Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Allah namına olunca… Kasım 13, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Öykü- Anı — La Reverie @ 12:03 am
Tags:

 

Allah namına olunca… 

Hz. Ömer (ra) zamanında etkili, sözleriyle insanları âdetâ büyüleyen Cendî isimli güçlü bir şair varmış. Hem çalar, hem söylermiş. Söz sultanlarının yarıştığı o dönemde bayağı teveccüh kazanmış, çok da talebe yetiştirmiş. Gün gelmiş, 75 yaşına merdiven dayamış, tabiî ki eski sevgi ve ilgiyi göremez olmuş.Bir gün bir meclise girdiğinde hiçbir ilgi göremeyişi çok ağır gelmiş Cendî’ye. Yıkılmış, mahvolmuş. Bir türlü hazmedememiş. Üzüntüyle çekip gitmiş. Mezarlığa gitmeyi kurtuluş olarak görmüş Cendî. Bir mezar taşının dibine yığılıp sızlana sızlana “Ben ki senelerdir insanlara çaldım, söyledim. Önce alkış tutanlar şimdi görmezden geliyorlar. Ben de Allah için çalar, söylerim” diyerek içten yakarışlarla söylemeye başlamış. Öyle içli söylüyormuş ki Hz. Ömer’in (ra) kalbine ilham gelmiş: “Benim bir sevgili kulum var mezarlıkta. Ne istiyorsa, yerine
getir.” Hemen mezarlığa gitmiş Hz. Ömer. Onu karşısında görür görmez korkmuş Cendî. Hz. Ömer:
“Ben senin hal ve hatırını sormaya geldim. Allah bana ilham etti” deyince de rahatlamış.Cendi’nin intibaha gelmesine yetmiş bu sözler. Sazını kırıp, “Ben senelerdir halka çalıp söyledim. Kıymetim bilinmedi. Allah’a beş dakika söyledim beni sevdiği kullar defterine yazdı” diye sevinç çığlıkları atmış.

Ne mutlu Allah için yaşayabilen,

O’nun rızası istikametinde hareket edebilenlere! 

 

Cüleybib ( radıyâllahü anh) Ekim 17, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 2:37 pm
Tags: , , ,

Cüleybib (ra)

Cüleybib’den daha önce bahsetmiştik. 15-16 yaşlarındaki bu gencin kadınlara sarkıntılık yapmaktan kendini alamadığı söylenir. Ve Allah Resûlü, o iksir ifadeleriyle onu ikna eder ve ardından da onun için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunur.[1]

Artık Cüleybib, Medine’nin en iffetli insanlarından biri haline gelmiştir. Bir gün Allah Resûlü, onu evlenecek kızları olan bir aileye gönderir. Aile soylu ve afiftir. Her an kızları için bir teklif beklemektedirler.

Cüleybib kapıyı çalıp içeriye girer ve onlara Allah Resûlü’nün selamını söyler. Aile heyecanlanmıştır. Ardından da teklifini yapıştırır ve Allah Resûlü’nün dediklerini aynen onlara nakleder. İki Cihan Serveri: “Benim selamımı söyle kızlarını sana versinler.” demiştir.

Ana-baba birbirlerine bakışırlar. “Cüleybib’e mi?” diye düşünürler. Ancak emri veren Allah Resûlü’dür ve meselenin tereddüde tahammülü yoktur. Onlar kızları adına tereddüt geçirirken, perde arkasından bütün konuşulanları dinlemiş olan evin kızı seslenir: “Allah Resûlü’nün emrini yerine getiren birisi karşısında niçin tereddüt gösteriyorsunuz?”[2]

Cüleybib artık evlenmiştir. Üç-beş hafta sonra da bir cihada iştirak eder ve orada şehid düşer. Bazıları şehitlerini araştırmaktadır ve: “Kayıplarınız var mı?” diye sorar Allah Resûlü; “Yok” diye cevap verirler. O: “Ama benim kaybım var.” der ve evladını yitirmiş mahzun, yüreği yaralı bir baba gibi Cüleybib’i arar.. arar ve bir yerde bulur. Yedi kafirin yanında, üstü başı kanlı, bir sürü yara içinde ve elinde kılıcı. Allah Resûlü ferman eder:”Yedi tane öldürdü gazi oldu ve sonra da şehit düştü.” Başını dizine koyar ve şöyle buyurur: “Allahım, bu bendendir, ben de ondanım.”

