Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Gül yaprağı Ekim 2, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 10:59 pm
Tags: ,

gül yaprağı

 

Uzakdoğu’da bir tapınakta tefekkür ve sohbet yoluyla bir grup mü’min hakikatı bulmaya ve yaşamaya çalışıyordu. Dışarıya kapalı, başkalarını hemen hiç kabul etmeyen bir topluluktu bu. Bu grubun en önemli özelliği, az konuşmak, hakikatleri ince bir dille ifade edebilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu.

Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki “bilgelik arayıcısı” kapıda duran yabancıya baktı. Bir selâmlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

İçerdeki kişi bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Mesaj açıktı: “Yeni bir üyeyi kabul edemeyecek kadar kalabalığız!” Yabancı tapınağın bahçesine döndü, dalından kopup yere düşmüş bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı.

Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki ev sahibi saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgi ve dostluktu. Sevgi ve dostluğa ise her zaman yer bulunurdu.

Kaynağı Bilinmiyor

 

Hafız Fatma Eylül 24, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 2:52 pm
Tags:

 

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, “Fatma”,

dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:

“Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum”. Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından

daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: “Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da…” O küçük

gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi:

“Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olcam der de başka bir şey demez. Bizim köyün

hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara Cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz

ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte.”

“Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin

kızınız önce Allah’a sonra bize emanet.”

Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı:

“Hoca hanim bu eller, gözler hep günahlı asil sizinkiler öpülmeye layık.”

“Estağfurullah teyze”, dedim. “O ahirette beli olur”.

Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. ‘Küçük

nasıl kalacak bu kadar buralarda’… Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.

Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada

bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün:

“Hocam hafız olmak içi Kur’ân’ı bitirmek mi lazım” diye sordu.

Bende:

“Tabi ki hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın.”

Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.

Derslerim arasında onlara sürekli Kur’ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın

gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:

“Hocam” dedi. “Fatma’nın annesi ona abdestle olmayanın hafızları dokunamayacağını söylemiş doğru mu?”

diye sordu.

Çok ilginç doğrusu. Maşallah dedim.

“Osmanlı zamanında atalarımız Kur’ân’a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış” dedim. Çok hoşlarına

gitmişti bu iş. Hepsi âdeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. ‘Görsünler’ dedim içimden,

bu yaşta buralara gelmişler. Allah’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu. Bu arada Fatma ara sıra

rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikce Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün

dersini 2 kez aksatınca sordum:

“Ne oldu yoksa anneni mi özledin?”

“Hayır”, dedi.

“Neden moralin bozuk? Sık sıkta hasta oluyorsun” dedim.

“Yanlış anlamayın, inan ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan çok

korkuyorum. Buraları terk edersem bana âhirette hesabını sormaz mı?”

Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla

izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan

doktor hanim:

“Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder” dedi.

Şaşkınlıkla:”Neden?” diye sordum. Bana:

“Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe “KANSER”.

Âdeta basımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafıma Rabbimin Rahmet sıfatı tecelli etmiş, şefkat

sarmıştı. Hastaneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi

dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:

“Hocam” dedi. “Azrail insanların canını alırken nasıldır?”

Ağlamamak içi zor tutum kendimi:

“Güzel bir sûrettedir, mümin kullara”, dedim.

Sevindi, sanki mırıldandı:

“Belki hafız olamam ama Elhamdülillah müminim” diye.

Şimdi anlamıştım bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak içi Kur’ân’ı

bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya

başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma

yanıma gelerek:

“Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız.”

“Ne demek nasıl kızarım sana”, dedim “Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya,

Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah”, dedim. Öyle sevindi ki sarıldı boynuma:

“Gerçekten ben simdi hafız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?”

Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma ne güzel bir kul olurdu.
Böylece

Fatma’yı Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta

içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu. Bir gün

sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:

“Hoca hanim Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz” deyince bende dayanamadım ağlamaya

başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:

“Size ölmeden önce sunu söylememi istedi”, dedi. Hıçkırarak: “Anneciğim hocama söyle Azrail söylediğinden de güzelmiş”

 

 

Mananın Avucundaki Beden Eylül 16, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 11:10 am
Tags: ,
Mananın Avucundaki Beden kanser hastası ve Hz Muhammede olan bağlılığı... Canım çıksın..
 
