, İstanbul Hükümeti’nden gelen üst üste emirlere ve İngilizlerin yoğun baskısına rağmen, 700 kadar subay ve 6000 kadar da kahraman askeriyle Medine müdafaasına devam ediyordu.
Ne hicrandır ki artık Osmanlı Güneşi, yavaş yavaş vadilerden, dere yataklarından, bağlardan, bahçelerden çekilmekte, ufuklar, koyu kızıl bir siyaha boyanmaktadır.
Bütün ikmal yolları kesilmiş, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar dayanılmaz bir hal almıştır. Hiç kimse de dayanacak takat kalmamıştır.
Yavaş yavaş ordunun içinde de bozulma başlamıştır.
En yakın silah arkadaşları, Paşa’nın gözlerinin içine bakarak, teslim olunması gerektiğini söylemektedir.
Yolun sonu görünmüştür.
Fahreddin Paşa; “O halde hazırlanıp yola çıkmak zamanı gelmiştir’ diyerek, kahraman mehmetciklerine ve silah arkadaşlarına gözleri yaşartacak pek hazin bir “Allaha ısmarladık, hakkınızı helal edin” mesajı yayınlar.
Eşyalarını toplamak için girdiği makam odasındaki her bir eşyaya dokundukça yüreği kopar.
Ayrıldıktan aylar sonra bile Arapların;
“İşte şu kapıdan girermiş, bak bak şu odada otururmuş, dışarı çıktı mı kimse yanına yaklaşamazmış, boyu da herkesten uzunmuş, atına bir bindi mi kimse yetişemezmiş, hecine de binermiş, yalnız Harem-i Şerif’e mutlak yayan gidermiş, imamlık ettiği de olurmuş, sesi de çok güzelmiş, bir Kur’an okurmuş ki ya selam, Arapça da bilirmiş, bilmediği bir dil yokmuş…’diyerek efsaneleştirdikleri, kahraman Paşa’nın teslim kararıyla, Cihan Harbi’nin, Osmanlılık namına en şanlı bir sahifesi daha kapanmaktadır.
Makam arabası en son ve en zor görevini ifa etmeyi bekleyen düşünceli bir küheylan gibi kapının önünde öylece durmaktadır.
Odasındaki masasından kalkar, dışarı çıkar. Uyur gezer gibi bir hali vardır. O efsanevi Paşa gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmiştir.
Yorgun ve bitkindir.
Karşısında renkleri atmış, boyunları bükülmüş, nefesleri kesilmiş vaziyette selam duran her rütbeden silah arkadaşlarıyla sarsıla sarsıla ağlayarak kucaklaşır.
Manzara cidden pek hazindir.
Daha fazla dayanamaz ve emektar şöförüne, Ravza-yı Tahireye sürmesini emreder.
Ravza’nın gümüş parmaklığının önüne gelince kendinden geçercesine duaya dalar.
Ardındaki yaverine döner ve ‘Burada kalıyoruz’ der.
“Ya Rasulallah(sav)! Ben, seni korumaya gelmiştim; ama beni korumak da sana düştü” diyerek Rasulullah(sav)ın komşuluk ve sıyanetine sığınır.
Durumu öğrenen komutanlar şaşırırlar. İngilizler anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Paşanın teslimini şart koşmaktadır..
Hep birlikte Ravza-yı Tahire’ye gelirler. Paşa bu çok sevdiği silah arkadaşlarını Ravza’da ayakta karşılar.
Dil dökerler, ‘Kader paşam, siz elinizden geleni yaptınız, kimseye nasip olmayacak bir kahramanlık ve fedakarlık gösterdiniz’ derler.
Paşa granitten bir kaya gibi sessizdir. Sanki söylenenlerin hiçbirisini duymuyor, yalvaran gözleri görmüyordu.
Ve Peygamber’in huzurunda Medine müdafaasının en hazin sahnesi yaşanır.
