Umut Huzmeleri

"So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers." — Quran (3:139)

Dolls- Bebekler (2002) 22/05/2012

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 00:13
Tags: , , ,

.
Three stories of undying love:
Bound by a long red cord, a young couple wanders in search of something they have forgotten.
An aging yakuza returns to the park where he used to meet his long-lost girlfriend.
A disfigured pop star confronts the phenomenal devotion of her biggest fan.
.
 Yapım: Japonya 2002
Tür: Dram, Romantik
Süre: 114 dakika
Yönetmen: Takeshi Kitano 
 

Klasik/ 클래식/ Keulraesik/ The Classic (2003) 03/04/2012

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 00:49
Tags: , , , , , ,
.
Yönetmen: Kwak Jae-yong
Yapımcı: Shin Chul
Senaryo: Kwak Jae-yong
Baş Rol Oyuncusu: Jo In Seong, Son Ye Jin
Yayın Tarihi:29 Ocak 2003
Süre: 127 dakika
Orijinal Dili: Korece
.
Shy Ji-hae’s friend is having problems expressing her feelings to the boy she loves, so she asks Ji-hae to write e-mails to him in her name. As the boy falls in love with her letters, Ji-hae discovers the story of her mother’s romance which is remarkably similar to her own circumstances.
.
.
Üniversitede okuyan bir genç kız olan Ji-hae ‘nin babası, O henüz küçük bir kızken ölmüş; annesi de, Ji-hae yeniden evlenmesini istese de bu fikre hiçbir zaman cazip bakmamış ve bir süre önce çalışmak için yurt dışına gitmiştir. Edebiyatı seven, duygusal bir kız olan Ji-hae, annesine olan özlemini onun geçmişine ait hatıraları tekrar gün yüzüne çıkararak gidermektedir…  En sevdiği hatıralar ise annesinin, babasıyla evlenmeden önceki ilk aşkı olan Jun-ho ile birbirlerine gönderdikleri mektuplardır. Ji-hae ‘nin buram buram sevda kokan bu mektupları sevmesinin bir nedeni daha vardır: Genç kız, içinde kopan fırtınadan bu mektuplara dalarak kaçmaktadır…
 

