Allah namına olunca… Kasım 13, 2009
Hz. Ömer (ra) zamanında etkili, sözleriyle insanları âdetâ büyüleyen Cendî isimli güçlü bir şair varmış. Hem çalar, hem söylermiş. Söz sultanlarının yarıştığı o dönemde bayağı teveccüh kazanmış, çok da talebe yetiştirmiş. Gün gelmiş, 75 yaşına merdiven dayamış, tabiî ki eski sevgi ve ilgiyi göremez olmuş.Bir gün bir meclise girdiğinde hiçbir ilgi göremeyişi çok ağır gelmiş Cendî’ye. Yıkılmış, mahvolmuş. Bir türlü hazmedememiş. Üzüntüyle çekip gitmiş. Mezarlığa gitmeyi kurtuluş olarak görmüş Cendî. Bir mezar taşının dibine yığılıp sızlana sızlana “Ben ki senelerdir insanlara çaldım, söyledim. Önce alkış tutanlar şimdi görmezden geliyorlar. Ben de Allah için çalar, söylerim” diyerek içten yakarışlarla söylemeye başlamış. Öyle içli söylüyormuş ki Hz. Ömer’in (ra) kalbine ilham gelmiş: “Benim bir sevgili kulum var mezarlıkta. Ne istiyorsa, yerine
Ölecek miyim? Kasım 7, 2009

İki yaşındaki çocuğu hastaneye getirdiklerinde durumu iyi değildi. Anne-babası kaygılı gözlerle, tahlil ve filmlerini inceleyen doktoru beklediler. Sonunda, doktor yanlarına geldi. Tane tane anlattı durumu onlara:
“Kızınızın kurtulması mümkün. Ancak, bunun için, en kısa sürede, bu hastalığı daha önceden geçirmiş birini bulup, ondan kan nakli yapmak gerekiyor.”
Anne-babanın yüzünde birden bir ümit ışığı yandı. Çünkü beş yaşındaki oğulları da bebekken bu hastalığı geçirmişti ve daha sonra mucize eseri iyileşmişti. Bunu doktora söylediler. Doktor da ümitlenmişti.
Ancak, bu kan nakli için minik delikanlının ikna edilmesi gerekiyordu. Doktor, karşısına oturttuğu çocukla, büyük bir adamla konuşuyormuş gibi konuştu ve ona durumu anlattı. Küçük kardeşine kanını vermek ister miydi?
Çocuk bir müddet düşündü, sonra derin bir nefes alıp:
“Kardeşim kurtulacaksa, kanımı veririm.” dedi.
Gerekli işlemler hemen yapıldıktan sonra, çocuğu kardeşinin yattığı odaya götürdüler. Kanı alınıp doğrudan hasta kardeşine aktarılacaktı. Kan nakli sırasında minik delikanlı kardeşinin yüzüne baktı sürekli. Onun yanaklarına renk gelirken, kendisinin yüzü soldukça soluyordu. Sonunda gülümsemesi de söndü.
“Hemen mi öleceğim?” diye sordu titrek bir sesle doktora.
Doktor ona, ölmesinin söz konusu olmadığını anlattı.
Ama odayı dolduran büyükler, küçük çocuğun küçük yanlış anlamasının gerisindeki büyük ruhu görerek gözyaşlarına engel olamadılar.
Minik delikanlı, vücudundaki bütün kanın alınıp kardeşine verileceğini zannetmiş, buna rağmen kardeşini kurtarmak için kendi canını feda etmek istemişti…
Yiğit koçlar gibi Ekim 27, 2009

1988′de Fethullah Gülen Hocaefendi, Memduh Ongan’a, “İman ve Kur’an hizmetlerine bir zarar gelmesin, gelecekler kendisine gelsin, diye, baban Abdülkadir Hoca, paratoner olmak için Allah’a dua edip kurban olmak istedi. Trafik kazasında yanarak vefat etti.” diyerek babasının taşıdığı yüce ruhu ve derin fedâkârlık anlayışını anlattı.
