Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Kişilik bereketi… Kasım 15, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 10:58 pm
Tags:

Kişilik bereketi...

“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin meseli bir tâne meseli gibidir ki yedi başak bitirmiştir ve her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine daha da katlar, Allah Vasi’dir Alîmdir.”

[Bakara, 261]

Sonu esmâ ile biten ayetleri, o esmâların anlam ekseninde okumak gerek. Elmalı’nın mealiyle, hemen ardından iki esmâ ile taçlanan Bakara’nın 261. ayeti de böyle bir okumaya tâbi tutulmalı. Esmâ ile birlikte okunan ayetler, böylece tefsir edilen değil tefsir eden olur. Yorumlanan değil, yorumlayan olur. Biçim verir okuyanına. Formata sokar muhatabını. Bakın, Allah yolunda harcanan mal üzerinden nasıl kazandığımızı ne kadar tatlı bir üslupla anlatıyor âyet. Allah için bizden eksilenin ve eksilen bizin kat kat çoğaltılmasını ne kadar çarpıcı biçimde ifade ediyor!

Ayette bir “habbe” olarak önce yedi başağa, ardından her birinde yüz habbe olarak yedi yüz kata kadar artan şeyin ilk bakışta Allah yolunda harcanan mal olduğu akla geliyor. Doğrudur. Allah için harcananı Allah çoğaltır, kat kat artırır. Ama ayetin tek kasdı bu olmamalı. Allah, Allah için harcayanı da (harcananı değil sadece) çoğaltacağını vaad ediyor. Vahyin sonsuz anlam katmanlarına dalarak, ayeti en az iki türlü okuyabiliriz:
Bir: “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin [infak ettiklerinin] meseli bir tâne meseli gibidir ki yedi başak bitirmiştir ve her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine daha da katlar, Allah Vasi’dir Alîmdir.” [Bakara, 261]

İki: “Mallarını Allah yolunda infak eden[kişi]lerin meseli bir tâne meseli gibidir ki yedi başak bitirmiştir ve her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğini daha da katlar, Allah Vasi’dir Alîmdir.” [Bakara, 261]

Yani, bire yedi yüz çoğaldığı söylenen şey, hem Allah yolunda harcanan maldır hem Allah yolunda mal harcayanlardır. Habbeye benzetilen sadece mal değil, malı harcayan insanın kişiliğidir de… Böyle (de) bakınca, önümüze tatlı ve heyecanlı bir okuma serüveni açılır.

Ayetin sonundaki esmâyı başa alalım. Çünkü o ayetin icabı en başta o esmâlara iman edilerek yerine getirilebilir. Anlamı o esmâların açtığı anlam yataklarında akarak anlaşılabilir.

Malını Allah yolunda seve seve harcayabilmek için Allah’ın Vasi’ ve Alîm olduğuna iman etmek gerek. Çünkü Allah Vasi’ ve Alîm ünvanlarıyla çağırıyor infak etmeye. Vasi’ [yani genişleten, bollaştıran] olarak tanıdığımız biri ancak bizden darlanmayı göze alarak, darlıkta da bollukta da vermemizi isteyebilir. Halimizi herkesten çok iyi bilen Alîm biri ancak bizden biz aksini sansak da hayrımıza olanı yapmamızı isteyebilir. Öyle biri istemeli ki bizden elimizdekileri, öyle biri istiyor olmalı ki bizden üst üste yığmaktan vazgeçmemizi, bize neyin, ne zaman, ne kadar lazım olduğunu bilecek geniş [vasi] bir ilmi olmalı. Sadece bugünümüzü bilen yarınlarda bizi mahcup edecek bir şey istiyor olabilir bizden. Sadece bu dünyamızı bilen ahirette bizi mahzun edecek bir şey istiyor olabilir bizden. Ancak Vasi’ ve Alîm olanın [hakkımızda bildikleri sonsuz geniş olanın] hakkıdır infakı emretmek.

Allah için verebilmek için, Allah’ın Vâsî olduğuna iman etmek gerek. Öyle bir iman ki, yokluğa kadar daralmışları hiç yoktan ve sebepsiz var edecek kadar genişlettiğini şu anda gözünü açıp görmek gerek. Öyle bir iman ki, doğduğu güne kadar yeryüzünde geçen onbinlerce yıl boyunca karanlığa ve unutulmuşluğa terk edildiğini şimdi fark edecek kadar darlanmış bizlere, hiç karşılıksız lütuflarda bulunup yokluğumuzdan varlık, varlığımızdan hayat, hayatımızdan insan, insanlığımızdan iman, ölümüzden ebedî diri çıkaracak kadar bizi bolluğa boğduğunu hemen şimdi ve burada bilmek gerek. Allah’ın Alîm olduğuna da iman etmek gerek infak edebilmek için. Bizde olanın bizden eksilmesiyle, “ne haliniz varsa görün!” vurdumduymazlığına terk ederek yüz üstü bırakmayacak denli bizi dert edindiğine inanmak gerek. Elimizdekiler azaldığında, varlığımıza noksanlık geldiğinde, kimseler bilmese bile Allah’ın halimizi bildiğine can başla inanmak gerek. Değil mi ki O, kimseler bizim eksikliğimizi umursamazken, bizim yeryüzünde eksikliğimize razı olmayıp sınırsız varlığın, bitimsiz hayatın ortasına aldı Vasi olarak; bizden eksileni bize yine verir, bizi yine tamamlar. Değil mi ki, adımızı bile anmaya değer görmeyen insanların arasında bizi biricik olarak var eyledi, hayat verdi, insan eyledi, muhatabı olmaya layık gördü, adımızı dünyada dostlarımız arasında ve kendi katında anılmaya değer eyledi, eskiyen ve eksilen varlığımızı bize yeni/den ve ebediyen vermeyi de bilir.