Fetih 1453 (2012) 25/02/2012

.
‎’Büyük Fetih’in ışığında Fetih 1453
Beklenen film 16 Şubat günü saat 14.53′te başlayacaktı. İlk sahneler istisnasız hepimize “İyi ki gelmişim” dedirtti.
Önce “İstanbul mutlaka fetholunacaktır” diye başlayan hadis-i şerifin ışığında Medine’ye odaklandık ve emri alan ashab-ı kiramın açtığı kapıdan çıkıp Şehzade Mehmed’in Edirne Sarayı’nda doğumuna tanıklık ettik. Bu, nicedir yazıp durduğum, İstanbul’un fethinin sağlıklı bir tarihî zemine oturtulması adına son derece umut verici bir başlangıçtı. Zihnimizdeki ‘acaba’lar uçup gitmişti; koltuklarımıza daha rahat yerleşebilirdik.
İlk kırılma, surlara sancağı dikmesi dışında tamamen meçhulümüz olan Ulubatlı Hasan’ı Fatih’in kılıç hocası olarak gördüğümüz sahnede başladı ve o andan itibaren bir Ulubatlı-Fatih rekabetidir başladı. Ne yalan söyleyelim, daha renkli bir karakter kazandırılan Ulubatlı’nın, ışıklar yanınca Fatih’ten daha fazla akıllarda kaldığını fark ettik.
Baştan şunu söyleyeyim ki, “Fetih 1453″ü genel anlamda olumlu ve etkileyici buldum. Fetih hadisiyle başlaması ve onu Fatih’in doğumuyla sıkı sıkıya ilişkilendirmiş olması, filme Asr-ı Saadet’e uzanan müthiş bir derinlik kazandırıyor ve şimdiye kadar yapılan Fetih filmlerinin kesinlikle üstüne çıkartıyordu. Bence filmdeki en etkili sahnelerden biri, göçük altında kalan lağımcıların, Bizanslıların kılıçlarıyla can vermektense barut fıçılarını ateşleyerek o anı gerçek bir trajediye dönüştürmeleriydi.
Filmin mesajı, bu tipte bir prodüksiyondan beklenmeyecek ölçüde olumluydu. Eşini ve çocuğunu bile yanından uzaklaştırması ve kendisini fethe adaması önemliydi.
Ne yalan söyleyeyim, zaman zaman fazla “dinci” ve “milliyetçi” bulduğum yerler bile oldu. Özellikle Bizanslı ve Papa dahil Batılı yöneticileri aciz, kalleş ve korkak gösteren kısımlara gerek yoktu bence. Unutmayalım ki, Konstantin’i küçültmek, Fatih’i büyütmez; aksine onun büyüklüğünden de bir şeyler eksiltir.
Filmin eleştirilmesi gereken yanları da yok değildi.
Mesela Ulubatlı Hasan’a aslında bir Müslüman kızı olduğu belirtilen Era’yla bir Holivut filmindeymiş gibi gayri meşru cinsel ilişki yaşatılmış olması, ona biçilen “İslam kahramanı” tipiyle tezat teşkil ediyor. Fethi başından beri destekleyen, hatta morali bozuk olduğu sırada Fatih’e uyarı mektubu dahi yazan Akşemseddin’in, filmde misafir oyuncuymuş gibi epey geç ortaya çıkması da ciddi bir hata. Şişmanlığıyla Nasreddin Hoca’yı andıran Akşemseddin fazla rind kaçmıştı. Fatih’in Kürt hocası Molla Gürani ile Molla Hüsrev de yoktu ortada.
Fatih namaz kıldırdı mı?
Çandarlı Halil Paşa gibi tecrübeli bir sadrazam, hem Fatih, hem de diğer vezirler tarafından fazla aşağılanmış. İstanbul’un kuşatılmasını riskli gördüğü doğru ama bu, fethe karşı olduğu anlamına gelmez. İnisiyatifi elden kaçırmadan ve muhtemelen tahrip edilmeden alınmasını istiyordu. Lakin Zağanos Paşa da olsa kimse bir sadrazama “Dilerim sultan kelleni vurdurur” diyemez. Dese bile sadrazam bunu sineye çekmez. Bir bakanın başbakana “dilerim seni asarlar” dediğini, onun da bunu normal karşıladığını düşünün. Sonuçta kukla tiyatrosu seyretmiyoruz, değil mi? (Bu arada acizane kanaatim, Zağanos karakterinin Fatih’e daha iyi oturacağı yönünde.)
