Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Öyle Bir Hayat Yaşa ki, Müjdelerle Ölesin!.. Aralık 5, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:55 pm
Tags:

 

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: «Korkmayın, üzülmeyin, size vâd’ olunan cennetle sevinin!» derler.” (Fussilet, 30)

Hendek Gazvesi’nde olduğu gibi tahammülün son raddesine dayandığı ve sabırların zorlandığı anlarda Allah Rasûlü ümmetine, “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyurarak bu dünyanın musîbet ve imtihanlarının geçici olduğunu ve bunların istikbaldeki mükâfâtların sermayesi hâline dönüşeceğini tebliğ ediyorlardı.

Diğer taraftan Mekke Fethi’nde olduğu gibi büyük bedeller ödenerek ulaşılan muvaffakiyet ve zaferler karşısında da nefsin ve gururun tuzağına düşmemek için yine; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyorlardı.

Sefâletini saâdet zanneden gâfiller; “Hayat nedir?” sorusuna, “İşte bu yaşadığımız gündür. O da kabir kapısında bitecektir.” diye cevap verirler.

Toprağın rutûbeti ve mezar taşlarının katılığında tükeneceği düşünülen böyle gâfilâne bir hayattan daha acı ne olabilir ki?!

Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felaketler, nice hayâtî tehlikeler; ölümle insan arasında ne ince bir perde olduğunu göstermeye kâfî değil midir?

Bu kadar îkaz ve alâmetlere rağmen ömür takviminden yaprakların birer ikişer düşüşünü ekseriyetle bin bir gaflet içinde ve hissiz bir şekilde seyretmek ne acı!..

Tıpkı üzerinden akıp giden yağmur damlalarından nasip almayan kayalar gibi…

Aslında bizler, doğduğumuz günden itibaren her geçen gün bir parça daha ölüyor ve farkında olmadan kesintisiz bir şekilde ölüme doğru yol alıyoruz.

O hâlde, gerçek sonsuz hayat, beşikle tabut arasındaki mesafeye sığmayacak kadar ulvî ve ebedî bir hakikattir.

Böylesine sonsuz bir hayat karşısında dünya hayatı, deryadaki katre kabîlinden değil midir?

Bu yüzden asıl hayat, Kur’ân ve sünnet hakikatlerini rûhâniyet cenneti içinde yaşayarak ebedî saadete nâil olabilmektir.

Bunun yolu da dünya hayatını, musîbetleri ile de, ziynetleri ile de ebedî hayatın ilk merhalesini teşkil eden bir imtihan safhası olarak görmekten geçer.

Şâir, yaratılış gâyesine uygun, huzur dolu, şerefli ve haysiyetli bir hayatı şöyle ifadelendirir:

Seni annen doğurup attığı gün ağlıyordun,
Bütün âlem gülüyordu bir yanda,
Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin;
Çağlasın gözyaşı hâlinde cihân arkanda

Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir.

Dünyaya vedâ hâlindeki her insan, bu aynada güzellikleri ve çirkinlikleri ile geride bıraktığı bütün bir ömrünü yeniden seyreder.

Son nefesimizin pişmanlıkla seyrettiğimiz bir ayna olmaması için Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin feyizli ikliminde hayır-hasenât ve sâlih amellerle müzeyyen bir kulluk hayatı yaşamamız zarûrîdir.

Zira hadîs-i şerifte; “Kişi yaşadığı hâl üzere ölür, öldüğü hâl üzere haşrolunur.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, V, 663) buyrulmaktadır.

Başka bir ifadeyle son nefes, acı-tatlı hâtıralarıyla yaşanmış olan fânî hayat sahnesinin son perdesidir.

İşte ebedî âhiret yolculuğuna çıkarken, dünya hayatına bakıp söylenen bu “son elvedâ”nın mâhiyeti çok mânidardır.
Necip Fâzıl’ın dediği gibi:

O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrâil’e “Hoş geldin” diyebilmekte hüner…

Unutmamalıdır ki, ârif ve âşık gönüllü Hak dostlarının dünyadaki huzurlu hayatı, kabir âlemlerinde de aynı huzur ikliminde devam etmektedir.