Öyleyse, insan Allah yolunda malını harcadığında, ayetin işaretiyle bire yedi yüz çoğalan sadece malı olmaz. Kendisi çoğalır. Hiç ummadığı âlemlere uzanır emelleri. Hiç hak etmediği, hakkını veremeyeceği nimetlere uzanır elleri. Allah için harcayanın serveti değil sadece şahsiyeti bereketlenir. Harcadığı ne kadar az olursa olsun, sırf Allah için harcamaya niyet ettiği için Allah’ı alır, Allah’la kalır, Allah’a kalır, Allah’a varır, Allah’la markalanır, Allah’la anılır. Hiç hak etmediği bir itibarla itibar sahibi olur. Hiç hakkını veremeyeceği bir izzet ve onura erişir.

“Allah’ın dilediğince kişiliği katlanır, çoğalır, bereketlenir.”

Bir de not: Allah’ın dilediğince katladığı “habbe” olabilmek için toprağa girmeye razı olmak gerek. Tohum toprağa girdiğinde başaklanır, yeni tohumlara doğru çoğalır. İnsanın kişiliğinin bereketlenmesi ve çoğalması için, “habbe” gibi kişiliğini, benliğini tevazu toprağına indirmesi, kendi için değil Allah için var olmaya razı olması gerekir.

Bir not daha: “Habbe” tohumu ve meyvesi aynı olan bitkiler için kullanılır. Buğday ve arpa gibi. Bu yüzden “hububat” denir. Habbe de, ne güzel ki, “muhabbet”in kökü olan “hub”dan alır anlamını. Yani, kendi heva ve hevesini, alışkanlıklarını ve önceliklerini Muhammedî muhabbetin toprağına gömmeye razı olan, sesini Allah Resûlü’nun sesinin üzerine çıkarmayan, görüşünü Allah Resûlünün [asm] sünnetinin önüne geçirmeyen kişilerin varlıklarının habbesi, yani tohumu, en başından meyve olarak da isimlendirilmeye hazır bir katlanmayla çoğalır, bereketlenir. Dünya toprağında bir tohum olarak varken bile, cennet meyvesi gibi şimdiden tadılır, tanınır, çoğalır, bereketlenir.

Senai Demirci

 

Babacığım…evde misin? Kasım 12, 2009

uğur böceği 

-Çok güzel yapmışsın, aferin.. Eve gidince, bu resmi babana göster, tamam mı?
-Ama, öğretmenim…
-Evet?
-Anneme göstersem olur mu?

Minik parmaklarıyla çizip kalbiyle boyadığı uğur böceği resmini babasına
gösterememekten korkan o çocuğun öğretmenini yeni tanıdım. Adı Fazilet.
Güler yüzlü, idealist bir anaokulu öğretmeni. Evliliğine dair de idealleri
var şüphesiz. “Nişanlımla birlikte yazılarınızı hiç kaçırmıyoruz.” diyor.
Sıra anne-baba olmaya gelince, biraz endişeli… “Yuvamı büyük şehirde
kurmak istemiyorum!” diyor. Alıp başını gitmek istiyor. Minik
öğrencileriyle yaşadıkları, Fazilet öğretmene, evlerde giderek büyüyen,
büyüdükçe normal karşılanan, normalleştikçe de fark edilmeyen “anne-baba”
boşluğunu hatırlatır olmuş. O genç kafada devâsâ bir endişe büyümeye
başlamış. Bense bütün yüreğimle, Fazilet öğretmeni haksız çıkarmak
istiyorum. Yıllar sonra şöyle bir bakıp “Nasıl da hata etmişim!” dedirtmek
istiyorum. “Boş yere endişelenmişim!” desin arzu ediyorum.

Kabul edelim; evlerde bir uğur böceği resminin salınıp duracağı bir
boşluk var. Çocuklarımızın çocukluğunu ıskalıyoruz. Hele de babalar, hele
de babalar… Yanı başımızdan geçen cennet kokulu kelebeğe neredeyse dönüp
bakmıyoruz bile… Her defasında ilkbahar heyecanlara boğar beni… Nereye
koşacağımı, hangi köşede durup hangi çiçeği seyredeceğimi şaşırırım. Fakat
sonunda bakarım ki, güller tomurcuklarını açmış, ağaçlar çiçeklerini
savurup meyveye durmuş… Bazen olur ki, ancak güzün fark ederim baharı
ıskaladığımı. Acaba evimizin neşe dolu tomurcuklarını da ıskalıyor olamaz
mıyız?