İşte Allah Resûlü’nün arkadaşlarına sahip çıkması![3]

 


 

[1] Müsned, 5/256, 257
[2] Müsned, 4/422
[3] Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 131; Müsned, 2/136, 4/422,425

~Sonsuz Nur

 


 

“Allah’ım Beni Kendinle Meşgul Eyle” – Hz. Rabia Ekim 7, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 1:57 pm
Tags:

Allah’ım Beni Kendinle Meşgul Eyle” Hz. Rabia

Hazret-i Râbia, çok oruç tutardı. Bir defâsında bir hafta hiç yiyecek bulamadı. Sekizinci gece açlığı iyice şiddetlendi. Nefsine eziyet ettiğini düşünürken birisi kapıyı çaldı. Bir tabak yemek getirdi, o da yemeği alıp, yere koydu. Mum getirmeğe gitti, gelince bir kedinin yemeğini dökmüş olduğunu gördü. Su bardağını almaya gitti. Mum söndü. Su içmek isterken bardak düşüp kırıldı.
O da;
“Yâ Rabbî! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat âcizliğimden sabredemiyorum.” diyerek bir âh çekti. Bu âhtan neredeyse ev yanacaktı.
Bir ses duyuldu:
“Ey Râbia, istersen dünyâ nîmetlerini üstüne saçayım. İstersen, üzerindeki dert ve belâları kaldırayım. Fakat bu dertler, belâlar ile dünyâ bir arada bulunmaz.”
Bu sözü işitince;
“Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle ve senden alıkoyacak işlere bulaştırma.” diye duâ etti.
Bundan sonra dünyâ zevklerinden öyle kesildi ki; kıldığı namazı;
“Bu benim son namazımdır.” diye huşû ile kılar, hep Allahü teâlâ ile meşgûl olurdu. Hattâ birisi gelip kendisini Allahü teâlâ ile meşgûliyetten alıkoyar korkusuyla;
“Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle de, kimse senden alıkoymasın.” diye duâ ederdi.

 

Perdeler Kalkınca Eylül 16, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 10:12 pm
Tags:
kalp aynasını zikirle, Kur’anla, Salat ve selamla ibadetlerle cilalatıp parlatırsan ve de yönünü Hakk’a çevirirsen Cenabı Hakk’ın aşkı, feyzi, muhabbeti, o kalbe tecelli eder ve o kalpten bütün dünyaya yansır.
Vaktiyle bir padişah bir saray yaptırmış Ve sarayın büyük salonunu da bir tezhiple süsletmek istemiş. Ülkeden bu işi ehil iki usta çağırtmış. Salonun orta yerine de bir perde çektirmiş ve onlara ikiniz birbirinizden habersiz en güzel süslemeleri yapacaksınız ancak yaptıklarınız birbirini tamamlar tarzda birbirine yakın olmalı demiş…

Ustalar başlamış çalışmaya.. Ustanın biri önce duvara güzel bir cila çekerek ince sanatını konuşturarak bildiği en güzel işlemeleri ile duvarı süslemeye başlamış.. Öbür ustada duvara devamlı cilalamış..Sadece cila atmış.. Vakit tamam olur padişah gelir bir bakar ki bir tarafta çok güzel nakış nakış işlemiş bir duvar diğer yanda cilalanmış ayna gibi bir duvar..

Padişah sormuş bu ne sanattır usta.. Usta cevaben padişahım benim sanatım perde aradan kalktığı zaman belli olacak, emir verin perdeyi kaldırsınlar demiş.. Padişah perdeyi kaldırtmış ve diğer ustanın türlü renklerle motiflerle tezhip ettiği duvar cilalanmış ayna gibi duvardan aksetmiş.. Müthiş bir görüntü ortaya çıkmış..