Memduh da kendisinin aynı şekilde kurbanlık olmasını bir dua gibi ifade etti. Hocaefendi “Öyle söyleme” diye çıkıştı… Ama çok geçmeden Kurban Bayramı’nda, kurban işleriyle yorgun argın uğraşırken, bir trafik kazasında vefat etti. O da yiğit koçlar gibi duasının istikametinde Hakk’a yürüyüp gitti…
Krizlerin ülkemizi çok çetin biçimde sardığı günlerde on tane melek trafik kazasında Hakk’a yürüdü, birçoğu da yaralandı… Telefonda vefat edenlerden birisinin babası derin bir tevekkülle olanları anlatırken “Şimdi hastanedeyim, merhumenin yaralı arkadaşlarını ziyaret ediyorum. Kolları kopan, gözü görmez olanlar var. Ama çok metinler… Hatta, “El uzatılmak gerekenlere gerektiği gibi ellerimizi uzatamadığımız için herhalde bizden alındılar.” diyorlar. Bizim de orada işimiz vardı. Ama gidip gitmemekte tereddüt vardı. Öbür işimiz olsa da olmasa da gitmemiz gerektiğini düşündük.
İlk iş olarak hastaneye gittik. Bir tanesi kalmıştı. Yarısından kolu kopmuştu, gözü sarılı idi. İtalya’da yaşayan psikolog bir arkadaşla yanına girdik. Sanki müjde almış gibi gözleri gülümsüyordu. Hal hatır sorduktan sonra ben dışarı çıktım. Babası ile konuşmaya başladım. Bana sayfalar dolu adresleri gösterdi ve “Ben meseleyi yeni anlamaya başladım. Kimler gelmedi ki… Allah razı olsun ziyaret edenlerden.” dedi. Kolu tamamen kopmuş olan evlerine çıkmıştı. Onun adresini öğrenmeye çalışıyorduk. Psikolog arkadaşımız ağlayarak hasta odasından çıktı. “Bu ne duygudur Allah’ım!” diyordu. “Hayrola, bir şey mi oldu?” diye sordum. “İtalya’da genç bir kızın yüzünde sivilce çıksa, dünyası yıkılır, doktorlara, psikologlara koşar… Şu yavrunun söylediklerine bak. Bu ne şuurdur ya Rabbi!..” diyordu. Kendisine İslamiyet’in bahşettiği mazhariyeti söyleyince “Biz böyle bir şeye lâyık mıyız?” demiş… Oradan adresi bulup öbür yaralının ziyaretine gittik. Ev kalabalıktı… Babası, Arapça aslına uygun şekilde bir kudsî hadis okuyarak, “Cenab-ı Hak, kaderine inanmayan, verdiği musibet ve belâya sabretmeyenlerin kendilerine başka bir rab aramaları gerektiğini, beyan buyuruyor. Biz Rabb’imizden râzıyız!” dedi. Erzurumlu olduklarını anlayınca, 1972′de yanarak vefat eden Manisa Karaköy Kur’an Kursu hocası Abdülkadir Ungan’dan bahsetmek istedim. Bir kenarda oturan ve merhum Osman Demirci Hoca’mıza benzeyen birisi de “Bizim Abdülkadir Hocalar da yanan minibüsün içinde tekbir getire getire canlarını verdiler!” dedi. Ben, “Tam da ben de onlardan bahsediyordum.” dedim. ‘Benim kulağım pek duymadığı için ne dediğinizi anlamamışım.” dedi. Kolu tamamen kopanın dedesi imiş. Sonra yaralının odasına gidip ziyaret ettik. Aynı metaneti ve güleç yüzlülüğü orada da gördük. Elimde Hastalar Risalesi’nden mülhem yazılmış “Şifa Çiçekleri” kitapçığı vardı, imzalayıp hediye ettim… Bizim tesellimize ihtiyacı yoktu. Aslında bizim nasihata ihtiyacımız vardı. Bu hususta bütün aile bir numûne-i imtisaldi. Bize, kadere imandaki güzelliği, itikadın derinliğindeki sırrı gösterdiler.
