Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir Efendim… Ağustos 17, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 9:09 pm
Tags: ,

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir Efendim

Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma.

Karanlık karanlığa düştü. Gece gecenin üstüne indi.
Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni. Taşlar toz oldu; özlemin taş  kesildi. Gözlerine zincirlediler gözlerimi. Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı. Yandım.
Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak
yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma
katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü
güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan
sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli,
dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine
girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah
etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş..
Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum
sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze
bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana
kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış
yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın
harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can
katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları
gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden
serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu
için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin
tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin
kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum.
O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak
ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!”
dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle
olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura
doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir
hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi
dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz
oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden
usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk
kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği
bana. Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün
göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor
kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar
göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki
dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arefesinde
seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam
sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını
kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların
hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen
kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar
ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar
her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana
Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde
Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ.
Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.

Senai Demirci

 

gıybet Ağustos 9, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 10:58 pm

deme_bari

İman ettiğimi söyledim kardeşlerime… Hâşâ, Seni hiç inkâr etmedim Rabbim. Bir Bildim. Bir olduğunu söyledim. Her esman ile tefekkür ettim. Kur’ân’ına muhatap oldum. Kimi kardeşlerim beni Seni anlatmak için çağırdılar yanlarına… Kimileri beni Sana o kadar yakın bildiler ki, mübarek sanıp beni, dua bile istediler. Kâbe’nin eteğine geldim defalarca. Güzeller güzeli Elçi’nin ve seçilmiş kulunun (asm) huzurunda gözyaşı döktüm utançla, mahçubiyetle… Kelime-i Şehadetler getirdim. Hiçbir kardeşim, imansız olduğumu düşünemezdi.

Ama ey Rabbim, Senin iğrenç dediğini bildiğim halde, Sen yokmuşsun gibi ulu orta gıybetler ettim. Hem de veçhine baka baka… Ki Senin “Yüzünü nereye dönersen dön, Allah’ın veçhini orada bulacaksın…” [Bakara, 115] dediğine iman etmiştim. Hayret, kullarından bir kulunun, yarattıklarından bir acizin yüzüne baka baka söylemekten korktuklarımı Senin veçhine dönerek söylemekten korkmamışım… Yoksa ben, Sen’den çok kulundan mı korkuyorum? Yoksa ben, Senden çok yarattığından mı çekiniyorum? Hani benim takvam? Hani benim Seninle birlikte yaşam duyarlılığım? Hani benim Allah’a karşı olan sorumluluk bilincim.

Sözyangını – Senai Demirci

 

Tanrı Sana Küsmedi Ağustos 6, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 11:26 am

Rabbinin seni sevmesi için
Bir yüzün olması gerekmedi.
Rabbinin seni sevmesi için
Bir yüreğinin olması gerekmedi.
Rabbinin seni sevmesi için
O’nu hatırlaman gerekmedi.
Rabbin seni hiç koşulsuz sevdi.
Ve hala seviyor…
Farkında mısın?
Sen O’nu unutsan da
O seni unutmuyor.
Sen O’na isyan etsen de
O senden umut kesimiyor.
Seni yaradan senin cinsinden biri değil ki
En küçük bir sorunla yıkılsın,
Beklentileri gerçekleşmezse umutsuzluğa düşsün?
Umudun kaynağı olan, umudu yaradan nasıl umudunu keser?
Senin göklerde yazılı olan adın umuttur, bilesin…

Bilmem farkında mısın, sen sık sık umutsuzluğa düşüyorsun… Umudunu yitirip güneşin kavurucu sıcağında başın öne düşüp enseyi kararttığın zamanlar hiç de az olmadı, olmuyor. Peki neden? İsteklerinin senin arzularına göre, istediğin zamanda, istediğin şekilde, istediğin yerde gerçekleşmemesi… Haşa, sanki seni yaradan senin itaatkâr bir hizmetçin. Senin her istediğini her an hazır edecek. Yani sen nereye dönersen güneş de oraya dönecek öyle mi? Sen ne yönden istersen rüzgar o yönden esecek, öyle mi? Senin planlarına, kurgularına, hesaplamalarına göre hayat denilen hakikat biçim alacak, öyle mi?

