Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Yürekler Tutuşmadan Denizler Tutuşmaz… Aralık 5, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 3:52 pm

Bazen bunalırsınız. Çözümsüz problemlere yüreğiniz dolaşır, hiç kurtulamayacağınızı, çözümsüzlükte yitip gideceğinizi düşünür, karamsarlığa düşersiniz…

Biliniz ki, umutsuzluk insana yaraşan bir şey değildir. Müslüman ise, asla umutsuzluğa düşmeyen insandır. Çünkü, musibetlerden bile saadet çıkacağını her Müslüman bilir; bilmek zorundadır.

Hz. Yusuf`u kuyuya attıklarında, onun için her şeyin bittiğini düşünenler, bir süre Mısır`ın en önemli kişisi olarak ortaya çıktığını görünce kim bilir nasıl şaşırmışlardı!

Hz. İbrahim`in, günler sonra gülümseyerek ateşten çıktığı Nemrud`a söylendiğinde, kim bilir nasıl saçını başını yolmuş, duyduklarına inanmak istememişti!

`Görelim Mevla n`eyler

N`eylerse güzel eyler.`

İslam Dünyasının bugünkü haline bakıp dövünmeyin! Dün Hıristiyanlık Alemi İslam Dünyası karşısındaki geriliği sebebiyle dövünüyordu

Gün doğmadan neler doğar. Elinizden geleni yapın ve rahmetin tecellisini bekleyin.

İstanbul`un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, 1591`de (Sultan Üçüncü Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii… (Takkeci Camii, yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir)

Camiyi yaptıran Arakiyeci(keçeden takke yapan) İbrahim Ağa, (Bu ismi, bir yerde yanlışlıkla `Saraç Doğan` olarak yazdığımı hatırlıyor ve herkesten özür diliyorum) eski İstanbul`un Topkapı`sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedi bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu…

Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu:

`İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!` (Denizin yanması bile ihtimal dahilindedir) `Deniz tutuşur mu be, sen bu kafayla daha çok sürünürsün!`

Takkeci garibi çevresine aldırmıyor, çok çalışıyor, üçü-beşe katıp biriktiriyor, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ise, `Nemrud ateşini gülistana çeviren Allah, isterse deryaları da tutuşturur` diye söyleniyordu. (Tabii bu gerçeği idrak için, insanda, Takkeci İbrahim sabrı lazım)

Bir kandil gecesi, bağlı bulunduğu tarikatın şeyhi, rüyasına (şeyh rüyası yani) girdi ve hemen Bağdat`a gitmesini emretti: `Derhal Bağdat`a git gel.`

Sebebini düşünmek, gönül işinin akıl ve mantıkla bağlantısını bulmaya çalışmak, gönül erlerinin derdi değildir: Onlar ihlas ile buyruğa koşarlar.

Takkeci İbrahim Ağa da öyle yaptı. Hemen o gün Bağdat yoluna düştü. Bin türlü zahmetten sonra şehre girdi. Yorgundu, bitkindi, ama ümit doluydu. Hanın avlusundaki tahta peykeye kıvrıldı. Gözlerini kapatmak üzereyken, yaşlı hancı dikildi başına:

`Hayrola yolcu, nereden gelip nereye gidersin?`

`Darülhilafe`den` diye cevap verdi Takkeci, `Asitane`den, Dersaadet`ten (İstanbul`un isimleri) geliyorum.`

`Hayırdır inşallah, geliş sebebin nedir?`

Önceleri söylemek istemedi, ama hancı o kadar ısrar etti ki, rüyasını anlatmak zorunda kaldı. Rüya üzerine İstanbul`dan kalkıp Bağdat`a geldiğini duyan yaşlı hancı kahkahayı bastı:

`Hay akılsız! Hiç rüyaya ümit bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masarıf yapılır mıı Ben dahi geçenlerde bir rüya gördüm. Rüyama giren nur yüzlü bir ihtiyar, `İstanbul`a git, Topkapı`daki kulübesinde Takkeci İbrahim Ağa diye biri yaşar, onu bul, odunluğunda bir küp Bizans altını gömülüdür, al keyfince yaşa` dedi. Ama rüya ile amel edilmez dedim, hiç üstünde durmadım.`

Hancıyı dinlerken, Arakiyeci İbrahim Ağa`nın gözleri parlamış, tüm yorgunluğu geçmişti. `İşte şimdi derya tutuştu!` diye düşünüyor, tatlı tatlı gülümsüyordu.

Gece demeden, gündüz demeden, yağmurdu, güneşti dinlemeden İstanbul`a döndü. Evinin odunluğunu kazdı. Altın dolu küpü topraktan çıkardı. Camiini inşa etti…

`Arakiyeci İbrahim Ağa Camii`, hedefe kilitlenmenin, sabrın ve sebatın sembolü olarak hala duruyor.

Düşünüyorum da, Arakiyeci İbrahim Ağa, şartların elverişsizliğine, imkanlarının azlığına bakıp cami yaptırma emelinden vazgeçseydi… Bağdat`a kadar gitmese, bu zahmeti göze almasaydı da köşesinde yalnızca dua ederek bekleseydi, emeline nail olabilir miydi?

Eğer imkanlarınızı, hatta dünyanızı aşan büyük hedefleriniz, kalıcı emelleriniz varsa…

Eğer sizi hedefinize ulaştırıp emellerinizi gerçekleştirecek sabra, sebata, ihlasa, gayrete sahipseniz…

Ve eğer bu uğurda bazı çilelere, dertlere, yorgunluklara, güçlüklere, sıkıntılara katlanmayı göze alabiliyorsanız…

Rahmet tecelli eder ve hedefinize ulaştırılırsınız.

