Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Henien leküm.. Helal olsun sizlere.. Temmuz 20, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 10:47 pm
Tags: , ,

Yaşatma arzusu ile yaşamayı unutan yiğitler

Sırf Allah rızası için dünyanın dört bir yanına göç edenlerin durumunu hafife alamaz ve basite ircâ edemeyiz; çünkü bu muhacirlerin herhangi bir maddi çıkarları ve menfaatleri yoktur. Türkiye’nin içinde ve dışında ve âlem-i İslam’ın sair yerlerinde, hicret eden kimseler, “Şüphesiz ameller, niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği şey vardır” fehvasınca, niyetlerine göre mükafaat görecek ve ilk hicret edenlerin arkasında -inşaallah- yerlerini alacaklardır.

Yani Allah, Muhacirleri Muhacirlerle, Ensarı da Ensarla haşredecektir. Bu itibarla da, “Muhacirler toplansın!” dendiğinde bu mukaddes göçün heyecanıyla yollara düşmüş olanlar, Muhacirlerin arkasında yerlerini alacaklardır. Kim bilir günümüzde Allah rızası için hicret edenlerden herhangi birisinin önüne Hz. Ebû Bekir (radiyallâhu anh) mi, Hz. Ömer (radiyallâhu anh) mi, Hz. Osman (radiyallâhu anh) mı rastlayacak?! Bunları her an Rabb’inin huzurunda hesap vereceğine inanan ve bir ayağının mezarda bulunduğunu his ve idrak eden bir insanın ağzından dinliyor gibi dinleyin; eğer bu mevzuda hilaf-ı vaki ve mübalağalı beyanda bulunuyorsam, Allah’a hesap vereceğim demektir…

Muhacir, hicret edeceği yere giderken, “bir daha geri dönmemek” üzere gitmelidir. Kendi ülkesinin yemyeşil yamaçları, bağ ve bahçeleriyle diğer bütün güzellikleri aklına geldiğinde, Sahabe gibi, “Aman Allah göstermesin buradan geriye dönmek mi!” duygusuyla tir tir titremelidir.

Evet, ideal muhacir, niyetini halisâne yaptıktan sonra gideceği yere gitmeli, “Senede bir defa olsun gelip ülkemi göreceğim” gibi mülahazalara kapılmamalı, anne-baba, memleket sevgisini içine gömmeli ve bir daha geriye dönmeyi düşünmemelidir. Hatta o ilk garipler gibi yerlerini terk etmeyi düşünmemeli ve Allah rızası için hizmet ettikleri yerlerinden ayrılmamalıdırlar.

M. Fethullah Gülen

***

Hayatı istihkar eden yiğitler…
Yaşatma arzusu ile yaşamayı unutan yiğitler…
Ne kaybettiler? Şu kısa dünya hayatını bir oruç farzedip iftarı şehitlik ile yaptılar…

Henien leküm. Helal olsun sizlere…

Rabbim bizleri de sözünde duran, Adem Tatlı’lar, Hacı Atalar ile beraber haşretsin…

Mustafa Ertekin

 

Adın Yasin Senin! Temmuz 20, 2009

adın yasin senin

Genç adam, ofisinde, masanın tam karşısındaki duvarda asılı, Orta Asya ülkelerini gösteren haritaya dalmıştı yine. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan… On sene evveline kadar buraların adını bile bilmezdi. Kafasının arşivinde, liseden kalma “Türkler, Anadolu’ya Orta Asya’dan göçmüştür” cümlesi vardı sadece. Uçsuz bucaksız o coğrafya, kendisi ve kendisi gibi bir çokları için, pek de iyi şeyler çağrıştırmayan dört harften ibaretti S.S.C.B.

Genç adam, Anadolu ile Orta Asya’nın, “kalbten kalbe bir yol ve Anadolu insanı ile Orta Asya halklarının aynı anneden süt emmiş çocuklar olduğunun.. insanımız için vazgeçilmez fevkalade önemli bazı duygu, düşünce ve değerleri bu topraklardan damıttığımızın… bunlarla hayatımızı ve kültürümüzü farklılaştırıp, zenginleştirdiği- mizin… şimdi özgürlüklerine kavuşan bu ülkelere, kırlangıçlar gibi uçup, kardeşliğimizin ve vefa duygumuzun tezahürü olarak, ne pahasına olursa olsun hizmet etmemiz gereğinin ve gerçeğinin… kardeşlik ve vefa endeksli bu hizmetin de bir yürek ve sevgi işi olduğunun” künhüne ve idrakine, “Kırık Mızrab’ın” içli, dertli, ızdırap dolu nağmeleriyle varmıştı. Kaderinin yoluna su serptiği talihlilerden biri olarak da, şimdi bu ülkelerden birinde, Kazakistan’da yaşıyordu.

Ne ilginç bir tevafuktu ki yolu, Kazakistan’a düşmeden bir kaç ay önce, okuduğu bir kitapta bu vefa ve sevgi kahramanlarından Atravlı Yasin’e rastladı. İçi yandı. Günlerce aklından çıkmadı Yasin. Oturduğu, kalktığı her yerde onu anlattı.

Kazakistan’a geldiğinde de ilk onu sordu. Hikayesini, Almatı’yı tepeden seyreden mezarının başında anlattılar:
Ata topraklarında okulların açılması, onun liseyi bitirdiği yıllara denk gelmişti. Ateş parçası Yasin’in de yüreğine buraların ateşi düşmüştü. Sonunda o da yüzlercesi gibi dünyasını bir bavula sığdırıp Yesevi ülkesine kanatlanmıştı.

Bir taraftan üniversitede okumaya diğer yandan da Atrav Kazak-Türk Lisesi’nde belletmenlik yapmaya başladı. Okulu ve öğrencileri Yasin’in dünyası ve hülyası olmuştu artık. Varsa yoksa onlardı. O taptaze dimağlara Anadolu kültürünün mayasını çalıyor, iki ülkenin ebedi kardeşliği, mutlu ve aydınlık geleceği için ter döküyordu. Delikanlı damarlarında vatanı ve bayrağı için bir şeyler yapmaya çabalamanın hazzı ve heyecanı çağlıyordu. Bu beklentisiz duygularla öğrencileriyle kaynaşan Yasin onların sevgilisi ve “Yasin Ağabeyi” olmuştu. Şimdi Atrav’lı balalar, yardan, anadan, serden geçmiş, destanı ezberden okunacak yiğitlerin türküsünü söylüyordu.
Atrav 94 Ağustosu’nu yaşıyordu…

Akjayık ırmağının kenarında Yasin, arkadaşları ve öğrencileriyle piknik yapıyordu…
Her şey o kadar güzeldi ki.
Ne olduysa topun ırmağa kaçmasıyla oldu. Önce öğrencisi Nursultan koştu topun peşine. Bir an evvel topu yakalamak kaygısıyla kulaçlıyordu suları. Birden ne olduysa çırpınmaya, suda batıp-çıkmaya, çığlık atmaya başladı. Yasin, öğrencisinin canhıraş feryatlarıyla irkildi. Nursultan’dan başka herşey, bir anda yok oldu gözünde. Ve tereddütsüz atladı ırmağa.

