Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Yüzü Simsiyahtı…ama… Kendisi Boyamamıştı ki Ağustos 25, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 6:14 pm
Tags: , ,

Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:

– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?

– Asla!

– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?

– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de. Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır. Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:

– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.

Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:

– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır. Efendimizin gence emri:

– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.

– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..

– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.

Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta… Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir: – Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar! Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak! Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır… Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.

– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:

– Sen Saad mısın? buyurur.

– Evet, deyince de dua eder:

– Ceddine saadetler!..

Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar… Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:

– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!

Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:

– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!

Bir hayret nidası daha:

– Allahü Ekber!

Sonra döner, oradakilere hitap eder:

– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin.

Babasına da deyin ki:

– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü! Ve hayret nidaları birbirini takip eder:

– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..

 

 

Sahte Para ve Sahici Dua Ağustos 24, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 1:37 pm
Tags: ,

fırıncı

Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte paralar verseler de parayı alır, paranın sahte olduğunu anladığı halde parayı verene söylemez, istediği ekmeği verirdi. Etrafındakiler onun bu hâlini bilir, şaşırırlardı. Kimse onun neden böyle yaptığını anlamazdı. Nihayet ölüm vakti gelip çatınca fırıncı ellerini yüce dergâha açtı ve şöyle yalvardı:

“Ey Allahım, biliyorsun ki yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Şimdi ben de Senin huzuruna sahte taâtlerle geliyorum, ne olur onları yüzüme vurma.”

 

Osman Nuri Topbaş- Muhabbetteki Sır

 

Hz. Tâlhâ’nın (ra) Bahçesi Ağustos 24, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 11:13 am

Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe, olgun bir imana kavuşamazsınız. İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşuna gidenini bağışlayınız

 Sahabeler toplanmışlar, derin bir huzur ve mutluluk içinde Allah’ın Resûlünü (sav) dinliyorlardı. Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Âl-i İmran Sûresi’nden şu âyet-i kerimeyi okuyordu.

“Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe, olgun bir imana kavuşamazsınız. İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşuna gidenini bağışlayınız.”

(Âl-i İmran, 92)

Âyet-i kerimeyi büyük bir dikkat ve hassasiyetle dinleyenlerin içinde Ebû Tâlhâ’nın Medine’de Peygamberimizin mescidine yakın bir yerde, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan pek kıymetli bir bahçesi vardı. Sık sık dâvet ettiği Resûlûllah’a burada ikramda bulunurdu.

Bu zât derin bir çoşku içinde âyet-i kerimeyi dinledikten sonra ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Yâ Resûlûllah benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevgili olan, şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Bu andan itibaren Allah rızası için onu, Allah’ın Resûlüne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakire verebilirsiniz.”

Bu sözleri söyledikten sonra Ebû Tâlhâ, sevinçli ve neşeli bir hâlle kararını uygulamak için Mescid’den çıkarak bahçeye doğru gitti.

Ebû Tâlhâ’nın hanımı Rumeysâ, bahçedeki bir hurma ağacının gölgeliğinde oturmuştu. Tâlhâ, bahçe duvarına kadar geldi ama içeriye girmedi.

Onun geldiğini gören hanımı Rumeysâ:

“Ebû Tâlhâ, duvarın dışında ne bekliyorsun? İçeri gelsene” dedi.

Ebû Tâlhâ: “Ben içeri giremem, Rumeysâ, sen de eşyânı toplayıp dışarı çıkar mısın?”

Rumeysâ biraz şaşırdı:

“Neden, bu bahçe bizim değil mi?”

Ebû Tâlhâ:

“Hayır, artık bu bahçe bizim değil, şu andan itibaren Medine fukârasınındır” dedi. Sonra da, Hz. Peygamber’den dinlediği âyet-i kerimeyi ve verdiği kararını hanımına anlattı.

Rumeysâ hanım bu sözler karşısında, hiç tereddüt etmeden şunu sordu:

“İkimiz nâmına mı, yoksa sadece kendi şahsın için mi bağışladın?”

“İkimiz nâmına bağışladım” cevabını alınca da:

“Allah senden razı olsun Ebû Tâlhâ. Etrafımızdaki fakirleri gördükçe, ben de aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim; Allah bu hayrımızı kabûl buyursun, bekle öyleyse bahçeden çıkıp ben de yanına geliyorum!”