Anneler, her şeye rağmen, canhıraş bir çabayla anne olmanın boşluğunu
doldurmaya çalışırken, babalar sanki koşmaktan yorulmuş gibi. Fazilet
öğretmen, “Demek ki babasını göremiyor.” diyor minik öğrencisi için. Ben
içimdeki daha kötü ihtimali söylemeye korkuyorum: Ya babasını görüyor da,
resmini gösteremiyorsa… O küçük bedende saklı büyük ruhun, sevdalarıyla
gökleri sarıp sarmalamaya hazırlanan masum kalbin kendini ortaya
koymasıdır resim aslında. Kâğıda düşen bir çocuk kalbidir; renklere renk
katan bir sonsuz bir çocuk hayâlidir. Uğur böceği resmi, “Ben buradayım;
bak artık bir şeyler yapabiliyorum” deyiştir. Gel gör ki, varlığın
vadilerine duygu duygu taşan, hayatın denizine coşkulu bir ırmak gibi
biriken minik ruhun yankılarına karşılık veren olmuyor. “Hoş geldin!”
“Şükür ki, buradasın! Seni seviyorum. Varlığını anlamlı buluyorum.”
diyecek baba bulunamıyor. Çocuğun hayata uzanan damarlarında nabız
yavaşlıyor. Çocuk kalbinin kıpırtıları boşlukta sönüyor. Bu boşluğu bir
ömür içinde taşımaya hazırlanıyor. Ve daha acısı, şimdiden boş yanının
farkında. Babanın eksikliğini biliyor ama kendisinden ummadığımız bir
nezaketle eksikliği içine atıyor. Biliyor ki baba eksikliği öyle ulu orta
söylenmez. Fazilet öğretmenden sakladığım bir ihtimal daha var ve daha da
acı: Ya babasına resmini gösteriyor da, babası resmini gördüğünü
göster(e)miyorsa… Çok tatlı bir yüzün aynasız ve ışıksız bırakılması
gibi… Güzeller güzeli bir tablonun duvardan indirilip mahzene atılması
gibi… Kalbini sevinçlere açacak bir gövdeden yoksun oluyor çocuk. Baba
var, resim var, resmi gören baba var; resmi yapanı görecek niyet ve
incelik yok…

Uzmanlar söylüyor. Çocukların yetim ve öksüz büyüdüğü bir çağda yaşıyoruz. Öyle bildiğimiz türden bir yetimlik ve öksüzlük değil söyledikleri.
Çocuklar annelerinin varlığına rağmen öksüzler. Çocuklar, babalarının
varlığına rağmen, hatta babalarının varlığı yüzünden yetim imişler.
Yokluğu hissedilmeyen ve dolayısıyla hiç aranmayan şeyden daha acı bir
kayıp var mıdır? Kimsenin yitiği değilseniz, kim bulur sizi? Evde fiziksel
olarak var oldukları halde, duygusal olarak yok olduklarını fark etmeyen
anne-babaların çocuklarını hangi yetimhane kabul eder? Yetimhanelerin
kabul etmediği çocuklardan daha yetimi var mı? Paranız yoksa, bilirsiniz
ki parasızsınız; para ararsınız, bulamazsınız ya da bulursunuz, ona göre
davranırsınız. Peki ya çok paranız olduğunu bilirken, birden, son anda
paralarınızın hepsinin sahte olduğunu fark ederseniz, ne yaparsınız?
Varmış gibi duran, ama aslında yok olan bir anne-baba daha çok yetim ve
öksüz etmez mi çocuklarını? Sokak çocuğu olduğu fark edilmiyorsa
çocuklarımızın, kim tutar ellerinden? Saçlarını okşamamız eksik kalıyorsa,
bakışımız gözlerinden uzakta duruyorsa, ellerinin sıcağı avuçlarımıza
dokunmuyorsa, çocuğumuzu kelimenin tam anlamıyla sokakta bırakmış olmuyor
muyuz? Köprü altına terk edilmiş gibi sevincini paylaşmamızdan uzağa mı
koyduk çocuğumuzu? Evden kaçmış bir çocuğu düşünün. Nasıl da pencere önüne
sessizce sokulur da, evinin sıcağını özler; anne-babasından sıcak bir
çağrı bekler… Vardığı her kapıda, için için beslediği ama kendine bile
itiraf etmekten çekindiği yuva özlemi içinde nasıl kaynayıp durur?

İlk fırsatta pencereden bir bakın; okuldan dönen çocuğunuz nasıl giriyor
eve? İtilip kakıldığı, unutulup sıradanlaştırıldığı bir yetimhaneye girer
gibi mi? Özene bezene çizdiği, parmaklarının arasına bütün bir ruhunu
akıtarak boyadığı uğur böceği resmine babasının kocaman ruhuyla karşılık
vereceğinden şüphe mi ediyor yoksa? Duyuyor musunuz minik dudaklarından
neler döküldüğünü: ?Baba burada mısın? Baba benimle misin? Baba benim
misin??

Tatlı mı tatlı bir yüzün kıpır kıpır kıvrımlarında, umut dolu gözlerin
ışıl ışıl bakışlarında kendimize yer edinemiyorsak, neredeyiz biz, ne
ederiz biz?

Nerede babalar… Yok da yok musunuz? Yoksa, var da yok musunuz?

Uğur böceği resminin üzerine tebessümünüzle kocaman bir güneş gibi doğup renklere renk katmaya, çocuğunuzu parmaklarınızın ucunda uğur böceği gibi geleceğe uçurmaya var mısınız?

