Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Bir Dava ki… Ekim 27, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 10:37 pm
Tags: ,

Karşımda bir yangın var. İçinde evladım tutuşmuş yanıyor. Var gücümle bu yangını söndürmeye koşarken birileri tökezletmek için bana çelme atmış Ne ehemmiyeti var. Bu büyük yangın karşısında bu basit hadiseyle uğraşmaya değer mi

Bir dava ki, her bir insanı, mahiyetinde var olan ulvi değerlerle yüzleştirme gayesi dışındaki bütün endişelerden arınmış yüce bir mevkide getirdiği kozmik tekliflerle maşeri vicdanda kabul görmüştür.

O davayı, o yüce mevkiden indiremezler…

Bir dava ki, her bir müntesibine, “Güneşi bir omzuma, ayı da diğer omzuma koysalar, yine dediklerimden vazgeçmem” sebatını aşılamıştır. “Saçlarım adedince başım olsa ve her gün birini alsalar yine düşmana teslim-i silah etmem” kararlılığını mayalamıştır. Onlardan hiçbirini bu sebat ve karardan döndüremezler…

Bir dava ki, aslı nurdur; evveli nur, ortası nur, sonu nurdur. O nur ki, İsm-i Nurla, ve yaratılmış İlk Nurla daim irtibatlıdır. Ve bir ışıktır ki, şavkını Mevla tutuşturmuştur: Bütünüyle tek nefes olsa ve öyle üfleseler yine söndüremezler…

Bir dava ki, onun müntesipleri için her çile bir kefaret, her ıstırap bir tasaffi ameliyesi; ölüm ise Dost’a kavuşma vesilesidir. Ve onları sevk eden müeyyide, aşktır, şevktir,muhabbettir.Öfkeler, düşmanlıklar, gizli-açık tehditler onları sindiremezler…

Hatta müntesiplerinden öylesi şefkat abideleri yetişmiştir ki, “Ya Rab, vücudumu o kadar büyük yap ki, cehennemi ben doldurayım ve oraya başka kulun girmesin” deme zirvesine varmıştır. “Gözümde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu var. Milletimin imanını selamette görürsem cehenneme girmeye dahi razıyım. Vücudum yansa da gönlüm gül, gülistan olur” deme noktasına ulaşmıştır. Kimler, nasıl ve ne uğruna uğraşırlarsa uğraşsınlar onların sinelerinde yer etmiş bu evrensel şefkate başka şey dedirtemez, aykırı söz söyletemezler…

Ve yine, “Karşımda bir yangın var. İçinde evladım tutuşmuş yanıyor. Var gücümle bu yangını söndürmeye koşarken birileri tökezletmek için bana çelme atmış… Ne ehemmiyeti var. Bu büyük yangın karşısında bu basit hadiseyle uğraşmaya değer mi?” şefkatli ülküsüne ferasetini, basiretini refik etmiştir. Onları oyalayamaz, kandıramazlar…

Onlar, mücerrede doğru yol aldıkça vücudun nasıl fevkalade güç ve kuvvet kazandığının idrakindedirler. Onlar, bütün cihetleriyle nezih, temiz ve şeffaf olan melekutun, mülkü sevk ve idare etmekte olduğundan aynen haberlidirler. Manadan kopuk maddenin hem de hızla ve süratle yokluğa kaydığının yakından şahididirler. Üstlerinde denenmemiş, hiçbir beşeri, şeytani oyun, hile, tuzak, desise bırakmasalar yine onları yakinlerinde sarsamazlar, aidiyetlerinin kutsal cazibesinden alıp koparamazlar…

Onlar, kolektif çalışmaların maksimal verimliğinin bilincindedirler. Bu sebepledir ki, hiçbir entelektüel kaygı taşımadan, kendi istidat ve kabiliyetlerini, verimliliği minimize eden bireysellik çeperinden kurtarıp toplumun emrine amade ederler. Bir yerde kopuk bir el olmaktansa bir aslana pençe olmayı yeğlerler. Fabrika çarklarının ahenkle çalışan hali ya da bir organizma bütünün harika denklemlerle varlığını sürdüren durumu onlar için vazgeçilmez modellerdir. Bu sebeple de ahenk bozucu davranışlardan, fabrikayı akamete uğratacak aykırılıklardan daima uzak dururlar. Onlardan tefrika bekleyenler, onlardan ihtilafa düşmüşlük umanlar asla beklediklerini alamaz, umduklarını bulamazlar…

Latif ERDOĞAN

 

Tek Lâhmacun Eylül 14, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:57 pm
Tags: , , ,

Lahmacun... by SoN_RuKiYe.

Son günlerde lokantaya gelen, kendi hâlinde bir adam dikkat çeker olmuştu. Otuz-otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Hafta içi her gün, öğle namazı sonrası gelirdi. Lokantanın müdavimlerinden olan birkaç müşteriden sonra içeri girer, çiçekli bahçeye bakan pencerenin önüne oturur ve hep aynı siparişi verirdi: tek lâhmacun.