Komutanlar, birbirlerine bakışırlar. Önceden karalaştırdıkları gibi hep birlikte Paşa’nın üzerine atlayıp kıskıvrak yakalarlar ve Paşa’nın sıkıca tutunduğu ellerini gümüş parmaklıklardan koparırlar. Paşa da komutanları da göz yaşlarına boğulur..
Ne hazindir ki Peygamber’ini korumak için Medine’ye gelen bu kahraman Paşamız kendi emrindeki komutanlar tarafından İngilizlere teslim edilir.
Anadolu dışındaki son bayrağımız da böylece iner ve son umut ışığımız da söner.
Alem-i İslam’in üzerine koyu bir karanlık çöker ve bütün sesler kesilir:
“Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum
Duyan yok ses veren yok, bin perişan yurda baş vurdum”
Ufkun yüzünde akşam güneşi bir volkan gibi tutuşurken, iri yeşil kertenkelelerle, dağ kedilerinin av gözledikleri kızgın kayaların üstünde böceklerin kulakları sağır eden, ağıt gibi açık hava konseri başlar.
Son kutsal karakolun efsane komutanı karanlıkları yırtan “ya leyl” sesleri arasında ayrılır Medine’den.
“Ya leyl” sesleri hiç bu kadar yakışmamıştır yanık çöl gecelerine.
Esir bir komutan olarak ardına baka baka, gözlerinden kanlı yaşlar aka aka Medine’den ayrılırken şu sözler dökülür dudaklarından.
“Ya Rasullah(sav) biz seni bırakamayız”
“Ben senin davanı bırakamam” diyerek yollara düşen, yüreği peygamber sevgisiyle dolu günümüzün ışık süvarileri, Fahreddin Paşaların kabul olmuş dualarıdır.
Önce Hizmet, Sonra Himmet Aralık 4, 2009
Mürid: “Himmet efendim!” dedikçe, mürşid: “Önce hizmet evladım!” der. Arifler demişlerdir ki: Mürşidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasında güzel ekin isteyen bir kimseye düşen ilk iş, tarlayı temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, peşinden de gerekli sulamayı yapmaktır. Bundan sonrası elini açıp hayırlısını istemek zamanıdır. Bunları yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolaşsa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasında ekin değil, ancak diken biter.
Dilaver Selvi
Benlikte İlk Erime: Aşk Aralık 3, 2009
Dediler ki o aşka inanmazmış
Aşkın da çok umurunda
Aşk ona inanıyor ya…
“Ben Kimim?”İnsanlığın en şiddetli, en kadim, en vazgeçilemez, en cevaplanamaz sorusu…İnsanlık tarihi boyunca bu soru bağlamında iki tip tavırla karşılaşırız. Birincisi kendisini bildiğini, tanıdığını zanneden, ve kainatı anlamaya, anlamlandırmaya, ve bu yolla da Yaratıcıya bir yol bulmaya çalışan insan tavrıdır. Bu insan, elde bir olarak, kendini tanıdığını sanır. Tüm derdi öteki iledir.
