Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Ey Kalp Ekim 1, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 9:41 pm

Ey Kalp

Ey Kalp, Ey Kalp!

Ey Yaratıcının yaratılandaki nabzı!

Ey ezelleri ve ebedleri toplayan!

Ey hüzünlerin ve sevinçlerin gemisi!

Ey ışık ve karanlıkların kaynağı!

Ey gam ve kederin yuvası!

Ey ahların, vahların yatağı!

Ey hayatın beşiği ve ölümün kabri!

Ey şevkin boğazlandığı yer ve ümidin mihrabı!

Ey vehimlerin deposu ve düşlerin sahnesi!

Ey şüphenin kılıfı ve kesinliğin zırhı!

Ey saatlerin, yılların, asırların zili!

Ey körlerin ve  görenlerin rehberi!

Ey dünün kulağı, bugünün gözü, yarının basireti!

Ey barışın yumurta bıraktığı ve harbinde bırakılan bu yumurtaya sinesini açtığı yuva!

Ey rahmet kabı ve intikam mancınığı!

Ey sevinç anında sınırlanamayan feza ve darlık anında iğne deliği!

Ey kağıdı kan, harfleri kan olan kitap!

Ey İlah’ın testisi  ve şeytanın çöplüğü!

Ey melodisi coşkun olan gitar!

Ey doymayan aç; ey kanmayan susuz!

Ey devleri yerle bir eden cüce ve cücelerin parçaladığı dev!

Ey inkarı dua, duası da inkar olan kul!

Ey bir münzevinin göğsündeki münzevi!

Ey Kalp, Ey Kalp, Ey Kalp!..

Günahlarını dertlerinle satın aldım,

Günahların affolsun ve dertlerin kutlu olsun!..

  

MİHAİL NUAYME

Çev: HÜSEYİN YAZICI

 

 

Mevlâ bizi affede, bayram o bayram olur… BİR BAYRAM HUTBESİ Eylül 20, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 12:29 am
Tags: ,

Mevlâ bizi affede, bayram o bayram olur...

Yıllar önce kasetten dinlediğim ve kimi kardeşlerimin ağlamalarına şahid olduğum bir bayram hutbesinin, yazıya aktarılmasıdır…Alvarlı İmam ne güzel der:

“Mevlâ bizi affede, bayram o bayram olur..

Cürm ü hatalar gide, bayram o bayram olur.

OKUMANIZ ÜMİDİYLE…

BİR BAYRAM HUTBESİ…

Aziz Mü’minler,

Ramazan gelirken bin nazla ve dolu dolu düşüncelerle gelir. Miâdı dolunca da kendini duyura duyura gider. Ne var ki, Ramazanlaşan ruhlara tam bir boşluk yaşatmamak için de bizi, hayrı, bereketi, neş’esi sıkıştırılmış bir gün diyebileceğimiz bayrama emanet eder. Ramazandan sonra bayramın gelişi sürpriz olmasa da, o alışılmışın çok çok üstünde bir canlılık ve ülfetlerin eskitemediği bir eda ile ufukta belirir; bir dolunay gibi yükselir ve gözlerimize, gönüllerimize kâse kâse heyecan sunar. Ramazanla sıcak alâka kurabilmiş hemen herkes bayramı, ilâhî ihsanların bir tevzî’ zamanı füsunuyla duyar, onu olabildiğine tılsımlı bulur; onun bu semavî cazibe ve büyüsüyle, Ramazanın ayrılış şokunu daha hafif hisseder ve koca bir gufran ayının vedasıyla engin bir ihsan gününün şölenini iç içe yaşar.

Hüzün ve sevincin birbiriyle sarmaş dolaş olup kardeşliği doyasıya yaşadığı ve hatta tek vücud hâline geldiği zaman di­limleri bayramlarda saklıdır. Bayramda bazen, Ramazan kur­nalarında yıkanıp temizlenme, rahmet ve mağfireti bulma ve ateşten kurtulacak olma ümidiyle dopdolu olan gönüller, bazen de, bu vuslat günlerini sevdiklerinden ayrı geçirmenin verdiği hüzün, İslâm’ın ve Müslümanların garipliğinin hasıl ettiği ızdırap ve daha başka saiklerle kıvrım kıvrımdırlar.