Mânevî olarak da ülkemiz üzerindeki simsiyah âfet ve musibet bulutlarının silinip giderek İlâhî rahmetin tebessüm edişinin emarelerine şâhit olduk. Cenab-ı Hakk’ın derin hikmet ve sırlarının zevkini idrak ettik. a.aymaz@zaman.com.tr
Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı Ekim 27, 2009
Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, risalelerden dersler yapmaktadır. 1956 senesinde bir gün Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de, kendisinin yapmış olduğu çarşamba sohbetlerine isterse gelebileceğini söyleyerek davet eder: “1956′da tanıştık, 1966 yılına kadar beraber iman ve Kur’an’a ait hakikatleri okuduk.
Bu süre içinde aramızda tatlı bir uhuvvet ve muhabbet teessüs etmişti. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanları tahattur ettikçe kendimi firdevsî bir saadet içerisinde hissediyorum. Hocaefendi, daha gençliğinde ilim ve hikmetin feyyaz bir âşığı idi. Hilkaten dürüst, halim, iffetli bir genç idi. Müşfik ve merhametli idi. Her nutku bir belagat ve fesahat şaheseriydi. Hocaefendi, bizden bin adım ileri attı. Hariçteki hizmetleri ile de milletimizin dışarıdaki itibarını artırdı.”
Kırkıncı Hocaefendi, devam ediyor: “Bazen cumaları müftü efendiden izin alarak herhangi bir camide vaaz ederdi Hocaefendi. Sabahtan öğleye kadar risaleden bazı yerleri çalışır, kürsüye çıkar, kekelemeden konuşurdu. Bak ben kekeliyorum ama onda kekeleme yok. Öyle bir hafızası var ki, 1966′ya kadar beraber bulunduğumuz her şey hafızasında. Onun vaaz ve nasihatlari en duygusuz insanı bile heyecana getirip ağlatır. Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı. İbadetine düşkündü, geceleri teheccüd namazını kılar ve secdeye kapanarak saatlerce bu millet için dua ederdi. Dalalet ve sefahat girdabına düşen, dinî ve millî seciyelerini kaybeden gençlerimiz için ağlar ve necatları için halisane niyaz ederdi. İslamiyet’in neşr ve tebliğini farz telakki eder ve bunu ifaya çalışırdı. Bu çalışmasında da muvaffak oldu.
Onun en bariz meziyetlerinden birisi de vatan ve milletini çok sevmesi idi. Kendisi için değil, milleti için yaşar ve düşünürdü. Yüzlerce ve binlerce gencin fazilet ve irfanına vesile olmuştur. Bu ağır vazife, genç yaşta saçlarının ağarmasına sebep olmuştur.”
Kürsü- Zaman
Unutamadığım bir minnet hatırası Ekim 27, 2009

Minnet etmenin de kendi içinde dereceleri vardır. Meselâ bazıları bu tür duyguları iradeleriyle bastırır ve dışarı vurmazlar. Bu bir ölçüde şâyân-ı takdirdir. Çünkü en azından başa kakmak suretiyle insanlar rencide edilmemiş ve bilfiil günaha girilmemiş demektir.