Modern bilimin tüm günahları, bu kendini bilme varsayımından hareketle evrene yöneliminden doğar.Bir de geleneksel tavır vardır ki insana esas bilmediğinin kendisi olduğunu, ve kainatı değil, aslında küçük bir kainat olan kendini bilmekle Yaratıcıyı bilebilmesinin mümkün olabileceğini telkin eder. İnsan bu yolda adımlarını attıkça anlar ki “ben” dediğinden bihaberdir. Ve bu “ben” bir tek “ben” değildir de, başka her şeydir.Bu yazının sınırları ne tasavvuf tarihinin külli tartışmalarını taşıyabilir, ne de satırların yazarı henüz öğrenmekle meşgul olduğu, Vahdet-i Vücûd kavramını anlatabilir, tartışabilir ve eleştirebilir.Yalnız, bittecrübe yaşadıklarından, hissettiklerinden, bildiklerinden, belki bildiğini sandıklarından hareketle, ben kimim sorusunu cevaplama yöntemini size anlatabilir. Kendi izlediği yolu tarif edebilir. İlk benlik yırtılmasından söz edebilir. Ve bu yırtılmanın varacağı yere göz ucuyla işaret edebilir. Çünkü acizane sadece göz ucuyla bakmayı başarabildi…Kuşkusuz bu kadim “ben kimim?” sorusuna el- Vedud ismi şerifinden hareketle bulunan yanıtın yoludur. İsimler adedince soru çözüm yolları vardır, belki çoğu benim bulduğumdan daha kestirme, daha geniş ve daha rahattır. Ama dedim ya, ben sadece bunu biliyorum.Kanaatim odur ki, “Ben kimim?” sorusunu aşkla cevaplamak mümkündür.İnsan ilk yaratıldığında ve kendisine benlik verildiğinde, Yaratıcı’nın “Ben kimim, sen kimsin?” sualine şöyle cevap verdiği söylenir. “Ben benim, sen de sensin”. İnsan koca kainatta Allah’ın dışında “benlik” sahibi tek varlıktır. İnsan bu cevabı üzerine cehenneme atılır, ve tekrar sual edilir, tekrar aynı cevabı verir, ancak açlıkla sınanınca benliğini vazgeçmese de teslim eder ve “Sen Rabbimsin, ben de senin kulunum” der. Burada dahi “ben” cümlenin içine dahildir, ancak Efendi’ye teslim edilmiştir. Zaten Allah “ben”i yok etmemiz için değil teslim etmemiz için vermiştir. Zira o yok edilemeyecek kadar değerli bir şey’dir ki sadece halifeye verilmiştir.İnsanın açlıkla sınanması, aslına bakarsanız aczi ile, fakrı ile, ihtiyacı ile sınanmasından başka bir şey değildir. “Ekmek” tüm ihtiyaçları temsil eder. Üstelik Hz. İsa’dan ders alırsak sadece maddi değil manevi ihtiyaçların da sembolü ekmektir. Göksel ekmek, göksel sofra bunlara işaret eder. Sevgi de ekmektir, merhamet de, yardım da ekmektir, tebessüm de…İnsan melek gibi değildir. Onlar yemez içmez, bir şeye ihtiyaç duymazlar. Muhtaç olmayan birine bir de “ben” verseniz onu firavundan beter edersiniz. Bu yüzden Allah “ben”i mahlukatın en acizi olan, unsurların en altında bulunan topraktan yapılmış, en kırılgan, en naif varlığa teslim etmiştir. “Ben” sahibinin tanrılık ittihaz etmemesi, ancak bu kadar acz dolu ve fakr içinde olmasına bağlıdır. Ve Büyük Emanet olan Allah’ın hazinesi, yani Esma ve Sıfat-ı İlahi, ancak böyle birine emanet edilebilir. İstenir ki, hem onlara sonsuz ihtiyaç duysun, hem onlara tek başına sahiplik iddia edemeyecek kadar hakir ve fakir olsun. Samediyyet tecelli etsin, insan tüm aza ve letaifi ile, tüm ruh-u canıyla, ve külli bir lisanla “Bana bir tek Sen lazımsın” desin. Hazinenin üstüne oturup dünya âlem gelse kımıldamasın, O’nu kimselere vermesin. Bu yüzden mutlak acz ve fakrını bilen insanı kamiller Allah’ın hazinesinin hem bu dünyada hem cennette en sağlam mührü ve en emin bekçisidir.