İşte bu kalp aynasını zikirle, Kur’anla, Salat ve selamla ibadetlerle cilalatıp parlatırsan ve de masiva perdesini aradan kaldırıp yönünü Hakk’a çevirirsen Cenabı Hakk’ın aşkı, feyzi, muhabbeti, o kalbe tecelli eder ve o kalpten bütün dünyaya yansır.

 

İftarda ‘birkaç çeşit yemek’ hüznü… Eylül 13, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 11:24 am
Tags: , ,

 iftarınız hayrolsun ... by ® hale-i melâl ®.

Cennetle müjdelenen 10 sahabeden biri olan Abdurrahmân bin Avf (r.a)’ın oruçlu olduğu bir gün, iftar sofrasına birkaç çeşit yemek konulmuştu. O bundan müteessir oldu ve gözyaşları içinde şöyle dedi:

“Mus’ab bin Umeyr -radıyallahü anh-, Uhud savaşında şehid edildi. O benden daha faziletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Şimdi ise bize dünyâlık olarak her şey verildi. Doğrusu hayırlarımızın karşılığının dünyâda verilmiş olmasından korkuyorum. (Acaba kazandığımız ecirler âhiretten noksanlaştırılıp bu dünyâda mı veriliyor?!)”

Abdurrahman bin Avf -radıyallahü anh- bu sözlerinin ardından, mahzun bir şekilde sofrayı terk etti.

(Buhârî, Cenâiz, 27)

 

Ümmü Züfer (r.a) Eylül 12, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 11:49 pm
Tags: , , ,

Allahım, eğer isyan ettim diye kovacaksan beni huzurundan, o Senin engin Rahmetin kimi kurtaracak

 
Ve bir gün Allah Rasulü (s.a.v) Atâ bin Rebah’a (r.a) şöyle diyordu: “Ey Atâ! Sana cennetlik bir hanımı göstereyim mi?” “Gösterin ey Allah’ın Rasulü, kimdir o?” Allah Rasulü (s.a.v) Ümmü Züfer’i (r.anha) gösteriyordu.
 

Yolunun tozu, gülünün dikeni…
Hiç ayrılır mıyım tozlu diye, hiç gül kokulardan geçer miyim dikenli diye?
Senin içindir senden gelene sabrım,
Senden gelene şükrüm.
Sen razı olasın diyedir.
Sen razı olduktan sonra…

Ümmü Züfer (r.anha) Habeşli, siyahî, iri yarı, uzun boylu bir hanımdı. Müslüman olmuş kimsesi olmadığı için de Allah Rasulü’ne (s.a.v) sığınmıştı. Hz. Hatice’nin (r.anha) saç bakımını yapar böylelikle zaman zaman Rasulullah’ın (s.a.v) evinde olur, O’nun farklı hallerini görür, bilirdi.

O’nun sabrını bilirdi.
Şükrünü bilirdi.
Vefasını bilirdi.

Hz. Hatice vefat ettikten sonra ne vakit Allah Rasulü’ne (s.a.v) gelse hoş karşılanırdı. Allah Rasulü (s.a.v) kendisine ikram eder, “O, Hatice hayattayken bize gelirdi” derdi.

Çünkü Peygamber (s.a.v) Hatice’ye (r.anha) vefalıydı. Vefasını onun dostuna dostluk ederek gösteriyordu.

Dosta vefa dostun dostuna vefaydı.

Sen şimdi sabret!

Ümmü Züfer (r.anha) sara hastalığına tutulmuştu. Zaman zaman nöbet gelir, kendinden geçer, ne yaptığını bilmez olurdu.

Bir gün Allah Rasulü’ne (s.a.v) gelerek iyileşmek için dua istedi. Allah Rasulü (s.a.v) tercih sundu: “İstersen dua edeyim iyileş. Fakat sabredersen senin için cennet vardır.”
Sabrederdi. Nasıl etmesin? Bilirdi ki Peygamber (s.a.v) ne hastalıklar geçirir şikayet etmez, razı olurdu halinden.