Fatih ile Konstantin’in surların dışında karşı karşıya gelmesi de gerçeklere tamamen aykırı. Film icabı böyle bir sahneye ihtiyaç duyulsa bile daha gerçekçi bir formülü bulunabilmeliydi.
Fatih’in, surların önünde ordusuna namaz kıldırmasının da gerçeklerle en ufak bir ilgisi yok. Bizanslıların namaz kılanlara dokunmaması bir başka tuhaflık. Kaldı ki, Fatih namaz kıldırmaz. Ayasofya’daki namazda dahi imamlığa Akşemseddin’i geçirdiğini biliyoruz.
Top döküm sahneleri filmin en başarılı bölümlerindendi. Lakin “Şahi top” sanki Urban’ın yaptığı topun özel ismiymiş gibi sunuluyor. Oysa “Şahi”, büyük topların genel adıdır. Urban’ın rolü de abartılmış olup Era’yı evlatlık alması tamamen kurgu eseridir.
Ayrıca İstanbul surları sanki tek kattan ibaret gibi gösteriliyor. Oysa üç kat sur vardı ve surların arasında derin hendekler bulunuyordu. Her ne kadar bunların deniz suyuyla dolu olup olmadığını bilmiyorsak da, belki de susuz olması, suyla dolu olmasından daha fazla zorlaştırıyordu kuşatanların işlerini.
Konstantin’in yarı çıplak Bizanslı kadınlarla havuza girme ve aralara zoraki serpiştirilmiş öpüşme sahnelerinin de hadisle başlayan bir filmde çok sakil kaçtığını belirtelim.
Sonuçta her tarihî filmde eleştirilecek noktalar bulunabilir. “Fetih 1453″ün bütün bu defoların ötesinde fetih olayını başarılı bir prodüksiyonla buluşturan ilk gerçek tarihî film olduğunu söyleyebilirim.
Bundan sonra Fethin asıl mesajının filmleştirilmesi gelebilir ama oraya varmak için almamız gereken daha çok mesafe var. Çünkü Fatih’in İstanbul’u alma tutkusu, yalnız maddî değil, manevî temellere de dayanır ve filmin başında verilen muhteşem mesaj, taşa saplanan kılıç gibi orada çakılı kalmıştır. O kılıcı, oradan çıkarıp bilim ve marifet sahillerine saplamayı hedef alacak bir “Fetih 857″ filmine bilseniz ne çok ihtiyacımız var.
Büyük Fetih
Fetihten 10 yıl sonra “Küçük cihad bitti, büyük cihada başlıyoruz” diyen bir Fatih portresi karşımızda. Medreseyi yaptırırken “cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere müracaat” ettiğini yazdırmış vakfiyesine.
Sizin anlayacağınız, İstanbul’un Fethi dahi, onun nazarında, yapılacak olan büyük ruh ve zihin açılımının yanında küçük kalır demesek bile asıl fethe basamak teşkil eder. Bu, Nurettin Topçu’nun kastettiği anlamda Büyük Fetih’tir. Bunun için başına ulema sarığı takmış, bu yüzden alimler karşısında ayağa kalkmış, bu sebeple fırsat buldukça medreselere ders dinlemeye koşmuştu. İstanbul’un mekân olarak fethi, bu Büyük Fethin ‘fatiha’sı olacağı için önemliydi.
Fatih bu Büyük Fetih hareketini başlattı ama bitiremedi. Lakin bize o taşlarda donmuş arzuyu miras bıraktı. Nitekim Hızır Bey Çelebi, bu arzunun ipuçlarını şöyle vermişti:
Feth-i Stanbul’a fırsat bulmadılar evvelûn
Feth edip Sultan Muhammed didi tarih ‘Âhirûn’.
Yani İstanbul’un fethine ondan öncekiler nail olamazken,
Fatih hem onu fethetti, hem de şu tarihi düşürdü: ‘Sonrakiler’.
Sonrakiler, yani gelecek nesiller…
Yani bugün için biz…
.
Mustafa Armağan
 