İlk günler çok önemsemedik, ‘Garibandır.’ dedik. Ama zamanla hâlini-tavrını süzdüğümüzde, duruşunda bir garibanlık görmedik. Bilakis, düşünceli, insanlarda saygı uyandıran bir duruşu vardı. Giyiminde titizdi. Lâcivert pantolonu jilet gibi ütülüydü. Üstündeki hardal sarısı ceket, rengi biraz solmuş olsa da, temiz duruyordu. Hâsılı, bakımlı birine benziyordu. Belki gurbetteydi, dertleşip hâlleşeceği bir yakını yoktu veya içini kimseye dökemiyordu.

Tahminlerimiz bundan öteye varmıyordu. Doğrusu biz de bir hâl-hatır sormadık. “Beyim buraların insanına pek benzemiyorsunuz, yabancısınız herhalde.” demedik.
Fakat onun bu hâli günden güne bizde bir merakı büyütüp durdu.

Yılların esnafıyız. Mürekkep yalamışlığımız yoktur; ama birkaç konuşup hâlleşmekle adamın kaç kıratlık olduğunu anlarız Allah’ın izniyle.
Yok yok, kesin bir derdi vardı bu adamın.

Bir gün yine geldi. Her zamanki gibi, başını hafif öne eğerek yarı fısıltı hâlinde bir selâm verdi. Güleç bir yüzle selâmını aldım. O da dudaklarına yayılan utangaç, bir o kadar da tatlı bir tebessümle mukabelede bulundu. Pencere kenarındaki yerine oturdu. Garsona tek lâhmacun siparişini verdi.

Kaçamak bakışlarla hareketlerini takip ediyordum. Bir ara göz göze geldik, yanlış bir iş yapmışım gibi utandım. O da beni süzüyormuş meğer.

Lâhmacunun yanı sıra ayran falan da istemiyordu. Bir bardak suyla idare ediyordu. Bekledim ve bu esrarlı müşteri son lokmasını ağzına koyar koymaz yanına vardım. “Oturabilir miyim?” diyerek izin aldım. “Efendim bir mahzuru yoksa, beraber bir çay içelim mi?” dedim. Gülümsedi. Bakışları parıldadı.

Hâl-hatır sordum. Kimdir necidir öğrendim. O konuşurken, zihnimdeki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Öylesine tok sesli, kendinden emindi ki, konuşurken kelimeler tane tane dökülüyordu dudaklarından. Bir-iki espri yapacak oldum, koyuvermedi kendini; hafif dudak hareketleriyle idare etti. Ciddiyeti elden bırakmıyordu. Ciddiyetten de öte bir asalet vardı üzerinde.

Öğretmenmiş. Buralı değilmiş. Memleketimize geleli de bir ay kadar olmuş.

Asıl içimi kemiren merakımı gidermemiştim henüz. “Hocam!” diyerek tekrar söze başladım: “Sizi kaç zamandır takip ediyorum. Buraya geliyorsunuz. Hoş geliyor, sefalar getiriyorsunuz. Aynı yere oturuyorsunuz. Hepsinden de ötesi, siparişiniz hep lâhmacun oluyor. Ama affınıza sığınarak, neden sadece tek lâhmacun?”

Diyeceklerimi bir çırpıda söyleyip rahatlamıştım. Sandalyeye yaslandım. Karşıdan gelecek cevabı merakla beklemeye başladım.

Bu soru, muhatabım üzerinde tahminimden büyük tesir icra etmiş olacak ki, önce biraz durakladı, bir-iki yudum su içti. Sonra konuşmaya başladı. Heyecanı sesine aksetmişti:

“Buraya çok hayırlı bir iş için gelmiştim. Gelmeden önce arkadaşlarım birkaç tanıdığın ismini vermişlerdi. Onlarla görüşüp konuştum. Okumak isteyen fakir talebeler için bir yurt yapmayı düşünüyorduk. Bunun için de bazı imkânların olması gerekiyor. Burada tanıştıklarımın durumu pek iyi değil. Onlara ‘Kim bize yardım edebilir? Hâli vakti yerinde olan, fakiri-fukarayı gözeten, bu toprağın insanına saygılı kim var?’ diye sordum. Sizden bahsettiler. Adınızı verdikleri günden beri de lokantanıza gelip gidiyorum. Niyetim bir fırsatını bulup sizinle tanışmaktı. Tek lâhmacun bir vesileydi sadece.”

Hiç beklemediğim bir cevaptı bu. Şaşkınlıktan mıdır nedir, söylenenleri ilkin tam anlayamamıştım. Evet, güzel şeylerdi bunlar: fakir öğrenciler için yurt yapmak, onları sokaktan kurtarıp okutmak, vatana millete hayırlı evlâtlar olmaları için bize düşeni yapmak…

Fakat tek lâhmacunun sırrının gelip bunlara dayanması? Bir hayli afallamıştım. Ama vaziyeti kurtarmak için şaşkınlığımı da belli etmemiştim.
***

O günden sonra görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. Artık “Hocam!” diye hitap ediyordum. Fakat o kadar ısrarıma rağmen, bir patlıcan kebabı ikram edemedim. Kabul etmiyordu. Tek lâhmacun yemeyi de bırakmıştı. Sadece birkaç bardak çaya ‘evet’ diyordu. “Tam çözdüm!” diyordum, farklı bir tarafı çıkıveriyordu ortaya.