Yavuz Bahadıroğlu

 

‘BEN SENİ BIRAKMAM!..’ Aralık 4, 2009

 

 

Kış, bütün tepelerde zaferini ilan etmeye hazırlanmaktadır.

Bir Mehmetçiğin yanık sesi can verir, Bilal-Habeşi’nin minaresine.

Öğle Namazı vecd içinde kılınır, herkes, tarihi bir gün yaşandığının farkındadır.

Paşa, ağır ağır kalkar, yerinden. Büyük bir al bayrağı sarar göğsüne.

Kendisine çevrilen gözlerin aydınlığında çıkar minbere.

Nefesler tutulmuştur.

Yiğit yüzlü Paşa’nın gök gürlemesini andıran sesi düşer sessizliğin ortasına.

“Ey Nas..! Aha şurada, kabrinde diri olan Peygamber(sav)’in huzurunda söz veriyorum ki, son nefer, Medine’nin enkazında ve nihayet yeşil türbenin altında kan ve ateşten dokunmuş kefeniyle gömülmedikçe, al bayrağı, Yeşil Kubbe’nin üzerinden hiçbir güç indiremeyecektir.

Kardeşlerim, evlatlarım! Söz verelim Allah’a, söz verelim huzurunda bulunduğumuz Rasulllah (sav)’a,

Ya Rasulallah biz seni bırakamayız!”

Gökler gürlemiş, yer yerinden oynamıştır.

“Biz seni bırakmayız” sesleri kubbelerde çınlar. Herkes sevinç ve göz yaşları ile birbirine sarılır. Sanki “Süleymaniye’de bir bayram sabahı”dır.

Paşa son sözleriyle birlikte kendinden geçer ve ayıldığında kendisini Mehmetçiklerinin kucağında bulur.

Artık, Rasulullah(sav)’ın huzurunda er de kumandan da birdir,herkes Muhammed ümmetidir.

 

***

1918′in hicran dolu günleri…

Vefasızlığın ve vahşetin bu kadarından milletçe ürperdiğimiz, hayret ve dehşetten donakaldığımız günler.

Dünkü bahçelerimizdeki çiçeklerin zehir saçtığı, “dostların düşmanlarla barışıp” gittiği, umutların bir bir söndüğü günler…

Mondros Mütarekesi’yle İtilaf Devletlerinin komutanlarına, bütün cephelerde yokluk, yoksulluk içerisindeyken bile kahramanca savaşan, muhafız kıtalardaki askerlerimizi hasta ve yaralılar da dahil olmak üzere kendi ellerimizle sayarak teslim ettiğimiz o hicranlı yıllar…

Filistin, Lübnan, Suriye, hatta Irak ve bütün Arabistan’ daki muhafız kıtalar teslim olmuş, bir Medine Muhafızları direniyordu.

O kadar…

Uzaklarda, çok uzaklarda özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştı.

Yeşil Türbe’nin üstündeki al bayrak…

Cihan harbinin sonunda, bütün bir milletin; “Eyvah bunca şehide bunca acıya rağmen artık her şey bitti” feryadıyla umutsuzluğun koyu karanlığına gömüldüğü günlerde, Peygamber Şehri’nin semasında, bir fecir yıldızı gibi doğan;

“ Hayır! Allah’ına güvenen bir milletin şan ve şerefi bitmez” sadasıyla sayhalaşan bir ses vardır.

Bu ses, Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın sesidir:

“Ya Rasulallah (sav) ben seni bırakmam”

Bütün cepheler bozulmuş, Fransız ve İngiliz gemileri İstanbul önlerine kadar gelmiştir.

Yolcuların sağdan soldan topladıkları odunlarla güç bela yol alabilen Hicaz Trenleri, yer yer bombalanmış olan demir yolundaki hasarlar yüzünden Anadolu’nun yardımlarını taşıyamıyordu.

Trenler yorgundu…

Askerler yorgundu…

Anadolu’nun yüreği yorgundu.

Açlık susuzluk ve salgın hastalıklar Medine’yi savunan Mehmetçikleri perişan ediyordu.

Açlıktan çekirge yemeye başlayan asker her geçen gün kırılıyordu.

Susuzluktan dilleri sarkmış develerin alev gibi kızgın kumlara yatarak çıkardıkları homurtulara can dayanmıyordu.

Bir katre su için mataraların ağzına yapışan dudaklarda son umutlar da sönüyordu.

Fahreddin Paşa, her gün kefenine bürünüp, başına beyaz bir sarık sararak Ravza-yı Tahire’yi kendi eliyle temizliyor, al bayrağa baktıkça bir gün indirileceği ihtimalinden dehşet duyuyordu.

Koskoca imparatorluk bakiyesi olarak Anadolu dışında sadece Peygamberimiz (s.a.v)’in gölgesindeki son Türkler vardı.

Fahredin Paşa, İstanbul Hükümeti’nden gelen üst üste emirlere ve İngilizlerin yoğun baskısına rağmen, 700 kadar subay ve 6000 kadar da kahraman askeriyle Medine müdafaasına devam ediyordu.

Ne hicrandır ki artık Osmanlı Güneşi, yavaş yavaş vadilerden, dere yataklarından, bağlardan, bahçelerden çekilmekte, ufuklar, koyu kızıl bir siyaha boyanmaktadır.

Bütün ikmal yolları kesilmiş, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar dayanılmaz bir hal almıştır. Hiç kimse de dayanacak takat kalmamıştır.

Yavaş yavaş ordunun içinde de bozulma başlamıştır.

En yakın silah arkadaşları, Paşa’nın gözlerinin içine bakarak, teslim olunması gerektiğini söylemektedir.

Yolun sonu görünmüştür.

Fahreddin Paşa; “O halde hazırlanıp yola çıkmak zamanı gelmiştir’ diyerek, kahraman mehmetciklerine ve silah arkadaşlarına gözleri yaşartacak pek hazin bir “Allaha ısmarladık, hakkınızı helal edin” mesajı yayınlar.