İnananların inanmayanlara sağladıkları üstünlüklerden biri de, şüphesiz maddenin, dolayısıyla bedenin ardındaki gerçek gücü sezmeleridir. İlâhî sırları taşıyan ruha gerçek mânâda inanmak, yeri geldiğinde maddeyi aşabilmenin anahtarıdır. Bu hikmeti, yurdumuzun pek çok yöresinde hâlâ canlı olan “Alperen Destanları” nı dinledikçe daha iyi anlarsınız.
Fahr-i Kâinat Efendimizden (S.A.V.) aldığı mânevî emirlerle Anadolu’da akıl almaz kahramanlıklar sergileyen Battal Gazi’den sonra, özellikle on ikinci yüzyılda yoğunlaşan şanlı İslâm mücahidlerinin arasında, şehitliklerini başları bedenlerinden ayrıldıktan sonra da kılıç sallayarak tamamlayanlar bile vardır. Bu yüzden Alperenlerin birçoğu “kesikbaş” olarak yâd edilir. Milletimiz, başları kesildikten sonra bile bir süre savaşan bu velîlere içten bir inanç taşır.
Bedenin, yani maddenin her şey demek olmadığını ortaya koyan bu örnekler, Ulubatlı Hasan’ın surlara Türk bayrağını dikmesinde de adım adım yaşanmıştır. Ne üzerine dökülen kaynar yağlar; ne de vücuduna ardarda saplanan oklar, onun hayatına son vermemiş, aksine o mânânın; bedeni avuçlarında tutan gücünü teşkil etmiştir.
Ben kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış olan bir olayı size nakletmek istiyorum:
Kanser Hastahanesinde başhekimken, Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah’ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir’e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat karda mahsur kalmış. Bu yüzden hastalık, dönüşünden kısa bir süre sonra, kemik ve akciğerlerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz (başka organa sıçrama) dolayısıyla yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerlerindeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes olmak zorunda kalıyordu.
Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
-Doktor bey, dedi. Ben… size… dargınım.
-Niçin? diye sordum.
-Siz… dindar… bir… insanmışsınız… Niçin… bana… da, Allah’ı… ölümü… ve âhireti… anlatmıyorsunuz?
Dinî inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırmıştım. Onu üzmemeye çalışarak:
-Doktorlara ulaşmak kolaydır, dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak imân tedavisi için gönülden istek duymalısın…
Konuşmaya mecâli olmadığından ” ben o isteği duyuyorum” mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan imân tedavisi başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler, “hızlandırılmış öğretim” e dönüşmüştü.. Anlattığım imân hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatına bir hafta kadar kala:
-Doktor bey, dedi. Ben… ölürken… ne … söylemeliyim?
-Senin durumun çok özel, dedim. Kelime-i şehadet getirmek sana uzun gelir. O anı farkedince “Muhammed” (S.A.V.) de yeter.
O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.
Çok ıstırabı olduğu için Serap’a sürekli olarak morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde, annesi telefon ederek:
-Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor, dedi. Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.
Hemen evine gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste “Muhammed” diyemezsem?
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben, hiç âdetim olmadığı halde Cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın âcizliği hürmetine olacak ki, Salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.
Ertesi gün ona:
-Hiç korkma, dedim. İğneyi vurdurabilirsin.
Ve Serap, bir vedâ niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu sordu:
-Doktor bey… Azrail… bana… nasıl… görünecek?
-Kızım dedim. O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir.
Salı günü Serap’ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-Doktor bey, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı, dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat önce oksijen cihazını attı ve “yataktan kalkması imkânsız” denmesine rağmen kalkarak gusül abdesti aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey’e söyleyin, dedi. Azrail onun söylediğinden de güzelmiş.
Serap, son yolculuğunu işte böyle tamamladı.
Bu hâdiseyi, aile fertleriyle birlikte kaleme aldım ve onun son andaki mucizevî hallerini, bir zabıt halinde tesbit ettim.
Serap’ı rahmetle anarken, sizlere soruyorum:
Doğduğu andan itibaren “Ümmetî, ümmetî” diyen ve ümmeti için her zorluğa katlanan Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.), O’nun ismini söyleyebilmek için korkunç ıstıraplarına rağmen morfin yaptırmayan bir insanı, son nefesinde yalnız bırakır mı hiç?
vefadar.net
 