Nice Hak eri vardır ki; yağmur yüklü bahar bulutları gibi rahmete durmuşlardır bayramlarda bile..

“Bayram gelmiş neyime,

Kan damlar yüreğime”

der ağlarlar. Düşmanlarının kin ve nefreti, müntesiplerinin de vefasızlığı arasında esir hayatı yaşa­yan son devirlerin mazlumu İslâm’a ağlar; Allah ve Rasûlü’nün gerektiği gibi bilinmemesi, azı müstesna Müslümanların da böyle bir dertleri­nin olmaması karşısında gözyaşı dökerler.

Mesuliyet şuuru ile dopdolu bazı dava erleri de, Allah’a hakiki kul olma yolunda küheylânlar gibi koşturur, va­zifelerini eda etme gayretiyle didinir durur, dünyanın yükünü omuzlarında taşıyor gibi dertli ve çileli hedeflerine yol vurur.. vurur; ama, yine de kulluklarını yeterli görmez, af fermanının eline ve­rilmesini bekleyen bir mücrim edasıyla iki büklüm bayramı id­rak ederler. Bayram onlara hüzün getirir, dert içirir. O mahcup kullar, derinden “of” çekerler; gözyaşına hasret seccadelere “of”, çöller gibi kupkuru atmosferimize “of”, âdeta birer buz parçası olan çehrelerimize “of”, bakışlarımızın anlamsızlığına “of”, bir türlü samimi olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize, mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize “of”, hatalarımıza ‘of’, zaaflarımıza ‘of’, elinde mel’abe hâline geldiğimiz nefsin tuzaklarına ‘of’ der ve M. Lutfî Hazretleri gibi,

“Mevlâ bizi affede bayram o bayram olur,

Cürm ü hatalar gide bayram o bayram olur” sözleriyle in­lerler.

Nazarlarını Hakk’ın kapısına dikmiş öyle rabbânîler de vardır ki, dünyada yaşanan bayramlar onlara hakiki lezzet vermez. Yaradanın hoşnutluğunu bulacakları gün “şeb-i arûs”dur onlar için.. ötelere çocuk saffetiyle kanatlanma, Yüce Rabbin “sizden razıyım” fermanını duyma asıl bayram sebebidir ve bundan dolayı dillerinde hep “öteler” türküsü vardır:

“Ölüm ayrılık ama bize bayram sevinci

Hoşnut ise Yaradan yolda bulunmuş inci”

Evet, herkes kendi kalb ve ruh enginliğine göre bayram­lardan bir şeyler alır ve o günlerin sihirli atmosferine kendini kaptırır.. bazen bütün renk, koku, ses ve tatları ruh süzgecinde yakalayan masum yavrucak gibi pür neş’e ve hayat dolu; bazen de, ciğerparesinin firkatiyle ağırlaşmış başını duvara yaslayan, gözü yolda ana gibi mahzun ve buğulu.

Ama her şeye rağmen, bayram Allah’ın rahmetine en bü­yük vesilelerden biri kabul edilmeli ve öyle değerlendirilmelidir. Bayram, Rahmân’ın rahmetinin bütün mahlukatı kuşattığı, şey­tanın bile affolma ümidine kapıldığı merhamet zamanıdır. Bizim bayramlarımız bu yönüyle başkalarının festival ve karna­val günlerinden ayrılır. Bayram eğlencelerimiz, sevinç ve neş’elerimiz ciddî bir kulluk bohçasına sarılıdır. Bunun için de biz, o mübarek günleri yalnızca eğlence ve biraz da gaf­let vakti gibi kabul etmez, aksine Ramazan yağmurlarıyla iyice kabaran rahmet deryasının payımıza düşen meyvelerini topla­ma mevsimi biliriz. Bir ay boyunca, tâkatimiz ölçü­sünde kul­luk hünerlerimizi, ubudiyet kabiliyetlerimizi sergile­dikten sonra, asıl Söz Sahibine bakışlarımızı çevirir ve O’nun da ululuğuna yakışanı göstermesini bekleriz. Hani anlatılır ya:

Gazneli Mahmud devrinde bir eşkiya çetesi, haydut gü­ru­hu türer. O günün emniyet teşkilatı ne yaparsa yapsın bir türlü soygun, hırsızlık ve gaspların önünü alamaz. Nihayet Sul­tan Mahmud, bu meseleyi bizzat kendisi halletmeye niyetlenir. Kılık-kıya­fet değiştirir ve bir şekilde kendisi de çeteye dahil olur. Bü­yük bir soygun öncesi bütün mücrimler bir araya gelir, kendi hüner­lerini anlatır ve plân yaparlar. Birisi, “Ben düz kale duva­rına bir çırpıda çıkabilirim.”; diğeri, “Benim açamayacağım kapı yoktur, en zorlularını göz açıp kapayıncaya kadar açabilirim.” der… ve hepsi sırasıyla kabiliyetlerini sayıp dökerler. Gazneli Mahmud’a sıra gelince o, “Ben, ba­şımı sağa çevirirsem bir sürü can kurtulur, sola çevi­rince de nice kelleler alırım.” der. Bu söze çok mânâ vereme­seler de üzerinde fazla durmazlar ve plânlarını tamamlarlar. Ertesi gün, dönemin en büyük soygunu yapılmıştır ve ortada haramilerin kimliğine dair hiçbir iz yoktur. Sultan Mahmut, bir gece önce aralarında olduğu o yaramaz arkadaşlarının yerini iyice öğrenir ve derdest ettirip onları huzuruna çıkartır. Nasıl yakalandıklarına akıl-sır er­diremeyen suçlular, karşılarında bir gün önceki suç arkadaşları­nı görünce şaşkına döner ve mese­leyi anlarlar. Başları önde, haklarında verilecek hükmü bekler­ler. Sultan, “Dün gece hepi­niz hünerlerinizi gösterdiniz. Hepsi çok ustacaydı. Şimdi sıra bende, ben de kendi maharetimi göstereceğim.” der ve kafasını sağa doğru çevirip boynunu bü­ker. Onlar kendi tavırlarını orta­ya koyarken, Sultan da şanına yakışanı yapmış ve bütün müc­rimleri affetmiş, onları merha­metle ıslah etme yoluna gitmiştir.

Muhterem büyüklerim, mübarek arkadaşlarım,

İşte bayram, Sultan’ın sultanlığını gösterme zamanıdır. Ge­dâya gedâlık, sultana da sultanlık yara­şır. O’nun kapıkulları dahi ‘bayram’ deyip yetim başı okşarken, fa­kir-fukara sevindirirken, bütün dargınlıkları unutup hataları affe­derken Rahmeti Sonsuz’un farklı muamelesi düşünülebilir mi!. Siz yeter ki bir yetim, bir fakir ve bir mücrim edasıyla bo­yun bükün, el açın ve af fermanı ümidiyle O’nun eşiğine yüz sürün. Yeter ki acz ve fakrini müdrik muhtaçlar tavrıyla Kadîr ve Ganî’ye teveccüh edin. Göreceksiniz ne sırlı koridorlar açılacak önünüzde. Hissedeceksiniz ne ulufeler, hediye ve lütuflar beli­recek sinelerinizde. Ve sezeceksiniz gözlerin görmediği, kulakla­rın duymadığı ve insanın idrak edemediği daha ne muhteşem nimetler var ötede.