Eşyalarını toplamak için girdiği makam odasındaki her bir eşyaya dokundukça yüreği kopar.

Ayrıldıktan aylar sonra bile Arapların;

“İşte şu kapıdan girermiş, bak bak şu odada otururmuş, dışarı çıktı mı kimse yanına yaklaşamazmış, boyu da herkesten uzunmuş, atına bir bindi mi kimse yetişemezmiş, hecine de binermiş, yalnız Harem-i Şerif’e mutlak yayan gidermiş, imamlık ettiği de olurmuş, sesi de çok güzelmiş, bir Kur’an okurmuş ki ya selam, Arapça da bilirmiş, bilmediği bir dil yokmuş…’diyerek efsaneleştirdikleri, kahraman Paşa’nın teslim kararıyla, Cihan Harbi’nin, Osmanlılık namına en şanlı bir sahifesi daha kapanmaktadır.

Makam arabası en son ve en zor görevini ifa etmeyi bekleyen düşünceli bir küheylan gibi kapının önünde öylece durmaktadır.

Odasındaki masasından kalkar, dışarı çıkar. Uyur gezer gibi bir hali vardır. O efsanevi Paşa gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmiştir.

Yorgun ve bitkindir.

Karşısında renkleri atmış, boyunları bükülmüş, nefesleri kesilmiş vaziyette selam duran her rütbeden silah arkadaşlarıyla sarsıla sarsıla ağlayarak kucaklaşır.

Manzara cidden pek hazindir.

Daha fazla dayanamaz ve emektar şöförüne, Ravza-yı Tahireye sürmesini emreder.

Ravza’nın gümüş parmaklığının önüne gelince kendinden geçercesine duaya dalar.

Ardındaki yaverine döner ve ‘Burada kalıyoruz’ der.

“Ya Rasulallah(sav)! Ben, seni korumaya gelmiştim; ama beni korumak da sana düştü” diyerek Rasulullah(sav)ın komşuluk ve sıyanetine sığınır.

Durumu öğrenen komutanlar şaşırırlar. İngilizler anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Paşanın teslimini şart koşmaktadır..

Hep birlikte Ravza-yı Tahire’ye gelirler. Paşa bu çok sevdiği silah arkadaşlarını Ravza’da ayakta karşılar.

Dil dökerler, ‘Kader paşam, siz elinizden geleni yaptınız, kimseye nasip olmayacak bir kahramanlık ve fedakarlık gösterdiniz’ derler.

Paşa granitten bir kaya gibi sessizdir. Sanki söylenenlerin hiçbirisini duymuyor, yalvaran gözleri görmüyordu.

Ve Peygamber’in huzurunda Medine müdafaasının en hazin sahnesi yaşanır.

Komutanlar, birbirlerine bakışırlar. Önceden karalaştırdıkları gibi hep birlikte Paşa’nın üzerine atlayıp kıskıvrak yakalarlar ve Paşa’nın sıkıca tutunduğu ellerini gümüş parmaklıklardan koparırlar. Paşa da komutanları da göz yaşlarına boğulur..

Ne hazindir ki Peygamber’ini korumak için Medine’ye gelen bu kahraman Paşamız kendi emrindeki komutanlar tarafından İngilizlere teslim edilir.

Anadolu dışındaki son bayrağımız da böylece iner ve son umut ışığımız da söner.

Alem-i İslam’in üzerine koyu bir karanlık çöker ve bütün sesler kesilir:

“Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum

Duyan yok ses veren yok, bin perişan yurda baş vurdum”

Ufkun yüzünde akşam güneşi bir volkan gibi tutuşurken, iri yeşil kertenkelelerle, dağ kedilerinin av gözledikleri kızgın kayaların üstünde böceklerin kulakları sağır eden, ağıt gibi açık hava konseri başlar.

Son kutsal karakolun efsane komutanı karanlıkları yırtan “ya leyl” sesleri arasında ayrılır Medine’den.

“Ya leyl” sesleri hiç bu kadar yakışmamıştır yanık çöl gecelerine.

Esir bir komutan olarak ardına baka baka, gözlerinden kanlı yaşlar aka aka Medine’den ayrılırken şu sözler dökülür dudaklarından.

“Ya Rasullah(sav) biz seni bırakamayız”

“Ben senin davanı bırakamam” diyerek yollara düşen, yüreği peygamber sevgisiyle dolu günümüzün ışık süvarileri, Fahreddin Paşaların kabul olmuş dualarıdır.

 

Harun Tokak

 

Tılsım Aralık 1, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 5:49 pm
Tags: , ,

Anadolu’dan ayrılalı henüz birkaç ay olmuştu. Doğrusu ayrılığın kendisine bu kadar dokunacağını tahmin etmemişti. Unutacağını hiç sanmadığı, geçen güze ait bütün motifleri takıp takıştıran o kış akşamında, şehir istasyonunun hüzünlü dekorunda sevdiklerine son defa sarılıp ayrılırken, tırnağının etinden sökülmesine benzer bir acı yaşatmıştı ruhuna. Ayrılık hüzünlü olmuştu…
Şimdi çok uzaktaydı. Kitaplardan, destanlardan, masallardan bildiği topraklarda. Soy soylayan, boy boylayan Dede Korkut diyarında. Anadolu’ya ruh veren Yesevî’nin ülkesinde… Dede korkut’un masallarındaki öze, Yesevî’nin eserlerindeki mânâya bağlılığın ifadesi olarak buralara açılan, artık sağır sultanın bile duyduğu okullar için gelmişti. 21. yüzyılın “düşmanlarınca korkulan, dostlarınca örnek alınan” Türkiye’sinin oluşmasına katkıda bulunduğuna inandığı okulların emrinde, bu mukaddes gâye için ter akıtmak istiyordu. İhtiras kıvamında bir istekti bu.