Bazı kimseler de vardır ki içlerindeki o sevimsiz ve nahoş duyguları saklayamaz, kontrol altında tutamaz, o ölçüde olsun iradelerinin hakkını veremezler. Bu duruma bir misal olması açısından şu an aklıma gelen bir hatıramı sizinle paylaşmak istiyorum:
El ele, omuz omuza sa’y ü gayrette bulunan bir heyetin samimi gayretleri neticesinde, Cenâb-ı Hakk’ın ilim-irfan hayatımıza lütfettiği bir müessesenin açılış merasimine davet edilmiştim. Tören esnasında konuşma yapanlardan birisi yapılan hizmetlerden bahsederken; “Bugüne kadar bu işleri, bu hizmetleri “bizdeniz” ettik, eyledik, ulaştırdık…” gibi sözler söyledi. Hem ifade, hem de muhteva yanlışlığının iç içe girdiği böyle nahoş bir durumdan şahsen çok utanmıştım. Evvela bildiğiniz üzere “bendeniz”, lisanımızda kendinden bahsetme mecburiyetinde kalındığında başvurulan, mahviyet ve mahcubiyet edalı bir sözdür ve “kul, köle” mânâsına gelen “bende” kelimesinden türetilmiştir. Yani “bendeniz” derken “kulunuz, köleniz” kastedilmektedir. Böyle olunca “bizdeniz”in kelime ve ifade açısından bir mânâsının olmadığı, yanlış bir kullanım olduğu açıktır. Konuşma esnasında iddialı tavır ve üslûptan kaçınılabilseydi, yanlış kullanım da olsa mahviyet ve tevazuu çağrıştıran “bizdeniz” kelimesi belki o ölçüde sevimsiz düşmeyecekti. Fakat âdeta denizin dalgalanmasını hatırlatırcasına bir üslûpla -hafizanallah- oradaki insanlara karşı bir iddia, bir başa kakma tavrı vardı ki, doğrusu o tablo gönlümde sevimsiz ve yaralayıcı bir iz bırakmıştı. Hâlbuki biliyoruz ki Allah dilerse o işi bir başkasına yaptırırdı. Eğer O, bu şerefi bir kuluna lütfetmişse, kanaatimce, Alvar İmamı’nın dediği gibi “Değildir bu bana layık bu bende/Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” denmeli ve “Nasıl oluyor da Allah bizim gibi kırık dökük insanlarla böyle sağlam işleri gördürüyor?” anlayışı içinde hamd ü sena duyguları dile getirilmeliydi. Neredeyse üzerinden kırk sene geçmiş olmasına rağmen bir mânâda çiğ sayılabilecek, yaralayıcı, insanın içini kanatan ve yanlış bir ifadeyle ortaya çıkmış bu yanlış mazmûnu maalesef unutabilmiş değilim. Unutamadım ve mevzuun ehemmiyetini anlatabilmek için böyle bir hatırayı sizinle paylaşmış oldum. Böyle yapmakla hata ve günaha girdiysem rahmeti sonsuz Rabb’imden beni bağışlamasını dilerim.
Şimdi bu hatıra perspektifinden konuya bakacak olursak, diyebiliriz ki muhatabı minnet altında bırakacak iddia, tavır ve beklentilerden mümkün olduğunca sakınmamız gerekir.
Zaman
“Görünebilir miyim Ya Rasulallah?” Ekim 6, 2009

Gün gitti, gidiyor…
Herkeste tatlı bir telaş…
Güneş, insanların bir an evvel iftar sevincine kavuşmalarını ister gibi, gün boyunca rahvan giden alev topu atını dehlemiş kızıl ufuklarda kayboluyor.
Az sonra akşam ezanları, oruç tutmuş bir insan gibi solgun ve dingin duran minarelere can verecek, mahyaların ışıkları yanacak.
Ben yollardayım…
Acelem de yok. Nasıl olsa iftariyeliklerim yanı başımda bana bakıp duruyor.
Bu vakitte yolculuğu severim. Ezanla birlikte önünüzdeki arabalar birer ikişer buharlaşır ve yollar birden hiç umulmadık bir şekilde tenhalaşır. Yollar, benim gibi üç beş geç kalmışın olur.
Arabanın radyosu, Eyüp Sultan’dan canlı yayında; bir hafız Kur’an okuyor.
“ Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”
Ömrü israf etmek derdinden ben de muzdaribim. Bu yüzden gurub vakti radyodan bu ayeti dinlerken tatlı bir esintinin ruhumda gezindiğini hissettim.
O akşam vakti, herkes sofralarının başında iftar ânını beklerken ben “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz…” ayetinin takip ışığında tatlı bir yolculuğa çıktım.