Saçların karışmasın diye rüzgar sana göre bir saat sonra esmeli, yeni kıyafetin ıslanmasın diye yağmur akşam yağmalı, bir anda çok paraya kavuşacağın iş hemen kapına gelmeli, sevdiğin kız veya oğlan hemen sana varmalı sana göre… Umutsuzluklarının sebebini bir düşün… Her şey sana göre şekillensin istiyorsun, geleceğe ilişkin kimi kurgularda bulunuyor, bunları başaramayınca çöküyorsun… Ya tüm benzetmelerden yüce olan seni Yaradan, o karlı havada yavrusunu yitiren kalbi merhametli bir annenin gözlerindeki umut gibi, senden asla umudunu kesmiyor, hep O’na dönmeni bekliyor…

 
Senai Demirci & Yusuf Özkan Özburun
Tanrı Sana Küsmedi, s:24-25
 

Yûnusça bir duanın firarisi olmak için Temmuz 27, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 12:20 am
Tags:

 dua muhabbet fedaileri

Ölüm beklentisinin gecesinde u/yutulmuş, yarın kaygısının zifirinde yitirilmiş bir Yûnus’um. Dünyanın ölümcül dalgaları içine atılmış bir Yûnus’um. Nefsinin daracık karnında yutulmuş bir Yûnus’um.

“İlah yok ancak Sensin [Allah]“ diye/bildiğimde gecenin dehşeti gidiyor, zaman ve mekân aşinam oluyor, eşya ve insan kardeşim oluyor. Eşyanın yüzüne dağılmış muhabbetlerim, zamanın uçurumlarına savrulmuş sevdalarım Bir Olan’da toplanıyor. Geleceğime mehtap doğuyor.

“Seni tesbih ederim; Sen kusurdan münezzehsin, hikmetsiz iş yapmaktan sonsuz uzaksın” diye/bildiğimde, varlığımı eksilten, kalbimi ezen, tenimi yaralayan dünya dalgaları sakinleşiyor. Rabbimin aziz misafiri olarak görüyorum kendimi. Denizim mavileşiyor.

“Ben zalimlerden oldum” diye/bildiğimde, nefsimin karnından çekip alıyorum kendimi. Yalanların ağzına düşmüş nefesimi geri çekiyorum. Kendimi temize çıkarmaya çalışarak kirlettiğim benliğimi aklıyorum. Her yanlışımda kendimi haklı görmekle düştüğüm hata kuyularından pişmanlığımın ipiyle çıkabiliyorum. Karnına düştüğüm balık beni sahile çıkarıyor. Günahlarımın dikenlerinden pişmanlık gülü açıyor. Terk ettiğim kötülükleri, sırf terk ettim diye hesabıma iyilik olarak yazdırabiliyorum. Kusurlarımdan utancım yüzünden rahmetin kapısına gözü yaşlı, boynu bükük bir kul bırakıyorum. Yûnusça bir duanın gölgesinde dinleniyorum, kurtuluyorum.

 

 

Kabul eyle beni… Temmuz 18, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları, Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 10:11 pm
Tags:

Kabul eyle beni...
Sözüm bana yetmiyor.
Sen sözüm yokken de işittin beni.

Avazım derdime yetişmiyor.
Sen sesim çıkmazken de dinledin beni.

Çağrışım dudağımda kalıyor.
Sen kalbim yokken de sevdin beni.

Yakarışım Senin işitmenden utanıyor
Sen söylemesem de anlarsın beni.

Sözüm bitti.

Sesim kesildi.

Kabul eyle beni.