Buhâri, Müslim, Tirmizî

NOT: Bu bahçe şu anda genişletilmiş olan Peygamberimizin Medine Mescidinin hudutları içinde olup, kıblenin aksi istikametinde çıkış kapılarından birine yakın bir yerdedir. Mermer üzerinde bütün döşemedeki taşlardan farklı olarak yuvarlak siyah bir işaret taşıyan bu bölge, o bahçenin bulunduğu alanı belirler.

Peygamberimizin Hayatından Seçilmiş Öyküler Kitabı’ndan (1)

Selim Gündüzalp

 

Taksinin Lastikleri Ağustos 18, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:14 pm
Tags:

Uzun yıllar süren İran- Irak Savaşı’nda kaybettiği kocasının kendisine bırakmış olduğu maddî imkanları, çoluk çocuğuyla çoktan yemiş bitirmişler ve yarı aç yarı tok vaziyette yaşar hale gelmişlerdi. Kendisi haydi neyse de, üç tane yavrusu yokluk bilmiyor, acıktıklarında feryad-ü figan ediyorlardı. Savaşın bıraktığı izler çok belirgindi. Kerkük’ün sokaklarında sefalet kol geziyordu. Herkes aç, sefil bir halde olduğu için, kimsenin kimseye yardım edecek durumu yoktu. Üç yetimiyle yıkılmaya yüz tutmuş evinde yaşam savaşı veren kadın, harabeden farksız evinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin geldiğini gördü. Taksi durdu ve içinden bir yolcu indi. Müşteri getirdiğine göre demek taksi şoföründe az çok para olacaktı. Bunu düşünen kadın, bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıktı ve taksiye doğru koşarak, arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi: – Lütfen beni biraz dinler misin? Sakın beni dilenci zannetmeyin, üç çocuğumla üç gündür aç halde beklemekteyim. Bu gidişle namusumun lekelenmesinden bile korkmaya başladım, ne olur Allah rızası için yardım edin. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın ağlayıp sızlamalarına tahammül edemiyorum… Taksi şoförü, beklenmedik bir anda gelen bu yardım talebi karşısında çok şaşırmıştı. Kendisi de zaten kıt kanaat geçiniyordu. Ama kadının da haline acımıştı. “Yardım etsem mi, etmesem mi?” diye düşündü. Cebinde bir miktar parası vardı ama bu parayı, taksinin eskiyen lastiklerini değiştirmek için uzun süredir biriktiriyordu. Her akşam eve gittiğinde hanımı da onu bu konuda ikaz ediyor ve: “Bu kabak lastikleri ne zaman değiştireceksin? Bununla ne frenin tutar ne bir şey. Akşamları eve geç kalınca aklıma kötü şeyler geliyor, acaba bir kaza mı yaptı diye… Ne olur bir an önce değiştir şu taksinin lastiklerini…” Lastiklerin yenisini almak için parayı tamamlayamadığından, değiştiremiyordu. Şimdi karşısına Allah rızası için yardım isteyen muhtaç bir çocuklu kadın çıkmış ve kendisinden yardım ümid ediyordu. O an için nefis ve şeytan vesvese vermeye basladı. “Ne yardımı? Sen zaten zor geçinen birisin, yardım edecek durumda değilsin ki, bas gaza ve işine bak.” Fakat imanı ve vicdanı da: “Para işte böyle günler için lazım. Sen Allah rızası için yardım isteyen şu muhtaç kadını boş çevirme. Allah, Kendisi için yapılan yardımın karşılığını mutlaka verecektir.” Adam kısa bir mücadeleden sonra, nihayet nefsini ve şeytanını yenip, cebindeki parayı kadına uzatarak: “Al bacım! Sen namusunla yaşa ve çoluk çocuğunu da aç koyma. Bu para bir müddet sizi idare eder sonra Allah Kerim.” Parayı verdikten sonra hemen gaza basıp oradan uzaklaştı. Sadece kadının yürekten gelen duasını duyabildi. “Allah senden razı olsun. Sen benim ihtiyacımı giderdin, Allah da senin ihtiyacını gidersin!” Bu dua gün boyunca kulaklarında çınladı ve bu duaya hep “Amin” dedi. Akşam eve gelince hanımı yine aynı şekilde kocasına sordu: – Bu gün de lastikleri değiştirmemişsin. Be adam ne zaman bu kabak lastikleri değiştireceksin? Her gün yüreğim ağzımda bekliyorum seni. Adam hanımını üzmemek için gayri ihtiyari cevap verdi: – Bir lastikçiyle anlaştım ve sipariş verdim. Yeni lastikler gelince bana haber edecek. Hanımını böyle bir cevapla geçiştirmişti ama bu geçiştirme ne zamana kadar devam edecekti. Bu sefer hanımı “hala lastikçiden haber gelemedi mi?” diye sorup duruyordu. Adam bu sorulardan da daralmıştı. İşte yine eve gidiyordu ve bu akşam hanımı yine soracaktı, “ona ne diyeceğim” ne cevap vereceğim, diye düşünerek eve geldi. Hanımı sevinçle kendisine yazılı bir kağıt uzattı ve dedi ki: – Bugün lastikçi geldi ve şu adresi verdi. Sonra ‘eşin yarın bana gelsin lastiklerini değiştireceğim’ deyip gitti. Al bu adresi de, yarın mutlaka lastikçiye uğra. Adam durumu belli etmedi ama bu olayın mantıklı izahını da yapamadı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşup sipariş filan vermemişti. “Hele bir sabah olsun, durum neymiş öğreniriz” diyerek merakla sabahı bekledi. Ertesi gün ilk işi o kâğıttaki adrese gitmek oldu. Ama lastikçiyi hayatında ilk defa görüyordu ve buraya da hiç gelmemişti. Elindeki kâgıdı lastikçiye uzattı. Uzattı ama “bu kağıt neyin nesi” derse, ne cevap verecekti. Lastikçi, kağıdı alıp ona baktı ve “Demek o kimse sensin öyle mi?” diyerek boynuna sarıldı ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Sonra da söyle devam etti: – Tam üç gündür Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) rüyama giriyor ve bana: “Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, benim şefaatime nail ol” buyuruyor. Allah için söyler misin? Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki, Resûlüllah Aleyhisselâtü Vesselâm üç gündür ikaz edip, lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