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kabir âleminin, onlar için bir cennet bahçesi hâlinde olduğunu müjdelemektedir.

Aşağıdaki mısralar, âdeta böyle bir huzuru terennüm etmektedir:

Ölüm, âsûde bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin selviler altında yatan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bülbül öter

(Y. Kemal Beyatlı)

Osman Nuri Topbaş

 

Dünya mı dedin dostum, Değmiyor alâka-i kalbe!.. Aralık 5, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:34 pm

“…Secde bir gönül işidir eğer rotasını doğru tayin etmişse.
O’nu bulmayan bütün yönelişler boşluğa akar,
Her şey helak olup gidicidir,
O’na bakan yüz müstesna!’
Sahibine yönelen secde bir ömür boyunca akar,
Çağlar, hayat verir kurumuş beldelere ve bulur havzasını.
Kılıktan kılığa girer,
Değişik şekillerde tebarüz eder; ama değişmez özde.
Varış noktasını simgeler şehitlik,
Secdenin son menzilde ulaşacağı.
Hayatı sadece bir anlık istihkarı değildi
Mus’ab’ı efsane kılan!
Belki, dünya ona her şeyiyle gülümserken
Elinin tersiyle onu bir kenara itip
ALLAH Resulü (sas)’ne koşması
Ve bütün sıkıntılara rağmen
Ondan bir lâhza ayrı düşmeden
Alevleri göğsünde eritmesi
Ve son demde de bu şiiri şehadet kafiyesiyle noktalamasıydı!
Sadakatini,
Yeminini
Yani her şey olan secdesini kanlarıyla dillendirmesiydi
Mus’ab’ı Mus’ab yapan!
Biatini yerine getirememiş olma endişesiyle,
Her şeyini O’nun uğrunda yitirirken,
Son secdesinde yüzünü kapatmasıydı:
“Koruyamadım Seni Ya RasulALLAH!
Koruyamadım dünyalara değişmeyeceğim o mübarek bedenini!”
Izdırabın bestesidir secde!..

Ve değişmez asla kutsiler küçük bir menfaatle!
Lisan-ı Nebi’de ‘ekin’dir onlar.
Ayçiçekleridir,
Sonunda Güneş’i görür
Hep; savrulsa, yatsa bile…
Başkalara dönmek en büyük zillettir kutsilere,
Çekinirler çünkü
‘Kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden’
Dünya her saniye döner de hayalleri dahi dönmez
Kutsilerin nefsin en küçük isteklerine bile…
Para, makam, şöhret de neymiş secde varken Vareden’e.
Dünya mı dedin dostum,
Değmiyor alâka-i kalbe!..

M. Enes GÜRBÜZ

 

Yarası olmayanın kelimesi de yoktur Aralık 4, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:37 pm

 

GEÇENLERDE OKUDUĞUM bir dil analizi beni oldukça şaşırttı. Şöyle deniliyordu: Arapça’da “kelime” kelem kökünden gelir ve kelem ise “yara” demektir. Yani kelime yaradan neşet ederdi, lügat analizi bunu apaçık gösteriyordu.

Demek, kelimeler yaralardan doğuyordu, öyle ise insan ne kadar yaralıysa o kadar çok kelimesi vardı. Acısından kelimeler devşiriyordu Âdemoğlu. Kalp toprağı yarıldıkça, yaralandıkça içine Hayy’dan gelen tohumlar ekiliyor, ve kelimeler buğday başakları gibi zuhur ediyordu. Allah’ın Mütekellim ismi bu şekilde mahall-i tecelli buluyordu. Kalp toprağı acıyla sabanlanır, İsm-i Hayy ile tohumlanırsa Kelam ortaya çıkıyordu. Yara öyle bir sırdı ki, bizi ilk yaratılana, Logos’a, Söz’e bağlıyordu. Seleflere kimine göre ilk yaratılan Nur-u Muhammedi iken, kimine göre de Kelam’dı. Öyleyse yara bizi ontolojik kökenimize, aslımıza, mebde-i hilkatimize götürüyor olmalıydı.*