Şubatı utandırmayan bir kış yaşanıyordu. Bulunduğu vilayetin kışını Erzurum’un kışına benzetiyordu tanıdıkları. Kışın hatırı sayılırdı sahiden. Ama biraz sonra bineceği uçakla, bir okul ziyareti için gideceği yerin, “yazın bayıltan güzelliği, kışın ise öldüren ayazıyla” namlı bir yer olduğu söyleniyordu… “O ise bundan daha beter ayaz nasıl olur” diye söyleniyordu.

Gerçekten kendisine bunca yıl hizmet eden bedeni, hiç böyle bir soğukla tanışmamıştı bu güne kadar. Gözleri bu kadar kar beyazını hiç bir arada görmemişti. Uçaktan inip taksiye bininceye kadar geçen kısa sürede, donmak suretiyle ölünebileceğine, işte o zaman inandı.

Okulu geziyorlardı. Mahdut imkânları, buraların söyleyişiyle hararetin -40 derecede seyretmesine rağmen çalışmayan kaloriferleri, yanmayan ve ne zaman geleceği belirsiz elektriği görünce, bir an “yaşanmaz burada” diye isyan etti içinden. Gözü, gönlü, aklı çevresinde heyecanla pervane olan arkadaşlarına takıldı. İmrendi onlara… O eski binayı, cümle olumsuzluklara rağmen yepyeni bir aşkla okul kılan, sevgi mesaisi yapan arkadaşlarına gıpta etti. Nasıl tahammül ediyorlardı acaba? Tükenmeyen bu sabır gücünü nereden buluyorlardı? Gözleri parlıyordu hepsinin. Ateş gibiydiler. Tepeden tırnağa azim, serâpâ umuttular. Neydi bu işin tılsımı? ….

Gün akşama dönerken misafir edileceği eve hareket ettiler. Türkiye’den gelip, üniversitede okuyan, okulda da belletmenlik yapan gençler tarafından ağırlanıyorlardı. Dışarıdaki ayaza inat, etrafını sımsıcak bir sevgi hâlesi kuşatmıştı. Biraz sonra elinde çay tepsisiyle, kapıda bir delikanlı belirdi. Uzuna yakın boyu, düz kızıla çalan sarı saçları, masmavi gözleriyle buraların çocuğuydu. Çayı kendisine doğru uzatırken, ferah ve serin bir gülücüğe sarıp sarmaladığı pürüzsüz sayılabilecek bir şive ile “Ben Türkçe biliyorum.” dedi. Şaşkınlığını kapamaya uğraşan bir tebessümle “biraz konuş o zaman” diye cevapladı. Gündüz okulu gezerken kapıldığı düşünceleri keşfetmişçesine, masmavi bakışlarını gözlerine mıhlayıp “istemez misin” dedi çocuk, “dünya onların, ahiret bizim olsun!…” Kelimenin tam anlamıyla afalladı. Sanki ayıbı yüzüne vurulmuş gibi bütün hücrelerinin utanç kesildiğini hissetti. Arkadaşlarının sabır gücünün tükenmez kaynağı işte tam karşısındaydı. Haykırdı içine doğru, avaz avaz haykırdı:

“Asıl buralarda yaşanır, asıl buralarda yaşanmalı.”
Artık hüzün çok gerilerde kalmıştı.

Ali TOKUL

 

Allah namına olunca… Kasım 13, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 12:03 am
Tags:

 

Allah namına olunca… 

Hz. Ömer (ra) zamanında etkili, sözleriyle insanları âdetâ büyüleyen Cendî isimli güçlü bir şair varmış. Hem çalar, hem söylermiş. Söz sultanlarının yarıştığı o dönemde bayağı teveccüh kazanmış, çok da talebe yetiştirmiş. Gün gelmiş, 75 yaşına merdiven dayamış, tabiî ki eski sevgi ve ilgiyi göremez olmuş.Bir gün bir meclise girdiğinde hiçbir ilgi göremeyişi çok ağır gelmiş Cendî’ye. Yıkılmış, mahvolmuş. Bir türlü hazmedememiş. Üzüntüyle çekip gitmiş. Mezarlığa gitmeyi kurtuluş olarak görmüş Cendî. Bir mezar taşının dibine yığılıp sızlana sızlana “Ben ki senelerdir insanlara çaldım, söyledim. Önce alkış tutanlar şimdi görmezden geliyorlar. Ben de Allah için çalar, söylerim” diyerek içten yakarışlarla söylemeye başlamış. Öyle içli söylüyormuş ki Hz. Ömer’in (ra) kalbine ilham gelmiş: “Benim bir sevgili kulum var mezarlıkta. Ne istiyorsa, yerine
getir.” Hemen mezarlığa gitmiş Hz. Ömer. Onu karşısında görür görmez korkmuş Cendî. Hz. Ömer:
“Ben senin hal ve hatırını sormaya geldim. Allah bana ilham etti” deyince de rahatlamış.Cendi’nin intibaha gelmesine yetmiş bu sözler. Sazını kırıp, “Ben senelerdir halka çalıp söyledim. Kıymetim bilinmedi. Allah’a beş dakika söyledim beni sevdiği kullar defterine yazdı” diye sevinç çığlıkları atmış.

Ne mutlu Allah için yaşayabilen,

O’nun rızası istikametinde hareket edebilenlere! 

 

Ölecek miyim? Kasım 7, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 10:10 pm
Tags:

Ya Rabbi, tut ellerimden.