 

Çürük elman İçin ne İstersin? Ağustos 18, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 10:31 pm
Tags: , ,

Bir zimmi, Sultan İkinci Murad Hana der ki:
- Bir maruzatım var Padişahım, müsaade buyurun anlatayım?
- Elbette, söyle nedir maruzatın?
- Askerleriniz benim bahçemden dün elma yediler ve parasını ödemediler!
- Bu dediğin nasıl olabilir? Bir yanlışlık olmalı!
- Yanlışlık yok Padişahım.

Sultan Murad Han derhal araştırılmasını emreder. Kısa zaman sonra üç askeri huzura getirirler. Sultan onlara olayı anlatır ve sorar:
- Bu zimminin söyledikleri doğru mudur?
Askerlerden biri der ki:
- Doğrudur Sultanım, ben yaptım!
- Peki ama nasıl? Kul hakkını düşünmedin mi hiç?
- Padişahım, benim yediğim elma yerdeydi ve çürüktü. Çürük bir elmanın para edeceğini düşünemedim; nitekim bu iki arkadaşım da oradaydı, onlar ağaçtan elma kopardılar ve parasını da bahçeye attılar.

Padişah, zimmiye sorar:
- Askerlerimin söyledikleri doğru mudur?
- Evet, o ikisinin kopardığı elmaların bedelini aldım.
- Peki, öyleyse istediğin nedir?
- Diğer askerinizin yerden aldığı elmanın bedelini de isterim.
- Peki, o çürük elma için ne istersin?
- Bir kese altın isterim, yoksa hakkımı helal etmem.
- Bir çürük elma bir kese altın eder mi hiç? Bu açıkça haksızlık.
- O zaman hakkımı helal etmem.
- Peki al bir kese altın!

Zimminin gözleri dolar, kendisine uzatılan keseyi eliyle iter ve kelime-i şehadet getirir. Sonra der ki:
- Efendim, maksadım altın falan değildi, müslüman olmadan önce son defa adaletinizi tecrübe etmek istemiştim, beni affedin ve aranıza alın!