Altıncı His / The Sixth Sense (1999) 15/02/2012

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 02:20
Tags: , , ,

.

Yönetmen: M. Night Shyamalan
Oyuncular: Bruce Willis, Haley Joel Osment, Toni Collette

Orijinal adı: The Sixth Sense
uzun metrajlı film ABD. Tür: Fantastik , Dram , Gerilim
Süre: 107 dk Yapım yılı: 1999

.

.

Özet: Bir çocuk psikiyatrisi olan Dr. Crowe, yıllar önce bir saldırıya uğramış ve hayatı değişmiştir. Son ilgilendiği hastası, 6 yaşındaki bir erkek çocuğu olan Cole Sear’ın bir sırrı vardır. Çok az insana nasip olan bir yetenekle kutsanmış ya da lanetlenmiştir: ölmüş ama huzur bulamamış insanların etrafımızda dolaşan hayaletlerini görüp onlarla konuşmaktadır.

Crowe, güçlerinin sınırlarını bilmediği ve anlayamadığı için korku içinde olan Cole’un yalnızca sırrını paylaşan tek kişi olmakla kalmayacak, aynı zamanda onunla birlikte cesur bir yolculuğa da çıkacaktır. İkisi de, içlerindeki boşluğu, yine kendi içlerine yapacakları bir yolculukta bulacakları şeylerle dolduracaklardır. Unutmamak gereken bir nokta daha olduğunu hatırlatmadan geçmeyelim: gerçekler, bulundukları zaman çok acıtabilirler…

Altıncı His’in, sonradan Ölümsüz ve İşaretler ile bir tesadüf olmadığı kanıtlanan başarısı, aynı zamanda yönetmen M. Night Shyamalan’ın da kendi sineması ve grameri olan son büyük auteur’lerden biri olarak sahneye çıkışını müjdeliyor. 11 yaşındaki oyuncusunu Oscar’a aday yaparken Bruce Willis’in mainstream Hollywood filmleri dışında da, ne kadar iyi bir aktör olduğunu, Şampiyonların Kahvaltısı’ndan sonra bir kere daha ispat etmesine ön ayak oluyor.

 

The Road to Guantanamo (Guantanamo Yolu)- 2005 13/02/2012

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 22:26
Tags: , , ,

Yönetmen: Michael Winterbottom, Mat Whitecross
Oyuncular: Riz Ahmed, Duane Henry, Ian Hughes
Orijinal adı: The Road to Guantanamo
uzun metrajlı film İngiltere . Tür: Dram
Süre: 95 dk Yapım yılı: 2005

Özet: Pakistanlı Asıf, İngiltere’de yaşamaktadır. Annesinin evlenmesi için bulduğu kızla tanışmak için ülkesine geri döner. Arkadaşlarıyla buluşan Asıf, bir macera yaşamak için Afganistan’a gitmeye karar verirler.

Dört arkadaş, tam da Amerika’nın Talibanı devirmek üzere yaptığı operasyon sırasında Afganistan’a gelmişlerdir. Kendilerini beklemedikleri bir savaşın ortasında bulan gençler, Pakistan’a geri dönmeye çalışsalar da terörist oldukları gerekçesiyle yakalanacaklar ve Küba’daki Guantanamo üssüne götürüleceklerdir.

Michael Winterbottom’un arşiv görüntüleri ve canlandırmalarla çektiği Guantanamo Yolu, Berlin Film Festivali’nden de ödülle döndü.

.

.
 
Storyline
In 2001, four Pakistani Britons, Ruhal Ahmed, Asif Iqbal and Shafiq Rasul and another friend, Monir, travel to Pakistan for a wedding and in a urge of idealism, decide to see the situation of war torn Afganistan which is being bombed by the American forces in retaliation for the 9/11 terrorist attacks. Once there, with the loss of Monir in the wartime chaos, they are captured by Northern Alliance fighters. They are then handed them over the American forces who transport them to the prison camps at the Guantanamo Bay base in Cuba. What follows is three years of relentless imprisonment, interrogations and torture to make them submit to blatantly wrong confessions to being terrorists. In the midst of this abuse, the three struggle to keep their spirits up in that face of this grave injustice.
 

Kaplumbağalar da Uçar / Turtles can Fly (2004) 20/01/2012

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 20:20
Tags: , , , ,

 

 
.
.
Cast: Soran Ebrahim, Avaz Latif, Saddam Hossein Feysal,
Director: Bahman Ghobadi
Uzun metrajlı film İran , Irak .
Tür: Dram
Süre: 98 dk
Yapım yılı: 2004

.

.

Özet: Türkiye-İran sınırında bir Kürt mülteci kampında, hiç çocuk olamamış ama büyümeye de fırsat bulamamış, dünyadaki yaşıtlarından çok farklı şartlar altında yaşayan gençlerin hikayesi.

Saran henüz 13 yaşındadır ve diğer yaşıtları gibi mayın toplayarak geçimini sağlamaktadır. Amerika’yla Irak arasında savaşın başlamasına sayılı günler kalmıştır ve Saran boş zamanlarında yarım yamalak İngilizcesiyle, uydudan duyduğu haberleri kamptakilere çevirerek eğlenir.