 

Masumiyetin Duası Eylül 14, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 9:57 pm
Tags: , , , , , ,

Masumiyetin duası

Asmaların, söğütlerin arasında papatya beyazı duvarlarıyla yoldan geçenleri karşılayan, kendini şehrin gürültüsüne kapatmış olan camide buruk bir sevinç vardı. Bir yaz boyu devam eden kurs bitmiş, talebeler evlerine dönmeye hazırlanıyordu. Artık ayrılma vaktiydi. Hocası ve arkadaşlarıyla vedalaşan talebeler, caminin taş döşeli avlusunu kalbi pır pır atan bir serçe gibi hoplaya zıplaya geçerek evlerinin yolunu tutuyordu.

Herkes ayrıldıktan sonra yürek atışlarını tuta tuta bir çocuk girdi hocanın odasına. Köşedeki rafta itinayla sıralanmış kitaplar, askıya iliştirilmiş bir cübbe, tablodaki kıvrım kıvrım uzanan yol, tıkırtısı odayı dolduran saat, masanın üzerinde duran

menekşe ve odanın başköşesindeki renk cümbüşü semaver olup-biteni seyrediyordu.

“Hocam!” dedi talebe. Sonra ilerilere dikti gözlerini. Birikmiş birçok soru vardı bu kelimede, birçok sızı… Derledi topladı, avuç avuç yığdı kelimeleri

gönlünde.

Akşam güneşi odanın bir köşesinde; o, bir köşesindeydi. Mustafa Hoca ise, hem onun yakınında hem uzağındaydı.

Utana sıkıla bir “Hocam!” demişti; ama devamını getirememişti. Babası geçti gözünün önünden, sonra annesi…

— Buyur evlâdım; bir şey mi diyecektin?

Soru durdu bir kenarda.

Bekledi çocuk, bir kirpik mesafesinde; bekledi hoca bir dağın yücesinde… Hem dağın yücesinde hem çocuğun sinesinde…

Yaz bitmiş, sorular bitmişti. Bunca bitenin ardından “Hocam, babam ile annem…” dedi durdu…

— Evet, yavrum.

— …

— Söyle hele ne olmuş anne ve babana?

Hoca, baktı çocuğun yüzüne, çocuk daldı gitti gözünden akan yaşın peşinden…

— Anne ve babam… Burada öğrendiklerime pek yabancı… Babam içip içip geliyor… Hem geliyor, hem gelmiyor…

“Eyvah!” dedi hocanın gönül kafesinde çırpınan kuşlar.

— Ne yapmalı hocam…

Soru döndü dolaştı kalbde…

— Dua et evlâdım, dedi hoca… Dua et geceleri, kapanıp seccadene! ‘Âh!’ de, ‘Yandım medet!’ de… Ekle dualarını gözyaşlarına… ‘Allah’ım bağışla annemi ve babamı! Kurtar onları!’ de.

Çocuk vardı gitti evine, elindeki reçeteyle… Erdi vakit geceye… El ayak çekilince, aldı gönlünü ve seccadesini. Ve kapanıverdi dünyaya; açılıverdi ötelere… İçin için tutuştu, yandı. Ağladı, ağladı. “Allah’ım bağışla annemi-babamı! Kurtar onları gafletten!” Mırıl mırıl birkaç kelimeydi seccadeye ilk değen. Arttı sonra yavaş yavaş, bu niyaz ve ses; gıcır gıcır dönen değirmen taşı gibi. “Allah’ımmmm!” dedi kocaman. İnledi kelimeler, seccade ve oda. İnledi derin bir uykuda olan anne yüreği. İrkildi ve uyandı anne, hem uykudan hem dünyadan. Evlâdıydı bu ağlayan.