Can havliyle uzandı Nursultan’a… Tuttu, kucakladı, sırtına aldı… Dermanı tükeninceye kadar çırpındı çırpındı. Başardı sonunda. Nursultan kurtuldu… Ama Yasin kayboldu suda. Kaderi beklentisizlerin, “gariblerin” kaderiyle buluştu…Garip Yunus,

“Bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar/ Şöyle garib bencileyin” le sanki Yasin’i anlatıyordu.

Yasin, hayatının baharında, bütün baharlarını, yüreğini ve ruhunu, hazansız baharlar yaşaması için bu topraklara vermişti… Vücudu bir tohum gibi Kazakistan’ın bağrına düşerken binlerce Yasin’in umudunu ve müjdesini veriyordu sevenlerine.

Müdürü, Yasin’in acı haberini Türkiye’de öğrendi. Bir çocuk bekliyordu o günlerde. Yasin’in toprağa düştüğü gün bir kınalı koçu oldu. Kucağına aldı, öptü, kokladı onu… Belletmenini, Yasin’ini öper, koklar gibi. “kınalı koçum” dedi, hıçkırarak. “Adın Yasin senin.”

Şimdi genç adam ne zaman bir fatiha için Yasin’in mezarına gitse toprağından,

“Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
 Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

mısralarının yükseldiğini duyar…

…Ve Almatı’yı tepeden seyreden mezarın başında geleceğe umutla bakar… 

Akasya Hikayeleri, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2003, İstanbul, s. 117

 

7. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları- Vefa Ödülü- Hacı Kemal Erimez Haziran 7, 2009

 

Alev yolların iffet süvarileri Mayıs 30, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 10:01 am
Tags: ,

iffet süvarileri

Akşamın gölgeleri şehrin üstüne çoktan çökmüş, caddelerin ışıkları kızarmıştı.

İsmet Öğretmen sokak lambalarının altında bir hayalet gibi yürürken, sisli kızıl bir dumanın içinde kaybolup gidiyordu.

Dalgındı…

Asya her şeyini almış götürmüştü.

“ Mecnunu çöllere düşüren Leyla bu olmalı” dedi.

 

***

İsmet Bey üniversiteyi bitirdiği yıl Akasya’nın yolunu tutar.

Annesi yalnızdır.

Babası onları bu dünyada tek başlarına koyduğunda daha yaşı on birdir.

Üniversite yılları yokluk yıllarıdır. Çok acı çekerler.

Annesi, İsmet’ine çok ihtiyacı olmasına rağmen taş basar bağrına ve biricik oğlunu, adını duymadığı diyarlara öğretmen olarak uğurlar.

İsmet Bey, yeni açılan bir Türk Okulunda edebiyat öğretmeni olarak göreve başlar.

Kısa zamanda uyum sağlar bulunduğu şehre. Dillerini bile neredeyse aksansız konuşmaya başlar.

Güzel ve alımlı bir delikanlıdır. Arkadaşları arasındaki adı “Yusuf Yüzlü”dür.

Yıldızsız bir gece kadar siyah saçları, mehtabı hareleyen kara bulut gibi perdeler ak alnını. Koyu lacivert elbisesinin içinde yüzü bir ay gibi parlar, sonsuz bir gülümseme hiç eksik olmazdı güzel gözlerinden.

Görev yaptığı okula bir gün bir öğretmen gelir.

Adı Asya’dır.

İyi bir eğitim aldığı her halinden bellidir. Soylu ve güzeldir.

Babası Bakan’dır.

İki yıl önce istemediği bir evlilik yapan Asya, aradığı mutluluğu bir türlü bulamaz.

Daha okula ilk geldiği günden itibaren İsmet Öğretmene gizli bir hayranlık duymaya başlar.

Bunu farkeden İsmet Öğretmen;

“Yiğitliğe yakışmaz. O evli bir kadın, bu insanlar bize kucak açtılar, bağırlarına bastılar, evlatlarını bize emanet ettiler, bu ihaneti yapamam.“ diyerek kendini ikna etmeye çalışsa da onun da içindeki ateş her geçen gün harlaşır.

Asya, ateşten bir gömlektir.

Ve bir gün…

Yine her gün ki gibi son ders zili çalar.

Okulda kimsecikler kalmaz.

İsmet Öğretmen odasında tek başınadır. Koridordan ayak sesleri duyulur. Gelen Asya’dır.

Kapıyı kapatır.

Sırtını kapıya yaslar; iri ve siyah gözlerini İsmet Öğretmene diker.

Kirpiklerini her kırpışta, iri gözlerinden yola çıkan aşk ateşinin zehiri ile dağlanmış binlerce ok kalbine saplanır, İsmet Öğretmenin.

Yaralı avını, ağında kıstırmış zalim bir avcı gibi kükrer Asya;

“Bak İsmet! Artık dayanamıyorum. Beni anlamanı ve beni geri çevirmemeni istiyorum. Sensiz yapamıyorum. Biliyorsun babam… !

Bu güne kadar hep güzel şeyler oldu buralarda, bunların kötüye gitmesini, buraların size zindan olmasını istemiyorum.”

İsmet Öğretmen çaresizdir.

Alev vurur yüzüne.

Kıpkırmızı kesilir.

“Hazreti Yusuf’un “Allah’ım! Zindan bu kadınların beni çağırdığı şeyden daha iyidir.“ sözü aklına gelir.

Bir kadının en şerefli en değerli yanı namusudur ama Asya artık çıldırmıştır; cesaretini toplayıp bir şeyler diyecektir ki, kapı açılır.

Gelen Asya’nın kocasıdır. Eşini almak için gelmiştir.