Yok da yok musunuz?

Yoksa, var da yok musunuz?

 

 

“Namaza durmak meyveye durmak gibidir.” Kasım 12, 2009

 

"Namaza durmak meyveye durmak gibidir."

 

“Namaza durmak meyveye durmak gibidir.” [İsmet Özel] Meyvesiz olduğu vakit ağaçlar pek ağaca benzemez. Odunlaşmış dallarından çiçek umulmaz. Taşlaşmış köklerinden hayat beklenmez. Kurumuş dal uçlarına meyve yakıştırılmaz. Bahar gelip meyveye durduğunda ise, ümit kestiğimiz ağacı baştan ayağa ümit olarak okuruz. Meyveye durmuş ağaç, dal budak hayata dönüşür, çiçek çiçek tebessüm olur, yaprak yaprak umut açar. Namaza durmuş insan da, insana dair umutlarımızı yeni baştan yeşertir. Namaza durmuş insan insanlık adına yeni bir umut olur. Namaza durmuş insan kendi kendine ümit verir.

Senai Demirci

 

 

Eskici.. Ekim 16, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 11:11 pm
Tags:

 

 

Her zamanki ses. Alıştığım ve beklemediğim. Üzerime alınmadığım. Duymayıp geçtiğim. “Eskiiiiiiiciiiii” Eskileri çağıran taze ses evlerin pencerelerine çarpıyor, parçalanarak geri düşüyor gibiydi. Telaşla yanından geçiyordum ki, bana fısıldadı: “Sizde hiç eski yok mu hocam?” Beni tanıyacağı da, benden eski bir şeyler soracağı da aklıma gelmezdi. Durdum. Bende nasıl bir kıyamet kopardığının farkında değil gibiydi. Aklımdan evi taradım; yeni taşınmıştık. Bir aylığına özel bir misafirhane hazırlanmıştı ailemize. Koltuk yeni. Kap kacak yeni. Halı yeni.
“Evde en eski benim!” dedim. “İşine yarar mıyım? Ne kadar ederim?” Cevap vermedi. İkimizi de adını koyamadığımız bir sessizlik susturdu. Evin en eskisi olarak geçip gittim yanından. Eskici tezgâhına yakışmayacağım belliydi.
Sesi yeniden yankılandı: “Eskiiiici!…” Demek ki, kimsenin müşteri olmadığı eskilerin de bir müşterisi vardı. Elden çıkardıklarımız birisi tarafından el üstünde tutulabiliyordu. Gözümüzden düşmüş şeyler eskicinin göz bebeği olabiliyordu. Zaten atılacak hurdalar bir başkasının almaya can attığı kadar kıymetli olabiliyordu. Fazladan yer işgal eden gereksizler bir başkasının çığlık çığlığa aramasına değiyordu.
Doğruydu söylediğim. “Evin en eskisi” benim! Giderayak eskiyorum da! Gözden düşüyorum gün be gün. Yeryüzündeki yerim giderek azalıyor. Geleceğin caddelerinde yürümeye değmiyorum. İhtimal ki, elli yıl sonrasının hesaplarında yer işgal etmiyorum. Çöp kutuları bile müşteri değil bana. Benden buruşuk bir kâğıt mendil almaya hevesli değiller. Yürüdükçe, gövdem azalıyor, gölgem çoğalıyor. Beklentilerim kısalıyor, hatıralarım uzuyor. Elden düşme görüşlerim var. İsmim birkaç yıla kalmaz hurdaya çıkar. İşte tenim de kırışıyor, belim bükülüyor, adımlarım yavaşlıyor. Unvanlarım kelepirleşmek üzere: “Emekli”. “Şu yaşlı amca!” Gittiğimde kimseyi yetim ya da öksüz bile etmeyecek kadar eğreti bir varlığım olacak. Mezar taşına bakıldığında ölmüş olmasına şaşırılmayacak, üzülmeye değmeyecek bir fazlalık. bir Hayatın merkezinde olmaya aday değilim; kıyısında köşesinde bir yere itileceğim en fazla. İşe yaramaz eşyalar gibi nereye konulacağı bilinmeyen biri olacağım. Satsan satılmaz. Atsan…
Acaba, diyorum, beni de el üstünde tutacak bir eskici var mıdır? Sokak sokak dolaşıyor da ben mi duymuyorum? Tozlanmış yüzümü avuçlarıyla silip gözlerini parlatarak bana bakacak biri… Birilerinin yaşlandı diye işe yaramaz bellediği varlığımı, yıllardır peşimde koşup duran, rüyalarına girercesine beni özleyen bir antikacı edasıyla eline alıp derin bir nefes çekerek değerlendirecek biri.

Var mıdır?
Ama ben.
Öylesine eski olacağım ki…
“Eskici tezgâhında bile yerim olmayacak. Hiçbir eskici benim için sesini yükseltmeyecek. “Eskiiiiciiii!” diye bir ses yankılandığında sokağın başında, kimse beni eskiciye verilmek üzere bile hatırlamayacak. Ne eskicilerin gözdesi olacağım ne de eskileri gözden çıkaranların yüzüne baktığı bir hurda sayılacağım.