Kendisine El-Kelim denilen Musa (as)’ın hayatına baktığımızda daha doğumundan başlayan acılara şahit oluyorduk. Nehre bırakılışı, annesinin kaygısı, bebeğin korkusu, bulunuşu, Firavun’un onun sarayda muhafazasına ikna edilişi, annesine yeniden kavuşana dek süt içmeyecek kadar sıkıntıya sokuluşu, ardından kendisi ve yaşadığı yerle ilgili sorgulamaları, kaçışı, Medyen’deki 7 yıllık çilesi, çölde bir meded arayışı, Firavun karşısında dilindeki aczi ile konuşamama endişesi, İsrail oğullarına Mısır’da çektirilen eziyetler, elinden bir şey gelmeyişi, sonra doğdukları topraklardan çıkışları, İsrail oğullarının ihaneti. Apaçık ki Hz. Musa’nın tüm hayatı yara bere içinde geçmişti. Va’dedilen toprakları dahi görememiş, kavminin kırk yıl çöle mahkumiyeti sırasında aralarından ayrılmıştı. Ödülü neydi? Yarası vardı, ama görünürde merhemi yoktu Musa’nın. Yara Tevrat’ı netice verdi. Ne büyük bir ikramdı bu! Tevrat en büyük ödüldü, her yaraya değerdi! Yara aynı zamanda merhem olmuştu. “Derman arardım derdime, anladım ki derdim bana derman imiş” sözü ancak böyle anlaşılabiliyordu. Demek merhem yaradan ötede değil onun hemen içinde gizli bir sırdı.

Şairlere, ediplere, büyük filozof ve mütefekkirlere kelimelerini veren yaraları değil miydi? Hepsi çileli hayatlardan geçmişti. Bunun istisnası yoktu. Kimi bir uzvunu yitirmiş, kimi bu yolda hapsedilmiş, kimi delirmiş, kimi ise hayatını feda etmişti kelimeler uğruna. Bu büyük adamlar artlarında bırakacakları kelimelerin onların hayatlarının biricik meyvesi olduğunu idrak etmişlerdi. Bir kelime daha söyleyebilmek, bir gün daha yaşamaya bedeldi. Kelimeler devanın ta kendisiydi, üstelik hem söyleyen için hem de dinleyen. Kimbilir, belki de insan ancak söyleyecek sözü olmadığında ölür giderdi. Yahut söyleyecek sözü olmayana yaşıyor denilebilir miydi? Öyleyse acı çekmek bizzat bir hayat alametiydi. Ve Allah’ta olduğu gibi halifesinde de Hayat sıfatını, Kelam sıfatı takip ediyordu.

“Kelime” ıstılahi manada bir hakikate işaret eder. Kur’an’da “kelime” daima hakikat anlamında kullanılmıştır. Bir ağaca benzetilmiş, hakikatle bağı nispetinde kökleştirilmiş ve dalları intişar edip aleme meyve vermiştir. Allah’ın “kelime” si yücedir. Allah Rasul’ü bizi bir kelime”ye davet etmiş ve icabetimizle kurtulacağımızı vaat etmiştir “La ilahe illallah” o kelimedir. Mübarek Kitap bizi ehl-i Kitab’a şöyle davette bulunmaya teşvik eder “aramızda bulunan ortak bir kelimeye gelin”. Ve Allah İbrahim’i (as) “kelimeler”le sınamış ve o bu sınavı başarıyla itmam etmiştir. İbrahim makamı kelimeler yani hakikatler makamıdır, bu yüzden o makama giren “emin” olur. Hakikat ehlinin yegane sığınağı kelimelerdir. Bir merhametli kalpten çıkan kelimeler tesellimiz olmasa hangi yara iyileşir, hangi sızı dinerdi ki?

Üstadımızdan öğrendiğimiz güzel bir salavat vardır. Bununla Efendimiz’e (sav) “Dertler ve devalar adedince sana salat-u selam ederiz” deriz. Hep düşünmüşümdür, deva için tamam da dert için neden salat ederiz? Ya da derdin neresi övülesi neresi esenlik veresi olmalı ki onu çağırır ve ondan Nebi’ye bir yol açarız? Öyle ya, salatın bir manası da duadır ve dua bir şeyi davet etmektir. Hiç dert davet edilir mi? Bu nasıl iştir?