Allah’a şükür varlıklı bir aileydik. Sadece lokanta değil, gayrimenkullerimiz, ekilip biçilen topraklarımız da vardı. Zekât ve sadakamızın bir kısmını artık yurt inşaatına ayırmıştık. Bir ara baktık, işler yavaş gidiyor. Böyle olmayacak. Hocam da: “Yurt, yeni eğitim dönemine yetişmeli.” diyor. Bu durum vesile oldu, biz de iki yerine üç, üç yerine beş verdik. Biz verdikçe Rabb’imiz de bize verdi. Eylül ortasında ufak-tefek eksiğiyle yurdu açmak, çok şükür nasip oldu. Yurt, bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı.

Çocukların yurdu doldurduğu ilk günün akşamı, müdür odasında hocamın bize bir teşekkür edişi, gözyaşlarıyla bir dua edişi vardı ki, orası anlatılamaz.

Yurt inşaatında dualarını esirgemeyen birkaç ahbap: “Ağabey yurda sizin isminizi verelim.” dediler. Kabul etmedim. “Üç kuruşluk hayır yaptım. Onu da gururuma, kibrime yedirip tükettirmeyin.” dedim; “Bu yaptığımız hayır olarak kabul gördüyse eğer, bırakalım öbür tarafa kalsın.”
***

Aradan yıllar geçti. Yaşım bir hayli ilerledi. Hesabı-kitabı oğlanlara devrettim. Nerde bir hayır işi varsa, oraya koşmaya çalıştım. Koştukça gençleştiğimi hissediyordum. Bu hâli görenler, “Ağabey nasıl böyle dinç kalabiliyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ben de onlara, burada ektiği tohumların semeresini göremeden, aynı derdin peşinde bir başka beldeye giden kıymetli hocamızı hatırlatıyordum: “Hizmette beklentiye girmemek.”

Osman Alagöz

 

İftar Zamanı Ramazan Hikayeleri / Digo- Mehmet Özgür Eylül 13, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Multimedia — La Reverie @ 10:16 pm
Tags: , , ,

Önemli Not: Sevgili dostlar bu site yani “Umut Huzmeleri” Samanyolu tv’nin sitesinden ayrı bir sitedir ve benim Mehmet Beyle irtibata geçmem sözkonusu değil, programda yayımlanan  hikayeleri ben de sizler gibi çok beğeniyorum ve daha fazla kişiye ulaşsınlar diye paylaşıyorum.

Lütfen siz hikayelerinizi Samanyolu Tv’nin sitesine gönderin, yayınlarlar inşaallah..

Hayır, dua ve selametle..

 

Solgun Kar Çiçeği Eylül 8, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 9:55 pm
Tags: ,

Eğitim gönüllüsü olarak Tataristan’a giden Mikail Doğan, soğuk ve karlı bir kış günü hastaneye öğrencisini ziyarete gitmişti… Vasily, odasında yatağına uzanmış kitap okuyordu.

Elinde “Ölüm Ötesi Hayat” isimli kitap vardı. Kendini kitaba kaptıran Vasily, hocasının geldiğini fark etmedi. Hastane arkadaşları da söylemediler. Mikail Bey sessizce bir kenara oturup beklemeye başladı. Vasily’nin elinde bavulla yurda ilk gelişi gözlerinin önüne gelmişti. Zayıf, sarı saçlı, yeşil çekik gözlü, hafif kambur ve yaşına göre uzun boylu bir çocuktu. Bir gün solgun bir yaprak gibi gelip, “Hocam rahatsızım, doktora gitmek istiyorum.” demişti. Birkaç tetkikten sonra kan kanseri olduğu anlaşılmıştı… Mikail Bey, Vasily’nin arkadaşlarına elindeki kitaptan okuduğu, “Sâlih kullarıma, gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine bile gelmeyen şeyler hazırladım.” sözleriyle kendine geldi. Vasily’de okuduklarının arkasından, “İnsanı ne kadar rahatlatıyor bunlar!..” yorumunu yaptı. Arkadaşlarının işaretiyle Mikail Bey’in varlığını fark etti. “Hocam kusura bakmayın… İşte böyle zaman geçiriyoruz hastane odasında. Bazen kitap okuyoruz, bazen sohbet ediyoruz. Genelde ben konuşuyorum; ama arkadaşlarım alıştılar artık bana.” dedi.