Çocuk ağlıyor, inliyor; “Annem-babam!” diyor,

“Allah!” diyor… Kelimeler kopuyor gönlünden.

“Uyan bey!” dedi anne. “Uyan hele; bak bir ses yaktı içimi, duy sen de.”

Kulak verdiler ince bir kalbe: “Allah’ım bağışla annemi ve babamı… Affet onları, arındır!”

Kalkıp koştular kapının önüne… Durdular bir vakit, geçip giden anla.

“Eyvah!” dedi baba, sonra da ana.

Bir vakit sonra kapandılar evlâtlarının üstüne.

Ağladı evlât, ağladı anne, ağladı baba gecenin bir vaktinde.

Murat Kaya

 

Tek Lâhmacun Eylül 14, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:57 pm
Tags: , , ,

Lahmacun... by SoN_RuKiYe.

Son günlerde lokantaya gelen, kendi hâlinde bir adam dikkat çeker olmuştu. Otuz-otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Hafta içi her gün, öğle namazı sonrası gelirdi. Lokantanın müdavimlerinden olan birkaç müşteriden sonra içeri girer, çiçekli bahçeye bakan pencerenin önüne oturur ve hep aynı siparişi verirdi: tek lâhmacun.

İlk günler çok önemsemedik, ‘Garibandır.’ dedik. Ama zamanla hâlini-tavrını süzdüğümüzde, duruşunda bir garibanlık görmedik. Bilakis, düşünceli, insanlarda saygı uyandıran bir duruşu vardı. Giyiminde titizdi. Lâcivert pantolonu jilet gibi ütülüydü. Üstündeki hardal sarısı ceket, rengi biraz solmuş olsa da, temiz duruyordu. Hâsılı, bakımlı birine benziyordu. Belki gurbetteydi, dertleşip hâlleşeceği bir yakını yoktu veya içini kimseye dökemiyordu.

Tahminlerimiz bundan öteye varmıyordu. Doğrusu biz de bir hâl-hatır sormadık. “Beyim buraların insanına pek benzemiyorsunuz, yabancısınız herhalde.” demedik.
Fakat onun bu hâli günden güne bizde bir merakı büyütüp durdu.

Yılların esnafıyız. Mürekkep yalamışlığımız yoktur; ama birkaç konuşup hâlleşmekle adamın kaç kıratlık olduğunu anlarız Allah’ın izniyle.
Yok yok, kesin bir derdi vardı bu adamın.

Bir gün yine geldi. Her zamanki gibi, başını hafif öne eğerek yarı fısıltı hâlinde bir selâm verdi. Güleç bir yüzle selâmını aldım. O da dudaklarına yayılan utangaç, bir o kadar da tatlı bir tebessümle mukabelede bulundu. Pencere kenarındaki yerine oturdu. Garsona tek lâhmacun siparişini verdi.

Kaçamak bakışlarla hareketlerini takip ediyordum. Bir ara göz göze geldik, yanlış bir iş yapmışım gibi utandım. O da beni süzüyormuş meğer.

Lâhmacunun yanı sıra ayran falan da istemiyordu. Bir bardak suyla idare ediyordu. Bekledim ve bu esrarlı müşteri son lokmasını ağzına koyar koymaz yanına vardım. “Oturabilir miyim?” diyerek izin aldım. “Efendim bir mahzuru yoksa, beraber bir çay içelim mi?” dedim. Gülümsedi. Bakışları parıldadı.

Hâl-hatır sordum. Kimdir necidir öğrendim. O konuşurken, zihnimdeki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Öylesine tok sesli, kendinden emindi ki, konuşurken kelimeler tane tane dökülüyordu dudaklarından. Bir-iki espri yapacak oldum, koyuvermedi kendini; hafif dudak hareketleriyle idare etti. Ciddiyeti elden bırakmıyordu. Ciddiyetten de öte bir asalet vardı üzerinde.

Öğretmenmiş. Buralı değilmiş. Memleketimize geleli de bir ay kadar olmuş.