“Hoştur bana senden gelen/
Ya gonca gül yahut diken”

Hanımı Hz Aişe (r.anha) bir gün demişti ki; “Rasulullah’dan ziyade hastalığı şiddetli olan bir kimseyi görmedim.”

“Sabrederim ey Allah’ın Rasulü, lakin nöbet geldiğinde ne yaptığımı bilmez oluyor, açılıp saçılıyorum. Bu halim utandırıyor. Dua edin açılıp saçılmayayım.”

Allah Rasulü (s.a.v) de bu halinden kurtulması için dua etti.

Teslimdi Ümmü Züfer (r.a) ve de bilinçliydi. Ne istemesi gerektiğini biliyordu. O hali için hayâ duyuyordu. “O’ndan geleni yaşarım ancak şu halim olmasa.”

Allah Rasulü (s.a.v) en merhametlisiydi insanların. Üzülüyordu arkadaşının acı çekiyor olmasına ama “İyileşmen için dua edeyim” demedi. “Merhamet ederim lakin Allah’ın rahmeti sonsuz. Rahmete sığın”

Bu alemde sabret. Sabırdır rahmetin kapısı. Sabırla çal o kapıyı. Açılacak bir gün sonuna kadar,
Zira Allah’ın vaadi haktır.”

“…sabredenlere, mükafatları elbette hesapsız verilecektir” (Zümer, 10)

Sen şimdi sabret.
Gideceğin bir günlük yoldur.
Aldırma yolun tozuna yürü.
Yol kenarında güller var, yaban gülleri.
Aldırma dikenine topla.
Yarın divanda gülleri sunarsın yaralı ellerin, tozlu elbiselerinle…

Şahittir şimdi

Ve bir gün Allah Rasulü (s.a.v) Atâ bin Rebah’a (r.a) şöyle diyordu:

- Ey Atâ! Sana cennetlik bir hanımı göstereyim mi?

- Gösterin ey Allah’ın Rasulü, kimdir o?

Allah Rasulü (s.a.v) Ümmü Züfer’i (r.anha) gösteriyordu.

En güzelden duymak en güzel müjdeyi.

“Sen kurtulanlardansın.
Senden Rabbin razı.
Zira sen sabredenlerden oldun.
Razı oldun O’ndan gelene.”

Sabrına Rasulullah (s.a.v) şahittir şimdi.
O’nun mübarek dudaklarından dökülür cümleler,
Toprak şahit olur, gök şahit olur.
Hurma ağaçları dal dal, yaprak yaprak şahit olur.
Zaman şahit olur
Bizler şahit oluruz.
Allah şahit olur.

Elvida ÜNLÜ- Semerkand Aile Dergisi
 

Korkmuyordu; bilakis… Eylül 4, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 8:59 pm
Tags: , ,

korkmuyordu, bilakis.. … 

Herkes inandığı ölçüde Allah yolunda ―nefsiyle, malıyla― hizmet etmekle mükelleftir. Bunun ölçüsü de bir mânâda yoktur veya bunun ölçüsü izafîdir. Yani kim ne kadar Allah’a ve O’nun yüce adının ufkumuzda şehbal açmasının lüzumuna, Resûlullah nâm-ı cemilinin sinelerimizin dermanı olduğuna inanıyorsa, değil sadece malını, o, canını dahi verecektir.. verecek ve “Ah keşke, kırk canım olsaydı onu da verseydim!” diyecektir. Tıpkı Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî gibi.

Hani, Bizanslılar onu esir edip işkencenin akla-hayale gelmeyenini tatbik ettikten sonra idamına karar kıldıklarında o ağlamaya başlar. Ona: “Niçin ağlıyorsun?” diye sorarlar. O dakikaya kadar defalarca kafasını kaynar suya sokmuşlar, atların arkasına bağlayıp sürüklemişler ve Abdullah’ın dayanıklılığı karşısında hayran olup “Keşke Hıristiyan olsa!” düşüncesine kapılmışlar.. onu çok iyi tanıyorlar, tanıyorlar ve bütün bunlara katlanan birinin ağlamasını görünce de hayrete düşüyorlar.. düşüyor da “Korkuyor musun?” diye soruyorlar. Abdullah ise:

“Hayır! Böyle bir tek canla gideceğim için üzülüyorum. Arzu ederdim ki, başımdaki saçlarım adedince canlarım olsun da, onları sevdiğim Allah ve Resûlü’nün uğrunda feda edeyim. Ama şu anda buna sahip değilim ve ben burada çok basitçe, sadece bir insan olarak ölüyorum…” mealinde sözler sarf ediyor.