Evet, biz, bütün bir ömür boyu, Cennet’e doğru uzayan yollarda önümüzü kesen sıkıntı, meşakkat ve çeşit çeşit gailelerle; Cehennem’e çeken tünellerde pusu kurmuş bekleyen türlü türlü arzular, iştihalar ve şehvetlerle mücadele ede ede Cennet yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ederiz. Aynen öyle de, iyi bir imtihan verip hayatımızı “Hakk rızası” çizgisinde yaşayarak geçirdiğimizi sandığımız ramazandan sonra da öteler adına önemli adımlar atmaya muvaffak olduğumuz mülahazasıyla, muvaffak eden Zat’a karşı içimizde rahmet buudlu bir kısım beklentilerin hasıl olması gayet normal ve hattâ Allah’a inanmış olmanın gereğidir.

İşte bu iman sâikiyle, rahmet deryasının galeyana geldiğine inandığımız şu demlerde, Rahmeti Sonsuz’un dergahına el açmak, en nazlı dilekler, en içten iniltilerle O’nun kapısının tokmağına dokunmak, sonra başımızı o kapının eşiğine koyarak içimizi sadece O’na dökmek; Sultan’ımızın af ve merhametine sığınan köleler olduğumuzu ifade etmek istiyoruz:

Ey Rab! Ciddi bir yol almış sayılmasak da yıllar var hep yollardayız. Ufkumuz gam ve kederle tülleniyor. Önümüzdeki engebeler beşer takatini aşkın görünüyor. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü ve’t-teslîmât) perişan, derbeder ve ızdırap içinde.. müslümanlık gelenek ve göreneklerin darlığına mahkum.. ibadet ü tâat kültür televvünlü.. duygular, düşünceler fantezilere emanet.. mücadelelerin esası da çıkarlar, menfaatler, ırkî mülahazalara dayalı. Ölenler bir hiç uğruna ölüyor, öldürenler işledikleri cinayetleri mücahede sayıyor.

Ey Rab! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun.. iç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sadık kullarını yalnız bırakma. Senden kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulus istiyoruz. Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını duyur. “N’olur ya Rabbî, n’olur ya Rabbî, neyin noksan olur ya Rabbî.” Rahmet Senin sıfatın, inayet adetin, af şanın; bizler de o rahmet, o inayet ve o mağfirete muhtaç kullarınız. “Kerem kıl kesme Sultanım keremin bînevâlerden / Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden.” Senin kapının genişliği başımızı sokacak başka kapı aramaya ihtiyaç bırakmamıştır. Başımızı o kapıdan içeriye sokabildiğimiz kadar sokuyor, sesimizi edep ve temkinle kalibre ediyor ve Senden arızasız ibadet ü tâat adına bir güç, masiyetler karşısında sarsılmayacak sağlam bir irade ve musibetleri iyi değerlendirebilecek bir idrak ve bir basiret istiyoruz. İstediklerimizi ver ve bizi kendi darlığımıza mahkum etme.

Biz her şeyimizle Seniniz; Sana hamd ü senâda bulunuyorsak, Senin lutfettiğin uzuvlarla bunu yapıyoruz; kulluğuna koşuyorsak, boynumuzdaki acz ü fakr tasmasının gereğini yerine getiriyoruz. Bunlar Sana göre değil, bizim tutarsızlığımız çerçevesinde çırpınışlar.. evet, nerede Senin ululuk ve azametin, nerede bizdeki kulluk? Nerede o altından kalkılmaz lûtuf ve ihsanlar, nerede bizdeki o kırık kol ve kanatlar?..

Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla başbaşa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyanet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibir u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde içiçe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.

Bizleri bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir alemde yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde nefis, şeytan ve aynı takımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol boyu yüzlerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor. İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her halimizden belli; bizleri yara-bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bu güne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz.

Bu güne kadar başka hülyalar peşinde koşa koşa yorulduk. Sensizlik canımıza tâk etti.. meğer, mülahazalarda Sen olmayınca en geniş yollar ne kadar da daralıyormuş, şehrahlar nasıl da sevimsiz patikalara dönüyormuş…

Bundan sonra olsun, artık oturup kalkıp hep Seni düşünelim.. her şeyi Sana bağlayıp öyle sevelim.. vuslat hülyalarıyla yaşayıp Sana karşı iştiyakla köpürüp duralım. Senin için kıyam edip, Senin için oturalım.. her şeyin çehresinde Seni okuyalım; her nesneden Sana ulaştıran yollar bulmaya çalışalım.