 

Çakıl taşları.. Ağustos 18, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Yürekler Semaya-Yakarış, Öykü- Anı — La Reverie @ 10:06 pm
Tags:
çakıl taşları
 
Oğlu ile babası sahile indiler:
-Babacığım şu yerdeki şeyler neyin nesi?
-Çakıl taşı çocuğum.
Oğul kafasını sağa çevirdi:
-Babacığım ya bunlar?
-Onlar da çakıl taşı evladım..
Sola çevirdi:
-Ya bunlar babacığım?
-Hepsi çakıl taşı evladım…
-Babacığım ne kadar da çok var bunlardan!
-Evet evladım..
-Peki babacığım bunlardan daha çok bir şey var mı dünyada?
-Var evladım..
-Nedir babacığım?
-Babanın günahları evladım.
-Babacığım, ya senin günahlarından daha çok bir şey var mı?
-Var evladım..
-Nedir babacığım?

 -Allah’ın rahmeti evladım…

 

Allahım, eğer isyan ettim diye kovacaksan beni huzurundan, o Senin engin Rahmetin kimi kurtaracak

 

“Allahım, eğer isyan ettim diye kovacaksan beni huzurundan, o Senin engin Rahmetin kimi kurtaracak? O sonsuz Rahmete en büyük bir günahkar gerekmez mi? Cüretkarlığım, cehalet ve perişaniyetimin bir çığlığıdır. Allahım, edepsizleri de affeden Sensin. Benim de Rabbim oluşun aşkına, Kuddusiyetinle yeniden ilk saflığa, ilk berraklığa kavuştur şu çamuralûd mazlumu da…”

Musa Hub, Bir Kalbin Alınyazısı

 

Dokunmak Ağustos 12, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 9:22 pm

dokunuş teslim olan fil

Haşir meydanındaki insanlar, ebed ülkesine uçmak için sabırsızlanıyordu. Peygamberler, şehitler ve büyük veliler için herhangi bir problem yoktu. Ancak diğerleri, “Elli bin sene sürer” denilen bu yolu, dünyadaki hayatlarının karşılığı olan bir vasıta ile aşmak durumundaydı. Her insan, sevap ve günahlarını ortaya döküp ince hesaplar yaparken, sermayeleri yetmeyen bazı gençler bir araya geldi ve kendilerine gözcülük eden meleğe başvurarak: Bizler, dünyada iken meşhur bir yarışmaya katılmış ve ellerimizi günler boyu süren bir sabırla lüks arabaların üzerinden çekmeyerek onları kazanmıştık, dedi. Bu gayretimize karşılık o arabaların verilmesini istiyor ve bu zorlu yolu onlarla aşmayı planlıyoruz. Melek, yarışmanın detayını öğrendikten sonra: Yanlış şeye dokunmuşsunuz, dedi. Sizin arabanız, o yolda gitmez. Gençler, biraz ilerideki insanları göstererek: Şuradaki insanların da bir şeylere dokunduğu söyleniyor, diye itiraz etti. Ama şimdi Cennete uçuyorlar. Evet!.. dedi, melek. Onlar da dokundular. Hem de günde sadece bir saatçik. Bir saat mi?..diye atıldı gençler. Oysa bizler günler boyu çekmedik elimizi. Uyumadık, aç kaldık, nerdeyse ölüyorduk. Peki onlar nelere dokundular? Seccadeye, dedi melek. Küçük bir seccadeye. Şimdi ise onlarla uçuyorlar.

 Cüneyd Suavi

 

Bilâl… Ağustos 9, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 9:36 pm
Tags:

Bilal ..“Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük; Dört arkadaşımla
birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere
görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il
müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.

Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını
istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi
ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.

Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız
edecekti, çünkü Türkiye’nin gerçeği buydu.
Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.

İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup
olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi.
Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak
oraya gittik.

Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı
kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya
başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki,
ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye
başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle
karşılaştım:

‘Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet,
Allah?ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!’
dedi.

Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.

Sordum: ‘Sen kimsin? Adın nedir?’

‘Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum.’

Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.

‘Ne işle meşgulsün Bilâl?’

‘Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim.’

‘Nasıl olacak o?’ dedim.

Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:

‘Üç gün sonra ……… Müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya
girmeyi nasip edecek inşallah’ dedi.

Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl’le aramızda geçen bu diyaloğa
kulak vermişlerdi.

‘Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı?
Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?’

Bilâl’in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum!
Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:

‘Benim referansım Allah (cc)’tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O’na
dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?’

Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.

‘Bilâl, baban yok mu?’

‘Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni.’

Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.
Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.

‘Askerliğini yaptın mı?’
‘Yaptım ya, hem de çavuş olarak.’

‘Evli misin Bilâl?’ Bir anda gözleri yere düştü.

Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.

‘He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü
yapacağım!’

‘Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki,
sanki kazanmış gibisin!’

Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:

‘Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene
yardım etmez mi?’

Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.

Allah, bizi kocaman kocaman(!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için
oraya göndermişti, adeta.

Kim müdür, kim garibandı?

Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler,
daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya
başladılar; çünkü emir büyük makamdandı.

Allah’a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?

Sormaya devam ettim:

‘Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de
işsize kim kız verir ki?’

Başını salladı ve ‘doğru’ diyerek ekledi:

‘Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan,
‘Sözde Müslüman’ değil, hakiki mü’min.

‘Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren
Allah’tır’ dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah.’

Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla
geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir
kenara koyarak, Bilâl’in referansını en öne koyduk.

Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi
görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.

Sessizliği bozdum: ‘Bilâl, bizi tanıdın mı?’
‘Evet!’ ‘Peki ne diyeceksin şimdi?’ Ağlamaya başladı. Çocuk gibi
ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar
boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:

‘Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi
burdaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah’ım, ben Sen’den başkasından
istememeyi istedim, Sen’den, yine de öyleyim.’

Sessizlik odayı doldurmuştu. ‘Ne olur bana izin verin çıkayım’
dedi. ‘Peki Bilâl’ dedik, ‘Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek
kılsın!’

Allah’tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk
oldular.

Allah dilerse bütün dünyayı Bilâllere hizmetçi yapar.

Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.”

 

Cömertlik ve Îsâr Ağustos 9, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 11:42 am
Tags: ,

Cömertlik ve Îsâr

O topluluk, kendi menfaat ve kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen bir topluluktu. Başkasına yardımcı olma, onun elinden tutma, onların rüyalarına dahi misafir olmamıştı. Hele başkasını kendi nefsine tercih etme -ki buna “Îsar” diyoruz-, onların arasında hiç bilinmeyen ve hiç duyulmamış bir meseleydi. Ancak, Allah Resûlü’nün risaleti, onlar arasında çok şeyi değiştirdiği gibi, cimriliği de alıp götürmüş, sahâvet ve îsar duygusunu onların ruhlarına âdeta tespit etmişti.

Bir gün huzur-u risalet penâhi’ye birisi geldi. Bu gelen zat Ebu Hureyre idi. Devs’in Aslanı, Allah Resûlü’ne yaklaştı ve şöyle dedi: “Ya Resûlallah! Birkaç günden beri yiyecek bir şey bulamadım. Üst üste aç olarak oruca niyetlendim.” Allah Resûlü etrafına nazarını gezdirdi. Fakat onu evine götürüp misafir edecek kimse göremedi. Neden sonra Allah Resûlü’nün çok sevdiklerinden Ebu Talha ayağa kalktı ve: “Ya Resûlallah onu ben misafir edeyim.” dedi. Sonra da alıp evine götürdü.

Her şeylerini İslâm uğrunda harcayan bu insanların ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmamıştı.. ara sıra evlerinde bir çorba ya pişerdi veya pişmezdi. İhtimal o gün, hanımı Ümmü Süleym çocuklarına bir parça çorba yapabilmişti. Ve onu çocuklara içirecekti. Misafir eve gelince karı koca aralarında konuştular: “Bu gece çorbayı Allah Resûlü’nün misafirine yedirelim. Biz nasıl olsa bugün de aç olarak oruç tutabiliriz. Çocuklar, ikna edilip yatırılmalı… Sabah onların da çaresine bakarız.” Siyer yazarları naklediyorlar. Yapacakları şey şu idi: Yemek sofraya konunca, hanım yanlışlıkla mumu söndürecek ve ev sahibi kaşığını boş getirip götürecek.. zira çorba iki kişiyi doyuracak kadar değildi.. böylece misafir de karnını doyuracaktı. Plânladıkları gibi de yaptılar. Derken sabah oldu ve sabah namazında da Allah Resûlü’nün arkasında yerlerini aldılar. Allah Resûlü (sav) sabah namazını kıldırdı. Yüzünü onlara döndü, sonra da Ebu Talha’yı ve Ebu Hureyre’yi arayarak onlara sordu. “Bu gece ne yaptınız ki, hakkınızda şu âyet nazil oldu:

وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşr 59/9).[1]

Cahiliye insanının kitaplarında “Îsar” yani başkasını nefsine tercih etme, açı doyurma, çıplakları giydirme, yaşatma ve yaşamama, zevk ettirme ama zevk etmeme gibi hususlar yoktu. Yoktu ama Allah Resûlü irşat buyurdu.. sesini duyurdu. İlhamlarını mermere kazır gibi onlara nakşetti ve onları bu duygularla bütünleştirdi. Siz, bu diğergamlık rûhuna ister sabır deyin, ister tahammül deyin, ister teslimiyet deyin; ne derseniz deyin netice değişmeyecektir. “İman teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül dünya ve ahiret saadetini gerektirir.” ölümsüz sözünü bir kere daha tekrar edelim. Evet, inanmış iseniz Allah’a teslim olacaksınız. Allah’a teslim olduğunuzda O’na tevekkül edecek ve O’na güvenip dayanacaksınız… İşte o zaman, dünya ve ukba saadetine ereceksiniz.

[1] Buhâri, Tefsîr, (59) 6; Müslim, Eşribe, 172; Aynî, Umdetü’l-Kârî, 19/227, 228

~Sonsuz Nur

 

Resûlullah rükûda O’nu bekledi Haziran 29, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 11:16 am

jama masjid delhi 

Bir gün sabah namazı vaktinde, Hazret-i Ali mescide giderken yolda bir ihtiyara rast geldi. İhtiyarın ak sakalına hürmet edip, önüne geçmeyip, aheste aheste ardınca yürüdü. Mescid kapısına vardıklarında ihtiyar içeri girmeyip, yoluna devam etti. Daha sonra Hazret-i Ali o ihtiyarın Hıristiyan olduğunu anladı. Mescide girdiğinde Resûlullah Hazretleri’ni rükuda gördü. Güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı ve hemen cemaate uyup namazını kıldı.

Namazdan sonra, Sahâbe-i Kirâm, Resûlullah Hazretleri’nden sordular ki:

“Yâ Resûlallah! Birinci rükuda âdet-i şerîfinizden daha uzun durdunuz. O kadar ki, güneşin doğması yaklaştı. Lütfedip, sebebini beyan ediniz.”

O Server-i Enbiyâ Hazretleri bu söz üzerine,

 “Adet miktarı rüku tesbihini edâ ettikten sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma kalkmak istediğimde, Cebrâîl Aleyhisselâm sidret-ül müntehâdan süratle gelip, kanadı ile arkamı basıp, başı ile başımı tutup, kalkmama engel oldu. Bundan başka, hikmetinin ne olduğunu ben de bilmiyorum.” buyurdular.

 O an Allahü teâlâ, Hazret-i Cebrail’e emreyledi ki,

 “Var Habîbime, sebebini bildir ashâbına bu sırrı açıklasın”

 O saat Hazret-i Cebrâil, Habîbullah’ın huzuruna gelip, haber verdi ki,

 “Yâ Resûlallah! Mübârek başınızı rükudan kaldırmak istediğiniz zaman, Allahü teâlâ bana emretti ki, var Habîbimin arkasını tut; rükudan kalkmasın ki, benim kulum Ali, yolda, bir ak sakallı ihtiyarın, sakalına hürmet edip, aheste yürümekle, cemaat sevabından mahrum kalıyor. Kalmasın, Habîbime erişsin. İftitâh tekbîrinin sevabına nâil olsun. Ben de geldim, Sultanımı rükuda tuttum ve Ali geldi.

 Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükuda tutmağa gönderdiği zaman kardeşim İsrâfîl’i de güneşi tutmağa gönderdi ki, çabuk doğmasın ve Hazret-i Ali size erişinceye kadar eğlesin. İşte hikmeti buydu.”