Bir müddet sohbet ettikten sonra hocasının bir ihtiyacın var mı, sorusuna, hiçbir ihtiyacının olmadığını, sadece annesini-babasını ve kız kardeşini çok özlediğini söyledi. Kız kardeşine Vasily, Aygül ismini takmıştı… Ailesi de benimsemişti.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Mikail Hoca, Vasily’nin hoşuna gidecek meyveleri pazardan alıp hastanenin yolunu tuttu. Ama Vasily yatağında yoktu. Arkadaşları, Mikail Hocayı saygıyla selamladılar. Vasily’den çok şey dinledikleri ve öğrendikleri belliydi. Vasily’nin ailesini görmek için köyüne gittiğini, bu gidişini de kimseye haber etmemelerini tembih ettiğini söylediler. Ne yapacağını şaşıran Mikail Bey, müdüründen iki gün izin alıp Ferhat Bey’in arabasıyla o kış gününde 6-7 saatlik yola çıkar. Her taraf kardan bembeyazdır. Yollar aşırı soğuktan buz tutmuştur. Teyplerinde “Süleymani”lerden, “Hisar”lardan yükselen ses yankılanmaktadır. Mikail Bey, solgun kar çiçeği Vasily’yi düşünmektedir. Vasily, çay sohbetlerine katılır, her vesile ile yanlarına gelirdi. Mikail Bey, tebessüm yüzünden eksik olmayan Vasily’nin, geceleri yatarken “En Sevgili”yi (sas) görme umuduyla gözlerini yumuşunu, sabahları uyandırdığında da yatağında doğrulup bağdaş kuruşunu ve gözlerini ovuşturuşunu hatırına getirince gözleri buğulanmaya başladı.

Derken uzaktan evlerini gördü. Bir odanın lâmbası yanıyordu sadece… Kapının tokmağına dokundu. İçeriden âdeta parmağının ucuna basa basa yürüyen birinin ayak sesleri geliyordu. Vasily olmalıydı. Kapı açıldı. Önce annesi, sonra babası sonra da kız kardeşi Aygül… Miakil Hocanın gözleri Vasily’yi aradı ama yoktu. Annesinin gözleri yaşardı. Geniş bir odaya buyur ettiler. Vasily’nin nerede olduğunu sorunca anne gözyaşlarını iyice salıverdi, baba da Aygül’ü bağrına basıp sadece “Vasily öldü!” diyebildi. Mikail Hoca, inanamıyordu bir türlü öldüğüne… Vasily’nin geleceğe dair ne ümitleri vardı! “Hocam, bir ben bileyim, bir siz bilin, bir de Allah bilsin bunları!” dediği nice sırları vardı. Mikail Bey’in içinden geçirdiklerine annesi ağlayarak son verip Vasily’nin son günlerini anlattı… Ölmeden önce anne ve babasına “Beni çok seviyor musunuz? Beni mutlu etmek ister misiniz?” diye sormuş. Onlar da “Elbette… Senin dünyanın en mutlu insanı olman için elimizden gelen her şeyi yaparız.” demişler. O da kendisinin Müslüman olduğunu, bu sayede hastalığının ızdırabını âdeta hissetmediğini söylemiş. Hatta şöyle demiş: “Allah, sevdiği kuluna hastalık verirmiş. Buna öyle inanıyorum ki anne, hastalığımdan hoşnut bile oluyorum. Ölümden korkmuyorum baba! Nasıl yaşamak bir nimet ise ölmek de Rabb’imize kavuşmayı sağlayan bir nimettir.” Vasily’nin bu sözleri onlara çok tesir etmiş. Hastanedeki arkadaşlarına da… Vasily şehadet kelimesini tekrar tekrar söylemiş, onlar da söylemişler… Birden Vasily’nin mezarına gitme arzusu uyandı içinde ama ailesi, bunun şu anda mümkün olmadığını söylediler. Mikail Hoca, içinden “Ah, Vasily! Demek beyaz yorganını çektin üzerine. Hâlbuki geceleri üstün açılınca ben örterdim. Kıvrılıp yatardın yatağında. Fark edince de beni, doğrulup teşekkür ederdin. Şimdi sen de filiz vereceksin kar yığınları arasından başını çıkarıp ötelere… Küheylanlar gibi şaha kalkacaksın ve kim bilir ne güzel âlemlere seyahat edeceksin!” dedi, kendi kendine.

Abdullah Aymaz

 

Ah Ana Ah! Ağustos 23, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Işık süvarileri — La Reverie @ 10:54 pm
Tags: , ,

Yaslasam dertli basımı dizlerine, okşar mısın? Bir yandan da titrek sesinle “Yavrum” der misin, bunca zaman sonra? ana ah ana

Seni anmak bir başka tatlı. Seninle olmak bir rüya şaheseri… Ve ötesi… Ruhuma sindirdiğin öteler ötesi… Yaslasam dertli basımı dizlerine, okşar mısın? Bir yandan da titrek sesinle “Yavrum” der misin, bunca zaman sonra? Ruhumun her şeye yabancılaştığı bugün; sana koşsam, seni bulsam gel der misin ana? Gömülecek toprağımın bile kirletildiği dünyadan kaçan bana, muhabbet kaynağı kalbinde bir yer verir misin? Tutar mısın nasırlı ellerinle ellerimden? Seccadende bir secdelik an verir misin?