Senai Demirci

 

İnfak: Hızır’ın yanında Mûsa olabilmek için Temmuz 15, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 11:45 pm
Tags:

dsssaadeeI.
Ekmek teknemiz niye delinir?
Hızır’ın gemiye yaptığını yapıyor Rabbimiz canımıza ve malımıza. Deliyor. Köşesinden kırpıyor. Kenarından azaltıyor. Biz ise Mûsa [as] gibi telaşla soruyoruz: “Ne yaptın sen? Ekmek teknemizi mi batırmak istiyorsun?”
Rabbimizin bizi beraberliğine seçişin şartı O’ndan razı olmak. O’na razı olmak. O’nunla yetinmek. Onun yanımızdaki varlığı, Onun bizi yanında var etmesi, sahip olabileceklerimizin en önemlisi, en önceliklisi. Şimdi, bize verdiklerinden bizim de başkalarına vermemizi istiyor. Ama sadece bize verdiklerinden, kendi malımızdan değil. Bize verileni, başkalarına vermek kolay olmalı Ama bizim olanı başkasına vermek zordur. Bizim olan niye başkasının olsun? İşte sınandığımız yer: Başkasına vermekte zorlanıyorsak, bizde olanı bizim olan sanmaya başlamışız demektir. Verme zorluyor bizi ki, bizim olanı bize verilene dönüştürebilelim. Bize verileni bizim olan sanmya başlamışsak, Onun verdiğini gasp etmiş olmalıyız. Seve seve verebiliyorsak, canla başla terk edebiliyorsak bizim olanları, Onun bize verdiğini sözle değil sadece, eylemimizle onaylarız. Aklımızın almak istemediği gerçeği, sevdiğimiz şeylerden vererek aklımıza yediririz. Bağlandığımız şeylerle bağımızı çözerek kalbimizi bize Verene bağlarız.
Eğer o gemi hasarlı kılınmasaydı, arkadan gelen zalim yöneticinin eline geçecekti. Eğer malımız zekâtla eksiltilmeseydi, servetimiz infakla delinmeseydi, biriktirdikçe, yığdıkça, hırsımızın eline geçecekti. Hırsımızı besleyen malımız, bizi kendisini çoğaltmakla, korumakla, elde tutmakla oyalayacaktı. Malımız bize hizmet edeceğine, malımız bizi kendine hizmetkâr edecekti. Biz servetimizin sahibi değil, servetimiz bize sahip olacaktı. Asıl o zaman gerçek anlamda eksilecektik, kaybedecektik. Güvenilmez olan mala güvenerek aldanacaktık. Bizi terk eden serveti, biz terk etmeyerek boş yere oyalanacaktık. Azalan mülkümüzü, zayıflayan canımızı kendimize kalkan yapmaya kalkarak yenilecektik. Ekmeğimizle bencilliğimizi besleyerek, ekmek teknemizi batıracaktık. Kendimizi malla yüceltme alçaklığına batacaktık. Serveti paylaşmaktan uzaklaşıp bencilleşme bataklığına gömülecektik. İşte o zaman ?malı yığdıkça yığan [ve] malının kendisini ölümsüz yapacağını sananlardan [Hümeze; 2-3] olacaktık. Şükür ki ekmek teknemiz delindi.
silencee
II.
Hırsımız niye öldürülür?
Karşı kıyıya geçen Hızır, bu defa, hiç sebebi yokken bir genci öldürür. Mûsa [as] buna da itiraz eder. Demek sen, hiç sebepsiz bir cana kıydın ha…?
Rabbine asi geleceğini, anne babasına hayırsız olacağını bildiği gencin yerine itaatli ve hayırlı bir evlat gelsin diye öldürdüğünü söyler Hızır. Eğer o genç yaşasaydı, hem asi olacaktı hem de yerine gelecek itaatli kardeşinin yerini gasp edecekti. Aynen öyle de; Rabbimiz servetimizi zekâtla budamayı diler. Dallarını kısaltır, başına buyruk uzayıp genişlemesine izin vermez. Kazandığını Rabbinin emriyle, bile isteye azaltan her kul, sahiplenme hevesinin katledildiğini fark eder. Sahiplenme hırsı, yığma, biriktirme, çoğaltma, bencilleşme, cimrileşme ile dal budak salmasına, gövdesine bigânelikten ve vurdumduymazlıktan kalın kabuklar sarmaya başlamadan budanır. Büyüyüp kartlaşmadan, ağırlaşıp sertleşmeden, yeni sürgünler vermesi sağlanır. Budanmış bir ağacın daha gür yapraklar açması, daha kalın dallar uzatması gibi, zekâtla budanmış servet hayırla çoğalır. İnfakla asıl sahibine teslim edilmiş mal daha sağlam ve gürbüz olarak genişler. Sahiplenme hevesi öldürülmüş, çoğaltma hırsı katledilmiş, biriktirme arzusu yok edilmiş, üst üste yığma telaşı söndürülmüş yeni bir sahip bulur mal kendine böylece. Artık mal da hayırlıdır, sahibi de hayırlıdır.