Bizler de, o şanlı sahabi gibi varımızı yoğumuzu Allah yolunda infak etsek, ikame etmeyi düşündüğümüz hakikatin ikame edilmesi karşısında yine de onu az görmemiz, “Keşke başımızdaki saçlarımız adedince başlarımız olsaydı da, hepsini feda etseydik!” düşüncesine iştirak etmemiz gerekir.

M. Fethullah Gülen

yazının tamamı için

 

Gerçek yatırım, peşin kâr… Eylül 3, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 8:19 pm

Gerçek yatırım, peşin kâr...Dünya şartlarında elimizdekinin en fazla birkaç katını kazanmak için verdiğimiz çabanın aynısını, bire on kazanılacağı kesin olan bir ticaret sahasında çoğu zaman göstermeyiz. Hz. Ali’nin yaşadığı bir hadise ahirete yapılan yatırımın kazandırdığı kârı gözler önüne seriyor.

Ticaret, kâr için yapılır. Her malın etiket fiyatında bir kâr oranı vardır. Yüzde on, yüzde yirmi, yüzde elli. Fakat yüzde yüz kâr çok nadir olur. Yüzde bin ise dünyada hiç olmaz. Böyle bir ticaret ne görülmüştür, ne duyulmuştur.
Ama insanoğlu nedense az kâr getiren işe yatırım yapar da, kârı hem garanti olan, hem de yüzde binlere ulaşan iş alanına çekinerek, korkarak, endişe duyarak, tereddüt ederek yatırım yapar. Böyle bir ticaret dünyada dünya için yapılmaz, dünyada âhiret için yapılır. Yapılan bu ticaretin karşılığı âhirette verilir, dünyada ise bir teşvik olarak ikram edilir.
Bu sırrı kavrayan insanlar, fakire, muhtaca, yoksula ve yetime sadaka ve yardımda bulunmuşlar, Allah rızası için Allah’ın kendilerine verdiği nimeti başkalarıyla paylaşmışlar, verdiklerinin karşılığını kat kat dünyada almışlardır. Verdikçe Allah da onlara vermiş.
Hz. Ali’nin kapısına gelen fakir
Kur’ân ayetlerinin ilk indiği yıllarda bu gerçeği sahabeler yaşıyordu. Hem de ayet iner inmez hiç vakit geçirmeden, zamana bırakmadan, anında uyguluyorlardı.
Çünkü inanıyorlardı ki, Allah bir şeyi vaat etmişse, vaadini yerine getirir. Zaten Kur’ân bize Cenab-ı Hakkı, “O asla sözünden dönmez” olarak tanıtıyor.
Kur’ân’ın kendisinden istediklerini anında yerine getirenlerden birisi de Hz. Ali Efendimizdi.
Bir gün, Hazret-i Ali’nin kapısına bir fakir geldi. Büyük bir sıkıntı içinde olduğu her halinde belliydi.
Hz. Ali hemen oğlu Hasan’ı çağırdı:
“Haydi evladım, annene git, kendisine verdiğim altı dirhem paranın bir dirhemini sana versin, getir de şu fakir kardeşimize verelim” dedi.
Bütün paralarını verdiler
Hz. Hasan hemen eve koştu, annesine gitti, az sonra dönüp geldi, fakat eli boştu.
“Annem” dedi, “o altı dirhemi un almak için sakladığını söylüyor.”
Bunun üzerine Hz. Ali:
“Nasıl olur?” dedi. “Bir insan kendi yanında olandan çok, Allah’ın katında olana güvenmezse gerçek iman sahibi sayılmaz. Git annene söyle, altı dirhemin tamamını göndersin.”
Bu söz üzerine Hz. Fatıma paranın hepsini gönderdi. Hz. Ali de onu fakire verdi. Adamcağız sevinerek, teşekkür ederek oradan ayrıldı.
Tam bu esnada adamın biri devesinin yularından tutmuş geliyordu.