Asıl içimi kemiren merakımı gidermemiştim henüz. “Hocam!” diyerek tekrar söze başladım: “Sizi kaç zamandır takip ediyorum. Buraya geliyorsunuz. Hoş geliyor, sefalar getiriyorsunuz. Aynı yere oturuyorsunuz. Hepsinden de ötesi, siparişiniz hep lâhmacun oluyor. Ama affınıza sığınarak, neden sadece tek lâhmacun?”

Diyeceklerimi bir çırpıda söyleyip rahatlamıştım. Sandalyeye yaslandım. Karşıdan gelecek cevabı merakla beklemeye başladım.

Bu soru, muhatabım üzerinde tahminimden büyük tesir icra etmiş olacak ki, önce biraz durakladı, bir-iki yudum su içti. Sonra konuşmaya başladı. Heyecanı sesine aksetmişti:

“Buraya çok hayırlı bir iş için gelmiştim. Gelmeden önce arkadaşlarım birkaç tanıdığın ismini vermişlerdi. Onlarla görüşüp konuştum. Okumak isteyen fakir talebeler için bir yurt yapmayı düşünüyorduk. Bunun için de bazı imkânların olması gerekiyor. Burada tanıştıklarımın durumu pek iyi değil. Onlara ‘Kim bize yardım edebilir? Hâli vakti yerinde olan, fakiri-fukarayı gözeten, bu toprağın insanına saygılı kim var?’ diye sordum. Sizden bahsettiler. Adınızı verdikleri günden beri de lokantanıza gelip gidiyorum. Niyetim bir fırsatını bulup sizinle tanışmaktı. Tek lâhmacun bir vesileydi sadece.”

Hiç beklemediğim bir cevaptı bu. Şaşkınlıktan mıdır nedir, söylenenleri ilkin tam anlayamamıştım. Evet, güzel şeylerdi bunlar: fakir öğrenciler için yurt yapmak, onları sokaktan kurtarıp okutmak, vatana millete hayırlı evlâtlar olmaları için bize düşeni yapmak…

Fakat tek lâhmacunun sırrının gelip bunlara dayanması? Bir hayli afallamıştım. Ama vaziyeti kurtarmak için şaşkınlığımı da belli etmemiştim.
***

O günden sonra görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. Artık “Hocam!” diye hitap ediyordum. Fakat o kadar ısrarıma rağmen, bir patlıcan kebabı ikram edemedim. Kabul etmiyordu. Tek lâhmacun yemeyi de bırakmıştı. Sadece birkaç bardak çaya ‘evet’ diyordu. “Tam çözdüm!” diyordum, farklı bir tarafı çıkıveriyordu ortaya.

Allah’a şükür varlıklı bir aileydik. Sadece lokanta değil, gayrimenkullerimiz, ekilip biçilen topraklarımız da vardı. Zekât ve sadakamızın bir kısmını artık yurt inşaatına ayırmıştık. Bir ara baktık, işler yavaş gidiyor. Böyle olmayacak. Hocam da: “Yurt, yeni eğitim dönemine yetişmeli.” diyor. Bu durum vesile oldu, biz de iki yerine üç, üç yerine beş verdik. Biz verdikçe Rabb’imiz de bize verdi. Eylül ortasında ufak-tefek eksiğiyle yurdu açmak, çok şükür nasip oldu. Yurt, bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı.

Çocukların yurdu doldurduğu ilk günün akşamı, müdür odasında hocamın bize bir teşekkür edişi, gözyaşlarıyla bir dua edişi vardı ki, orası anlatılamaz.

Yurt inşaatında dualarını esirgemeyen birkaç ahbap: “Ağabey yurda sizin isminizi verelim.” dediler. Kabul etmedim. “Üç kuruşluk hayır yaptım. Onu da gururuma, kibrime yedirip tükettirmeyin.” dedim; “Bu yaptığımız hayır olarak kabul gördüyse eğer, bırakalım öbür tarafa kalsın.”
***

Aradan yıllar geçti. Yaşım bir hayli ilerledi. Hesabı-kitabı oğlanlara devrettim. Nerde bir hayır işi varsa, oraya koşmaya çalıştım. Koştukça gençleştiğimi hissediyordum. Bu hâli görenler, “Ağabey nasıl böyle dinç kalabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara, burada ektiği tohumların semeresini göremeden, aynı derdin peşinde bir başka beldeye giden kıymetli hocamızı hatırlatıyordum: “Hizmette beklentiye girmemek.”