Artık anlıyorum ki dertler bizim vesilelerimizdir, ve Allah’a vesile ile varılır. Dertler bizim aczimizin zikridir. Aczimiz ise bizi Rauf ve Rahim olan Nebi’ye Rahman ve Rahim olan Allah’a bağlar. Hatta öyle bir bağdır ki bu devadan ziyade şükredilesidir. Dert celal tecellisi, deva cemal tecellisidir. İkisinden de Sure-i Rahman’daki iki güzel cennet devşirilir. Bu yüzden dert de, deva kadar başımızın üstündedir, bu yüzden biz Celal ve İkram sahibi bir Rabbe intisab ederiz. Niyazi-i Mısri gibi Allah dostlarını dertle gelen Celal’e sevindiren coşturan sır bu olmalıdır. Üstad’a çileli hayatında her hapse bir risale ile karşılık verdiren, her zehirlenmeye bir evrad tesisini eşlik ettiren sır da bu olmalıdır. Cümle zalimlere haklarını helal ettiren de. Zira yara açan yaraladığına iyilik etmiş, yalnızca kendine zulmetmiştir.

İnsan da manen ikili bir yapıdadır; nefis ve ruhtan tertip edilmiştir. Ruh cemali esintilerle vecde gelse şükür makamında dursa, nefis onu çelmeler de gaflete atar. Nefis celal makamında şefkat ve zecr tokatları yese, ruh ona ümit ve tevbe kapısı aralar. Nefis bizi toprağa, ruh ise göklere cezp eder. Nefisler cisimlere, bedenlere, suretlere, ruhlar hakikatlere, isimlere, kelimelere aşık olur. Nefsimize celal, ruhumuza cemal tesir eder. Bu yüzden nefsin her yara alışında, ruh yeniden doğar. Fakat ruh nefse bir efendi gibi şefkat eder de onu düştüğü ve yaralandığı yerden tutar kaldırır. Her derdin ardından bir deva çiçeği açar. Her yarada bir hakikate yol alırız. Bir kelimeye daha gebe kalırız. Öyle ki ““oh” nefisten “ah” kalpten gelir” denir. Zira kalp toprağı yarıldıkça, yaralandıkça insan yüzünü Hakk’a çevirir. Nazarı mülkten melekuta çevirmek için insana ızdırap lazımdır. Izdırap insanı velud (doğurgan) hale getiren şeydir. Yoksa hangi sazende bir sese vuslat için saatlerce günlerce ellerini sazının tellerinde gezdirir. O sesi yakaladığınız an bilirsiniz tüm sıkıntılara değmiştir.

Öyle ya, “Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın vechi oradadır”. Ama yüz dönmek için Efendimiz (sav) gibi “Yüzünü bir arayış içinde göğe kaldırdığını görüyoruz” hitabına mazhar olmak gerekir. Ona kıblesini semada aratan şey derdidir. Aramak yara iledir, arayan evvelce yanlış vadilerde seyretse de, sonunda hakikatin kelimelerine vasıl olacaktır. Hakikat için denilir ki, “aramakla bulunmaz ancak onu yalnız arayanlar bulur”. Buna bir ilave de biz yapalım, “arayanlar yalnız yaralı olanlardır”. Bizim payımıza sadece sorular düşer, cevaplar ise Rahman’dandır. Öyleyse hayat durmaksızın soru sormaktan ibarettir. Sorularımız, sorunlarımız, bizi O şefkat sahibi Rabb-i Rahim’e ulaştırır. Mekanı bir sınıfa, zamanı ise bir hikaye anlatısına çevirir. Hikayenin sonuna kadar sabretmek, sorulara verilecek doğru zamanı beklemek, hikmete itimat etmek üzerimize bir vecibedir. Sonunda kitap dürülür ve herkes her şeyin neticesini görür.