Bu ayetin iniş sebebi, Elmalılı gibi bazı müfessirlere göre , Hazreti Hamza’nın katili Vahşi’dir.
Uhud Savaşı’nda, özgürlük ve servet vadiyle Peygamberin amcasının katili olan Vahşi…
Vahşi’ye özgürlük ve servet vadedenler, kartallardan, kurtlardan önce Hz. Hamza’nın başına üşüşüp, acı ve öfkelerini, onun kulak ve burnunu keserek, kalbini yerinden sökerek almaya çalışırlar.
Bu öyle insanlık dışı bir katldir ki, Tebük’te taşlandığında, Mekke’den sürüldüğünde beddua etmeyen Allah’ın Peygamberinin (a.s.) dudaklarından, amcasının yetmiş parçaya ayrılmış cesedi karşısında ;
“Ben de onlardan yetmiş kişiyi öldüreceğim” sözleri dökülmüştür.
Fakat anında gökler dile gelmiş ve;
“İlle ceza vereceksen misliyle… Sabrederseniz Allah sabredenleri sever” ayeti inmiştir.
Hazreti Hamza’nın şehit olmasının bedeli ağır olur.
Allah’ın Arslanı’nın kanını taşıyan o mızrak, Vahşi’ye özgürlük kapılarını aralamış, onu servet sahibi yapmıştır. Ama Vahşi hiçbir zaman o özgürlüğün tadını çıkaramaz ve o serveti hiçbir zaman harcayamaz.
Canilerin gasbettiği hürriyetini eline almış ama yalnız insanlığa ait olan fıtri hürriyeti kaybetmişti. Artık ebedi bir köle gibi çöllerde adını gizleyerek dolaşmaya başlar.
En son, Taif’e sığınır. Yıllar önce Allah’ın Peygamber’ini kovan Taif’e.
Taif, bağlık bahçelik bir yerdi. İhtimal ki kendini suça azmettiren kadından aldığı servetle yaşar giderim, diye düşünmüştü.
Bir gün Taif’liler de topluca Müslüman olunca dünya Vahşi’ye dar gelmeye başlar.
Şefkat Peygamber’i, müslüman olması için mektuplar yazar.
Hangi insan çok sevgili amcasının katili ve bir savaşın kaderini değiştirerek kendisine bu kadar ağır bedel ödetmiş birisine şefkatle seslenebilirdi.
Ama O (s.a.v), Vahşi gibi bir katilden bile bir sahabe çıkaracak kadar merhamet sahibiydi.
Her mektupta geçmişte yaptığı vahşetleri ileri sürüyor, sürekli kaçıyor ve Sonsuz Nur’un gittikçe çölün her tarafını saran ışığını kendi karanlığından seyrediyordu.
İşte arabadaki radyonun Eyüp Sultan’dan yaptığı canlı yayında okuduğu ayet, Vahşi’nin bu kaçışının önünü kesiyor, artık ona dar gelen dünyada yere-ğöğe sığmayan varlığına bir yer açıyordu.
“Ey ömrünü israf eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”
Peygamber(s.a.v)’den, bu ayetin yazılı olduğu mektubu alan Vahşi, kaçış ızdırabına son verir ve Medine’ye gelerek, huzura çıkar. Güllerin ve Gönüllerin Efendisi (a.s);
“Sen Vahşi misin?”
“Evet”
“Amcamı nasıl öldürdün anlatır mısın?”
Vahşi’nin anlattıkları karşısında göz yaşlarını tutamaz, taze bir yara gibi kanar “ipeklere yumuşaklık bağışlayan” yüreği.
“Ne olur bana fazla görünme, seni her gördüğümde amcamı hatırlarım da korkarım sana karşı içimde bir burukluk olur.” diye buyurur Resulullah (a.s.).
Hazreti Vahşi için hicranlı yıllar başlar.
Sürekli direklerin arkasından, minberin gerisinden Güllerin Efendisi’ni gözler.
“Artık bana görünebilirsin” diyeceği günleri bekler.