İsmet Öğretmen derin bir nefes alır.

Kitaplarını toplar ve çıkar.

Koşar adımlarla gider evine. Yorgun bedenini bırakır sedire. Sonu zindan da olsa katlanmalıyım“ der. Belki Hz. Ömer’in iffet şehidi delikanlısı gibi canını vermeliydi ama iffet gülleri kök salmalıydı.

Kendine sürekli inançlarını telkin eder: “İnsan hisleriyle, aklıyla hicret ederdi ama ; gittiği yerlerde iffetiyle dal budak salar ve kalıcı olurdu.

Güvensizliğin kol gezdiği bu yerlerde biz güven ve emniyetin temsilcileri olmalıyız”

Öğrencilik yıllarında iken Konya’da dinlediği Ali Ulvi Kurucu’nun sözlerini hatırlar:

“Sevgili gençler! Ben Medine’de iken Arap âleminin büyük ediplerinden Mustafa Sadık Efendi, yanına gelen üniversiteli gençler için, “Alevler içinde ama yanmıyorlar.” demişti. “Allah’ım! Benim ülkemin de böyle iffet timsali gençleri olacak mı, diye hep dua ediyordum. Şimdi sizleri görünce dualarımın kabul olduğunu görüyorum ve Rabbime şükrediyorum!”

İffet, onun bahçesinin en güzel gülüydü.

Asya’nın ateşi onun gönlünü yaksa da, güllerini yakmamalıydı.

Güller Asya Stepleri’nde solmamalıydı.

Bir gül solarsa bütün güller boynunu bükerdi. Bütün gül bahçeleri zarar görürdü.

Bu, bahçeye de bahçıvana da haksızlıktı.

Günaha meylettikçe parmağını lambasının alevine tutup, “Ateşe dayanabileceğin kadar günah işle!” diyerek günahtan uzak duran iffet abidesi delikanlıyı hatırlar.

Kaldığı odanın perdesini araladığında, ay ışığı doluverir odanın içine.

Anacığının da en büyük arzusu Asya gibi asil ve soylu bir kızdı ama Asya’nın bir sahibi vardı. Asya evliydi.

Divanın üzerine uzanır, mehtaba gözlerini diker ve; “Allah’ım bahtına düştüm, ne olur bana yardım et, tut elimden, Sen tutmazsan düşerim Allah’ım!” diye içtenlikle kıpırdar dudakları.

Mahşerde güneşin beyinleri kaynattığında; güzel ve zengin kadının kendisini çağırması karşısında “Ben Allah’tan korkarım.” diyenlerin serin gölgelerde gölgeleneceğini düşünür.

Şafak aydınlığında uyandığında dudaklarında sonsuz bir tebessüm vardır.

O’nu görür görmez tanımıştı. “Sen Yusuf değil misin?” demişti.

O da “Sen de Asya karşısında eğilmeyen İsmet’imizsin ” demişti.

O sabah okula giderken yüzünde sonsuz bir tebessüm vardır..

İçindeki kararsız fırtınalar sakinleşmiştir.

Görevli, daha okulun kapısından girerken, müdür beyin kendisini çağırdığını söyler.

Odaya girdiğinde Müdür Bey’in davranışlarındaki soğukluğu sezer. Müdür bey;

“Ben size söylemedim mi İsmet Bey, sen ne yaptın?”

Olan olmuştur…

Okulda bir iftira kasırgası ortalığı kasıp kavurmaktadır.

İzin alır ve doğruca evine gider. Çıldırmak üzeredir. Asya’dan böyle bir iftirayı beklemez.

Vicdanen çok rahattır. Günaha girmemiştir ama arkadaşları da, okulu da çok zor duruma düşmüştür.

Akasya’dan ayrılmaya karar verir.

Onun ayrılma kararı Asya’yı yıkar.

Asya, kazanayım derken bütün bütün kaybetme kuşağındadır.

Ayrılış günü gelir.. Arkadaşları havaalanında onu uğurlamaktadır.

Birden az ileride bir hareketlilik yaşanır.

Müdür Bey, Asya ve arkadaşları…

İsmet Öğretmenin içini korku ve heyecan sarar.

Asya koşarak gelir: “İsmet Bey, ben her şeyi anlattım, artık doğruları herkes biliyor. Ne olur beni affedin, ben sizleri anlayamamışım, bizi, öğrencilerinizi bırakmayın. Ne olur, bu sefer bari beni anlayın, hakkınızı helal edin, beni affedin!”

İsmet Öğretmen çok duygulanır ama geri dönmesi imkânsızdır. Yüreği ateşler içindedir.

Ateşin etrafa sıçrama ihtimali de hep vardır.

“Sizi çok iyi anlıyorum, gerçeklerin ortaya çıkması beni okulum ve arkadaşlarım adına çok sevindirdi ama siz de beni anlayın lütfen, gitmeliyim!”

Uçağın kalkış saati gelmiştir. Direnmenin boşuna olduğunu anlayanlar gözyaşlarına hakim olamazlar.

Asya aslında onun geri dönmeyeceğini bilir.

İffet, bir yiğidin her şeyiydi ve İsmet Öğretmenin iffetine dokunulmuştu.

Asya, İsmet Öğretmene uçakta okuması için bir mektup verir.

“Sevgili İsmet Öğretmen!

Anladım ki yasak bir aşkın ateşi, küle verirmiş arkadaki bütün gül bahçelerini.

Siz iffet Süvarilerisiniz, dünyayı çiğnersiniz ama bir çiçek çiğnemezsiniz. Bunu bana öğrettiniz.

Sizler iffet güllerini yitirmeye değil, yeşertmeye geldiniz.

Biz alev yollarda yanacağız ama emin olabilirsin güller yanmayacak!

Güller yanmayacak!

 

“Ya Rabbi!”dedi, Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.”