Osman Alagöz

 

İlk namaz tecrübesi Eylül 13, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 11:45 pm
Tags: ,

ilk namaz

Amerika’nın muhtelif üniversitelerinde görev yapan matematik Prof. Jefri Lang İslam’a giriş hikayesini yazmış olduğu “Melekler Soruncaya Kadar” isimli eserinde derin felsefi düşüncelerle, ruhani duygular arasında ilk namazını şöyle dile getiriyor:

Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin buna endişelendiklerini gördüm, bana:

— Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın, dediler.

Ben de kendi kendime, namaz bu kadar zor mu, dedim ve talebeleri duymamazlıktan gelerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. O gece, loş ve küçük odama çekilerek kitaptan abdest ve namaz hareketleri egzersizlerini yaptım, namazda okunacak bazı surelerin Arapça okunuşlarıyla İngilizce anlamlarını ezberlemeye çalıştım.

İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, mutfaktaki ilk yemek denemesi yapan aşçı gibi kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle bir bir uyguladım.

Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kilitli ve kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle Allahu Ekber dedim.

Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum, yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. İkinci bir tekbir alarak Rükua gittim, rükuda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. Sübhane Rabbiyel Azim dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim.

Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca donakaldım, secdeye gidemiyordum, efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum, üstelik bacaklarım da katlanamıyordu,
utandım gülünç duruma düştüm zannettim. Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm, arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum.

Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım, başımı seccadeye koydum, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime “Daha önümde üç tur daha var” diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim, sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde

— Allah’ım geri zekalılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var, diye dua ettim.

Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı.

Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp gözyaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkâr olmama rağmen, günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum:

— Allah’ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir.

Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım. Ağlamam durunca, yaşadığım deneyi akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım. Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah’a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım:

— Allah’ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar, hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakînen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa Sensiz yaşamak, Senin varlığını inkâr etmem mümkün değildir.

En Sevgiliye.net

 

Dua bir iksirdir, toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar. Eylül 8, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Öykü- Anı — La Reverie @ 10:58 pm
Tags: ,
Dua bir iksirdir, toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar
 
– Üstad’ım, bize dua eder misiniz, dedi.
Uzak bir yoldan gelmişti. Eserlerini okuduğu Bediüzzaman’ı görmek, hayır duasını almak istemişti.

– İnşaAllah (c.c) kardeşim, dedi Bediüzzaman:

– Dua ibadetin özüdür. Kulun Rabbine en yakın olduğu andır.

– Adın neydi, diye sordu.

– İbrahim, diye karşılık verdi misafiri.

Bediüzzaman, uzunca bir liste çıkardı ve sonuna İbrahim’in de adını ilave etti.
Listede yüzlerce isim vardı.

– Üstad’ım, merak ettim. Bu liste nedir, dedi.

Bediüzzaman, listeyi başucuna koydu ve şöyle cevapladı:
– Nasıl ki bir yere mektup attığında, zarfın üzerine adresi yazarsan, gideceği yere doğru gider ve istenilen yere çabuk ulaşır. Aynı şekilde, dua edeceğin kimseyi de ismiyle anarsan aynı şekilde Cenab-ıhakkkın dergâhına öyle ulaşır.
İbrahim, başını salladı:

– Tamam Üstad’ım, dedi.

Bediüzzaman devamla şu dersi verdi misafirine:
Hem gıyâbî yapılan dua daha makbuldür. Çünkü ben senin ağzınla günah işlemedim, sen de bennim ağzımla işlemedin. Cenab-ı Allah (c.c) bir mü’minin diğer mü’min kardeşi için yaptığı duayı kabul eder.

Dua bir iksirdir, toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar.

Ömer Faruk Paksu
(Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler kitabından)

 

Solgun Kar Çiçeği Eylül 8, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 9:55 pm
Tags: ,

Eğitim gönüllüsü olarak Tataristan’a giden Mikail Doğan, soğuk ve karlı bir kış günü hastaneye öğrencisini ziyarete gitmişti… Vasily, odasında yatağına uzanmış kitap okuyordu.