Rabb yaralarımızla yollarına sevk etsin, her kan damlasından birer gül, her günahtan bir ibret yaratsın, her sızımızı, her ahımızı bir musikiye çevirsin, Mütekellim ismiyle bize kelimelerini bahşetsin. Hakikate ilişkin şarkta ve garpta ne söylendiyse kuşkusuz onlar Allah’ın kelimeleridir. Ağızlardan çıkan, kalemlerden akan, kulaklardan giren, kalpleri yeni bir varoluşa tebdil eden, hava zerrelerine binip etrafımızda bizi kuşatarak gezinen her söz O’nundur. Şüphesiz Allah’ın kelimeleri en yücedir…

 

*Not: Logos diğer deyişle söz ilk yaratılandır. Bu Tevrat’ta da İncil’de de böyle olduğu gibi kimi büyük İslam Alimleri de bu görüştedirler. Onlara göre “kün” emri ilk yaratılanın söz olduğuna işaret eder. Derler ki “her şey bu kehf ve nun arasındadır”. Kimi alimlerimiz ise ilk yaratılanı Nur-u Muhammedi olarak tarif ederler. Dolayısı ile Logos (kelam) sadece İsrailiyat kaynaklı bir kavram değildir. Tartışmaya ne taraftan bakarsak bakalım, ilk veya ikinci olup olmaması fark etmeksizin “Kelam” yaradılışın mebdeinde bulunan hakikatlerden biridir.

 

Mona İslam, karakalem.net

 

Benlikte İlk Erime: Aşk Aralık 3, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:38 pm
Tags:

 

Dediler ki o aşka inanmazmış
Aşkın da çok umurunda
Aşk ona inanıyor ya…

 
“Ben Kimim?”İnsanlığın en şiddetli, en kadim, en vazgeçilemez, en cevaplanamaz sorusu…İnsanlık tarihi boyunca bu soru bağlamında iki tip tavırla karşılaşırız. Birincisi kendisini bildiğini, tanıdığını zanneden, ve kainatı anlamaya, anlamlandırmaya, ve bu yolla da Yaratıcıya bir yol bulmaya çalışan insan tavrıdır. Bu insan, elde bir olarak, kendini tanıdığını sanır. Tüm derdi öteki iledir.