Eski bile değilim. Adım unutulmuş yeryüzünde. Bekleyenim yok hiçbir kapı ardında. Yolumu gözleyen gözler çoktan kapanmış. Özleyenlerin göz yaşına değmiyorum. Yüzü en fazla fotoğraflarda kalmış. Artık, yüzüne bakılmayan. Yüzü bakılacak olmayan. Bakılacak yüzü de kalmayan..

Bir ölüyüm ben.
“Bir ölüyüm ben.” cümlesini bile söyleyecek nefesi olmayan.
“Eski” değil.
“Ölü”
Ele gelmez.
Göz doldurmaz.
İşe yaramaz.
Eski bile değil.
Eskici için bile gereksiz.
Ama..
Kimsenin gözdesi olmayan “ölü”yü baş köşeye oturtacak Biri var.
Herkesin gözden çıkardığı cenazeyi ebedî gözdesi eyleyecek Biri…
En yakınlarının bile yüzüne bakmaya değer görmediği cesedin yüzüne bakan Biri.
En çok sevdiklerinin ve sevenlerinin bile unuttuğu ve hatta unuttuğunu da unuttuğu cesedin hatırını bilen Biri…
“O diriyi ölüden çıkarır.” [En'am, 95]
Bak sen, şu işe…
Ebedî diri olmam için “ölü” olmam bile yetiyor O’nun için.
Eskicinin bile gözünden düşen bir ölü..
Eskilerinin kapı dışarı edildiği bir eski zamanlar yaşamışı.
“Ölü” ama.
Kendisinden diri çıkarılacak biri.
Diri edilmeye değer biri.
Hem de bir daha hiç ölmeyecek bir diri.
Ebedî diri.
Ey “Eskici”, “Evvel”im Sensin, “Ahir”im Sen!

Senai Demirci

 

Değer mi? Ekim 3, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 10:32 pm
Tags:

Vicdanını parçalamak uğruna bütünlüğünü koruduğun şeyler param parçadır ve parçalamaktadır seni. Vicdanının sızısını azaltma pahasına artırdıkların çoktan tükenmiş ve tüketmektedir seni. Vicdanının sorgulamasını savuşturarak kavuştukların baştan kayıptır ve kaybettirmektedir sana.  Vicdanını satarak satın aldıkların senin malın değildir ve seni mal edinmektedir. Değer mi?Vicdanını parçalamak uğruna bütünlüğünü koruduğun şeyler paramparçadır ve parçalamaktadır seni. Vicdanının sızısını azaltma pahasına artırdıkların çoktan tükenmiş ve tüketmektedir seni. Vicdanının sorgulamasını savuşturarak kavuştukların baştan kayıptır ve kaybettirmektedir sana. Vicdanını satarak satın aldıkların senin malın değildir ve seni mal edinmektedir.

Değer mi?

 

 

“Sofraların Mahcubu…” Ekim 2, 2009

 "Sofraların Mahcubu..."

Dünya, “aşağı yer” demekti kutsîler lügatinde. Dünya: “Olmamız gereken yerden aşağıda…” Dünya: “Yetineceğimizden çok daha az miktarda.” Dünya: “Kalmaya razı olamayacağımız kadar uzakta…” Dünya: “Kalbimize lâyık sevda yok bu sofrada…”

 

“Dünyanızdan…” diye başlardı sözüne…”Dünyamızdan…” diye başlamazdı. “…bana üç şey sevdirildi” diye devam ederdi.  “…ben üç şeyi sevdim” de diyebilirdi. Demezdi.

 Oysa, dünyamıza küskün değildi. Aksine, dünyamıza en incelikli davranan yine kendisiydi. Dünyamızın cansız, sessiz dağlarına bile selam veren O’ydu. Taşları bile incitmemek istercesine nezaketle yürürdü. Ağaçlara, çalılara, kumlara, bulutlara hal hatır sorardı her bakışında… Hele insanlara… Kendini paralarcasına, onların hiç dert edinmediği felâketlerini ve saadetlerini derdi edinmişti. Kendini ateşe atanlara, kendini ateşe attığını bilmeyenlere, kendini ateşe attığını bile bile küstahlık edenlere bile, mütebessimdi. Çürüyecek cesedin tenine bile taş değmemeliydi O’nun nazarında. “..yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile/dönünce bütün gövdesiyle döndü…”

Dünya, “aşağı yer” demekti kutsîler lügatinde. Dünya: “Olmamız gereken yerden aşağıda…” Dünya: “Yetineceğimizden çok daha az miktarda.” Dünya: “Kalmaya razı olamayacağımız kadar uzakta…” Dünya: “Aradıklarımızı bulamayacağımız ve bulduklarımızla yetinemeyeceğimiz bir çöl gibi ayaklarımızın altında…” Dünya: “Kalbimize lâyık sevda yok bu sofrada…”

O, “dünyamız”ın hatırını, güzel kokudan, kadından ve “gözünün nuru” namazdan ötürü sayardı. Eşyanın ruhunun habercisi olduğu için güzel koku… Dünyadan öte aşkların müjdecisi olduğu için, kadın… Sonlu bir ömürden, eskiyen bir bedenden, tükenen nefeslerden, uçup giden hecelerden bir sonsuzluk inşa ettiği için, namaz.