Elinde “Ölüm Ötesi Hayat” isimli kitap vardı. Kendini kitaba kaptıran Vasily, hocasının geldiğini fark etmedi. Hastane arkadaşları da söylemediler. Mikail Bey sessizce bir kenara oturup beklemeye başladı. Vasily’nin elinde bavulla yurda ilk gelişi gözlerinin önüne gelmişti. Zayıf, sarı saçlı, yeşil çekik gözlü, hafif kambur ve yaşına göre uzun boylu bir çocuktu. Bir gün solgun bir yaprak gibi gelip, “Hocam rahatsızım, doktora gitmek istiyorum.” demişti. Birkaç tetkikten sonra kan kanseri olduğu anlaşılmıştı… Mikail Bey, Vasily’nin arkadaşlarına elindeki kitaptan okuduğu, “Sâlih kullarıma, gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine bile gelmeyen şeyler hazırladım.” sözleriyle kendine geldi. Vasily’de okuduklarının arkasından, “İnsanı ne kadar rahatlatıyor bunlar!..” yorumunu yaptı. Arkadaşlarının işaretiyle Mikail Bey’in varlığını fark etti. “Hocam kusura bakmayın… İşte böyle zaman geçiriyoruz hastane odasında. Bazen kitap okuyoruz, bazen sohbet ediyoruz. Genelde ben konuşuyorum; ama arkadaşlarım alıştılar artık bana.” dedi.

Bir müddet sohbet ettikten sonra hocasının bir ihtiyacın var mı, sorusuna, hiçbir ihtiyacının olmadığını, sadece annesini-babasını ve kız kardeşini çok özlediğini söyledi. Kız kardeşine Vasily, Aygül ismini takmıştı… Ailesi de benimsemişti.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Mikail Hoca, Vasily’nin hoşuna gidecek meyveleri pazardan alıp hastanenin yolunu tuttu. Ama Vasily yatağında yoktu. Arkadaşları, Mikail Hocayı saygıyla selamladılar. Vasily’den çok şey dinledikleri ve öğrendikleri belliydi. Vasily’nin ailesini görmek için köyüne gittiğini, bu gidişini de kimseye haber etmemelerini tembih ettiğini söylediler. Ne yapacağını şaşıran Mikail Bey, müdüründen iki gün izin alıp Ferhat Bey’in arabasıyla o kış gününde 6-7 saatlik yola çıkar. Her taraf kardan bembeyazdır. Yollar aşırı soğuktan buz tutmuştur. Teyplerinde “Süleymani”lerden, “Hisar”lardan yükselen ses yankılanmaktadır. Mikail Bey, solgun kar çiçeği Vasily’yi düşünmektedir. Vasily, çay sohbetlerine katılır, her vesile ile yanlarına gelirdi. Mikail Bey, tebessüm yüzünden eksik olmayan Vasily’nin, geceleri yatarken “En Sevgili”yi (sas) görme umuduyla gözlerini yumuşunu, sabahları uyandırdığında da yatağında doğrulup bağdaş kuruşunu ve gözlerini ovuşturuşunu hatırına getirince gözleri buğulanmaya başladı.