 

infak et
III.
Malımız bizden niye saklanır?
Hızır ile Mûsa [as] sonunda bir köye varırlar. Köylüler ne yiyecek verirler ne barınak sunarlar onlara. Hızır, buna rağmen, köyün yıkık duvarını onarır. Bu defa, Mûsa?nın [as] Ama nasıl olur? çığlığı son kez yankılanır. İsteseydin bunun için bir ücret alabilirdin! Ama Hızır ile Mûsanın yolları artık ayrılmıştır. İşin aslı şudur: Köyde yetimlere ait bir hazine saklıdır duvarın içinde. Öyle yıkık kalsaydı, yetimler reşit olmadan hazine bulunacak ve hiç şüphesiz o köylüler tarafından gasp edilecek, yağmalanacaktı. Duvarı onardım ki, yetimler büyüyünceye kadar hazine saklı kalsın. Kimsenin eline geçmesin!?
Rabbimiz, yine Hızırın köylülere yaptığını yapar bize de. Asla ihtiyacı olmadığı halde, bizden borç ister: Kim Allaha güzel bir borç vermek ister?[245] Borcu canımızdan malımızdan ister. Oysa canımız da malımız da yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gibi değil mi? Ona hiçbir yararı olmadığı halde, bizden hatırı için harcama yapmamızı ister: Yalnızca Allahı kazanmak için harcayın! [Bakara, 272] Oysa hatırı için harcamasak da elimizdekiler elimizden çıkıyor değil mi? Hem eskiyor hem eksiliyor. Hem miktarı hem değeri azalıyor. Tanık olsun ki asr; hüsrandadır insan [Asr, 1-2] Zamanın akışı tanıktır ki, hep kaybediyoruz. Geçen her gün ömürden eksiliyor. Gelen her an ömrümüzü törpülüyor. Umutlarımızı uçurduğumuz yarınlar tükeniyor. Yaslandığımız duvarlar çöküyor.
Rabbimiz duvarımızı onarıyor. Bu dünyada elimize bıraksaydı canımızı ve malımızı, biz hem onları kaybederdik, hem onlarla kaybederdik. Onları kaybederdik, çünkü ebedîleştirecek, fani olmaktan kurtaracak bir yol bulamazdık. Onlarla kaybederdik, çünkü onlara güvenip, hiç bitmeyecekmiş sanarak, hep birikecekmiş gibi sayarak bencilliğin bataklığına, kibrin kirine batardık. Rabbimiz, bizden kendi malımızı saklıyor. Reşit olduğumuz, yani gerçeği hakkıyla görebildiğimiz hesap günü elimize verecek. Rabbimiz, çok sevdiğimiz canımızı bizden istiyor, kendi yolunda yoruyor. Böylece canımızı ebediyen bize saklıyor. Nefsimizin elinde yağmalanmasını önlüyor ebediyet hazinemizin. Bencilliğimizin gasp etmesine izin vermiyor sonsuzluk sermayemizi. Elimizden aldıklarıyla, bizden sakladıklarıyla, üzerini infakla örttükleriyle, kimsenin kimseye fayda vermediği o kara gün için ak akçeler biriktiriyor.