Ama Gönüllerin Güneş’i bir gün bütün bütün gurup eder.
Hz Vahşi’ye “Bana görünebilirsin” sözünü demeden gitmiştir.
Hazreti Vahşi’nin geri kalan günleri, hep o büyük günahına kefaret aramakla geçer.
İslam’ın büyük bir bahadırını öldürmekten dolayı güneşin bağrında kızmış bir çöl gibi yanmakta olan yüreği ve bir cehennem gibi kaynamakta olan vicdanı birgün, kefareti için aradığı fırsatı bulur. Yemame Savaşı çıkar karşısına. Hazreti Halit’in ordusuna katılır.
Harp günlerce sürer.
Kılıçlar havada parlak kavisler çizmekte, düşman dalga dalga inananların üzerine gelmekte, yalancı Peygamber Müseyleme’nin askerleri, önüne gelenleri bir ekin tarlası gibi biçmektedir.
İkrime, Ebu Akil, Huzeyfe, Salim gibi nice bahadırlar bir bir doğranmıştır. Yemame sert bir kayadır. Binlerce Kur’an hafızı kırılmıştır. Savaşın bir anda seyri değişmiş, her tepeden bir münadi kaçan müslümanları yeniden gayrete getirmek için bağırmaktadır.
Çöl iyice kızmıştır. Ortalık toz dumandır. Göz gözü görmüyordur. Müslümanlar iyice sıkışmıştır. İşte tam o sırada Vahşi günlerden beri sabırla kalesinden çıkmasını beklediği Müseyleme’nin kalenin arka duvarından atlayarak kaçmaya çalıştığını görür.
“Ey kupkuru çölleri cennete çeviren Gül
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül…”
diyerek, yıllarca özenle sakladığı mızrağı fırlatır ve yalancı peygamberin işini bitirir. O mızrak, bir zamanlar İslam’ın en büyük bahadırı Hazreti Hamza’ya fırlattığı mızraktır.
Güneş, Yemame Çölün’ün titreşen sonsuz ufuklarında gurub etmektedir.
Hazreti Vahşi başını yere kor ve;
“ Ya Rasulallah artık görünebilir miyim? “ diye inler.
………………
Hayalim, radyoda okunan ayetin tatlı esintilerinde, Sonsuz Nur’un ikindi çölündeki renk ve ışık oyunlarında dolaşırken mahya ışıkları da yandı ve ezanlar minarelerden kanatlanmaya başladı.
Gün gitti…
Sanki sağımdaki solumdaki arabalar birer ikişer buharlaştı.
Yollar tenhalaştı.
Ben hala yollardayım…
“Ey ömrünü israf eden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affeder…”ayetinin, gözümün önünde mahyalaştığı o tenha yollarda…
Harun Tokak
Mescid-i Nebevî’ye Karşı Bir Edep Örneği Ekim 6, 2009

Nâbî, 1678 senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricâlinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber efendimizin aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı. Medîne’ye yaklaştıkları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu nâtı söyledi:
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
İmâdın açdı mevcûdât dü çeşmin tûtiyâdır bu.
Felekde mâh-ı nev Bâb’üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.
Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.
Nâtın açıklaması şöyledir: “Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin makâmıdır. Burası Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazîlet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir. Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren sürmedir. Gökyüzündeki yeni ay, O’nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmaktadır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve peygamberlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”
O yüksek rütbeli kişi, bu mısrâların ne mânâya geldiğini anladı. Hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve; “Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” dedi. Yûsuf Nâbî de; “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok.” dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Mâdem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz.” diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devâm ederek sabah ezânına yakın Mescid-i Nebî’ye vardı. Mescid-i Nebî’deki minârelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî’den evvel Nâbî’nin, “Sakın terk-i edebden…” diye başlayan nâtını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî, müezzine; “Allah aşkına,Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun nâtı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu. Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i ekrem bu gece Mescid-i Nebî’deki bütün müezzinlerin rüyâsını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezânından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medîne’ye girişini kutlayın.” Biz de Resûlullah efendimizin emirlerini yerine getirdik.” Nâbî ağlayarak; “Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.