Dünyada ama dünyadan değil O. Burada ama buralı değil. Yanımızda ama yanımızda olanlara razı değil. Dünyadan ötesine görmeyen gönlümüze müşfik bir eğiliş. Buralıları buradan öteye taşıyan merhametli bir el uzatış. Yanımızdakileri sonsuzluğa taşıran bir nazik bir uyarış. Dünyayı, “dünyamız” diye/bilmemize karşı yumuşacık bir anlayış. “Dünyamız”a “dünyanız” diyecek kadar yüce bir duruş, yüksekçe bir bakış…

Yaslanabildiğinde dünyaya, üzerine bir de yemek isteyemeyecek kadar mahcup. Yemeğini yediğinde, bir de yaslanıp keyfetmeye yüzü tutmayacak kadar utangaç. İkisini birden hak etmediğini düşünüyor O. İkisini birden çok görüyor kendine. Dünyayı fazla görüyor kendine…

Şimdi anlıyorum, yemek yerken arkasına hiç yaslanmadığını… Aynı anda hem minderine yaslanıp hem de yemeğini yiyecek kadar “yerleşik” değil dünyada… Yemeğinden yerse, minderini, döşeğini, duvarını, rahatını kenara bırakıyor. Minnet etmiyor. Yaslanacak olursa, yemeğinden suyundan vazgeçiyor. Aç kalıyor. Kök salmıyor dünyaya. Eğreti duruyor.

Yaslanabildiğinde dünyaya, üzerine bir de yemek isteyemeyecek kadar mahcup. Yemeğini yediğinde, bir de yaslanıp keyfetmeye yüzü tutmayacak kadar utangaç. İkisini birden hak etmediğini düşünüyor O. İkisini birden çok görüyor kendine. Dünyayı fazla görüyor kendine… Dünyadan fazlasını istiyor. Yolda olduğunu söylüyor. “Geçiyordum uğradım.” edasında… Bir gölgenin altından çekiliveriyor yolcu hafifliğiyle… “Dünyanızdan…” diyor o yüzden.  “Dünyanızdan…”

Ben, “dünyamızda” rahatça yaslanacak bir koltuk bulmadan yemeğe oturmuyorum. Yolda olduğumu unutup, terk edeceğimi/terk edeceğini unuttuğum gölgeliklerde uyuya kalıyorum. Hiç mahcup olmuyorum. Her şeyi hak ettiğimi düşünüyorum. Hiç hayret etmiyorum. “Ne kadar az şükrediyorum…”

Senai Demirci

 

Beni bende bırakıp Senden etme Eylül 22, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları, Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 10:57 pm
Tags:

Sevdalarımı sende bitir

 

“Benimdir” diye bildiklerim Senindir
Beni bende olanlara bende etme
“Ben” diye bildiğim de Senin emrindir
Beni bende bırakıp Senden etme
Rabbim, yüzümü Sana döndüm
Gönlümü de Sana çevir
Rabbim, bir Seni bir bildim
Sevdalarımı Sende bitir

Semine & Senai Demirci

 

“Ana Yürekli”miz Eylül 15, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 2:57 pm
Tags: ,

 

Mohammad "Ana Yürekli"miz

Ufacık bir bıkkınlığı, azıcık bir kaş çatmayı, bir kerecik bile yüz asmayı çok görmekte oğullara ve kızlara. Bir annenin göz bebeklerinde lekesiz ve gölgesiz hürmet fotoğrafına dönüşmemiz için çırpınmakta hâlâ… Âlemlere rahmet. Sadece “Müslümanlara” değil, sırf “iman edenlere” değil, herkese rahmet…

 

Bebekler gibi şaşkındık. Dünyada, “aşağı/yer”de bulduk ayaklarımızı. Nereden geldiğimizi bilmezdik, O ezelden söz açtı. Nereye gittiğimizi sormayı akıl edemezdik. O ebede, sonsuzluğa çağırdı.

Kim olduğumuzu, ne iş yaptığımızı aklımıza, O fısıldadı. Yetim buldu her birimizi. Küsmüş gibiydik kendimize. Kalbimiz sonsuz aşklar isterken, ecelin eşiğinde tökezliyordu. Aklımız yüktü başımızda. Dünden hüzünler taşırdı bugünümüze.

Yarından korkular taşırırdı an’ımıza, şimdimize. Sahipsiz ve umutsuzduk. Her yanımız karanlıktı. Duyduğumuz sesler hep feryattı. Baktığımız yüzlerin hepsinde matem vardı. Işık tuttu yolumuza. Dağı taşı, yıldızı ve güneşi aşinamız kıldı.

Göğün yüzünü tanıdık eyledi gözlerimize. Geçmişin hüznünü giderdi, geleceğe dair korkuları yatıştırdı. Feryat sandığımız sesleri sonsuzluk vaadiyle neşe ve sevince boğdu. Yanmayalım diye yandı yakıldı. Biz bilmeden ateşe koşan pervanelerdik. Kül olacağından habersiz, sarhoşça alevden uçurumlara uçan kelebeklerdik.