Sen artık, bize bir kere daha gurbet yaşatma; bizi Sensiz ve ışıksız bırakma! Senin yolunda gibiyiz; ama ciddi bir azığımız yok; ömür sermayemiz yabancı hülyalar, yalancı rüyalar arkasında hebâ olup gitti. Huzurundayız; fakat elimiz boş, gönlümüz boş, hasenât defterimiz bomboş; ama bütün bu boşluklara yetecek sihirli bir iksirimiz var; hakkındaki hüsn-ü zannımız.. evet, cürmümüz dağlar cesâmetinde; ümitlerimiz ise, ufkun onların üzerine oturduğu her şeyin üstünde.

Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nemrut, yüzlerce Ebu Cehil pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen varsın ya.! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir endişemiz yok. Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin verileceğine, ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.

Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar –hikmetinin çerçevesinde– her isteyene istediğini verdin ve Sana bel bağlayanları hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadın. Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla şereflendirdin. Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi sadık bendelerin gibi arındırıp mükafatlandırdın. Şimdiye kadar Sana misafir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap almamış kimse yoktur.

Muhtaçlar ve muztarlar olarak şimdiye kadar bir hayli yol teptik, bir hayli kapı çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk. Sen, ihtiyaç nedir bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir alemde bize vücut verdin, can verdin, şuur verdin, vicdan verdin. Şimdi giderilmiş olan bu ihtiyaçlarımızın farkındayız ve Senden bir kere daha, günahlarımıza değil, yüzümüze bakıp “Haydi siz de seçkin kullarım arasına girin ve lûtuflarımı paylaşın.” diyeceğin eşref saatleri bekliyoruz.

Bir süre ayrı düştükten sonra dönüp Sana gelenleri kovmayacağını vadediyorsun –aslında kovduğunu da hiç duymadık ya–. Sana yönelenlere hep “Gelin, gelin” diyorsun. Ey Rab! Böyle emekleye emekleye sürünmeyi de gelme kabul edeceksen, müsaade buyur “Biz de geldik” diyelim. Geldik ve Sana, yolların amansızlığını, nefis, şeytan ve hevânın imansızlığını, bizim de dermansızlığımızı şikayet ediyoruz. Bilhassa, her zaman hatalara açık duran, mâsiyetlere meyyal bulunan ve ululuğuna karşı hep saygısız davranan, serkeş nefsimizi Sana şikayet ediyoruz.

Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabil ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza buyur. Bize yeni bir “ba’sü ba’del mevt” lûtfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı..!

Not: Bayram hutbesi olarak hazırladığım bu yazıyı, istifadeye medar olabileceği düşüncesiyle ve dualarınız recasıyla sizlerle de paylaşmak istedim.

OSMAN ŞİMŞEK

 

 

Kadri Büyük Gece… Eylül 14, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 11:20 am
Tags:
kadir gecesi

Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz buyuruyor:

“Kim Kadir Gecesi’nde inanarak, ihlas ile o geceyi ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”

“Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, ondan nasibini almıştır.”

Müminlerin annesi Hz.Aişe (r.a.) şöyle diyor:

-Dedim ki: Ya Resullullah, Kadir Gecesi’ni bilirsem onda ne şekilde dua edeyim? Şöyle buyurdu:

- Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa’fü anni. (Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle.)

Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

“Kadir gecesinde bir defa Kadir sûresini okumak, (başka zamanda) Kur’ân-ı kerîmi hatmetmekten daha sevâptır. Bu gece koyun sağma müddeti kadar namaz kılmak, ibâdet etmek, bir ay her geceyi ibâdetle geçirmekten daha kıymetlidir.”

Bu mübarek gecede dua sünnettir. O icabet vakitlerinden birisidir. Süfyan-ı Sevrî demiştir ki, o gece dua etmek, namaz kılmaktan daha sevaptır. Kur’ân okuyup da dua ederse güzel olur.