Kur’an

Harun Tokak

 

Ömrünü vatana adayan dostlar Mayıs 23, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 6:36 pm
Tags:

önden gidenler

Kimileri var ki hayatta, ömrünü vatanı için harcar da vatandan ayrı bırakılır. Güneş gibiyken sen ve buzdan yürekleri ısıtıyorken ve gecelere Ayın on dördü gibi doğuyorken, üzerinde leke var diyerek karaladılar seni ve memleketine sığmaz ettiler. Vatanına sevdalıyken sen, ki vatanına en sevdalıyken sen, yaralandın vatandan ırak kaldın. Dosta giden yol çileli olurmuş. Mağara olurmuş o yolda, kuyu olurmuş, tecrit olurmuş, sürgünler olurmuş. Ama her çilenin ardından, Dostun yolu daha da aydınlık olurmuş. Her çilenin ardından Dosta olan aşk, bir kat daha artarmış. Her çilenin ardından, Ebu Cehil nazarlara karşı biraz daha cesaret kazanırmış canlar. Mağaralar biraz daha aydınlanırmış. Her çilenin ardından; Hamzaların, Ömerlerin hiddeti nurdan halkanın içinde erirmiş. Vahşiler gözyaşıyla tanışırmış. Her diken, gülü biraz daha uzatırmış aşığa. Her diken; biraz daha acı demek, biraz daha yanış demek, biraz daha aşk demektir. Ve her diken Sevgiliyi biraz daha talep etmektir. Sen hep aşka talip olduğun gibi, biz de aşkına talibiz sevgili insanlık. Dün; Mehlika Sultana âşık yedi genç, gece şehrin kapısından çıktılar. Ve bir daha dönmediler. Mehlika Sultan kimdi, Mehlika Sultan neydi bilinmez. Bilinir ki, Mehlika Sultan aşktı.

Bugün; ışığa gönül vermiş yiğitler sonsuzluğa yelken açtılar. Ve geçtikleri, kondukları her yere senin Efendimizden (sallallahu aleyhi vesellem) aldığın o nurdan ışığı saçtılar. Senden öğrendik ki; Her gece rüyalarında bir peri / Onlara ötelerden türküler söylermiş. Onlar; Davamızın kara sevdalıları / varacaklar dünyanın ötesine demiştin ve de dualar uçurmuştun arkalarından. Ve onlar dünyanın ötelerine vardılar. Ve onların adları, -her ne kadar duymak istemeyenler olsa bile- bir yâd-ı cemil olmaya başladı. Herbiri bin gönülde yaşayacak, hatıraları asla solmayacak. (*)

Hiç gülün rengi soldu mu ki?

Hiç kokusu değişti mi ki?

Senin rengin hiç değişti mi ki ?

Değişti mi ki onların da değişsin?

 

Arif Nihat Akpınar

 

Koşmaları yarım kalan küheylan, dualarımız senin için… Nisan 29, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 7:49 pm
Tags: , ,

onden-gidenOnunla ilk kez bir hastane koridorunda karşılaşmıştım. Bir sedye üzerinde yatıyordu. Göz göze geldik… Derinlerden, çok derinlerden baktı. O bakışlar, bedenimi acıyla yontmaya başladı. İçimde bir yanardağ harekete geçti. Yüreğimin yamaçlarında tutuşan dallardan yaralı bir kuş kanadını çırparak uçtu. Anadolu’ya sığmayan küheylan öylece yatıyordu.

Hastane görevlileri, onu sedye üzerinde alıp götürdüler. Ben koridorda öylece kalakaldım.

Yunus Öğretmen…

Orta boylu, dolgun yanaklı, saçları ipek gibi ışıltılı bu genç öğretmen, mesleğinin ve ömrünün en güzel baharındaydı. Yüreği sevgi dolu bu gencecik öğretmeni bir ağabey, bir kardeş gibi severdi öğrencileri. Ankara’da özel bir dershanede çalışıyordu ama gönlü gurbetlerdeydi. Gurbette görev yapan öğretmenleri her gördüğünde; “Bunlar özel seçilmişler, ben böyle olamam” diye düşünürdü. Bir gün “Kuzey Irak’ta fizik öğretmenine ihtiyaç var” dediklerinde çocuklar gibi sevinmişti. “Önden Giden Atlılar”ın arasına karışacaktı. Eşi de öğretmendi. Kelebekler gibi kanatlanacaklardı kan ve barut kokan topraklara.

Çok sevinmişlerdi.

Babası, “Oğlum siz Allah rızası için gidiyorsunuz, ben engel olamam” dese de, annesi gitmesine razı değildi.

Hemen her anne gibi; “Neden sen, başkası gitse olmaz mı? Oralar çok tehlikeli.” sitem eder.

Yunus Öğretmenin ağzından “Korkma ana bir şey olmaz; bizim başımıza gelebilecek en kötü şey trafik kazasıdır.” diye bir söz çıkıverir.

Annesi küsüp sitemlerine devam ettikçe; “Anneciğim! Oralarda 1994′den beri arkadaşlar var, hiçbir şey olmuyor.” diyerek ona güven telkin etmeye çalışır.

Oysa Yunus Öğretmene göre muhacir, mavi gökler ülkesi Moğolistan topraklarında kalan Adem Öğretmen gibi olmalıdır.

Ya da Hint Okyanusu’ndan esen iyot kokulu rüzgârların, Tanzanya’daki okulun bahçesindeki kabrini okşadığı Hakan Usta gibi…

Dönüşü olmayan gurbetleri vatan kılmalıdır yiğit.

2006 yılının Ramazanı…

Sahura kalkacak evlatlarını şefkatli bir ana gibi sabaha kadar bekleyen gufrana bürülü geceler kapıdadır.

Irak iller için yola düşme vaktidir…

Bir yiğit için “Men giderem ırağa” deme vaktidir.

Ya da Yunus Öğretmen için ayrılık vaktidir… Annesinin yüreğinde ateşler yanıyordur. Babası son ana kadar metin görünür. Fakat o da içten içe eriyordur.

Oğlu; “Babacığım! Allaha ısmarladık” dediğinde, o koca adam koyuverir kendini sarsıla sarsıla ağlamaya başlar ve şoka girer.

Babalar ateşe düşen bir kütük gibidir, hep içten içe yanarlar ama kimse fark etmez… Kolay kolay yıkılmazlar ama bir yıkılınca da kimse kaldıramaz onları.

Yunus Öğretmen, eşi ve çocukları ile birlikte; sevenlerinin gözyaşları arasında ayrılır Bursa’dan.

Zorlu bir günün ardından ilk oruçlarını sınıra yakın bir yerleşim yeri olan Zaho’da açarlar.

Artık, kan kokan, barut kokan, petrol kokan topraklardadırlar…

Buralar, babasının öğretmenlik yaptığı Güney Doğu’ya ne kadar da benziyordu. Çocukluğunun geçtiği Yedipınar Köyü gelir aklına.