Ve son defa, içinden gele gele yavrum der misin?

Al götür beni ana; bu çirkinliklerden! Yüceler yücesi dergâha, şefkatinin ummanında bir defa daha yıka da gönder beni. Çöz duygularımdaki karmakarışıklığı, gözyaşlarınla.

Seni sevmeyi unutturdular, beni senden kopardılar, ana. Seni nasıl sevmem gerektiğini öğrenemedim. Seni aradım bitmez gecelerde. Koşacakken “dur” dedi, gurbet. Günler uğradı akşamları kapıma, dediler, “Sabret”.

Yıllarca bekledim. Boğuldum havuzunda sabrın.

Sen anam, bilirim kahır yüklüsün. Dününü unutan Mehmet’inden dertlisin. Oysa ben seviyorum seni. Seviyorum desem… İlk mektep öncesi gibi sevemem.

Yığın yığın dert içinde ben. Yüzümde kıvrılmaya ahdetmiş yıllar. Oysa uçmalıydım mavi bulutlar üstünde, dualarınla.

Ufkumuz ışık doluyor ANA.

Yüceler vadidir; yerine gelecek, gün doğacaktır.

Kurulur, kurulur bir gün dünyamız ANA,

Çünkü gönüller arzu yüklüdür o ÂNA…

 

M. Garip SEYHOĞLU

 

Bir Önden giden atlı… Adem Tatlı Ağustos 15, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Multimedia — La Reverie @ 10:34 pm

 

Kelebek Kanadında Besmele Temmuz 21, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:07 pm
Tags: ,

 Kelebek Kanadında Besmele

Bir eğitim gönüllüsü bulunduğu ülkeyi anlatacak… Elinde kelebek kanadından “Besmele” yazılı tablo… Herkes dikkatle onu dinliyor:

“Nüfusun yüzde 50’si Müslüman… yüzde 40′ı Hıristiyan… yüzde 10′u animist… Petrol, altın, kömür, bakır ve benzeri yer altı kaynaklarına sahip… Ülke fakir değil… Aslında bunların geri kalmışlığı, sömürülmelerinden ve yetişmiş insanların olmayışından… Ümit edilir ki, çok uzak olmayan bir gelecekte bu kara kıtanın kara talihi güzelliğe dönecek!..”

Öğrencilerinin Türkçe söyledikleri şarkı ve türküler herkesin takdirini kazandı, bazılarının gözlerini yaşarttı…

O anlatmasına devam ediyor:

“Ülkenin eğitim seviyesini ölçmek, il il öğrencilerin başarısını tespit etmek için şehirleri gezip valileri, emniyet müdürlerini ve milli eğitim müdürlerini ziyaret ediyoruz. Her vilayette okul açamayacağımız için oralardaki zeki öğrencileri başşehirdeki okulumuza kaydetmek arzusundayız. Bunun için ülke genelinde 6. sınıflar için bir matematik yarışması yaptık. Bu yarışma ilgi görsün diye birinciye 1.200 dolar, ikinciye 800 dolar, üçüncüye 500 dolar… İlk on öğrenciye de ayrıca ödüller veriyoruz… Bu imtihanın neticesinde Müslümanların yaşadığı illerin eğitim seviyesinin düşük olduğunu da gördük. 15 bin öğrencinin katıldığı bu imtihanın 50 öğrencisi içinde bir tane İbrahim isimli öğrenci var. ‘Bir tane Müslüman bu var, gerekli indirimi yapıp, biz okutalım’ diye düşünüyoruz. Ama İbrahim bizim okula gelmek istemiyor. ‘Seni dünya olimpiyatlarına hazırlayalım’ diyoruz, olmuyor. ‘Seni ücretsiz okutalım’ diyoruz, kabul etmiyor. Sonunda ‘İbrahim! Bizden niye çekiniyorsun, bak biz de Müslüman’ız.’ deyince, İbrahim diyor ki: ‘Ben üç ay önce öğretmenlerim sayesinde Hıristiyan oldum. Artık sizin kolejinize gelemem!..’ diyor. İsmi Ahmed, Muhammed olup da boynunda haç kolye olan birçok insan görebilirsiniz!. Afrika’da ismi Müslüman, kendisi Hıristiyan var. Hatta çok yetkili idareciler, hatta hatta devlet başkanı seçilenler var ki, aileleri Müslüman, kendileri Hıristiyan… Gana’ya gitmiştim, kolej müdürüne ‘Hocam, sekreteriniz Müslüman mı?’ diye sormuştum. Çünkü tam tesettürlü bir kıyafeti vardı. ‘Hayır… Bunlar, cuma günleri, bizim atalarımız böyle giyerdi, diyerek böyle giyiniyorlar.’ diye cevap verdi. Belli ki önceleri bunların ataları Müslüman imiş…”