“Yâ Ali şu deveyi satıyorum, almak ister misin?” diye sordu.
“Kaça satıyorsun?”
“Yüz kırk dirheme.”
“Parasını daha sonra vermemi kabul edersen deveyi kapıma bağla.”
Kâr hemen peşin gönderildi
Adam deveyi bağlayıp gitti. Biraz sonra bir başkası geldi. Hz. Ali’den devenin satılık olduğunu öğrendi.
“Kaça satıyorsunuz deveyi yâ Ali?”
“İki yüz dirheme.”
Satışta anlaştılar. Adam deveyi alıp parasını teslim edip gitti. Biraz sonra Hz. Ali de alacaklısını buldu, yüz kırk dirhemini teslim etti. Satıştan elde ettiği altmış dirhem kârı götürdü, hanımı Hz. Fatıma’ya uzattı.
“Bu nedir yâ Ali?” diye sordu Hz. Fatıma.
“Bu altmış dirhem, Allah’ın bize Kur’ân’da vaad ettiği karşılıktır” dedi ve şu âyeti okudu: “Kim bir iyilikle gelirse, ona yaptığı iyiliğin on katı vardır.” (Enam Sûresi, 160)
Hz. Ali, fakire altı dirhem vermişti. Cenab-ı Hak da verilen sadakanın karşılığını on kat olarak göndermişti.
Bir satışla beş kâr kazandılar
Hazret-i Ali bu satışla beş kârı birden elde etmişti.
Birinci kâr: Geçici dünya malı, sonsuz bir şekle dönmüştü.
İkinci kâr: Cennet gibi bir mükâfat almıştı.
Üçüncü kâr: Verdiği her kuruşu birden bine çıkmıştı.
Dördüncü kâr: Hayatını ve malını mânevi bir sigorta altına almıştı. Bu tevekkül sigortasıydı. Gerçek anlamda O’nun malını yine O’na satmıştı. Hem dünyada, hem de âhirette büyük bir kazanç elde etmişti.
Beşinci kâr: Verdiği sadaka, yaptığı iyilik Cennet yemişleri halinde kendine dönecekti.
Elindeki imkânları yoksul ve muhtaçlarla paylaşmayanlar ise hem bu kârlardan mahrum kalıyorlar, hem de bir o kadar maddi ve manevi zarara uğruyorlar.

~Moral Dünyası~

 

Allah, diyen kalp ise… Ağustos 29, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse, Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 3:05 pm
Tags: ,

Hoca vaazında;

 

Bismillah diyerek yürürseniz, suyun üzerinden batmadan geçebilirsiniz.” der.

 

Bu söze inanan bir köylü, artık köprü yerine nehirden geçmektedir.

 

Bir gün hocayı evine davet eder. Kabul eden hocayla birlikte giderken, karşılarına nehir çıkar ve adam nehrin üzerinden yürüyerek geçer. Ama hoca suya girmeye cesaret edemez.

 

Şaşkın köylü:

“Hocam böyle dememiş miydiniz, gelsenize!”

diye seslenir.

 

Hoca şöyle cevap verir:

“Onu söyleyen dil bende; ama ona inanan kalp sende…!”

***

Ey Rabbimiz, hatalarımız bütün denizleri kirletecek kadar cesim ve ürpertici; Sana karşı tavırlarımız mahvolmuş kavimlerin hallerinden birkaç kadem daha ileri; kalbi, ruhi hastalıklarımız cüzzamdan, kanserden daha amansız; dertlerimizi dergahına açıyor, dermanı da Senden ümid ediyoruz. Sen kimsesizler kimsesi ve bizlerin melceisin. Senden başka ilah yok ki ona el açıp yalvaralım. Kapından gayri kapı yok ki varıp ona dayanalım. Senden başka sığınak bilmiyor, Senden başka güç ve kuvvet de tanımıyoruz. Gören, bilen, duyan sadece Sensin; aç ufkumuzu ve bize kendimiz olma idrakini lütfeyle.