Agrin de aynı kampta yaşayan 14 yaşında bir annedir. Ne Saran’ın kendisine yönelttiği umutsuz aşk, ne de hayatta kalmanın onun için çok fazla anlamı yoktur. Ölüm belki de bu şartlarda en iyi çözümdür.

Ünlü yönetmen Abbas Kiorastaminin asistanı olarak tanıdığımız, Sarhoş Atlar Zamanı ile yeteneğini tüm dünyaya gösteren Bahman Ghobadiden yine bol ödüllü bir film. 52. San Sebastian Film Festivalinde En İyi Film seçilen Kaplumbağalar da Uçar, En İyi Senaryo dalında Jüri Özel Ödülne de layık görülmüş, Berlin Film Festivalinden de Barış Ödülü ile dönmüştü. Ghodabi’nin filminin bir diğer özelliği de Saddam sonrası Irak’ta çekilen ilk film olması.

Turtles Can Fly isn’t a new release.  The film won the Peace Award at the Berlin Film Festival in 2005.  But four years later, its concerns are still tragically relevant and its images, still haunting.
 
Turtles Can Fly was the first film to be made in Iraq after the fall of Sadam Hussain. The film is set in a Kurdish refugee camp somewhere on the border between Turkey and Iraq and the action takes place just before the US invasion in 2003. 

This no man’s land is a strange space where the adults are largely absent and children fend for themselves. 

The film follows the life of an energetic boy called Satellite who is the de facto leader here.  He organises the children into groups, finds them work, collecting landmines, translates the English CNN news bulletins and gets everyone organised for the arrival of the Americans. 

Satellite falls in love with an enigmatic, mostly silent girl who arrives at the camp with her armless brother and a blind toddler, whom we assume is her younger brother. But through the course of the film, we figure out his identity and why she dislikes him so much.
 
Director Bahaman Gobadi doesn’t make any overt pro or anti America statements here.  Using non-professional actors, he simply recreates the abject misery of these lives.  There are images in Turtles Can Fly that will haunt you long after the film is over: an armless boy disarming a landmine by removing the pin with his teeth, the blind toddler standing in a mine field, the girl trying to abandon the toddler because she doesn’t want to look after him anymore. 

Turtles Can Fly isn’t easy viewing.  The subject is relentlessly grim and Gobadi doesn’t give us a tight narrative to work with.  The film is slow and at times, even incoherent but if you have the patience, you will be rewarded.  Turtles Can Fly is a cut above. 

 

 

Allahın Sadık Kulu / God’s Faithful Servant: Barla (2011) 09/01/2012

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 00:56
Tags: , , , , , , ,
.
Isparta’nın Barla kasabasına sürülen Said Nursi’nin ömrünün burada geçen yıllarını konu alan film, 3 boyutlu bir animasyon.
 Nursi’nin buradaki günleri Mustafa adında küçük bir çocuğun gözünden aktarılıyor.
 Sert geçen kış aylarıyla bilinen
Barla beldesinde 1927-1934 yılları arasında yaşanmış hikayelerden yola çıkan filmin yönetmenliğini ise Esin Orhan üstleniyor…
.
 

.

 

Taare Zameen Par – Every Child is Special- Her çocuk Özeldir 07/10/2011

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 22:54
Tags: ,
.
Disleksi (öğrenme bozukluğu) hastalığına yakalanmış küçük bir çocuk ve onu anlamayan aile, okul eşrafı. Sürekli yaramazlıklar yapan, derslerine çalışmayan, kitaplarını çöpe atan, okulu asan huysuz bir çocuk: Ishaan(Darsheel Safary). Babasından, öğretmenlerinden azar işiten, çalışkan abisine yapılan övgülerle gururu kırılan Ishaan, nihayet son çare olarak yatılı bir okula gönderilir ve demirin işlenişi burada başlar. Resim öğretmeni Nikumbh(Aamir Khan) ile tanışınca hayatı yepyeni bir mecraya akacaktır Ishaan’ın.
.
Yönetmen: Aamir Khan
Tür: Drama
Ülke: India
Dil: Hindi, English
Puan: 8.1/10 (9,869 oy)
Süre: 165 min
.
 