 

İki yaşındaki çocuğu hastaneye getirdiklerinde durumu iyi değildi. Anne-babası kaygılı gözlerle, tahlil ve filmlerini inceleyen doktoru beklediler. Sonunda, doktor yanlarına geldi. Tane tane anlattı durumu onlara:

“Kızınızın kurtulması mümkün. Ancak, bunun için, en kısa sürede, bu hastalığı daha önceden geçirmiş birini bulup, ondan kan nakli yapmak gerekiyor.”

Anne-babanın yüzünde birden bir ümit ışığı yandı. Çünkü beş yaşındaki oğulları da bebekken bu hastalığı geçirmişti ve daha sonra mucize eseri iyileşmişti. Bunu doktora söylediler. Doktor da ümitlenmişti.

Ancak, bu kan nakli için minik delikanlının ikna edilmesi gerekiyordu. Doktor, karşısına oturttuğu çocukla, büyük bir adamla konuşuyormuş gibi konuştu ve ona durumu anlattı. Küçük kardeşine kanını vermek ister miydi?
Çocuk bir müddet düşündü
,  sonra derin bir nefes alıp:

“Kardeşim kurtulacaksa, kanımı veririm.” dedi.

Gerekli işlemler hemen yapıldıktan sonra, çocuğu kardeşinin yattığı odaya götürdüler. Kanı alınıp doğrudan hasta kardeşine aktarılacaktı. Kan nakli sırasında minik delikanlı kardeşinin yüzüne baktı sürekli. Onun yanaklarına renk gelirken, kendisinin yüzü soldukça soluyordu. Sonunda gülümsemesi de söndü.

“Hemen mi öleceğim?” diye sordu titrek bir sesle doktora.

Doktor ona, ölmesinin söz konusu olmadığını anlattı.

Ama odayı dolduran büyükler, küçük çocuğun küçük yanlış anlamasının gerisindeki büyük ruhu görerek gözyaşlarına engel olamadılar.

Minik delikanlı, vücudundaki bütün kanın alınıp kardeşine verileceğini zannetmiş, buna rağmen kardeşini kurtarmak için kendi canını feda etmek istemişti…

 

 

Yiğit koçlar gibi Ekim 27, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 11:41 pm

1988'de Fethullah Gülen Hocaefendi, Memduh Ongan'a, "İman ve Kur'an hizmetlerine bir zarar gelmesin, gelecekler kendisine gelsin, diye, baban Abdülkadir Hoca, paratoner olmak için Allah'a dua edip kurban olmak istedi. Trafik kazasında yanarak vefat etti." diyerek babasının taşıdığı yüce ruhu ve derin fedâkârlık anlayışını anlattı.

1988′de Fethullah Gülen Hocaefendi, Memduh Ongan’a, “İman ve Kur’an hizmetlerine bir zarar gelmesin, gelecekler kendisine gelsin, diye, baban Abdülkadir Hoca, paratoner olmak için Allah’a dua edip kurban olmak istedi. Trafik kazasında yanarak vefat etti.” diyerek babasının taşıdığı yüce ruhu ve derin fedâkârlık anlayışını anlattı.

Memduh da kendisinin aynı şekilde kurbanlık olmasını bir dua gibi ifade etti. Hocaefendi “Öyle söyleme” diye çıkıştı… Ama çok geçmeden Kurban Bayramı’nda, kurban işleriyle yorgun argın uğraşırken, bir trafik kazasında vefat etti. O da yiğit koçlar gibi duasının istikametinde Hakk’a yürüyüp gitti…

Krizlerin ülkemizi çok çetin biçimde sardığı günlerde on tane melek trafik kazasında Hakk’a yürüdü, birçoğu da yaralandı… Telefonda vefat edenlerden birisinin babası derin bir tevekkülle olanları anlatırken “Şimdi hastanedeyim, merhumenin yaralı arkadaşlarını ziyaret ediyorum. Kolları kopan, gözü görmez olanlar var. Ama çok metinler… Hatta, “El uzatılmak gerekenlere gerektiği gibi ellerimizi uzatamadığımız için herhalde bizden alındılar.” diyorlar. Bizim de orada işimiz vardı. Ama gidip gitmemekte tereddüt vardı. Öbür işimiz olsa da olmasa da gitmemiz gerektiğini düşündük.

İlk iş olarak hastaneye gittik. Bir tanesi kalmıştı. Yarısından kolu kopmuştu, gözü sarılı idi. İtalya’da yaşayan psikolog bir arkadaşla yanına girdik. Sanki müjde almış gibi gözleri gülümsüyordu. Hal hatır sorduktan sonra ben dışarı çıktım. Babası ile konuşmaya başladım. Bana sayfalar dolu adresleri gösterdi ve “Ben meseleyi yeni anlamaya başladım. Kimler gelmedi ki… Allah razı olsun ziyaret edenlerden.” dedi. Kolu tamamen kopmuş olan evlerine çıkmıştı. Onun adresini öğrenmeye çalışıyorduk. Psikolog arkadaşımız ağlayarak hasta odasından çıktı. “Bu ne duygudur Allah’ım!” diyordu. “Hayrola, bir şey mi oldu?” diye sordum. “İtalya’da genç bir kızın yüzünde sivilce çıksa, dünyası yıkılır, doktorlara, psikologlara koşar… Şu yavrunun söylediklerine bak. Bu ne şuurdur ya Rabbi!..” diyordu. Kendisine İslamiyet’in bahşettiği mazhariyeti söyleyince “Biz böyle bir şeye lâyık mıyız?” demiş… Oradan adresi bulup öbür yaralının ziyaretine gittik. Ev kalabalıktı… Babası, Arapça aslına uygun şekilde bir kudsî hadis okuyarak, “Cenab-ı Hak, kaderine inanmayan, verdiği musibet ve belâya sabretmeyenlerin kendilerine başka bir rab aramaları gerektiğini, beyan buyuruyor. Biz Rabb’imizden râzıyız!” dedi. Erzurumlu olduklarını anlayınca, 1972′de yanarak vefat eden Manisa Karaköy Kur’an Kursu hocası Abdülkadir Ungan’dan bahsetmek istedim. Bir kenarda oturan ve merhum Osman Demirci Hoca’mıza benzeyen birisi de “Bizim Abdülkadir Hocalar da yanan minibüsün içinde tekbir getire getire canlarını verdiler!” dedi. Ben, “Tam da ben de onlardan bahsediyordum.” dedim. ‘Benim kulağım pek duymadığı için ne dediğinizi anlamamışım.” dedi. Kolu tamamen kopanın dedesi imiş. Sonra yaralının odasına gidip ziyaret ettik. Aynı metaneti ve güleç yüzlülüğü orada da gördük. Elimde Hastalar Risalesi’nden mülhem yazılmış “Şifa Çiçekleri” kitapçığı vardı, imzalayıp hediye ettim… Bizim tesellimize ihtiyacı yoktu. Aslında bizim nasihata ihtiyacımız vardı. Bu hususta bütün aile bir numûne-i imtisaldi. Bize, kadere imandaki güzelliği, itikadın derinliğindeki sırrı gösterdiler.