Derken uzaktan evlerini gördü. Bir odanın lâmbası yanıyordu sadece… Kapının tokmağına dokundu. İçeriden âdeta parmağının ucuna basa basa yürüyen birinin ayak sesleri geliyordu. Vasily olmalıydı. Kapı açıldı. Önce annesi, sonra babası sonra da kız kardeşi Aygül… Miakil Hocanın gözleri Vasily’yi aradı ama yoktu. Annesinin gözleri yaşardı. Geniş bir odaya buyur ettiler. Vasily’nin nerede olduğunu sorunca anne gözyaşlarını iyice salıverdi, baba da Aygül’ü bağrına basıp sadece “Vasily öldü!” diyebildi. Mikail Hoca, inanamıyordu bir türlü öldüğüne… Vasily’nin geleceğe dair ne ümitleri vardı! “Hocam, bir ben bileyim, bir siz bilin, bir de Allah bilsin bunları!” dediği nice sırları vardı. Mikail Bey’in içinden geçirdiklerine annesi ağlayarak son verip Vasily’nin son günlerini anlattı… Ölmeden önce anne ve babasına “Beni çok seviyor musunuz? Beni mutlu etmek ister misiniz?” diye sormuş. Onlar da “Elbette… Senin dünyanın en mutlu insanı olman için elimizden gelen her şeyi yaparız.” demişler. O da kendisinin Müslüman olduğunu, bu sayede hastalığının ızdırabını âdeta hissetmediğini söylemiş. Hatta şöyle demiş: “Allah, sevdiği kuluna hastalık verirmiş. Buna öyle inanıyorum ki anne, hastalığımdan hoşnut bile oluyorum. Ölümden korkmuyorum baba! Nasıl yaşamak bir nimet ise ölmek de Rabb’imize kavuşmayı sağlayan bir nimettir.” Vasily’nin bu sözleri onlara çok tesir etmiş. Hastanedeki arkadaşlarına da… Vasily şehadet kelimesini tekrar tekrar söylemiş, onlar da söylemişler… Birden Vasily’nin mezarına gitme arzusu uyandı içinde ama ailesi, bunun şu anda mümkün olmadığını söylediler. Mikail Hoca, içinden “Ah, Vasily! Demek beyaz yorganını çektin üzerine. Hâlbuki geceleri üstün açılınca ben örterdim. Kıvrılıp yatardın yatağında. Fark edince de beni, doğrulup teşekkür ederdin. Şimdi sen de filiz vereceksin kar yığınları arasından başını çıkarıp ötelere… Küheylanlar gibi şaha kalkacaksın ve kim bilir ne güzel âlemlere seyahat edeceksin!” dedi, kendi kendine.

Abdullah Aymaz

 

Aşk deryasına dalanlar… Eylül 4, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 10:47 pm
Tags: , ,

aşk deryasına dalanlar Şems-i Tebrizi

Hz. Şems-i Tebrizi anlatıyor:

“«Henüz erginlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiç bir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım.

Bir gün babam bana çıkıştı, ‘Oğlum, dedi, ben senin bu halinden bir şey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felâkete götürecek.’

Ben ona şu cevabı verdim: Baba! Seninle benim babalık ve evlâtlık ilişkimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar.
Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına rastlarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendisini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der. Çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.»”

Mana İklimi

 

Bir zerâfet, nezâket ve zekâfet örneği Ağustos 29, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 8:41 pm
Tags:

bir parça çamur ummanı kirletmez

Sultan Ahmet’le Aziz Mahmud Hüdayi birbirlerini o kadar sever sayarlar, birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki, bu sevgi, saygı ve bağlılıktan kaynaklanan birçok olay ilgili kitaplarda yer almıştır.

Sultan Ahmet, Aziz Mahmud’a bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin kendisinden bu hediyeyi kabul etmesi onu çok mutlu edecekti. Sultan Ahmet bir gün kendine uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine gönderdi. Ama Şeyh Hazretleri kabul etmedi. Şüphesiz bu kabul etmeyiş, Sultana karşı bir tavır anlamına gelmiyordu. Gerçek din büyüklerinden çoğu prensip olarak hediye kabul etmezdi. Bu, büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını, başkaları için ulaşılmaz sayılan şeylerin nazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin bir yoluydu.

Sultan Ahmet Hüdayi’nin kabul etmediği hediyeyi yine bu devrin maneviyat ulularından Abdülmecit Sivasî’ye gönderdi. Sivasî hediyeyi kabul etti.

Kendisine, padişahın aynı hediyeyi Aziz Mahmud Hüdayi’ye sunduğu ama kabul etmediği haberi verilince Sivasi Hazretleri gerçek büyüklere yakışır bir tutum ortaya koydu ve:

- “Hüdayi Hazretleri bir karga değildir ki leşi kabul etsin” dedi.

Aziz Mahmud Hüdayi’ye de :

- “Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti” dediler.

Onun tepkisi ise şöyle oldu:

- “Onun için hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü o öyle büyük bir ummandır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir.”