Gül yaprağı Ekim 2, 2009

Uzakdoğu’da bir tapınakta tefekkür ve sohbet yoluyla bir grup mü’min hakikatı bulmaya ve yaşamaya çalışıyordu. Dışarıya kapalı, başkalarını hemen hiç kabul etmeyen bir topluluktu bu. Bu grubun en önemli özelliği, az konuşmak, hakikatleri ince bir dille ifade edebilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki “bilgelik arayıcısı” kapıda duran yabancıya baktı. Bir selâmlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
İçerdeki kişi bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Mesaj açıktı: “Yeni bir üyeyi kabul edemeyecek kadar kalabalığız!” Yabancı tapınağın bahçesine döndü, dalından kopup yere düşmüş bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki ev sahibi saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır. Bu sevgi ve dostluktu. Sevgi ve dostluğa ise her zaman yer bulunurdu.
Kaynağı Bilinmiyor
Hafız Fatma Eylül 24, 2009
İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, “Fatma”,
dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:
“Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum”. Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından
daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: “Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da…” O küçük
gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi:
“Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olcam der de başka bir şey demez. Bizim köyün
hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara Cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz
ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte.”
“Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin
kızınız önce Allah’a sonra bize emanet.”
Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı:
“Hoca hanim bu eller, gözler hep günahlı asil sizinkiler öpülmeye layık.”
“Estağfurullah teyze”, dedim. “O ahirette beli olur”.
Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. ‘Küçük
nasıl kalacak bu kadar buralarda’… Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.
Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada
bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün:
“Hocam hafız olmak içi Kur’ân’ı bitirmek mi lazım” diye sordu.
Bende:
“Tabi ki hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın.”
Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.
Derslerim arasında onlara sürekli Kur’ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın
gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:
“Hocam” dedi. “Fatma’nın annesi ona abdestle olmayanın hafızları dokunamayacağını söylemiş doğru mu?”
diye sordu.
Çok ilginç doğrusu. Maşallah dedim.
“Osmanlı zamanında atalarımız Kur’ân’a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış” dedim. Çok hoşlarına
gitmişti bu iş. Hepsi âdeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. ‘Görsünler’ dedim içimden,
bu yaşta buralara gelmişler. Allah’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu. Bu arada Fatma ara sıra
rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikce Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün
dersini 2 kez aksatınca sordum:
“Ne oldu yoksa anneni mi özledin?”
“Hayır”, dedi.
“Neden moralin bozuk? Sık sıkta hasta oluyorsun” dedim.
“Yanlış anlamayın, inan ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan çok
korkuyorum. Buraları terk edersem bana âhirette hesabını sormaz mı?”
Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla
izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan
doktor hanim:
“Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder” dedi.
Şaşkınlıkla:”Neden?” diye sordum. Bana:
“Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe “KANSER”.
Âdeta basımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafıma Rabbimin Rahmet sıfatı tecelli etmiş, şefkat
sarmıştı. Hastaneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi
dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:
“Hocam” dedi. “Azrail insanların canını alırken nasıldır?”
Ağlamamak içi zor tutum kendimi:
“Güzel bir sûrettedir, mümin kullara”, dedim.
Sevindi, sanki mırıldandı:
“Belki hafız olamam ama Elhamdülillah müminim” diye.
Şimdi anlamıştım bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak içi Kur’ân’ı
bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya
başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma
yanıma gelerek:
“Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız.”
“Ne demek nasıl kızarım sana”, dedim “Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya,
Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah”, dedim. Öyle sevindi ki sarıldı boynuma:
“Gerçekten ben simdi hafız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?”
Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma ne güzel bir kul olurdu.