O ve biz, gecede ateş yakan adam ve kelebekler gibiyiz. Ateş etrafındaki şeyleri aydınlatınca, pervaneler içine atılırlar. O ateşten korumak için bizi eteğimizden tutmak istiyordu. Ama yine de biz ısrar edip, şefkatli avuçlarından kaçıp ateşin içine atlamaya koşuyoruz.1 Bin ana yüreğini kuşanarak ateşe düşmekten alıkoydu biz can parelerini. Aramızda 2şimdi de…

Anne ile kızı arasında şimdi. Çünkü anneyi evladına anne eyleyen mayayı çalmakta ruhumuza hâlâ. Evlatlar ve ana-baba arasında şimdi. Oğulları ve kızları annelerine “annelik” edercesine hürmete ve şefkate çağırmakta. Kısacık bir “öf” sesinin bile eşiğinden geri döndürmekte bizi.

Ufacık bir bıkkınlığı, azıcık bir kaş çatmayı, bir kerecik bile yüz asmayı çok görmekte oğullara ve kızlara. Bir annenin göz bebeklerinde lekesiz ve gölgesiz hürmet fotoğrafına dönüşmemiz için çırpınmakta hâlâ… Âlemlere rahmet. Sadece “Müslümanlara” değil, sırf “iman edenlere” değil, herkese rahmet…

Analık sunuyor her varlığa… Kaş çatsa da, ateşten söz etse de, anne gibi felaketten uzak tutmak içindir “nezir”liği, “uyarıcı”lığı… “Müjdeci”dir insanlığa; karanlıkta kalmış gönüllere, şaşkınlık içinde bocalayan akıllara müşfikçe haberler sunmakta hâlâ: Peygamberimiz. “İmam”ımız. “Ana yürekli”3 liderimiz.

Şefkat yüklü önderimiz. Kılımıza zarar gelmesin diye titreyen anaç kalplimiz. Ümmetinin kurtuluşu için kendini paralarcasına çırpınan göklü yüreğimiz. Anaları yavrularına ana eyleyen, analara ana şefkati bahşedenin “Raufurrahim” diye en anaç isimlerle övdüğü, serin şefkat pınarımız.4

Anaların ayaklarının bastığı her yeri “cennet” diye tarif eden “ana/ç bakışlı”mız. Bugün bir kez daha ellerine varıp bağlılığımızı tazelemeli değil miyiz?

1. “Benim misalim, büyük bir ateş yakan kimsenin misali gibidir. Ateş etrafı aydınlatınca, kelebek ve ateşe düşen şu hayvanlar, ateşe düşmeye başlayınca o kimse, hayvanların ateşe düşmelerine engel olmaya çalışırken, hayvanlar ona üstün gelip şiddetle ateşe düşerler. İşte bu, benimle sizin misaliniz gibidir. Ben sizin kuşağınızdan tutmuş ateşe düşmenize engel olmaya çalışıyor ve ateşten uzaklaşın, ateşten uzaklaşın, diyorum, siz ise, bana üstün gelerek kendinizi ateşin içine atıyorsunuz.” ( Müslim, hadis no: 4235
2.Hucurat 7:  Hem bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır.
3. Arapça’da “önder” anlamındaki “imam” kelimesi, “anne” anlamındaki “ümm” kelimesiyle aynı kökten gelir. Bu durumda, “imam”, “ana yürekli adam” demeye gelir. (Mustafa İslamoğlu’ndan alıntıyla.)
4. Bkz. Tevbe,128

Senai Demirci

 

Kuş Tüyü Öğütler Eylül 13, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 10:00 pm

words

Gözünü bu satırlardan bir an kaldır ve kuş tüyünün düşüşünü hayal et.. Hem havada asılı kalıyor, hem iniyor gibidir… Çok uzaktan geliyor gibi ama çok yakın gibi durur.

Gökten yere düştüğü halde, düştüğünü hissettirmez sana kuş tüyü… Belki de hiç düşmez kuş tüyü. Hayır, hayır düşüyor değildir. Belki de kendisi yere doğru inmeyi, yere konmayı tercih ediyor gibidir. Hani yağmur gibi… Düşüyor değil indiriliyor. Öyle ki, bir kuş tüyünün inişini seyrederken, sayısız göklerden sayısız tüylerin düştüğü duygusuna kapılırsın, kuş tüyü yere indiğinde henüz düşüşünü tamamlamadığını hissedersin. Doğru; düşmez aslında kuş tüyü, “iner” gibidir, “indirilir” ve “hep indirilir”. Meleklerden kopmuş gibi, melekler gibi.. Şimdi de uykun gelir mi kuş tüyünü duyunca? Yoksa uyanır mısın tatlı ve gerçek bir rüyaya? İşte sana kuş tüyü gibi hafifçe dokunan öğütler… İstersen bırak düşsün, istersen havada öylece asılı kalsın. Sen bilirsin.

Sevmeyi öğren: Sevdikçe varlığının kâinatla toplandığını görürsün.

Sevince, kendini kendinden öte taşırsın. Sevince kalbine yeni ve sonsuz kanatlar takarsın. Sevince, mavi bir deniz olur kalbin; hiç bilmediğin kıyılara varırsın.

Bağışlamayı öğren: Bağışladıkça dostlarının sayısını onla çarpmış olursun. Bağışlamak kalbinin yükünü azaltır. Bağışlayınca, kalbine batan dikenler güle döner. Bağışlayınca önce kendini bağışlamış gibi olursun, nefretin ve kinin yükünü omzundan atarsın.