Senai Demirci

 

Tesettür, kılığına girilecek bir şey midir Ayşe? Temmuz 15, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 11:23 pm
Tags:

1120-kararsizMiyavlamak insanı kedi yapmaz. “Semâzen” kıyafeti giymek de “semâ ehli” etmez insanı. Bu yüzdendir “semâ ediyor”diye anons etmezler kimi sanatçıları. “Semâ gösterisi” yaparlar en fazla. Gösteriyle kalırlar sadece. Mevlânâ’ca duymasalar da olur, semâlara ağmasalar da olur. “Başörtüsü takmak, çarşaf kılığına girmek, abaye kıyafetlere bürünmek “mütesettir” eylemez seni

Tesettür, dışarıdan başlamaz ki, bacım benim. İçeridedir tesettür; gizlidir. İçeridendir tesettür; sırlanmaktır güzelliği. Başa geçirilmez bir hamlede. “Nur” olmak içindir tesettür; tenden şehvetten soyunup kalbiyle ve ruhuyla görmek/görünmektir. Haberin yok galiba, başörtüsüyle görünmediği halde ‘tesettür’e sımsıkı bürünenler var aramızda. Tesettürün, senin başına doladığın “görünür” cephesini tamam edemezlerse de, derinlerinde buzdağınca bir örtü saklarlar. Görünmezdir o örtü. “Örtü” diye görünse de, yine görünmez. Başörtülülerin hepsi bir değildir. Başörtülünün hepsi başörtüsü değildir. Tesettürü olmayan başörtülü de olabilir. Başörtülü olmayan tesettürlü de olabilir. Başörtüsünün içinde senin gibi zoraki duranlar da vardır. Başının örtüsünü başını verecekler de vardır. Benzer davranış kalıpları sergileyen “laboratuvar yaratıkları” değildir onlar. Birinin resmini ansiklopediye koyunca hepsi hakkında fikir edinebileceğin tek tip bir “deniz altı canlısı türü” de değildir.

Gösteriye dökülür bir şey olsaydı tesettür, kılığına girebilirdin belki.

Tesettürün senin göremediğin bedelleri vardır gerilerde. Senin giyinemeyeceğin libaslar diker gönüllerde. Senin üzerinde gösteremeyeceğin dikişleri, dikilişleri vardır tesettürün. Hürriyet’li bir irtica haberiyle, diplomasından olmak gibi bir bedel meselâ. Milliyet’çe bir namaz ihbarıyla, delikanlıların (ki sen sadece kızlar örtünür sanıyorsun) taşkınlıklara karşı kendilerine örtü edindikleri secdelerden utandırılmalarının yükü vardır meselâ. Cesaretin varsa, Uğurlu Kanal D haberlerinin başörtülüdür diye ele güne rezil ettiği, üzerindeki iftiralardan aklanmak için hâlâ daha çırpındıkları fedakâr doktorların, idealist öğretmenlerin suskun hüzünlerini giyin, mütevekkil sabırlarını dola başına. Kabına sığmıyorsan, ülkesinden kovulup Viyana’da, Prag’da, Bükreş’te anne babasına hasret çeken sürgün kızların sessiz çığlığını kuşan, gurbet sızılarını al omuzlarına.
Senin patronunun Tower’i ‘tesettürlü Ayşe’yi ya ‘hizmetli’ olarak, ya “biz de dine saygılıyız” gösterisine gönüllü hizmet sunmaya razı ‘folklorik bir detay’ olarak ya da sahiden tesettürlü Ayşe’leri sosyolojik malzeme, fantastik çeşitleme olarak yağmalamaya hevesli “tesettürlü Ayşe”ymiş gibi gezecek gazeteci olarak hoş görebiliyor.
Sen, yani sahiden sen, orada, sahici tesettürün içinde olsaydın Ayşe, gazeteci rolü oynayan Ayşe değil de, sen Ayşe örtünseydin, Tower’ları ne olurdu acaba?