Children of Heaven (Cennetin Çocukları) 15/08/2011

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 01:21
Tags: ,

.
Cennetin Çocukları 1997 İran yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Bacheha-Ye Aseman (Farsça: بچه‌های آسمان) olan film, İngilizce konuşulan ülkelerde ve uluslararası gösterimlerde Children of Heaven adıyla gösterime sunulmuştur.
“Cennetin Çocukları” İranlı yönetmen Majid Majidi’nin ABD’de gişe rekorları kırmış olan Cennetin Rengi (Rang-e Khoda) (1999) filminden bir önceki filmidir. Çekimleri İran’ın başkenti Tahran’da gerçekleştirilen bu düşük bütçeli film sadece 180.000 dolara mal olmuştu.
Bu masalsı duygusal film, yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra isimli iki küçük kardeşin öyküsünü anlatıyor. Kızkardeşinin ayakkabılarını tamirciden getirirken kaybeden Ali, kendi ayakkabısını onunla ortak kullanmak zorundadır. Çünkü babalarının öfkesinden çekindikleri için durumu ona anlatamazlar, zaten anlatsalar da babaları yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksuldur. Filmin tanıtım sloganında denildiği gibi onların bu küçük sırrı artık en büyük serüvenleri olacaktır.
Filmde, okula giden iki kardeş ayakkabılarını değişerek giymek zorunda kalırlar. Zehra, dersten erken çıkar. Ali ile bir sokak arasında ayakkabılarını değişirler. Ali koşarak gittiği halde hep derse geç kalır ve azar işitir. Bir gün üçüncülük ödülü spor ayakkabı olan yarışmaya girmeye karar verir. Amacı üçüncü olup kazandığı ödülü Ayşe’ye vermektir. Ayarlamaya çalışsa da birinci olur ama ayakkabıyı alamadığı için çok üzgündür.
Masumiyetin, kederin ve kararlılığın öyküsünü anlatan bu dokunaklı film, 1998 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülüne aday gösterilmişti (Bu ödüle aday gösterilen ilk İran filmi olmuştur). Ancak bu ödülü İtalyan Hayat Güzeldir filmine (Life Is Beautiful) kaptırdı. İran dışındaki ilk gösteriminin yapıldığı Montréal Film Festivali’nde ise FIPRESCI ödülü dahil 4 ödül kazandı. Film çeşitli yarışma ve festivallerde toplam 10 ödül kazandı.
 

Up/ Yukarı Bak 23/03/2011

Filed under: Suggested Movies- Filmler — La Reverie @ 03:56
Tags: , , , ,
 
Yapım: 2009~ ABD
Tür: 3 Boyutlu,  Aile,  Aksiyon,  Animasyon,  Dram,  Fantastik,  Komedi,  Macera
Yönetmen: Bob Peterson,  Pete Docter
Senaryo: Bob Peterson,  Thomas Mccarthy,  Pete Docter
Yapımcı: Andrew Stanton,  Jonas Rivera
Görüntü Yönetmeni: Michael Giacchino
Müzik: Michael Giacchino
Süre: 1 saat 36 dk
Gösterim Tarihi: 16 Ekim 2009 (Türkiye) 
Ödülleri: 2 adet Oscar kazandı ve 2 kez aday gösterildi. 7 adet başka ödül kazandı ve 6 tanesi için aday gösterildi.
 

 

Hayatı boyunca yaşamak istediği macera hayalini gerçekleştirmek için evine binlerce balon bağlayıp Güney Amerika’nın vahşi doğasına doğru yolculuğa çıkan 78 yaşındaki baloncu Carl Fredricksen’ın hikayesinin anlatıldığı yeni bir komedi. Ancak Carl, yolculuğa başladıktan sonra en büyük kabusunu da yanında götürmekte olduğunu fark eder: fazlasıyla iyimser, doğa kaşifi 8 yaşındaki Russel’ı.

 

 

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 129 other followers