İnsan aczini ve ihtiyacını neyle bilir, bela ve musibetle, hastalıkla, açlıkla. Oruç bunun için misal ittihaz edilir. Kanaatimce bunun çok güçlü bir misali de aşktır. Aşktan âlâ, belâ, musibet ve açlık mı olur?Aşk size tutturulan bir gönül orucudur. Aşk bazen, benliği bırakınız çatlatmayı, onu bir kamyon gibi ezer ve geçer. Ben kaybolur, yerine sen ikame edilir. Ben’in acısına aldırılmaz da, Sen’in acısı benin ta içinde hissedilir. Sen’in sevinci, hiçbir menfaatiniz ve payınız olmaksızın kalbe kuş gibi kanat verir. “Öyle ya, sen benden gayrı isen, sen öteki ve ağyar isen nasıl bu kadar içimdesin. Dışarıda olan, içi nasıl bu kadar acıtabilsin.” Benlik tohumu aşkla çatlar, acı ile filizlenir. İnsan “Bana yalnız Sen lazımsın” deme, “ben” den vazgeçme denemesini, alıştırmasını mecâzî aşkla yapar. Ancak bu havuzda yüzme öğrenilirse açık denize çıkılabilir. Denizde kaybolmaktan, yutulmaktan korkmadan yüzülebilir, hatta dalınabilir. Deniz O’nun külli Ben’liğidir. Ancak aşkla çatlayan insan benliğinin toprak altından arzın üstüne çıkması için ona bir sultan(güç) gerekir. Bu ise aşkı, arzi olandan semavi olana çevirmekle kâbildir. O zaman insan, ister çiçek olsun, ister bir başak tanesi, iser koca bir ağaç, yüzünü havadar ve geniş semâya verebilir. Güneşe gülümseyerek bakabilir, “Oh” deyip, derin bir nefes alabilir…Aşk katı halde bulunan benliği eritir ve onu sıvı hale getirir. Yalnız kendine bakan kendi güzelliğiyle sermest zühreyi, ötekine bakan ve kendinden vaz geçen katre eder. Bu yüzden ehl-i tasavvufun yolu aşktan muhakkak geçer. Hatta onlardan bazısı birilerini mürid olarak kabul etmek için şu soruyu sorarlar, “Evladım hiç aşık oldun mu?”. Cevap “Hayır.” İse, “Git ol öyle gel” derler. Çünkü o katre mesleğidir. Zühre o kapıdan içeri giremez, girse de bir şey almayı beceremez.Benimiz O büyük “Ben” e ulaşıncaya kadar kasıtla huzursuz edilir. Benin o büyük “Ben” de fani olması, katrenin reşha olması yolculuğundan ibarettir. Bu yüzden musibet ateşiyle ısıtılır, acz içinde bırakılır ki aşkla iyice tutuşsun da buhar olsun. Sekinet bulması istenmez, rahata erdirilmez, bu yüzden bu dünyada kimse asla rahat edemez. “Ben” diyebilmek hiç kimseye reva görülmez. Benlik davasına ancak O layıktır. O kendisini kelamında “Benim ben” diye ifade eden “Ben”inin altını tekitle, kuvvetle çizendir. “Ben” demek en çok ona yakışır. Ve ancak O “Ben”inin gölgesini üzerimize düşürdüğü içindir ki, biz de ayağa kalkıp “ben” deriz. Ve yine bu yüzden yeryüzünde dabbeler gibi sürünerek yahut dört ayak üzerinde değil, başı dik ve yüzü semaya yönelik yaşar gideriz. Şerefimiz O’ndandır. Şerefimiz âşık olduğumuz Zât’ın şerefiyledir. Adımız ancak Adı’yla anılır, hatta O’nsuz bir adımız bile yoktur. Şerefiyle şereflendiren O’dur,İsimleriyle isimlendiren Odur. Aziz olan O’dur. Biz ancak göğsümüzü alabildiğine Nuruna açtığımızda, benlik evimiz ışıkla dolar ve bir “şey” oluruz. Ben’liğin aslı Onun gölgesi bizimdir. Ve kalplere aşkın ateşini atıp tohum ve çekirdekleri çatlatan “Falik-ul habbi venneva” da O’dur. Kendi ayaklarıyla seyr-i sulüke güç yetiremeyen ve “Al artık beni, nolur, tükendim” diyenleri tarfetül ayn hızıyla katına yükselten O’dur.