Annesinin, elbiseleri elinde yıkadığı, kömür ütüsü ile ütülediği o yoksul köy…

Elektrik yoktu. Suyu da uzaklardan getiriyorlardı. Evin etrafında sürü ve çoban seslerinin hiç eksik olmadığı o köyü ne kadar da sevmişti. Ne çabukta geçip gidivermişti o güzelim günler…

Güney Doğu gibi, buraların da yolları tehlikeliydi. Onun için gece bırakmadılar Yunus Öğretmenleri. Ölüm, geceleri daha bir pusu kurardı ıssız yollarda.

Zaho’da bir esnafın evinde kaldılar.

Ertesi gün, kiraladıkları bir taksiyle dağ yollarından Erbil’e ulaştılar Işık Süvarileri’nin arasına karıştılar. Ramazan, gurbetteki gönüllere, suya düşen ay ışığı gibi düşmüştü. Yoksul evler ve solgun yüzlerde Ramazan sevinci vardı.

Daha Ramazan’ın ilk günü başlayan koşuşturmaca bayrama kadar sürmüştü.

Gurbette buruk olurdu bayramlar. Anne babaları geldi akıllarına. Annesi kim bilir nasıl gözyaşı döküyordur şimdi. Babası tenhalarda hıçkıran çiçekler gibidir. İlk gün gurbetteki arkadaşlarıyla bayramlaştılar.

Hanımların hazırladıkları kahvaltılıkları hep birlikte yediler.

Bayramın dördüncü günü Süleymaniye’deki öğretmen arkadaşlarını ziyaret etmek için üç arkadaş sabah erkenden düştüler yola. Kerkük’ten Kenan Bey’i de alacaklardı.

Arabanın içinde yarınları konuştular. Beş yıllık bir plan yapmaları gerektiğini, çok koşmaları gerektiğini…

Dışarıda sonbahar sarı fırçasını her bir nesne üzerinde acımasızca gezdirse de, yüreği bölünmüş bu onurlu insanlara hizmet etmenin sevinci bir tatlı bahar esintisi gibi doldurur yüreklerini.

Gece yağmur yağmıştı.

Yunus Öğretmen, ıslak yollardan geçerken içinde sağanaklaşan yağmurun coşkulu sesini duyar.

Kendinden çok önceleri buralara gelmiş olan arkadaşlarının fedakarlıklarını duydukça daha bir coşuyor, onların koşmalarına yetişmeye çalışıyordu.

Savaşın ayak seslerinin duyulduğu günlerde bile kahraman arkadaşları buraları bırakıp gitmemişlerdi. Artçı bölük askerleri gibi canları bahasına beklemişlerdi okullarını.

Türkiye’den yardım gelemediği için kirasını ödeyemedikleri evlerini boşaltarak, hanımlarını ve çocuklarını Türkiye’ye göndermek zorunda kalmışlar, kendileri de okulların sığınaklarına sığınmışlardı.

Hiçbir şey candan öte olamazdı. Bazı veliler ve öğrenciler de gelerek;

“Madem siz bırakıp gitmiyorsunuz öyleyse biz de sizinle kalacağız” diyerek sığınakta günlerce onlarla birlikte kalmışlar, bu da ayrı bir berekete vesile olmuş; o güne kadar;

“Siz Türkiye’nin ajansınız” diye düşünenler, gelip özür dilemişlerdi. Böylece o zorlu günler bir nevi samimiyet testi olmuştu.

Çocuklarına süt alacak para bulamadıkları zamanlar bile şikayetçi olmamışlardı. Yerli aileler şehirleri terk edip köylerde yaşayan yakınlarına ya da daha güvenli yerlere gitmişlerdi.

Bir gün bir kız öğrencinin; “Siz burada dururken biz nasıl gideriz” diye ağlayışını hiç unutamamışlar.

O zor günlerde, kahraman askerlerimizin sık sık okula gelerek bir ihtiyaçları olup olmadığını sormaları öğretmenlerimize büyük moral olmuş.

Hele bir arkadaşının sözleri çok derinden etkilemiş onu: “2002 yılında Süleymaniye’ye tayinim çıkmıştı. Savaş başladı başlamak üzereydi. Çocuklarımın biri üç aylık diğeri üç yaşındaydı. Süleymaniye’ye girdiğimizde şehirde korkunç bir uğultu vardı. Pencereler, kimyasal silahlara karşı koli bandıyla naylon kaplanmıştı. Hiçbir evde cam yoktu. Yine de geri dönmeyi düşünmedik, olsun dedik, gerekirse ölürüz”

* * *

Yunus Öğretmen, arabanın açık penceresinden güz rüzgarlarına bırakır ipek saçlarını. Sağda solda su içen develeri andıran petrol kuyularını hızla geçmektedirler.

Yangınların arasında bir gül gibi pörsümüş olan Kerkük’e çok yakındırlar. Hüzünlü Kerkük türküleri yükselir, kan kokan topraklardan.

Gün Gördüm, Günler Gördüm
Seni Gördüm Şad’oldum.

Bir anda, yol kenarında duran arabaları görürler. Yavaşlarlar…

Yine de yolun ortasına fırlatılmış büyük bir lastik parçasından kurtulamazlar. Yunus Öğretmen, “nasıl bir şeyin üzerinden geçtik” diye aynadan arkaya bakarken bir anda karşıdan gelen bir araçla karşı karşıya kalır. Kurtarmak için arabayı kırarsa da, çok geçtir. Araba çok kötü savrulur. Yunus Öğretmen, camdan dışarı fırlar. Beli çok kötü çarpar sert zemine…

Nefes alamaz.

Kulaklarında acayip uğultular… Ecelin kapısını çaldığını anlar.

Kelime-i şahadet getirmeye başladığında, bir anda nefesi geri gelir. Arkadaşları arabanın arka koltuğuna, bacaklarını bükerek yerleştirirler. Fakat o bacaklarının büküldüğünü hissetmez…

Önce Kerkük’e oradan da Erbil’e götürürler. Vakit geçtikçe ağrılar, vücudunun her tarafından saldırıya geçer. Yeterli tıbbi cihaz olmadığı için hanımı ve çocuklarıyla birlikte ilk uçakla İstanbul’a getirilir…

* * *

Onu hastane koridorunda ilk gördüğümde sedye üzerinde öylece yatıyordu. Göz göze geldik…

Derinlerden, çok derinlerden baktı. O bakışlar, bedenimi acıyla yontmaya başladı. İçimde bir yanardağ yeniden harekete geçti. Yüreğimin yamaçlarında tutuşan dallardan yaralı bir kuş kanadını çırparak uçtu. Anadolu’ya sığmayan küheylan öylece yatıyordu.