İbnü Hacer Heytemî Tuhfetü’l-Muhtâc da der ki:

“Kadir gecesini görene, saklaması sünnettir. Onun kemâliyle faziletine ancak Allah Teâlâ’nın bildirdiği kimseler nail olur.”

 ***

Her gece kadr olsa kadrin kadri olmazdı şehâ
Her hacer gevher olaydı gevher etmezdi baha..
( Baki )

“Ey şahım her gece kadir olsaydı kadrin kıymeti olmazdı.
Her taşta cevher olsaydı cevher bu kadar kıymetli olur muydu.”

Kadrin kadrini bilmek duasıyla…

 

 

Bir zerâfet, nezâket ve zekâfet örneği Ağustos 29, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 8:41 pm
Tags:

bir parça çamur ummanı kirletmez

Sultan Ahmet’le Aziz Mahmud Hüdayi birbirlerini o kadar sever sayarlar, birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki, bu sevgi, saygı ve bağlılıktan kaynaklanan birçok olay ilgili kitaplarda yer almıştır.

Sultan Ahmet, Aziz Mahmud’a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisinden bu hediyeyi kabul etmesi onu çok mutlu edecekti. Sultan Ahmet bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, Sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Gerçek din büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmet Hüdayi’nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin maneviyat ulularından Abdülmecit Sivasî’ye gönderdi. Sivasî hediyeyi kabul etti.

Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi’ye sunduğu ama kabul etmediği haberi verilince Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu ve:

- “Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin” dedi.

Aziz Mahmud Hüdayi’ye de :

- “Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti” dediler.

Onun tepkisi ise şöyle oldu:

- “Onun için hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir.”

 

 

Regâib Gecesi Haziran 25, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 11:59 am
Tags: ,

Regaib

Regaib Nedir?

Regâib, arapça bir kelimedir ve “reğa-be” kökünden gelmektedir. “Reğa-be”, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. “Reğîb” kelimesi ise, “reğabe”‘den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, “reğîbe”dir. “Reğîbe”nin çoğulu da “reğâib” dir. Kelime olarak “Regâib”in aslı budur.

Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar> yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.

Peygamberimiz (a.s.m)’ ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var.

Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek… Sabbe, Arapçada dökmek demek… Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten… Receb-ül esabb; Allah’ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir.

Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa’ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.

Onun için, “Receb ayı tevbe ayıdır.” demişler. Yâni kul ne yapacak?.. “Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet…” diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk’ın yoluna girecek.

Şa’ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz (sas), Regaib Gecesi’nin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi. Resulullah’ın (sas) Receb’in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı rivayet edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tövbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.

Bu aylara “Çok sevaplı ibadet ayları” diyen Bedüzzaman şöyle işaret ediyor: “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise Receb-i Şerif’te yüzden geçer, Şaban-ı Muazzama’da üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarek’te bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.” (Şualar) Bu geceyi fırsat bilerek gönlümüzü kasvetle boğan duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. Nefsin kötü arzularını frenleyip, huzur-u kalple ibadetin lezzetini almaya, o hal üzere Rabb’imize yönelmeye çalışalım. Gıybet, haset, riya, ucb, kin, nefret ve kanaatsizlik gibi kötü duygulardan temizlenelim.

Nasıl ihya edelim?

Mümkünse oruçlu olarak karşılanmalıdır.

Kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması çok iyi olur.

Kur’an-ı Kerim okunmalı, tövbe, istiğfar edilip tefekkür hali üzere olmalıdır.

En azından yatsı ve sabah namazları camide cemaatle kılınmalıdır. Bu bütün geceyi ihya etmiş gibi sevap kazandırır.

“Lâ ilâhe illallah”, “Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed”, “Estağfirullah”, “Sübhânallah”, “Elhamdülillah”, “Allahu Ekber”, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm” gibi sözleri zikretmek, tekrar etmek çok sevaptır.

Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler:

Regâib kelimesi Kur’an’da geçmemektedir. Ancak “reğabe”den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur’ân’da sekiz yerde geçmekte ve “reğabe”nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır .

Ayrıca, “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.” (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber’in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır:”

Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler:

• Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. (Gunye)

• Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. (Miftah-ül-cenne)

• Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır. (Ebu Yala)

• Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi. (İbn-i Asâkir)

• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)

• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim)

• Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır.” (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9)

• “Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)

• Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )’dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: “Allahım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)

• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. (Taberânî)

• Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî)

 

Yaş/lılar… Nisan 29, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 8:44 pm
Tags: ,

İçinizde beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti.

Hz. Muhammed (asm)

 

Mevlid Kandilimiz mübarek olsun. Mart 8, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 10:40 pm
Tags:

v-zxvxzz

Ya Rasûlallah!

“Ey insanlar! Kimin arkasına vurdumsa, işte arkam, gelip vursun! Kimin benden alacağı varsa işte malım, gelip alsın!” “Zulüm işleyen bizden değildir” buyuran sensin. “Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” diyen bir dinin mübelliğisin.

Hani sana bir miktar mal ve para gelmişti. Sen onları ihtiyaç sahiplerine vermeden evine girmemiş, sabahlamamıştın. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” dedin;

Sen ki, sokakta yüksek sesle konuşmayan, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, bağışlayan, affedendin.

Sen ki, “Rabbim bana, intikamı alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi; benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum bırakana vermemi emretmiştir” buyurdun.

Sen ki, bir mecliste istemediğin bir şey duyduğun zaman, insanların yüzüne karşı bir şey söylemeyen.

Sen ki, bir genç kızdan daha hayâ sahibi ve utangaçtın.

Senin olmadığın dünya, senin olmadığın evren ne işe yarar? Ya Rasûlallah, şikâyetimiz kimseden değil, nefsimizden.

Ya Rasûlallah, senden özür diliyoruz!

Rabbim bizi; özrü kabul olmuşlardan ve Resulallah’ın yukarıda belirtilen vasıflarını kendinde cem’eden kullarından eylesin.

Bu duygularla; Alemlere rahmet olarak gönderilen Fahri Kainat efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)nin doğum günü olan mübarek mevlid kandilinizi tebrik eder, dualarınızda bize de yer vermenizi temenni ederiz.

Selam ve saygılarımizla

NurForum.Org

 

Şimdi Reklamlar! Şubat 20, 2009

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 3:22 pm

Bazen bazı yerlerden ayrılasınız gelmez ya, iyi ağırlanan misafirler gibi kalkası gelmez kişinin, işte aynen öyle girenin çıkmak istemediği sevgi dolu bir mekan.

 

Karıncaların kulakları nerede? Ağustos 11, 2008

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 8:28 pm

 

Yeryüzüne dağılmış yaklaşık beş bin türü bulunan karınca, yerin metrelerce aşağısına iner ve pek çok dehlizden oluşan yuvalar yapar. Yiyecekleri depolamak için dehlizlerde özel bölmeler açarlar. İşçi karıncalar, dişilerin yumurtlayacağı güvenli dehlizler açmakla yükümlüdür. İnanılmaz hislere sahip olan bu hayvanlar, yuvalarını kesinlikle kaygan zeminlere yapmazlar. Karınca bulunmayan arazilerin güvenli olmadığı tezi, bilim adamlarının da kabul ettiği bir gerçektir.

Canlıların işitme organları kulaklarıdır. Her canlının kulak yapısı da değişiktir. Bazı canlılarda sadece hassas bir zar şeklinde deriden ibarettir. Ama karıncalara gelince tamamen değişik bir sistem vardır. Yani karıncaların işitme organları ayaklarının içindedir ve son derece hassastır. Sanki yer çekimini fark edecek duyarlılıkta.
 

Şuhur-u Selâse Ağustos 5, 2008

Kategori: Uncategorized — La Reverie @ 2:02 pm