“Bir veli, çocuğunu elinden tutmuş, kayıt yaptırmak için okulumuza geldi. Kayıtlar bitmiş, hiç yer kalmamıştı. Onun için, alamayacağımızı söyledik. Veli bize ‘Ne olur, ranza yoksa yerde yatsın. Yatağınız yoksa ben alayım!’ diyerek, almamız yönünde çok ısrar etti. Kesin alamayacağımızı söyleyince veli ağlamaya başladı ve dedi ki: ‘Ben çocuğumu filân okula verdim. Başta onlarla çocuğumu Hıristiyan yapmak için uğraşmayacaklarına dair anlaştık. Fakat belli bir süre sonra çocuğum, kendisine öğretmenleri tarafından din değiştirmesi için baskı yapıldığını söyledi. Her gittiğimde ‘Bir daha olmayacak’ dediler, özür dilediler ama daha çok baskı yaptılar. Ben bir iş arkadaşıma çocuğuma yapılan baskıları anlattım ve ‘Artık çocuğumu okutmayacağım.’ dedim. O da ‘Burada Türkler okul açtılar. Hem de çok başarılılar. Bunlar Müslüman… Çocuğunu oraya kayıt yaptır.’ dedi. Ben ve çocuğum çok sevindik, akşam ailecek bunu kutladık. Şimdi siz çocuğu almıyorsunuz. Siz benim yerimde olsanız ne yapardınız lütfen söyleyin, ben de onu yapayım. Sınıfta sıra koyacak yer yoksa ayakta dinlesin, dışarıda yatsın. Aldığınız ücretin beş katını alın. Çocuk ısrarla okumak istiyor. Lütfen… Lütfen…”

Lütfen bu feryatlara vicdan kulağıyla kulak verelim…

Abdullah Aymaz

 

Hâtırası Cihan Değer Temmuz 21, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 11:00 pm
Tags: , ,

İşte hatırası bile cihan değer bir eğitim olayı...

1992′de, o ilk eğitim seferberliği yıllarında Kazakistan’a da dört eğitim gönüllüsü gönderilmişti. Ali Bey onları Almatı’dan almıştı tâ Canbul’a götürmüştü. Devlet konuk evine yerleşen bu dört adanmış ruhtan Süleyman Bey diyor ki: “Ali Bey ayrıldıktan sonra orada kendi başımıza kaldık. Ne Rusçamız var ne de Kazakçamız…

Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gidiyoruz, kimse bizimle ilgilenmiyor, hatta bir müddet sonra, ‘Ne işiniz var burada?’ muamelesi görmeye başladık. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir gün geldi bize ‘Artık bu konuk evinden ayrılın!..’ dediler. Ortada kaldık. Orada İsmail isimli Ahıska Türklerinden bir genç, diliyle bize yardımcı oldu. Milli Eğitim Müdürlüğü’nde bize ‘Oğlu Türkiye’de okuyan birisi var, belki size yardımcı olur.’ dediler. Gidip o adamı bulup derdimizi anlattık. Bize ‘İşte anahtarlar!.. Bir evim kirada idi yeni boşaldı alın anahtarları!’ dedi, dünyalar bizim oldu. Artık kalacak bir yerimiz vardı. Çünkü çok az paramız kalmıştı. Çıplak bir ev. Olsun… Ayakkabılarımı yastık yaptım. Bir kilim var. Üstümüze örtsek, çok sıcak… Örtmesek sivrisinekler iflahımızı kesiyor… Oturup bir durum müzakeresi yaptık. Neden hiçbir başarı sağlayamadık, diye düşünüp taşındık. ‘Şimdi, Peygamber Efendimiz’in (sas) üç yüzden fazla mucizelerini anlatan Mucizât-ı Ahmediye eserini okumaya başlayalım.’ dedim. Onu açıp bereketinden, feyzinden istifade niyetiyle mütalaaya başladık. Sohbet-i cânân ile kendimize gelmiştik. Sohbet esnasında bir ara bir arkadaşımız ‘Allah!..’ diyerek bir nâra atıp kendinden geçti! Bayılmıştı… Ayılıp kendisine gelince, ne oldu, diye sorduk. Dedi ki ‘Sohbet esnasında ben kendi kendime, ne olacak böyle, bizi buraya niye gönderdiler ki, diye içimden bazı menfi düşünceler geçirmeye başladım ki, birden yakazada Efendimiz (sas) bir grup nuranî insanlarla birlikte içeriye girdi ve bana Seni buraya gönderen, yanılmadı! Bundan sonra da yanılmayacak! diye çok şiddetli bir şekilde ikaz etti, onun tesiriyle bağırıp kendimden geçtim.’ dedi. Derin bir hayret içinde kaldık.”

“Bu olayın akabinde, bize hiç yüz vermeyen Milli Eğitim Müdürlüğü’nden bizi çağırdılar ve ‘Bir daha anlatın bakalım siz ne istiyorsunuz?’ dediler.” Biz de eğitim ve okuldan bahsedince ‘Peki, buradaki binalardan okul için birisini beğenin size verelim.’ dediler. Biz de dört yol ağzında büyük bir binayı beğendik. Çimkent’teki arkadaşlar kartonlar üzerinde reklamlar hazırladı. Onları oraya buraya astıracak paramız yok. Biz de kendimizi bir reklam panosu gibi yapıp okulun çevresindeki yollara çıktık. Herkes bize bakıyor yazıları okuyup Türk koleji açılacağını öğrenince, binasının nerede olduğunu soruyor, biz de elimizle işaret edip gösteriyorduk.”