Senai Demirci

 

Kaç yüzlüyüz..? Haziran 5, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 9:45 pm

senai demirci

“Gayb”a imanı olmayanın “iyilik” üretmesi imkansızdır. Varlığı/nı bulduğundan ve bildiğinden ibaret gören birinin, kendisi dışında birilerini düşünmesi gerekmez. Elinde sadece “kendisi” vardır, “öteki”ler için bir şey yapmak, bir şeyler vermek zorunda değildir. Üstelik önünde bir “hesap günü” de yok sanıyorsa, niye kimselerin görmediği yerde de güzel işler yapsın, niye çıkarından vazgeçsin? Yüzünü Allah’ın vechine dönük bilmeyenin, ister istemez, iki yüzü olur. Biri “başkaları”nın gördüğü yüz, diğeri “kimsenin görmediği” yüz. Her an her yerde Allah’ın vechine yönelmiş bir yüz, her an her yerde bir yüz olur.

Sözün özü; bir dünyası olanın iki yüzü olur, iki dünyası olanın yüzü bir olur. Ya nifak ehli (bir dünyalı iki yüzlü) oluruz ya infak ehli (iki dünyalı bir yüzlü)…

 

 

Söz Yangını Nisan 28, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 9:19 pm

Sessiz ve sinsi bir yangını haber veriyorum size. Görünmez bir depremin enkazını resmediyorum. Nefeslerimizle harladığımız, hece hece alevlendirdiğimiz bir yangını körüklüyoruz ağzımızda. Dilimizin her kıpırtısında ürkütücü fay hatlarını tetikleyen zelzeleler büyütüyoruz odalarımızda. Sevaphanemizi yakıyoruz dilimizle. İyiliklerimizi yerle bir ediyoruz dudağımızla. Kendi duruluğumuzu bulandırdığımız, kardeşlerimizi küçük düşürdüğümüz, doğrularımızı eğrilttiğimiz, yüzümüzü de sözümüzü de ikileştirdiğimiz “fiskos bombaları” döşüyoruz ağzımıza, aramıza, yuvamıza, sokağımıza…
Bir insan inandığını söylediğinde, kendisini Allah’la ilişkilendirir. Bir insan “mü’min” olduğunu beyan ettiğinde, artık Allah’la yaşamaktadır. O’nu kendine Vekil edinmiştir. O’nu kendine Velî edinmiştir. Mü’min, Allah’ın kulu olarak tanımlamıştır kendini. Öyle yaşar, öyle bilir ve öyle bilinsin ister. Vekil’i Allah olan ise dokunulmazdır. Velî’si Allah olana dil uzatılmaz. Kendine “Allah’ın kulu” olarak markalayan, o kutlu markanın ardındadır, onun kalitesi üzerine laf edilmez.
“Allah’ın kulu”nun hataları olabilir elbette. Ama o kulun Allah’ı, hatasından dönmesi için sabreder, dönüşünü bekler. Bir başkası, Allah’a kul olanın hatasını görür görmez onu cezalandırmaya kalkamaz, sırlarını yağmalayamaz. O zaman kendini Allah’ın önüne koymuş olur. [Bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun ayıbını hemen yüzüne vurmaz, başkalarına ilan etmez. Bildiklerini hemen herkese her fırsatta söylemez. “Halîm” olarak bekler. “Tevvâb” olarak, dönmesi için mühlet verir. “Settâr” olarak kusurlarını gizler. Bir başkası araya girip, Allah’ın gizlediğini açığa vurma hakkına sahip değildir. Bir başka kul, acele edip “Allah’ın kulu”nun o kusurdan asla dönmeyeceğini varsayarak, Allah’ın kulunu o kusura indirgeyemez. Bir başkası, iyilikleri de olan, hatadan dönmesi de iyilik sayılan “Allah’ın kulu”nu hep kötülükten ibaretmiş gibi etiketleyemez. Bir başkası, Allah’ın hatasından dönmesi için beklediği, kusurlarını gizlemek için sustuğu kulunun hatırını hiçe sayıp, o kula ceza kesemez, konuşmaya kalkamaz. O zaman da kendini Allah’ın ve Resûl’ünün önüne koymuş olur [Yine bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun hatalarını affedeceğini beyan eder. Hem de severek affeder. Affettiği için sitem bile etmez kuluna. Affettiğini hatırlatmaz bile kuluna. Bağışladığına, bağışladığını bile unutturacak denli nezaket ve anlayış sahibidir O. Hem de O, kulunun kusurunu bilmesiyle yaşadığı mahcubiyeti, kusursuzlukla kapılabileceği gururdan daha sevimli bulur. Hem de O, kulunun pişmanlığıyla döktüğü gözyaşını günahsızlığı sebebiyle kendini beğenmesinden daha makbul bilir.
Allah’ın kusurunu af ve bağışı için vesile eylediği kulunu kimse, affedilmez ve iflah olmaz ilan edemez. Allah’ın hatasıyla da sevdiği, hatta (tövbesine vesile olduğu için) hatası için sevdiği kulunu hiç kimse sevimsiz bulamaz. Yoksa, kendini Allah’ın Resûl’ünün önüne koymuş olur. [Daha dikkatlice bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, mü’min kulunu dokunulmaz ilan etmiştir. [İnanmıyorsanız bir daha okuyun: Münafikûn’un 8. Ayetini: “İzzet, Allah’a, Resûl’üne ve mü’minlere aittir.”] Mü’min olmak şerefli olmak için yetiyor. Ek bir şart koymuyor Rabbimiz. Onurumuz Allah’a ve Resûl’üne göre yaşama çabasından besleniyor demek ki.. Allah’ın ve O’nun elçisinin garantörlüğü altındaymış mü’minin olarak dokunulmazlığımız. Allah’ın dokunulmaz kıldığına dokunan yanar! [Bir de Hucûrat 2’ye bakalım: “…yoksa yapıp ettikleriniz boşa gider, sevaplarınız yanar!]
Bir insanın, gıyabında da onurunun korunduğu, olmadığı yerde de saygı gördüğü, işitmediği kapı arkalarında da hatırının sayıldığı biricik medeniyetin mensupları olarak, gıybetsizliğe davet ediyorum sizi. Gıybet Gönülsüzlüğüne… Etlerimiz gibi sözlerimiz de “İslamî usulle kesilmiş” olsun istemez miyiz? İçkinin olduğu kadar gıybetin de “damlasını ağzıma değdirmedim” diyebilmeyi istemez miyiz?

SENAİ DEMİRCİ

 

“çünkü…” Nisan 20, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 9:36 pm
Tags:

bbbbbbbbbbbbbb

Yazıya başlayacaktım ki, o girdi içeriye. Kucağında bir “melek”le. Şefkatin derya olup taştığı o mahzun kalbin odacıklarında kaybediverdim aklımı. Bir anda altüst oluverdim. Yazacağım yazının başından sürüldüm, bana yazılmış yazının eşiğinde buldum kendimi. Hemen şimdi, sıcağı sıcağına içimde ka(y)nayanları döküyorum satırlara.

O bir “anne.” “Büşra”nın annesi. Bakma adının “müjde” anlamına geldiğine, ama doğum öncesi ultrasondaki ilk görüntüler hiç de müjde değilmiş annesi için. Bir çırpıda “Aldırman gerek!” denilen bebek olarak etiketlenmiş Büşra. Down Sendrom’lu “müjde”. Bebeğinin cinsiyetini öğrenmeye giden anne, içinde bir ömürlük ağırlığı büyüttüğünü öğrenmiş.