Hastane görevlileri, onu sedye üzerinde alıp götürdüler. Ben koridorda öylece kalakaldım.

O şimdi Bursa’daki bir özel okulda… >Tekerlekli sandalye ile dolanıp duruyor; çok sevdiği öğrencilerinin arasında… Bazen yazışıyoruz kendisiyle; “Rüyalarımda kendimi hep koşarken görüyorum, ayağa kalkar kalkmaz Kuzey Irak’ta yarım kalan sevdama geri döneceğim” diyor.

Koşmaları yarım kalan küheylan, dualarımız senin için…

Harun Tokak-Yeni Şafak

 

Şöyle bir uğradı, dört yıl sonra döndü! Nisan 20, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 9:14 pm
Tags: ,

bbbbbbbfffff

Gazetemizin muhabirlerinden Onur Kaya Bey ile Amerika’da karşılaştık. O bana Houston’dan bizzat yaşanmış bir hikâyeyi, olayın kahramanı Göksel Bey’in tashih ve tasdiki ile bana gönderdi. Ben de sizlere takdim ediyorum:

Gönüllüler Hareketi’nde kadından erkeğe, büyükten küçüğe, fakirden zengine herkes üzerine düşeni bihakkın yerine getiriyor.

Bu yaşanmış hikâye Bursa’da dört yıl birlikte çalıştığım BUGİAD (Bursa Girişimci İşadamları Derneği) Başkanı Hayati Canlılar Bey’in başından geçti.

Başkan Canlılar yurtdışı seyahatlerine bazan oğlu Göksel’i de götürür. Veliaht olarak yetiştirdiği, ileride işlerini devredeceği oğlu Göksel’in dünyayı gezip görmesi onun için önemlidir. Foga markasıyla perde üretip birçok ülkeye ihraç eden sanayici işadamı Hayati Canlılar, yurtdışı seyahatlerinden birinde 2004′te oğlu Göksel ile Makedonya’ya uğrar…

Üsküp, Kalkandelen, Kumanova, Gostivar, Ohri’de gezerler. Uğradıkları şehirlerde ziyaret listesinin ilk sıralarında Türkiyeli hayırseverlerin yeryüzüne dağılmış yatırımları okullar da vardır. Üsküp’teki okulun müdürü onları ağırlayıp müesseseyi gezdirirken Hayati Başkan bir baba şefkatiyle sorar: “Bu gurbet ellerdeki başarılarınızla gurur duyuyoruz. Bir derdiniz, ihtiyacınız var mı?..”

Müdür iki gün sonra yeni eğitim yılının başlayacağını, ama son anda yaşanan bir aksaklıktan dolayı İngilizce öğretmeni ayarlayamadıklarını söyler. Baba-oğul birbirine mânâlı bir şekilde bakarlar. Müdür Bey, bir mânâ veremez. Ama birazdan bu telepatik istişarenin neticesi ortaya çıkar. Başkan Canlılar, müdüre, “Oğlum İngilizce bölümü mezunu. Eğer işinize burada yararsa kalsın.” der.

Göksel de, “Bir faydam olacaksa kalırım.” diye tasdik eder. Kendisi bir eğitim fedaisi olan Müdür Bey duygulanır: “Ne diyeceğimi bilemiyorum, inanın çok seviniriz.” der… Neticede Başkan Canlılar, Bursa’ya yalnız döner. Eve girdiğinde hanımı, “Oğlan nerede bey?” diye sorar. Cevap, oğluyla yaşadığı karar anı gibi kısadır: “Makedonya’da kaldı…” Başkan izah edince ilk şaşkınlığını atan anne de olanlara sabırla yaklaşıp anlayışla karşılar.

Göksel memleketi Bursa’ya kesin dönüşü ancak dört sene sonra yapabilir ve babasının işlerine nezaret etmeye başlar. Ülke evlatlarının bazıları mecburi şark hizmeti yaparken, Göksel’in şansına Batı’nın şarkı Makedonya’da hizmet düşmüştür. Bu mecburi olmasa da onun kendini mecbur hissettiği Gönüllüler Hareketi’ndeki “gönüllü hizmet”tir. Doğrusu Göksel, Mekke’nin asilzadelerinden delikanlı Mus’ab (ra) gibi bu fırsatı iyi değerlendirmiştir.

Benzer bir olayı İzmirli işadamı Yavuz Karaaslan Bey’den dinlemiştim. O şöyle demişti: “Yurtdışında bilhassa Afrika’da ziyaret ettiğim öğretmenlerin fedâkârlıklarına ve samimi hizmetlerine hayran oluyordum. Keşke oğlum da okulunu bitirince gitse, diye de ciddî temennilerde bulunuyordum. Hilmi hocamız bir öğretmen ihtiyacından bahsedince de, okulundan mezun olmuş olan oğlumu hemen gönderdim, şimdi çok mutluyum!..”

Cenab-ı Hak, bunlar gibi fedâkâr anne-babalardan ve evlatlarından ebediyyen râzı olsun.

Abdullah Aymaz

 

M. Yazıcıoğlu: Efendimizin (sav) adını duyduğumda hüzünleniyorum. Mart 31, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 9:12 pm

3230771413_2a01b481e7

Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı ve Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu’nun, geçirdiği helikopter kazasından sadece 2 saat önce Hz. Peygambere hasretini dile getirdiği öğrenildi.

Kazadan 2 saat önce Anadolu Gençlik Dergisi’nin “Kutlu Doğum Haftası” özel sayısı için verdiği söyleşide Yazıcıoğlu’nun cevapları yürekleri burkan cinsten…

Henüz yayınlanmayan Anadolu Gençlik Dergisi’nden muhabir Fatma Acer’in soruları ve Yazıcıoğlu’nun cevapları şöyle:

- Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ismini duyduğunuzda hissettikleriniz nelerdir?

- Hüzünleniyorum… Görevini yerine getiremeyen bir kölenin hicabı. Onun arkasında bıraktığı mirasa, onun istediği gibi sahip çıkamadık. Onu anlatamadık, çünkü onu anlayamadık. Onun adını duyduğumda bu nedenlerle hüzünleniyorum. Tüm peygamberlerin şahitlik yapacağı yargı gününde onun ümmetinden olma şerefini ve liyakatini inşallah taşırım. Allah onun şefaatinden bizleri mahrum etmesin.