Kısa zamanda müthiş bir müracaat oldu. Erkek öğrenciler için böylece ilk okulu açtık. Sonra bir de kız koleji açtık.

Süleyman Bey, kendi ismiyle tevafuk eden Süleymanov Caddesi’ndeki bu okulu ve sonraki kız kolejinin serüvenini anlattıktan sonra dedi ki: “Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra İzmir’de bana ‘Seninle Kazak bir aile görüşmek istiyor.’ dediler. Acaba ne görüşmek istiyorlar, hem bunlar kimdir, diye yanlarına gittim. Meğer birisi Canbul’daki erkek kolejimizden öbürü de kız kolejimizden mezun iki gençmiş. Üniversiteyi bitirince evlenmişler. Çocukları da olmuş. Şimdi doktora yapmak için çalışıyorlarmış.”

İşte hatırası bile cihan değer bir eğitim olayı…

Abdullah Aymaz

 

Henien leküm.. Helal olsun sizlere.. Temmuz 20, 2009

Kategori: Işık süvarileri — La Reverie @ 10:47 pm
Tags: , ,

Yaşatma arzusu ile yaşamayı unutan yiğitler

Sırf Allah rızası için dünyanın dört bir yanına göç edenlerin durumunu hafife alamaz ve basite ircâ edemeyiz; çünkü bu muhacirlerin herhangi bir maddi çıkarları ve menfaatleri yoktur. Türkiye’nin içinde ve dışında ve âlem-i İslam’ın sair yerlerinde, hicret eden kimseler, “Şüphesiz ameller, niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği şey vardır” fehvasınca, niyetlerine göre mükafaat görecek ve ilk hicret edenlerin arkasında -inşaallah- yerlerini alacaklardır.

Yani Allah, Muhacirleri Muhacirlerle, Ensarı da Ensarla haşredecektir. Bu itibarla da, “Muhacirler toplansın!” dendiğinde bu mukaddes göçün heyecanıyla yollara düşmüş olanlar, Muhacirlerin arkasında yerlerini alacaklardır. Kim bilir günümüzde Allah rızası için hicret edenlerden herhangi birisinin önüne Hz. Ebû Bekir (radiyallâhu anh) mi, Hz. Ömer (radiyallâhu anh) mi, Hz. Osman (radiyallâhu anh) mı rastlayacak?! Bunları her an Rabb’inin huzurunda hesap vereceğine inanan ve bir ayağının mezarda bulunduğunu his ve idrak eden bir insanın ağzından dinliyor gibi dinleyin; eğer bu mevzuda hilaf-ı vaki ve mübalağalı beyanda bulunuyorsam, Allah’a hesap vereceğim demektir…

Muhacir, hicret edeceği yere giderken, “bir daha geri dönmemek” üzere gitmelidir. Kendi ülkesinin yemyeşil yamaçları, bağ ve bahçeleriyle diğer bütün güzellikleri aklına geldiğinde, Sahabe gibi, “Aman Allah göstermesin buradan geriye dönmek mi!” duygusuyla tir tir titremelidir.

Evet, ideal muhacir, niyetini halisâne yaptıktan sonra gideceği yere gitmeli, “Senede bir defa olsun gelip ülkemi göreceğim” gibi mülahazalara kapılmamalı, anne-baba, memleket sevgisini içine gömmeli ve bir daha geriye dönmeyi düşünmemelidir. Hatta o ilk garipler gibi yerlerini terk etmeyi düşünmemeli ve Allah rızası için hizmet ettikleri yerlerinden ayrılmamalıdırlar.

M. Fethullah Gülen

***

Hayatı istihkar eden yiğitler…
Yaşatma arzusu ile yaşamayı unutan yiğitler…
Ne kaybettiler? Şu kısa dünya hayatını bir oruç farzedip iftarı şehitlik ile yaptılar…

Henien leküm. Helal olsun sizlere…

Rabbim bizleri de sözünde duran, Adem Tatlı’lar, Hacı Atalar ile beraber haşretsin…

Mustafa Ertekin

 

Adın Yasin Senin! Temmuz 20, 2009

adın yasin senin

Genç adam, ofisinde, masanın tam karşısındaki duvarda asılı, Orta Asya ülkelerini gösteren haritaya dalmıştı yine. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan… On sene evveline kadar buraların adını bile bilmezdi. Kafasının arşivinde, liseden kalma “Türkler, Anadolu’ya Orta Asya’dan göçmüştür” cümlesi vardı sadece. Uçsuz bucaksız o coğrafya, kendisi ve kendisi gibi bir çokları için, pek de iyi şeyler çağrıştırmayan dört harften ibaretti S.S.C.B.