İnsan ötekine şöyle der, “Ben benim, sen de sensin”. Sonra aşık olur ve şöyle der “Ben senim sen de bensin”. Sonra aşkı iyice tutuşur ve şöyle der “Ben senim sen de sensin, ben de kimmiş, her şey sensin”. Kimi bu sırada soğuk bir perdeye çarpar ve titreyiverir. Aşkın erittiği benliği buza geri döner. Yine bakar ve der ki “Ben benim sen de sensin” . O çıktığı yolda yok olmaktan korkmuş, varlığın yoklukta olduğunu bilememiş adamdır. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri, öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.”*Soğuk perde ile karşılaşıp harareti sönmeyene gelince artık onun önünde engel kalmaz, o ısınır, ısınır, yanar, tutuşur, yok olur. İnsanın bekası fenasındadır. Kimse ölmeden beka bulamaz. Burada aşkla ölen ise bilir, ölüm sadece bir kez tadılan bir lezzettir. Sevgili sizin kendisi için yalnızca bir kez ölmenize izin verir. Siz her ne kadar Onun için tekrar ve tekrar ölmek isteyin, nafiledir…Aşkında yok olup Sevgilinin hakikatine eren ise dönüp mecaz-i mahbubuna, Hakiki Muhbub’a kavuşma vesilesine, şöyle der “Ne ben benim, ne de sen sensin”. Sözün ahiri şudur, “Ben sandığım da sen sandığım da başka Bir’inin iki farklı yüzünden, iki farklı tecellisinden, iki farklı vechesinden ibarettir. Bu yüzden birbirimize bu kadar yakınız, bu yüzden birbirimizin içindeyiz, çünkü biz bir Vahid’in iki vechinden, iki yüzünden, bir Güneş’in iki renginden ibaretiz” O zaman yüzler birbirinde Onu seyreder. O zaman gözler ötekinde semaya değer…Âşık yüzünü göğe döndüğünde gayrı yerde kalmaz yükselir, yerdeki renklerin birleşimlerini, ayrılmalarını, iç içe geçişlerini, çatışmalarını, yönelimlerini, kavgalarını artık yukarıdan görür. “Parça nasıl ki bütüne müştaktır, bütün de parçaya müştaktır.” İnsan nasıl yükselip kavuşmak isterse, O da inzal buyurup kavuşmak diler, seven sevdiğine daima ortada bir yerde, bir menzilde, bir hazrette erer.Dileyelim huzursuzluğumuz, o Bütüne ulaşana dek, O Külli Ben’e varana dek dinmesin…
Mona İslam
Kalbi Kırmak.. Aralık 3, 2009
Konuşurken hani, istemeden de olsa çıkar ya bazen yanlış bir kelime ağzınızdan… Aslında öyle demek istememişsinizdir; ama geri dönüşü yoktur artık. Hele bir de kırmış iseniz muhatabınızın kalbini; işte o an yazık etmişsinizdir; hem sevdiğinize, hem kendinize, hem de duygularınıza… O kelimenin söylenmemiş olmasını bin bir pişmanlık içinde dilersiniz, fakat sözünüz bir ok gibi yüreğine saplanmıştır bir kere muhatabınızın… Hani en masumane bir sözünüz, iyi niyetle söylediğiniz, hiç ard niyet taşımadan kurduğunuz sıradan bir cümleniz, muhatabınızın gönül dünyasına bir bomba gibi düşer ya bazen… Siz farkında bile olmadan; sevdiğinizi, dostunuzu, arkadaşınızı, kardeşinizi, eşinizi, çocuğunuzu, ana veya babanızı kırmışsınızdır artık. Söylediğiniz basit bir söz, kurduğunuz hesapsız bir cümle ya da ağzınızdan öylesine çıkıveren bir ifade; hiç tahmin etmediğiniz manalar yüklenerek en sevdiğinizin yüreğinde volkan gibi patlar da bundan haberiniz bile olmaz çoğu zaman… Sizin haberiniz olmamıştır; ama en sevdiğiniz, uğruna canınızı hiç düşünmeden feda edebilecek kadar değer verdiğiniz, “ona değil de bana gelsin” diyerek göğsünüzü kurşunlara, bela ve zorluk oklarına hedef kılarak isar ve