Mânevî olarak da ülkemiz üzerindeki simsiyah âfet ve musibet bulutlarının silinip giderek İlâhî rahmetin tebessüm edişinin emarelerine şâhit olduk. Cenab-ı Hakk’ın derin hikmet ve sırlarının zevkini idrak ettik. a.aymaz@zaman.com.tr

 

Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı Ekim 27, 2009

Kategori: M. Fethullah Gülen, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:28 pm
Tags: ,

 

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, risalelerden dersler yapmaktadır. 1956 senesinde bir gün Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de, kendisinin yapmış olduğu çarşamba sohbetlerine isterse gelebileceğini söyleyerek davet eder: “1956′da tanıştık, 1966 yılına kadar beraber iman ve Kur’an’a ait hakikatleri okuduk.

Bu süre içinde aramızda tatlı bir uhuvvet ve muhabbet teessüs etmişti. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanları tahattur ettikçe kendimi firdevsî bir saadet içerisinde hissediyorum. Hocaefendi, daha gençliğinde ilim ve hikmetin feyyaz bir âşığı idi. Hilkaten dürüst, halim, iffetli bir genç idi. Müşfik ve merhametli idi. Her nutku bir belagat ve fesahat şaheseriydi. Hocaefendi, bizden bin adım ileri attı. Hariçteki hizmetleri ile de milletimizin dışarıdaki itibarını artırdı.”

Kırkıncı Hocaefendi, devam ediyor: “Bazen cumaları müftü efendiden izin alarak herhangi bir camide vaaz ederdi Hocaefendi. Sabahtan öğleye kadar risaleden bazı yerleri çalışır, kürsüye çıkar, kekelemeden konuşurdu. Bak ben kekeliyorum ama onda kekeleme yok. Öyle bir hafızası var ki, 1966′ya kadar beraber bulunduğumuz her şey hafızasında. Onun vaaz ve nasihatlari en duygusuz insanı bile heyecana getirip ağlatır. Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı. İbadetine düşkündü, geceleri teheccüd namazını kılar ve secdeye kapanarak saatlerce bu millet için dua ederdi. Dalalet ve sefahat girdabına düşen, dinî ve millî seciyelerini kaybeden gençlerimiz için ağlar ve necatları için halisane niyaz ederdi. İslamiyet’in neşr ve tebliğini farz telakki eder ve bunu ifaya çalışırdı. Bu çalışmasında da muvaffak oldu.

Onun en bariz meziyetlerinden birisi de vatan ve milletini çok sevmesi idi. Kendisi için değil, milleti için yaşar ve düşünürdü. Yüzlerce ve binlerce gencin fazilet ve irfanına vesile olmuştur. Bu ağır vazife, genç yaşta saçlarının ağarmasına sebep olmuştur.”

Kürsü- Zaman

 

Unutamadığım bir minnet hatırası Ekim 27, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 11:14 pm

Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir

Minnet etmenin de kendi içinde dereceleri vardır. Meselâ bazıları bu tür duyguları iradeleriyle bastırır ve dışarı vurmazlar. Bu bir ölçüde şâyân-ı takdirdir. Çünkü en azından başa kakmak suretiyle insanlar rencide edilmemiş ve bilfiil günaha girilmemiş demektir.

Bazı kimseler de vardır ki içlerindeki o sevimsiz ve nahoş duyguları saklayamaz, kontrol altında tutamaz, o ölçüde olsun iradelerinin hakkını veremezler. Bu duruma bir misal olması açısından şu an aklıma gelen bir hatıramı sizinle paylaşmak istiyorum:

El ele, omuz omuza sa’y ü gayrette bulunan bir heyetin samimi gayretleri neticesinde, Cenâb-ı Hakk’ın ilim-irfan hayatımıza lütfettiği bir müessesenin açılış merasimine davet edilmiştim. Tören esnasında konuşma yapanlardan birisi yapılan hizmetlerden bahsederken; “Bugüne kadar bu işleri, bu hizmetleri “bizdeniz” ettik, eyledik, ulaştırdık…” gibi sözler söyledi. Hem ifade, hem de muhteva yanlışlığının iç içe girdiği böyle nahoş bir durumdan şahsen çok utanmıştım. Evvela bildiğiniz üzere “bendeniz”, lisanımızda kendinden bahsetme mecburiyetinde kalındığında başvurulan, mahviyet ve mahcubiyet edalı bir sözdür ve “kul, köle” mânâsına gelen “bende” kelimesinden türetilmiştir. Yani “bendeniz” derken “kulunuz, köleniz” kastedilmektedir. Böyle olunca “bizdeniz”in kelime ve ifade açısından bir mânâsının olmadığı, yanlış bir kullanım olduğu açıktır. Konuşma esnasında iddialı tavır ve üslûptan kaçınılabilseydi, yanlış kullanım da olsa mahviyet ve tevazuu çağrıştıran “bizdeniz” kelimesi belki o ölçüde sevimsiz düşmeyecekti. Fakat âdeta denizin dalgalanmasını hatırlatırcasına bir üslûpla -hafizanallah- oradaki insanlara karşı bir iddia, bir başa kakma tavrı vardı ki, doğrusu o tablo gönlümde sevimsiz ve yaralayıcı bir iz bırakmıştı. Hâlbuki biliyoruz ki Allah dilerse o işi bir başkasına yaptırırdı. Eğer O, bu şerefi bir kuluna lütfetmişse, kanaatimce, Alvar İmamı’nın dediği gibi “Değildir bu bana layık bu bende/Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” denmeli ve “Nasıl oluyor da Allah bizim gibi kırık dökük insanlarla böyle sağlam işleri gördürüyor?” anlayışı içinde hamd ü sena duyguları dile getirilmeliydi. Neredeyse üzerinden kırk sene geçmiş olmasına rağmen bir mânâda çiğ sayılabilecek, yaralayıcı, insanın içini kanatan ve yanlış bir ifadeyle ortaya çıkmış bu yanlış mazmûnu maalesef unutabilmiş değilim. Unutamadım ve mevzuun ehemmiyetini anlatabilmek için böyle bir hatırayı sizinle paylaşmış oldum. Böyle yapmakla hata ve günaha girdiysem rahmeti sonsuz Rabb’imden beni bağışlamasını dilerim.

Şimdi bu hatıra perspektifinden konuya bakacak olursak, diyebiliriz ki muhatabı minnet altında bırakacak iddia, tavır ve beklentilerden mümkün olduğunca sakınmamız gerekir.

Zaman

 

“Görünebilir miyim Ya Rasulallah?” Ekim 6, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:22 pm
Tags: ,

Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Gün gitti, gidiyor…

Herkeste tatlı bir telaş…

Güneş, insanların bir an evvel iftar sevincine kavuşmalarını ister gibi, gün boyunca rahvan giden alev topu atını dehlemiş kızıl ufuklarda kayboluyor.

Az sonra akşam ezanları, oruç tutmuş bir insan gibi solgun ve dingin duran minarelere can verecek, mahyaların ışıkları yanacak.

Ben yollardayım…

Acelem de yok. Nasıl olsa iftariyeliklerim yanı başımda bana bakıp duruyor.

Bu vakitte yolculuğu severim. Ezanla birlikte önünüzdeki arabalar birer ikişer buharlaşır ve yollar birden hiç umulmadık bir şekilde tenhalaşır. Yollar, benim gibi üç beş geç kalmışın olur.

Arabanın radyosu, Eyüp Sultan’dan canlı yayında; bir hafız Kur’an okuyor.

“ Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Ömrü israf etmek derdinden ben de muzdaribim. Bu yüzden gurub vakti radyodan bu ayeti dinlerken tatlı bir esintinin ruhumda gezindiğini hissettim.

O akşam vakti, herkes sofralarının başında iftar ânını beklerken ben “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz…” ayetinin takip ışığında tatlı bir yolculuğa çıktım.

Bu ayetin iniş sebebi, Elmalılı gibi bazı müfessirlere göre , Hazreti Hamza’nın katili Vahşi’dir.

Uhud Savaşı’nda, özgürlük ve servet vadiyle Peygamberin amcasının katili olan Vahşi…

Vahşi’ye özgürlük ve servet vadedenler, kartallardan, kurtlardan önce Hz. Hamza’nın başına üşüşüp, acı ve öfkelerini, onun kulak ve burnunu keserek, kalbini yerinden sökerek almaya çalışırlar.

Bu öyle insanlık dışı bir katldir ki, Tebük’te taşlandığında, Mekke’den sürüldüğünde beddua etmeyen Allah’ın Peygamberinin (a.s.) dudaklarından, amcasının yetmiş parçaya ayrılmış cesedi karşısında ;

“Ben de onlardan yetmiş kişiyi öldüreceğim” sözleri dökülmüştür.

Fakat anında gökler dile gelmiş ve;

“İlle ceza vereceksen misliyle… Sabrederseniz Allah sabredenleri sever” ayeti inmiştir.

Hazreti Hamza’nın şehit olmasının bedeli ağır olur.

Allah’ın Arslanı’nın kanını taşıyan o mızrak, Vahşi’ye özgürlük kapılarını aralamış, onu servet sahibi yapmıştır. Ama Vahşi hiçbir zaman o özgürlüğün tadını çıkaramaz ve o serveti hiçbir zaman harcayamaz.

Canilerin gasbettiği hürriyetini eline almış ama yalnız insanlığa ait olan fıtri hürriyeti kaybetmişti. Artık ebedi bir köle gibi çöllerde adını gizleyerek dolaşmaya başlar.

En son, Taif’e sığınır. Yıllar önce Allah’ın Peygamber’ini kovan Taif’e.

Taif, bağlık bahçelik bir yerdi. İhtimal ki kendini suça azmettiren kadından aldığı servetle yaşar giderim, diye düşünmüştü.

Bir gün Taif’liler de topluca Müslüman olunca dünya Vahşi’ye dar gelmeye başlar.

Şefkat Peygamber’i, müslüman olması için mektuplar yazar.

Hangi insan çok sevgili amcasının katili ve bir savaşın kaderini değiştirerek kendisine bu kadar ağır bedel ödetmiş birisine şefkatle seslenebilirdi.

Ama O (s.a.v), Vahşi gibi bir katilden bile bir sahabe çıkaracak kadar merhamet sahibiydi.