Modern bilimin tüm günahları, bu kendini bilme varsayımından hareketle evrene yöneliminden doğar.Bir de geleneksel tavır vardır ki insana esas bilmediğinin kendisi olduğunu, ve kainatı değil, aslında küçük bir kainat olan kendini bilmekle Yaratıcıyı bilebilmesinin mümkün olabileceğini telkin eder. İnsan bu yolda adımlarını attıkça anlar ki “ben” dediğinden bihaberdir. Ve bu “ben” bir tek “ben” değildir de, başka her şeydir.Bu yazının sınırları ne tasavvuf tarihinin külli tartışmalarını taşıyabilir, ne de satırların yazarı henüz öğrenmekle meşgul olduğu, Vahdet-i Vücûd kavramını anlatabilir, tartışabilir ve eleştirebilir.Yalnız, bittecrübe yaşadıklarından, hissettiklerinden, bildiklerinden, belki bildiğini sandıklarından hareketle, ben kimim sorusunu cevaplama yöntemini size anlatabilir. Kendi izlediği yolu tarif edebilir. İlk benlik yırtılmasından söz edebilir. Ve bu yırtılmanın varacağı yere göz ucuyla işaret edebilir. Çünkü acizane sadece göz ucuyla bakmayı başarabildi…Kuşkusuz bu kadim “ben kimim?” sorusuna el- Vedud ismi şerifinden hareketle bulunan yanıtın yoludur. İsimler adedince soru çözüm yolları vardır, belki çoğu benim bulduğumdan daha kestirme, daha geniş ve daha rahattır. Ama dedim ya, ben sadece bunu biliyorum.Kanaatim odur ki, “Ben kimim?” sorusunu aşkla cevaplamak mümkündür.İnsan ilk yaratıldığında ve kendisine benlik verildiğinde, Yaratıcı’nın “Ben kimim, sen kimsin?” sualine şöyle cevap verdiği söylenir. “Ben benim, sen de sensin”. İnsan koca kainatta Allah’ın dışında “benlik” sahibi tek varlıktır. İnsan bu cevabı üzerine cehenneme atılır, ve tekrar sual edilir, tekrar aynı cevabı verir, ancak açlıkla sınanınca benliğini vazgeçmese de teslim eder ve “Sen Rabbimsin, ben de senin kulunum” der. Burada dahi “ben” cümlenin içine dahildir, ancak Efendi’ye teslim edilmiştir. Zaten Allah “ben”i yok etmemiz için değil teslim etmemiz için vermiştir. Zira o yok edilemeyecek kadar değerli bir şey’dir ki sadece halifeye verilmiştir.İnsanın açlıkla sınanması, aslına bakarsanız aczi ile, fakrı ile, ihtiyacı ile sınanmasından başka bir şey değildir. “Ekmek” tüm ihtiyaçları temsil eder. Üstelik Hz. İsa’dan ders alırsak sadece maddi değil manevi ihtiyaçların da sembolü ekmektir. Göksel ekmek, göksel sofra bunlara işaret eder. Sevgi de ekmektir, merhamet de, yardım da ekmektir, tebessüm de…İnsan melek gibi değildir. Onlar yemez içmez, bir şeye ihtiyaç duymazlar. Muhtaç olmayan birine bir de “ben” verseniz onu firavundan beter edersiniz. Bu yüzden Allah “ben”i mahlukatın en acizi olan, unsurların en altında bulunan topraktan yapılmış, en kırılgan, en naif varlığa teslim etmiştir. “Ben” sahibinin tanrılık ittihaz etmemesi, ancak bu kadar acz dolu ve fakr içinde olmasına bağlıdır. Ve Büyük Emanet olan Allah’ın hazinesi, yani Esma ve Sıfat-ı İlahi, ancak böyle birine emanet edilebilir. İstenir ki, hem onlara sonsuz ihtiyaç duysun, hem onlara tek başına sahiplik iddia edemeyecek kadar hakir ve fakir olsun. Samediyyet tecelli etsin, insan tüm aza ve letaifi ile, tüm ruh-u canıyla, ve külli bir lisanla “Bana bir tek Sen lazımsın” desin. Hazinenin üstüne oturup dünya âlem gelse kımıldamasın, O’nu kimselere vermesin. Bu yüzden mutlak acz ve fakrını bilen insanı kamiller Allah’ın hazinesinin hem bu dünyada hem cennette en sağlam mührü ve en emin bekçisidir.