- Peygamber Efendimizin (s.a.v) sizi en çok etkileyen yönü nedir?

- Allah Resulü mükemmeldi. Bu cümleden hareketle, onun bütün güzellikleri karakterine dercettiğini düşünüyorum; o harika bir liderdi. Mütevaziydi, hoşgörülüydü, müşfikti, aydındı, çile adamıydı, kısacası muhteşemdi. Bütün bunlara rağmen o bir insandı. Onun, ilahi kelamda çokça zikredilen beşeri vasfını arka plana iterek onu dünyamızdan uzaklaştırdık ve aslında kendimize kötülük yaptık. Peygamber Efendimiz bir insandı, onun en etkileyici tarafı her yönüyle “güzel insan” sıfatına sahip olmasıydı…

(Vakit)

Yıllar önce Mamak Cezaevi’nde yatarken yazdığı şiirdeki gibi veda etti milletine…”Beton çok soğuk, üşüyorum” demişti şiirinde. 2 bin 200 metre yukarda soğuk ve tipi altında yine şiirinde olduğu gibi üşüyerek gitti ulaşmak istediği sonsuzluğun sahibine. Tıpkı şiirinde dediği gibi:

“Ben sonsuzluğu düşünüyorum

Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum

Durun kapanmayın pencerelerim

Güneşimi kapatmayın

Beton çok soğuk, üşüyorum.”

Allah rahmet eylesin, Mekanın Cennet olsun “Muhsin Başkan”. Ve yanındaki arkadaşları..

“Milli çizgisini inandığı şekilde mücadeleye dönüştürerek bir ömür o yolda yürüyüşünü sürdüren, memleketimizin güzide evlatlarından, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu beyefendi ve yol arkadaşlarının ahirete irtihalini öğrenmiş olmanın hüznü içindeyim. Başta Muhsin Yazıcıoğlu beyefendi olmak üzere beraber aynı kaderi paylaşan arkadaşlarına Cenab-ı Erhamurrahimin’den rahmet ve mağfiret niyaz eder, kıymetli eşi, ailesi, akrabaları, Büyük Birlik Partisi mensupları ve Türk-İslam alemine taziyelerimi arz ederim.”

M.Fethullah Gülen

 

Gidip dönmeyenler Mart 23, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 10:37 pm

 

gidip-donmeyenler

Önden giden cefâkar atlılardan bazıları bir daha geri dönemediler. Arnavutluk’a giden eğitim gönüllüsü adanmış ruhlardan Celal, Kadri ve Murat Beyler de bunlardan…

1966 doğumlu Celâl Ergüder Bey Hataylı. Çok samimi, alçak gönüllü ve cana yakın bir öğretmen olarak herkesle iyi geçinir, herkes tarafından sevilirdi. İngilizcesi çok iyi idi. Arnavutluk’a ilk gelenlerdendi. 8 Ağustos 1992′de gelmiş ve Arnavutluk’a ilk gelen heyete tercümanlık yapmıştı…

1994-1995 eğitim yılının sonunda da memleketi olan İskenderun’a giderken arkadaşları ile Polatlı girişinde elim bir kaza geçirerek vefat etmişti.

Arnavutluk’a gelirken, yanında sadece bir çanta eşyası vardı. Dönüş sırasında da yanında yine aynı çanta vardı… Zaten Arnavutluk’tan ayrılırken, vefatını hissetmiş gibi neyi varsa hepsini arkadaşlarına ve müesseseye bırakmıştı.

Bu cömert ve alçak gönüllü öğretmenimizin vefatından sonra iki tane fakir öğrencinin her türlü giderlerini tam olarak karşıladığı, fark edildi. Çünkü öğrenciler, artık maddi sıkıntıdan dolayı koleje devam edemeyeceklerini bildirmişlerdi.

Ayrıca lise ve üniversitede okurken bir öğrencinin de elinden tutmuştu. Onun babası İstanbullu bir Türk’tü. Fakat seneler önce Arnavutluk’a gelmiş, bir daha dönememişti. Diktatörlük idaresi çıkış izni vermiyordu. Burada evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, 1991 ayaklanmasında rejim yıkılınca Türkiye’ye dönmüş fakat akrabaları tarafından kabul edilmeyince tekrar Arnavutluk’a gelmişti. Durumu hiç iyi değildi. Onun için onun oğlunun masraflarını Celal Hoca üzerine almıştı.

Dünya malına önem vermezdi. Bir iş için para toplanınca o, elinde ne varsa tereddütsüz verirdi. Zaten en son elinde kalan teybini, öğrenci ziyaretlerinde ve yurt hizmetlerinde kullandığı eski model golf arabasını da Türkiye’ye dönerken hediye edip gitmişti. Onun hazırladığı dokümanlar şu anda dünyanın dört bir yanında okutulan “Adım Adım Türkçe” kitabına kaynak olmuştu.

Ailesinin ısrarına rağmen evlenmemiş, “Vazifemiz büyük, sorumluluğumuz çok ağır. Ben kendi sorumluluğumu ancak taşıyorum, bir başkasının sorumluluğunu kaldıramam.” demişti…

Kadri Fidanoğlu ise; Diyarbakırlı idi ve bir evin bir oğluydu. Babası vefat etmişti. Evlerinin sorumluluğu onun üzerindeydi. Buna rağmen “İş başa düştü!” deyip hicret etmişti. Civanmert, hasbî, cefâkar bir öğretmendi. Celâl Ergüder ile beraber o da o kazada vefat etmişti… Geceleri ihyâyı ihmal etmeyen bu ihlaslı adanmış ruh, öğrencilere bir yılda Türkçeyi en iyi şekilde öğretir, onlara örnek olurdu. Saygı duyduklarının teşviki ile Arnavutluk’tan evlenmeyi düşünmüş ve nişanlanmıştı. Yazın yapacağı düğün için Türkiye’ye giderken trafik kazası olmuştu. İstanbul’dan kendilerine kimya öğretmenlerinden Osman Kadayıfçı Bey de katılmıştı. O Kilisli idi ve Kilis’e gidecekti. Bu kazada sadece Osman Bey yara bile almadan kurtulmuştu.