Genç adam, Anadolu ile Orta Asya’nın, “kalbten kalbe bir yol ve Anadolu insanı ile Orta Asya halklarının aynı anneden süt emmiş çocuklar olduğunun.. insanımız için vazgeçilmez fevkalade önemli bazı duygu, düşünce ve değerleri bu topraklardan damıttığımızın… bunlarla hayatımızı ve kültürümüzü farklılaştırıp, zenginleştirdiği- mizin… şimdi özgürlüklerine kavuşan bu ülkelere, kırlangıçlar gibi uçup, kardeşliğimizin ve vefa duygumuzun tezahürü olarak, ne pahasına olursa olsun hizmet etmemiz gereğinin ve gerçeğinin… kardeşlik ve vefa endeksli bu hizmetin de bir yürek ve sevgi işi olduğunun” künhüne ve idrakine, “Kırık Mızrab’ın” içli, dertli, ızdırap dolu nağmeleriyle varmıştı. Kaderinin yoluna su serptiği talihlilerden biri olarak da, şimdi bu ülkelerden birinde, Kazakistan’da yaşıyordu.

Ne ilginç bir tevafuktu ki yolu, Kazakistan’a düşmeden bir kaç ay önce, okuduğu bir kitapta bu vefa ve sevgi kahramanlarından Atravlı Yasin’e rastladı. İçi yandı. Günlerce aklından çıkmadı Yasin. Oturduğu, kalktığı her yerde onu anlattı.

Kazakistan’a geldiğinde de ilk onu sordu. Hikayesini, Almatı’yı tepeden seyreden mezarının başında anlattılar:
Ata topraklarında okulların açılması, onun liseyi bitirdiği yıllara denk gelmişti. Ateş parçası Yasin’in de yüreğine buraların ateşi düşmüştü. Sonunda o da yüzlercesi gibi dünyasını bir bavula sığdırıp Yesevi ülkesine kanatlanmıştı.

Bir taraftan üniversitede okumaya diğer yandan da Atrav Kazak-Türk Lisesi’nde belletmenlik yapmaya başladı. Okulu ve öğrencileri Yasin’in dünyası ve hülyası olmuştu artık. Varsa yoksa onlardı. O taptaze dimağlara Anadolu kültürünün mayasını çalıyor, iki ülkenin ebedi kardeşliği, mutlu ve aydınlık geleceği için ter döküyordu. Delikanlı damarlarında vatanı ve bayrağı için bir şeyler yapmaya çabalamanın hazzı ve heyecanı çağlıyordu. Bu beklentisiz duygularla öğrencileriyle kaynaşan Yasin onların sevgilisi ve “Yasin Ağabeyi” olmuştu. Şimdi Atrav’lı balalar, yardan, anadan, serden geçmiş, destanı ezberden okunacak yiğitlerin türküsünü söylüyordu.
Atrav 94 Ağustosu’nu yaşıyordu…

Akjayık ırmağının kenarında Yasin, arkadaşları ve öğrencileriyle piknik yapıyordu…
Her şey o kadar güzeldi ki.
Ne olduysa topun ırmağa kaçmasıyla oldu. Önce öğrencisi Nursultan koştu topun peşine. Bir an evvel topu yakalamak kaygısıyla kulaçlıyordu suları. Birden ne olduysa çırpınmaya, suda batıp-çıkmaya, çığlık atmaya başladı. Yasin, öğrencisinin canhıraş feryatlarıyla irkildi. Nursultan’dan başka herşey, bir anda yok oldu gözünde. Ve tereddütsüz atladı ırmağa.

Can havliyle uzandı Nursultan’a… Tuttu, kucakladı, sırtına aldı… Dermanı tükeninceye kadar çırpındı çırpındı. Başardı sonunda. Nursultan kurtuldu… Ama Yasin kayboldu suda. Kaderi beklentisizlerin, “gariblerin” kaderiyle buluştu…Garip Yunus,

“Bir garip ölmüş diyeler/ Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar/ Şöyle garib bencileyin” le sanki Yasin’i anlatıyordu.

Yasin, hayatının baharında, bütün baharlarını, yüreğini ve ruhunu, hazansız baharlar yaşaması için bu topraklara vermişti… Vücudu bir tohum gibi Kazakistan’ın bağrına düşerken binlerce Yasin’in umudunu ve müjdesini veriyordu sevenlerine.

Müdürü, Yasin’in acı haberini Türkiye’de öğrendi. Bir çocuk bekliyordu o günlerde. Yasin’in toprağa düştüğü gün bir kınalı koçu oldu. Kucağına aldı, öptü, kokladı onu… Belletmenini, Yasin’ini öper, koklar gibi. “kınalı koçum” dedi, hıçkırarak. “Adın Yasin senin.”

Şimdi genç adam ne zaman bir fatiha için Yasin’in mezarına gitse toprağından,

“Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
 Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

mısralarının yükseldiğini duyar…

…Ve Almatı’yı tepeden seyreden mezarın başında geleceğe umutla bakar… 

Akasya Hikayeleri, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2003, İstanbul, s. 117