fedakârlıkta bulunduğunuz insanın kalbi parça parça olmuştur bir kere… Hani bazen beklemediği bir insandan, beklemediği bir söz işitir ya insan… Ya da en basitinden beklemediği bir davranış veya hiç beklemediği bir anda yüzünde farklı anlamlar çıkarabileceği mimikler bulur ya bazen… Böyle bir karşılığa maruz kalan bir insanın gönül dünyasının altüst olmaması, kalbinin inkisara uğramaması, yüreğinde korkunç fırtınaların kopmaması, gücenip darılmaması hiç mümkün müdür? Hem kıran, hem de kırılan olarak zaman zaman bu tip durumların ve duyguların tam merkezinde; bazen etken, bazen de edilgen olarak odak noktasında yer almadık mı çoğumuz?.. Kalp kırmak!.. Ağzımızdan bir çırpıda çıkıveren ve iki kelimeden müteşekkil bu basit masdar, sonuçları itibariyle ne kadar da ağır manalar ihtiva ediyor, öyle değil mi? Her insanın kalbi, onun gönül evidir. Bütün duyguların, sevgilerin, güven ve itimadın uzun zaman süreci içinde ve birtakım tecrübelerden sonra şekillendiği, vücut bulduğu, ete kemiğe büründüğü; sonrasında ise bütün bir yaşamın vücut bulan bu duygular eşliğinde sürdürüldüğü merkezdir insanın kalbi…
İşte kalp kırmak; vücudun merkezini, gönül dünyasının harekât üssünü, maddi olanın dışında kalan bütün duygu ve hislerin toplanma karargâhını insafsız bir bombardımana tabi tutmakla aynı anlamı taşımaktadır. Hiç şüphesiz bilmeden, istemeden, kast etmeden, hedef belirlemeden söylenen bir söz; vücudun merkezinde, gönül dünyasının harekât üssünde ve bütün duygu ve hislerin toplanma karargâhında bombardıman etkisine neden olmuşsa, artık iş işten geçmiştir. Kalp kırılmış, duygu evi yıkılmış, gönül dünyası tarumar olmuştur. Hele kalbi kıran en çok sevense ve kalbi kırılan en çok sevilense… İşte bu çok daha vahimdir ve kalpte bıraktığı etki çok daha yakıcıdır. İnsani tecrübelerimiz; kalp kırıklığının, kırılan hiçbir şeye benzemediğini öğretmiştir bizlere… Öyle ya, kol kırılırsa, alçıya alınıp sağlam bir hale gelebilir. Bir dal kırıldığında, uygun bir müdahaleyle hiç kırılmamış gibi yeniden meyve verebilir. Bir testi kırıldığında, eski haline getirmek mümkün olabilir; ama kırılan kalp ise, hiçbir müdahale, onu eskisinden daha iyi bir duruma getiremez. Maddi şeylerin, kırıldığında birbirine tutturulmasına benzemez çünkü kalbin onarılışı… Hem maddi şeyler, ne kadar değerli olursa olsun kırıldığında yerine yenisini ve ondan daha iyisini koyma imkânı her zaman bulunabilir… Fakat kırılan kalp ise; yerine bir yenisini koymak mümkün olmadığı gibi, kırık kalbin sahibi dostun yerini de başka hiçbir şeyle doldurmak mümkün olamaz. Kalp kırılmalarının, küskünlük, dargınlık, kırgınlıkların çoğunun yanlış anlaşılmaktan veya yanlış sonuçlar çıkarmaktan kaynaklandığı da bir gerçektir. En iyi dostlarımızı ve en sevdiğimiz insanları bir yanlış anlamaya kurban verebiliyoruz ne yazık ki bazen… Ya da söylenen hak ve doğru bir söz; üslup ve ses tonumuza bağlı olarak bazen en dar anlamıyla algılanıp bir hakaret gibi görülebilir muhatabımız tarafından… Hassasiyetler, özellikle dostlar ve aralarında sevgi bağı olan kişiler arasında çok daha fazladır. İşte bu nedenle dilimizin keskin bir kılıç, davranışlarımızın tahrip edici bir gülle, mimiklerimizin delici bir mızrak olmaması için çok dikkatli olmak zorundayız