Amellerimizi ihlasla derinleştir ve ümitlerimizi de ye`sin insafsızlığına bırakma…

 

 

Vermek Çoğalmaktır Ağustos 26, 2009

Kategori: Kıssadan Hisse — La Reverie @ 9:35 pm
Tags: ,

bunch of grape, üzüm salkımıBir zamanlar bir köylü bir medresenin kapısını çaldı. Kapılara bakan talebe gelip kapıyı açtığında köylü ona nefis bir salkım üzüm uzattı. “Bunlar benim bağımın en güzel üzümleri. Size hediye olarak getirdim.” “Teşekkür ederim” dedi talebe. “Onları hemen hocamıza götüreceğim. İkramınızdan çok memnun olacaktır.”
“Hayır, hayır” diye atıldı köylü. “Ben bunları sana getirdim.”

“Bana mı?” Talebenin yüzü kızardı. Böyle güzel bir hediyeyi hak ettiğini düşünmüyordu.

“Evet!” diye ısrar etti köylü. “Çünkü ne zaman bu kapıyı çalsam onu sen açıyorsun. Ne zaman ürünlerim kuraklıktan kırılsa, bana hergün sen yiyecek ekmek veriyorsun. İnşallah bu üzüm salkımı da sana güneş ışığı gibi ılık ve yağmur gibi güzel İlâhî rahmeti getirir. Çünkü, bak, ne güzel yaratılmışlar.”

Talebe o sabahı üzüm salkımını tefekkür ederek geçirdi. Üzümler sahiden de harika yaratılmışlardı. O yüzden salkımı hocasına ikram etmeye karar verdi. Çünkü kendilerine ilim ve hikmeti öğreten oydu.

Hoca, talebenin bu ikramıyla çok mutlu oldu. Ama sonra hemen medresedeki hasta talebesini hatırladı.

“Üzümleri ona hediye edeyim. Kimbilir belki onlarla sevinir ve daha çabuk şifa bulur.”

Düşündüğü gibi de yaptı. Ama üzümler hasta talebenin odasında da fazla kalmadı. Hasta talebe şöyle düşünmüştü:

“Medresenin aşçısı beni günlerce en iyi yemeklerle besledi. Eminim bu üzümleri o daha çok hak ediyordur.”

Aşçı ona öğle yemeğini getirdiğinde, üzüm salkımını ona hediye etti:

“Allah’ın yarattığı sebze ve meyve gibi harikalarla en yakın olan sensin ve dolayısıyla da bu İlâhî sanat eseriyle ne yapılacağını en iyi sen bilirsin.”

Aşçı üzümlerin güzelliğine hayran olmuştu. Bu üzümlerin güzelliğini ve harikalığını kimse kitaplardan sorumlu talebeden fazla takdir edemezdi. O, tefekkürüyle ve ince düşünüşüyle medresede şöhret kazanmış bir gençti.

Üzümleri görür görmez en küçük şeyde bile İlâhî sanat ve nakışların en yüksek derecede yansıyabileceğini derinden kavradı o talebe de. Yüreği bu sanatın ve güzelliğin Sahibine sevgiyle doldu. Tam bu sırada, medreseye ilk geldiğinde kendisine kapıyı açan talebeyi hatırladı. Şefkatiyle, tevazuuyla, sevecenliğiyle, sıcaklığıyla benzer duyguları yaşamasına vesile olmuştu o arkadaşı da.

Ve böylece daha akşam olmadan, çiftçinin medreseye getirdiği üzüm salkımı kapıya bakan talebeye geri dönmüştü bile.

İşte o zaman bu talebe bu üzümlerin gerçekten de kendi kısmeti olduğunu anladı. Ve bir şeyi daha anladı. Cömertlik dostluğun en parlak bir nişanıydı.