Böylece
Fatma’yı Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta
içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu. Bir gün
sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:
“Hoca hanim Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz” deyince bende dayanamadım ağlamaya
başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:
“Size ölmeden önce sunu söylememi istedi”, dedi. Hıçkırarak: “Anneciğim hocama söyle Azrail söylediğinden de güzelmiş”
Mananın Avucundaki Beden Eylül 16, 2009

Fahr-i Kâinat Efendimizden (S.A.V.) aldığı mânevî emirlerle Anadolu’da akıl almaz kahramanlıklar sergileyen Battal Gazi’den sonra, özellikle on ikinci yüzyılda yoğunlaşan şanlı İslâm mücahidlerinin arasında, şehitliklerini başları bedenlerinden ayrıldıktan sonra da kılıç sallayarak tamamlayanlar bile vardır. Bu yüzden Alperenlerin birçoğu “kesikbaş” olarak yâd edilir. Milletimiz, başları kesildikten sonra bile bir süre savaşan bu velîlere içten bir inanç taşır.
Bedenin, yani maddenin her şey demek olmadığını ortaya koyan bu örnekler, Ulubatlı Hasan’ın surlara Türk bayrağını dikmesinde de adım adım yaşanmıştır. Ne üzerine dökülen kaynar yağlar; ne de vücuduna ardarda saplanan oklar, onun hayatına son vermemiş, aksine o mânânın; bedeni avuçlarında tutan gücünü teşkil etmiştir.
Ben kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış olan bir olayı size nakletmek istiyorum:
Kanser Hastahanesinde başhekimken, Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah’ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir’e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat karda mahsur kalmış. Bu yüzden hastalık, dönüşünden kısa bir süre sonra, kemik ve akciğerlerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz (başka organa sıçrama) dolayısıyla yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerlerindeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes olmak zorunda kalıyordu.
Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
-Doktor bey, dedi. Ben… size… dargınım.
-Niçin? diye sordum.
-Siz… dindar… bir… insanmışsınız… Niçin… bana… da, Allah’ı… ölümü… ve âhireti… anlatmıyorsunuz?
Dinî inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırmıştım. Onu üzmemeye çalışarak:
-Doktorlara ulaşmak kolaydır, dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak imân tedavisi için gönülden istek duymalısın…
Konuşmaya mecâli olmadığından ” ben o isteği duyuyorum” mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan imân tedavisi başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler, “hızlandırılmış öğretim” e dönüşmüştü.. Anlattığım imân hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatına bir hafta kadar kala:
-Doktor bey, dedi. Ben… ölürken… ne … söylemeliyim?
-Senin durumun çok özel, dedim. Kelime-i şehadet getirmek sana uzun gelir. O anı farkedince “Muhammed” (S.A.V.) de yeter.
O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.
Çok ıstırabı olduğu için Serap’a sürekli olarak morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde, annesi telefon ederek:
-Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor, dedi. Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.
Hemen evine gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste “Muhammed” diyemezsem?
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben, hiç âdetim olmadığı halde Cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın âcizliği hürmetine olacak ki, Salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.
Ertesi gün ona:
-Hiç korkma, dedim. İğneyi vurdurabilirsin.
Ve Serap, bir vedâ niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu sordu:
-Doktor bey… Azrail… bana… nasıl… görünecek?
-Kızım dedim. O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir.
Salı günü Serap’ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-Doktor bey, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı, dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat önce oksijen cihazını attı ve “yataktan kalkması imkânsız” denmesine rağmen kalkarak gusül abdesti aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey’e söyleyin, dedi. Azrail onun söylediğinden de güzelmiş.
Serap, son yolculuğunu işte böyle tamamladı.
Bu hâdiseyi, aile fertleriyle birlikte kaleme aldım ve onun son andaki mucizevî hallerini, bir zabıt halinde tesbit ettim.
Serap’ı rahmetle anarken, sizlere soruyorum:
Doğduğu andan itibaren “Ümmetî, ümmetî” diyen ve ümmeti için her zorluğa katlanan Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.), O’nun ismini söyleyebilmek için korkunç ıstıraplarına rağmen morfin yaptırmayan bir insanı, son nefesinde yalnız bırakır mı hiç?