Her mektupta geçmişte yaptığı vahşetleri ileri sürüyor, sürekli kaçıyor ve Sonsuz Nur’un gittikçe çölün her tarafını saran ışığını kendi karanlığından seyrediyordu.

İşte arabadaki radyonun Eyüp Sultan’dan yaptığı canlı yayında okuduğu ayet, Vahşi’nin bu kaçışının önünü kesiyor, artık ona dar gelen dünyada yere-ğöğe sığmayan varlığına bir yer açıyordu.

“Ey ömrünü israf eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Peygamber(s.a.v)’den, bu ayetin yazılı olduğu mektubu alan Vahşi, kaçış ızdırabına son verir ve Medine’ye gelerek, huzura çıkar. Güllerin ve Gönüllerin Efendisi (a.s);

“Sen Vahşi misin?”

“Evet”

“Amcamı nasıl öldürdün anlatır mısın?”

Vahşi’nin anlattıkları karşısında göz yaşlarını tutamaz, taze bir yara gibi kanar “ipeklere yumuşaklık bağışlayan” yüreği.

“Ne olur bana fazla görünme, seni her gördüğümde amcamı hatırlarım da korkarım sana karşı içimde bir burukluk olur.” diye buyurur Resulullah (a.s.).

Hazreti Vahşi için hicranlı yıllar başlar.

Sürekli direklerin arkasından, minberin gerisinden Güllerin Efendisi’ni gözler.

“Artık bana görünebilirsin” diyeceği günleri bekler.

Ama Gönüllerin Güneş’i bir gün bütün bütün gurup eder.

Hz Vahşi’ye “Bana görünebilirsin” sözünü demeden gitmiştir.

Hazreti Vahşi’nin geri kalan günleri, hep o büyük günahına kefaret aramakla geçer.

İslam’ın büyük bir bahadırını öldürmekten dolayı güneşin bağrında kızmış bir çöl gibi yanmakta olan yüreği ve bir cehennem gibi kaynamakta olan vicdanı birgün, kefareti için aradığı fırsatı bulur. Yemame Savaşı çıkar karşısına. Hazreti Halit’in ordusuna katılır.

Harp günlerce sürer.

Kılıçlar havada parlak kavisler çizmekte, düşman dalga dalga inananların üzerine gelmekte, yalancı Peygamber Müseyleme’nin askerleri, önüne gelenleri bir ekin tarlası gibi biçmektedir.

İkrime, Ebu Akil, Huzeyfe, Salim gibi nice bahadırlar bir bir doğranmıştır. Yemame sert bir kayadır. Binlerce Kur’an hafızı kırılmıştır. Savaşın bir anda seyri değişmiş, her tepeden bir münadi kaçan müslümanları yeniden gayrete getirmek için bağırmaktadır.

Çöl iyice kızmıştır. Ortalık toz dumandır. Göz gözü görmüyordur. Müslümanlar iyice sıkışmıştır. İşte tam o sırada Vahşi günlerden beri sabırla kalesinden çıkmasını beklediği Müseyleme’nin kalenin arka duvarından atlayarak kaçmaya çalıştığını görür.

“Ey kupkuru çölleri cennete çeviren Gül

Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül…”

diyerek, yıllarca özenle sakladığı mızrağı fırlatır ve yalancı peygamberin işini bitirir. O mızrak, bir zamanlar İslam’ın en büyük bahadırı Hazreti Hamza’ya fırlattığı mızraktır.

Güneş, Yemame Çölün’ün titreşen sonsuz ufuklarında gurub etmektedir.

Hazreti Vahşi başını yere kor ve;

“ Ya Rasulallah artık görünebilir miyim? “ diye inler.

………………

Hayalim, radyoda okunan ayetin tatlı esintilerinde, Sonsuz Nur’un ikindi çölündeki renk ve ışık oyunlarında dolaşırken mahya ışıkları da yandı ve ezanlar minarelerden kanatlanmaya başladı.

Gün gitti…

Sanki sağımdaki solumdaki arabalar birer ikişer buharlaştı.

Yollar tenhalaştı.

Ben hala yollardayım…

“Ey ömrünü israf eden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affeder…”ayetinin, gözümün önünde mahyalaştığı o tenha yollarda…

Harun Tokak

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=18557&y=HarunTokakPazar

 

Mescid-i Nebevî’ye Karşı Bir Edep Örneği Ekim 6, 2009

Kategori: Öykü- Anı — La Reverie @ 5:23 pm
Tags: , ,

medine_ Mescid-i Nebevî'ye Karşı Bir Edep Örneği

Nâbî, 1678 senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricâlinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber efendimizin aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı. Medîne’ye yaklaştıkları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu nâtı söyledi:

Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.

Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
İmâdın açdı mevcûdât dü çeşmin tûtiyâdır bu.

Felekde mâh-ı nev Bâb’üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.

Nâtın açıklaması şöyledir: “Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin makâmıdır. Burası Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazîlet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir. Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren sürmedir. Gökyüzündeki yeni ay, O’nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmaktadır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve peygamberlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”

O yüksek rütbeli kişi, bu mısrâların ne mânâya geldiğini anladı. Hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve; “Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” dedi. Yûsuf Nâbî de; “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok.” dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Mâdem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz.” diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devâm ederek sabah ezânına yakın Mescid-i Nebî’ye vardı. Mescid-i Nebî’deki minârelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî’den evvel Nâbî’nin, “Sakın terk-i edebden…” diye başlayan nâtını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî, müezzine; “Allah aşkına,Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun nâtı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu. Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i ekrem bu gece Mescid-i Nebî’deki bütün müezzinlerin rüyâsını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezânından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medîne’ye girişini kutlayın.” Biz de Resûlullah efendimizin emirlerini yerine getirdik.” Nâbî ağlayarak; “Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.