Murat Alkan da geri dönmeyenlerden… Arnavutluk’a üçüncü yıl belletmen olarak gelmişti. O da evin tek oğlu idi. Türkiye’ye dönüş yolculuğu sırasında Yunanistan’da Kavala’da serinlemek için denize girmişti. Boğulmuştu… Her yönden şehitti… Geride çok iyi yetiştirdiği, öğrencilerini bıraktı. Vefat haberini aldığı zaman babası büyük bir sabır, irade ve samimiyet örneği göstermiş: “Oğlumu vermiştim, kızım da fedâ olsun!” diyerek geride kalan kızını da belletmen olarak Arnavutluk’a göndermişti…

Arnavutluk’taki Mehmet Akif Koleji öğretmenlerinden Sadullah Suat Yılmaz Bey’in notlarından bu eğitim şehitlerimizin bilgilerini nakletmeye çalıştım. Cenab-ı Hak, onlardan, arkadaşlarından ve ailelerinden ebeden razı olsun…

Abdullah Aymaz

 

Kılıcınız zorlamamışken Mart 23, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 10:22 pm

umut-huzmeleri

Arnavutluk’ta Türk kolejlerinin yanında Şarkiyat Okulları da açılmış. Bizim imam-hatip okullarına benzeyen bu eğitim yuvalarına Arnavut halkı, Osmanlılardan kalma bir alışkanlıkla medrese diyor.

Fen dersleri İngilizce veriliyor. İslamî ilimler Arapça… Türkçe dersleri de yabancı dil olarak veriliyor. Ziyaretlerimizde eğitim seviyelerinin çok iyi olduğunu gördük. Tiran’dakinin, kırk kişilik bir korosu var… Çekirdek Koro, bize çok güzel ilahiler okudu. Bazı öğrenciler Yunus Emre’den, Arif Nihat Asya’dan şiirler okudular. Telaffuzları çok güzeldi. Zaten 2008 Türkçe Olimpiyatları’nda bir birinci çıkarmışlar.

Tiran’dakinin çevresine zaten Medrese Pazar diyorlar. Binanın bir kısmı mescit. Cuma namazlarında cemaat dışarıya taşıyor. Önünde Hafız İbrahim Dalliu’nun heykeli var. Tefsir kitabı olan İbrahim Efendi aynı zamanda vatansever bir edip olarak biliniyor. Bu okulları ayakta tutan Sema Vakfı tarafından üç senedir Peygamber Efendimiz’in (sas) bilhassa evrensel yönünü tanıtmak için programlar, sempozyumlar düzenlenmektedir. Bu programlara cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı, bakanlar, milletvekilleri ve ülkedeki başka dinlerin temsilcileri ve diplomatlar da katılmaktadırlar. Bir önceki Cumhurbaşkanı Alfred Moisin bir Hıristiyan olmasına rağmen programları çok takdir etmiş ve “Kur’an da Allah’ın kelâmı” demiştir…

Bu Şarkiyat Okulları hakkında, Yunanistan sınırındaki Korça şehrinin belediye başkanı bir Ortodoks olmasına rağmen şunları söylemiştir: “Arnavut halkının % 70′i Müslüman… Halkın dinini doğru olarak alması gerekir. Bunu da asırlarca beraber yaşadığı Türklerden öğrenmesi en uygunudur. Bu eğitimi de bu Şarkiyat Okulları en güzel şekilde veriyor.”

Bir Ortodoks, oğlunu kayıt için getirir. Fakat durumu müsait olmadığı için öğretmenler kendi aralarında para toplarlar. Bunu görünce “Olmaz… Sizinki büyük fedâkârlık ama ben kabul etmem.” der. Bu onurlu insanla bağ koparılmaz. Durumu iyi olunca bu sefer kızını kaydetmek için getirir. Öğretmenler sorarlar: “Biliyorsun burası dinî bir okul, burada İslâmiyet öğretiliyor. Çocuklarının Müslüman olmasından çekinmiyor musun?” Der ki: “Niye çekinecek mişim ki? Sizin dedeleriniz ellerinin kılınçları ile geldikleri zaman bile bizi dinimizi terk etmeye zorlamadılar. Şimdi onların torunları sizler ellerinizin kalemleriyle mi zorlayacaksınız? Ama çocuklarım kendi istekleriyle Müslüman olmak isterlerse, o onların tercihi. Ben karışmam!”

Tiran’da şimdilik yedi tane bölümlü ve iki fakültesi bulunan Epoka (Çağ) Üniversitesi’ni de ziyaret ettik. Rektör Prof. Dr. Hasan Kaplan Bey ve öğretim üyeleriyle görüştük. Kısa zamanda temayüz eden bu eğitim yuvasının havaalanına çok yakın olan yeni binası için 62 dönümlük arsası alınmış, inşaat hazırlıkları var.

Arnavutluk’ta Türkiye ve Türk insanına bir sevgi var. Uzak yakın her ülkeyi düşman ilan eden Enver Hoca bile, Türkiye’ye karşı düşmanca tutum izlememiştir. Özal Tiran’a gelip Ethem Camii’nde namaz kıldığı, okulları ve tekkeleri ziyaret ettiği için halk çok seviyor. Banker karışıklığı döneminde Yunanistan’ın müdahalesi söz konusu olduğundan o zaman başbakan olan Tansu Çiller’in “Müdahaleyi savaş sebebi sayarız!” diyerek Arnavutluk’a sahip çıkmasını da unutmuyorlar.

Zaten tarih boyunca Osmanlı idaresinin en üst seviyelerinde pek çok Arnavut asıllı devlet adamımız olmuştur… Kâmus yazarımız Şemseddin Sami, İstanbul Üniversitesi’nin ilk Rektörü Hoca Hasan Tahsin, Sultan II. Abdülhamid’in Muhafız Birliği, Avlonyalı Ferit Paşa, Damat Ferit Paşa, Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa, Gedik Ahmet Paşa, Köprülüler, Fatih Camii mimarı Sinan Atik, Koçi Bey, Tarhuncu Ahmet Paşa, Ord. Prof. Fuat Köprülü, Vaso Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Tepedelenli Ali Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Koca Sinan Paşa, Sait Halim Paşa, Yahya Kemal, Mehmet Akif Ersoy ve daha niceleri hep Arnavut asıllıdır. Bizim onlarla işte böyle bir beraberliğimiz var ve bu birliktelik aynı şekilde devam ediyor.

Abdullah Aymaz