ilişki ve konuşmalarımızda… Dil yarasının en acı yara olduğu söylenmiştir. Hakeza gönül yarasını bütün sonuçlarıyla iyileştirecek dermanı, bizden öncekiler keşfedemediği gibi, bizden sonrakiler de keşfedecek gibi görünmüyor ne yazık ki… Madem öyledir; o halde bu yarayı açmaktan, böylesine büyük sonuçlar doğuran bir tahribata sebep olmaktan olanca gayretimizle kaçınmalıyız. Gönül yarasına sebebiyet vermek, Ahirete intikal eden bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir çünkü. Hiç kuşkusuz Ahirette ana-babamızın, eş ve çocuklarımızın, kardeş ve dostlarımızın kalbini kırmış, gönül binasını yıkmış, darılıp küsmelerine neden olmuş bir şekilde sorguya gitmek, hesaplaşmak, helalleşmek; en küçük bir sevaba bile ihtiyacımızın olduğu o korkunç günde bize sonsuz pişmanlıklar yaşatabilecektir. Müslüman olmak; konuşmalarımızda, davranışlarımızda, ilişkilerimizde, üslubumuzda muhatabımızı dikkate almamızı gerektirmektedir. Muhatabımızın ince kalpliliği, yanlış anlamalara müsaitliği, kırılgan ve alıngan bir yapıya sahip oluşu gibi sebepler, sözlerimizi ölçüp tartmamızı gerekli kılmaktadır. Bazen söylememiz gereken bir sözü, yapmamız gereken bir davranışı, takınmamız gereken bir tavrı, muhatabımızın hassasiyetlerini ve kırılabileceği ihtimalini düşünerek ertelemek veya tamamen vazgeçmek, İslamî ahlakın bizden istediği şeylerdendir.
Kendi kalbimizin kırılmasını ve gururumuzun rencide olmasını, muhatabımızın kalbini kırmaya ve gururunu incitmeye tercih etmeliyiz. Bırakalım sevdiğimiz kırılacağına, biz kırılalım. Kendimizi kontrol altına alıp duygularımıza yön vermek, sevdiğimizin kırılan kalbini onarmaktan çok daha kolaydır çünkü. Bazı şeylere karşılık vermeden yutkunmayı bilmek, sevdiğinizin hatırı için onu olduğu gibi kabullenmek ve hassasiyetlerine dokunmamak için onu tanımaya çalışmak, uzun süreli sarsılmaz dostlukların ve kopmaz sevgi bağlarının oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Galiba her konuda olduğu gibi; dostlarımızın, kardeşlerimizin, sevdiklerimizin, aile bireylerimizin, akrabalarımızın, komşularımızın, iş arkadaşlarımızın ve ilişkide olduğumuz her kim olursa olsun; kalplerini kırmamak, gönül dünyalarını önemsemek, yüreklerinde müstesna bir yere sahip olmak ve onlarla güzel geçinmek için, Resul-i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam’ın ahlakıyla ahlaklanmak gerekiyor. Çünkü O, “… Pek büyük bir ahlak üzerinde” (Kalem: 4) olan ve kendi ifadesiyle “Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” (Buhari) yüce bir Peygamberdir. Onun ahlakına bürünmek; bu dünyada izzet, Ahirette ise saadettir. İnsanlar arasında aranan biri olmak, herkes tarafından sevilip sayılmak, güven ve itimad sahibi birisi olmak, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’a benzemekle mümkündür ancak. Ona benzemek, Onun ahlakını edinmeye çalışmakla olabilir. İmanın kâmil olması da güzel ahlaka bağlanmıştır. “Mü’minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlakça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır” (Tirmizi, Ebu Davud) hadis–i şerifini iyi anlayıp amel etmeliyiz. Hiç kuşkusuz ‘ahlakça en güzel olanın’ ahiretteki makamı da o oranda yüksek olacaktır. “İnsanlarla iyi geçinme özelliğiyle” (Beyhaki) gönderilmiş olan Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam; asırlar öncesinden şu müjdeyi vermiştir çünkü:
“Ben, haklı bile olsa münakaşayı terk eden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terk edene de cennetin ortasında bir köşkü, ahlakı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.” (Ebu Davud)
Cennetin kenarında, ortasında veya en üstünde köşkler kazanmak bu kadar kolay işte…
Naşit TUTAR
Ağla ki Samed hazinen ortaya çıksın, ara ki beka ile buluşasın… Aralık 2, 2009
Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır.” İnsan hissiyatı bu kadar güzel ifade edilir, aşk bu kadar veciz bir mana ile aşikâr olur, firak bu kadar beliğ açıklanır… Bu cümlenin karşılığı; “Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur” olsa gerek… Birbirine bakan ve birini açıklayan his ve hikmet yüklü yüksek hakikatler; anlamak için insan ruhunun derinliklerinde ufuk gezintiler yapmak lazım… Hele birinci cümlede alt fon olarak kendini hissettiren musiki, okudukça okutturuyor, bıktırmadan tekrar ettiriyor… Zahir önemli değil asıl olan batın olsa da, ikisi bütünleşirse kalıcı güzelliğe erişilmiş olunuyor… Zahirle batın arasında gidip gelmeler, aşkla firak arasındaki koşuşturmalar, gülmekle ağlamak arasındaki yakınlık, kederle kemal arasındaki köprüler; âlem-i şehadet ve misal arasındaki berzahlar gibi… Dairesel dönen ve ilerleyen hayat akışında firak feryatlar, aşk ağlamalar bir tek şeyi tercüme ediyor: ebed illa ebed… Kalbin kıblesi beka; başkasına bakmıyor, başkası onu doyurmuyor, doyuramıyor… Kâinatın uzak çöllerine de gitse, yakın derlerinde de bulunsa sevgili değişmiyor, aşk başkalaşmıyor; sonsuz sonsuzluk sevgisi… Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeye ona muhtaç olan Samed’e ayine olmak ve onu yansıtmak; kalbin bekaya berrak bakışı… Kesret dalgalanmalar, çokluk gürültüler onu boğamıyor… Irmaktaki akış beka buluşmasına, sonsuz vuslata kayıştır… Değişmez değişim bu olsa gerek; geçici olanlar doyurmuyor, güldürmüyor… Gülünç kalıyor günlük sevgiler, sevgililer; kayıp giden her sevgide günsüzlük sevdası var… Günlük hayatta küçük kırılma, küçük kayboluşların kalpte çizdiği çizikler aynı şeyi söylüyor; ağlama beka var, ağlıyorsan da bilmeyerek beka için ağlıyorsun… Başka tercümesi yok gülmenin ya da ağlamanın; sen Samed ayinesisin… Başka kimseye mahsus olamazsın, var olman ve var kalman buna bağlı… Varlığa bu damgayla dokunursan her şey senindir; istediğin kâinat olsun, istediğin sonsuzluk olsun… Bir katredeki ışıkta boğulma, ışığın kaynağına uzan… Ayın ardından ağlama, kalbindeki sonsuz güzelliği seyret, orada O’nu göreceksin… Ağla ki Samed hazinen ortaya çıksın, ara ki beka ile buluşasın… Bulduğun küçük ışıklara kanma; zerreden şemse aydınlık mertebeleri var… Bil ki sen “Abdüssamed”sin, onun da sonsuz mertebeleri var… Kalbini, kabeyle kâinatla buluştur, kâinattan Kabeye kalbine Kur’ani yollar aç… Aklını kalbinle buluştur; bu seyahatten elem ve ayrılık duymayacak, ağlamayacaksın… Evet, hakikat denizi dalgalanmaya devam ediyor: “ Bütün firaklardan gelen feryatlar aşkı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır” Döküldüğü ve dolduramadığı umman da “Batın-ı kalp ayine-i Sameddir ve O’na mahsustur.”
Hüseyin EREN



