Pişmanlık duymaktan korkma: Pişmanlığını itiraf ettikçe hatalarının küçük, anlaşılır ve bağışlanabilir parçalara bölebildiğini görürsün. Pişmanlık sancısını göze aldığın sürece, hatadan dönmenin lezzetini de yaşamaya başlarsın. Pişmanlık içtenliğin sınamasıdır. İçtenliği olmayanlar pişman olamazlar. Pişman olmayanlar içtenlik kazanamazlar.

Hatırlamayı öğren: Hatırladıkça, sevgilerinin karekökünü bulup, onlardan hüznü çıkardığını fark edersin. Hele de çocukluğunu çok hatırla ki, hiç endişesiz mutlu olduğun anları yeniden yaşa. Mutlu olmayı beceremeyen biz büyüklere içimizdeki çocuk mutluluğun sadelik ve hırssızlıkla ilgili olduğunu fısıldar. Dur ve dinle çocuğunu.

Değer vermesini öğren: Değer verdikçe sevgilerin küpünü bulup, onları mutlulukla çarpabildiğini görürsün. Değer vermeden geçirdiğin günün güneşi hiç doğmamış gibidir. Değerini bilmediğin eşyaya hiç sahip olmamış gibisindir. Değerini bilmediğin dostların sana göre hiç yaşamamış gibidir. Değer vermesini öğrendiğinde, hayatın sahihleştiğini fark edersin. Daha yavaş yürürsün ama adımlarını yere sıkı basarsın.

İltifat etmesini öğren: İltifat ettikçe, insanlarla arandaki en kısa mesafenin bir tebessümün resmettiği eğri bir çizgi olduğunu görürsün. İltifat etmek yalan konuşmak demek değildir. İltifat, muhatabının görmek istediğin yere ulaşması ve oradan öte geçmesi için temennide bulunmaktır.

Özür dilemesini öğren: Özür diledikçe nefretin ve öfkenin sonsuza bölündüğünü, böylece dargınlıkların limit sıfıra giderken yok olduğunu fark edersin. Ayrıca bak: “Pişmanlık duymaktan korkma” öğüdü.

Aşktan korkma: Böylece bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 dereceyi aşıp, bütün yamukları kendi içinde barındırabildiğini görürsün. Aşk pürüzleri yok eder; dikenleri gül eder, acıları haz eyler.

Ara sıra hüzünlen: Hüznün kalbine dokunmasına izin ver. Böylece bütün mutlulukların ve zevklerin sonunda ayrılık çizgisine teğet geçip geri döndüğünü görürsün. Hepimiz ayrılıkların kuşattığı bir adada şimdilik yaşayan fanileriz. Hüzün, faniliğin ince sızısını kalbine hissettirdiği için, seni ebediyete komşu eder. Hüznünü öldürürsen ölümü anlayamadığın gibi hayatı da anlayamazsın.

Ve bir gün öleceğini bil: Kesinlikle öleceksin ve öldüğün gün anlayacaksın ki, yaşadığın hayat, paydası sonsuzluk olan basit bir kesirden ibaretmiş. Kesrin payında ne olursa olsun, ne kadar çok şey biriktirmiş olursan ol, hepsi son işlemde sıfıra eşitlenir. Kesrin üzerine, yani bu dünyaya, sonsuzluk cinsinden bir şeyler koyman gerekiyor. Yoksa “elde var sıfır”

Her gün yeniden uyan: Uyanmayı sadece gözünü açmak olarak bilen için, bir şafak vakti ne kadar da sıradandır. Hayranlık duygusunu her gece iki göz kapağının ardına sakladığı gözleri gibi her daim uykuda bırakan için, bir gün doğumu “sabahın körü” olasıca karanlıktır. Kulluk heyecanını avucunda tutamadığı bir kor gibi savurup söndüren için, bir seher vakti eğreti ve tanımsız bir vakitsizliktir. Haydi, aç gözlerini… Aç gönlünü… Şimdi ve burada var olduğunu fark et. Var edildiğini fark et. Buraya, bu sabaha bir insan olarak gönderildiğini bil. Bu sabahın senin için, sana özel olarak yaratıldığını fark et. Uyan… Güneş senin için doğuyor…

Senai DEMİRCİ

En Sevgiliye.net

 

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir Efendim… Ağustos 17, 2009

Kategori: Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 9:09 pm
Tags: ,

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir Efendim

Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma.

Karanlık karanlığa düştü. Gece gecenin üstüne indi.
Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni. Taşlar toz oldu; özlemin taş  kesildi. Gözlerine zincirlediler gözlerimi. Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı. Yandım.
Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak
yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma
katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü
güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan
sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli,
dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine
girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah
etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş..
Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum
sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze
bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana
kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış
yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın
harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can
katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları
gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden
serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu
için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin
tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin
kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum.
O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak
ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!”
dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle
olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura
doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir
hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi
dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz
oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden
usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk
kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği
bana. Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün
göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor
kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar
göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki
dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arefesinde
seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam
sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını
kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların
hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen
kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar
ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar
her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana
Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde
Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ.
Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.

Senai Demirci