Tam o anda sen becerebilir misin “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler!” demeyi? Yo, yo, dudağınla değil. Kalbinle söyleyebilir misin? Az sonra belki alkışlarla sonu gelecek bir şiir gibi de söyleme sakın. Ömür boyu sonlanmayacak, hiç alkış alamayacağın, hüsranlı bir uğultu içinde hüznünü buruk bir zehir gibi yudumlayacağın acı gerçeklik olarak heceleyebilir misin o sözü? Kaderin ömrüne saniye saniye yazdığını hiç itirazsız okuyacağın konusunda güvenebilir misin nefsine? Bir defa dedin diyelim, öbür defasında bu kadar kararlı diyebilecek misin? Bebek Büşra’nın Down Sendrom’lu bakışını bugünlük hazmettin diyelim. Ya, on beş yaşında hazmedebilmeye gücün yetecek mi? Sadece şen şakrak kızının yokluğuna değil, kesik nefesinde, yarım kalmış kelimelerinde yaşamanın ağır yükünü yüzünden taşıyan/taşıran, koltuğuna her büzüştüğünde sanki ebediyen dargınmış gibi duran Down’lılığın boşluğuna da alışmaya da hazır mısın?

Bilmiyorum yeri mi ama başka çarem kalmadı. Şimdi alıntılamam gerek o yazıyı. Bir kediden söz eder Ali Nihat Tarlan o kısa, o sarsıcı öykülerinden birinde. Bir kedi küçücük yavrularını emzirmek üzere uzanmıştır. Kedi yavruları beslenmek üzere kendilerine birer meme ucu bulup hemen tutunurlar. Tam o sırada, öte yandan, hayatın acemisi olduğu her halinden belli bir fındık faresi peyda olur. Kedinin dikkatini çeker elbette. Önce sevinçle gözlerini diker “taze yiyeceğe”. Ama yavrularıyla meşguldür. Fındık faresi başına gelebilecek talihsizliğin farkına bile varmadan yürür. Bir hedefi vardır. Hiç umulmadık biçimde yavru kedilerden açıkta kalmış meme uçlarından birine tutunur. İştahla emmeye başlar. Başından beri fareyi izleyen kedi, hiç aldırışsız, hiç itirazsız başını yere koyar. Razı olmuştur bir fareyi de emzirmeye. Sonra Ali Nihat Tarlan merhum, beni sadece tek bir paragrafta sarsan o kısa final cümlesini söyler: “Çünkü o artık bir kedi değil bir annedir!”

Sakın yanlış anlaşılmaya. Bugünün dar vaktine sığdırdığım bu haftalık yazıyı, çalakalem yazmış olsam da, nicedir biriktirdiğim gözyaşlarım eşlik etti. Hafta boyu değil, bir ömür kendime sakladığım/kendimden sakladığım/kendime saklandığım bir deryanın beslediği o duru pınardan tane tane taştı da geldi.

“Fareyle beslenen” kediyi, “fareyi besleyen” anne yapan o sır nedir, hâlâ bilmiyorum, asla bilemeyeceğim. Ama bu notları yazdığım odamın etrafından, birbirlerine nadiren gülen, burnunu sürekli silmek gereken, dişlerini fırçalamasını bilmeyen, “seni seviyorum anneciğim!” demesi beklenmeyen engelli çocuklarını, engelsiz çocuk annelerinden çok daha bir coşkuyla seven, sevindiren, sevinen annelerin kıkırtıları, gülücükleri geliyor.

“Nasıl olur?”lar yakamı bırakmıyor. Korkunç bir geç kalmışlık kâbusu göğsümü daraltıyor da daraltıyor. Utanıyorum bir daha. Özürlerim de pişmanlıklarım da sadece “yazı”da kalıyor, sözden öte geçmiyor.

Büşra’nın annesinin kalbinde kaynayan o deryadan taşan tek bir gözyaşı kadar sahici olmuyor. Her anlaşılmaz sorunun cevabına, her açıklanamaz durumun altına, her çözülemez çelişkinin yanı başına sadece bir cümle yazmak istiyorum:

“Çünkü o bir anne!” Başka “çünkü”lerin hepsi sahte…

Senai Demirci