İnsan aczini ve ihtiyacını neyle bilir, bela ve musibetle, hastalıkla, açlıkla. Oruç bunun için misal ittihaz edilir. Kanaatimce bunun çok güçlü bir misali de aşktır. Aşktan âlâ, belâ, musibet ve açlık mı olur?Aşk size tutturulan bir gönül orucudur. Aşk bazen, benliği bırakınız çatlatmayı, onu bir kamyon gibi ezer ve geçer. Ben kaybolur, yerine sen ikame edilir. Ben’in acısına aldırılmaz da, Sen’in acısı benin ta içinde hissedilir. Sen’in sevinci, hiçbir menfaatiniz ve payınız olmaksızın kalbe kuş gibi kanat verir. “Öyle ya, sen benden gayrı isen, sen öteki ve ağyar isen nasıl bu kadar içimdesin. Dışarıda olan, içi nasıl bu kadar acıtabilsin.” Benlik tohumu aşkla çatlar, acı ile filizlenir. İnsan “Bana yalnız Sen lazımsın” deme, “ben” den vazgeçme denemesini, alıştırmasını mecâzî aşkla yapar. Ancak bu havuzda yüzme öğrenilirse açık denize çıkılabilir. Denizde kaybolmaktan, yutulmaktan korkmadan yüzülebilir, hatta dalınabilir. Deniz O’nun külli Ben’liğidir. Ancak aşkla çatlayan insan benliğinin toprak altından arzın üstüne çıkması için ona bir sultan(güç) gerekir. Bu ise aşkı, arzi olandan semavi olana çevirmekle kâbildir. O zaman insan, ister çiçek olsun, ister bir başak tanesi, iser koca bir ağaç, yüzünü havadar ve geniş semâya verebilir. Güneşe gülümseyerek bakabilir, “Oh” deyip, derin bir nefes alabilir…Aşk katı halde bulunan benliği eritir ve onu sıvı hale getirir. Yalnız kendine bakan kendi güzelliğiyle sermest zühreyi, ötekine bakan ve kendinden vaz geçen katre eder. Bu yüzden ehl-i tasavvufun yolu aşktan muhakkak geçer. Hatta onlardan bazısı birilerini mürid olarak kabul etmek için şu soruyu sorarlar, “Evladım hiç aşık oldun mu?”. Cevap “Hayır.” İse, “Git ol öyle gel” derler. Çünkü o katre mesleğidir. Zühre o kapıdan içeri giremez, girse de bir şey almayı beceremez.Benimiz O büyük “Ben” e ulaşıncaya kadar kasıtla huzursuz edilir. Benin o büyük “Ben” de fani olması, katrenin reşha olması yolculuğundan ibarettir. Bu yüzden musibet ateşiyle ısıtılır, acz içinde bırakılır ki aşkla iyice tutuşsun da buhar olsun. Sekinet bulması istenmez, rahata erdirilmez, bu yüzden bu dünyada kimse asla rahat edemez. “Ben” diyebilmek hiç kimseye reva görülmez. Benlik davasına ancak O layıktır. O kendisini kelamında “Benim ben” diye ifade eden “Ben”inin altını tekitle, kuvvetle çizendir. “Ben” demek en çok ona yakışır. Ve ancak O “Ben”inin gölgesini üzerimize düşürdüğü içindir ki, biz de ayağa kalkıp “ben” deriz. Ve yine bu yüzden yeryüzünde dabbeler gibi sürünerek yahut dört ayak üzerinde değil, başı dik ve yüzü semaya yönelik yaşar gideriz. Şerefimiz O’ndandır. Şerefimiz âşık olduğumuz Zât’ın şerefiyledir. Adımız ancak Adı’yla anılır, hatta O’nsuz bir adımız bile yoktur. Şerefiyle şereflendiren O’dur,İsimleriyle isimlendiren Odur. Aziz olan O’dur. Biz ancak göğsümüzü alabildiğine Nuruna açtığımızda, benlik evimiz ışıkla dolar ve bir “şey” oluruz. Ben’liğin aslı Onun gölgesi bizimdir. Ve kalplere aşkın ateşini atıp tohum ve çekirdekleri çatlatan “Falik-ul habbi venneva” da O’dur. Kendi ayaklarıyla seyr-i sulüke güç yetiremeyen ve “Al artık beni, nolur, tükendim” diyenleri tarfetül ayn hızıyla katına yükselten O’dur.İnsan ötekine şöyle der, “Ben benim, sen de sensin”. Sonra aşık olur ve şöyle der “Ben senim sen de bensin”. Sonra aşkı iyice tutuşur ve şöyle der “Ben senim sen de sensin, ben de kimmiş, her şey sensin”. Kimi bu sırada soğuk bir perdeye çarpar ve titreyiverir. Aşkın erittiği benliği buza geri döner. Yine bakar ve der ki “Ben benim sen de sensin” . O çıktığı yolda yok olmaktan korkmuş, varlığın yoklukta olduğunu bilememiş adamdır. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri, öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.”*Soğuk perde ile karşılaşıp harareti sönmeyene gelince artık onun önünde engel kalmaz, o ısınır, ısınır, yanar, tutuşur, yok olur. İnsanın bekası fenasındadır. Kimse ölmeden beka bulamaz. Burada aşkla ölen ise bilir, ölüm sadece bir kez tadılan bir lezzettir. Sevgili sizin kendisi için yalnızca bir kez ölmenize izin verir. Siz her ne kadar Onun için tekrar ve tekrar ölmek isteyin, nafiledir…Aşkında yok olup Sevgilinin hakikatine eren ise dönüp mecaz-i mahbubuna, Hakiki Muhbub’a kavuşma vesilesine, şöyle der “Ne ben benim, ne de sen sensin”. Sözün ahiri şudur, “Ben sandığım da sen sandığım da başka Bir’inin iki farklı yüzünden, iki farklı tecellisinden, iki farklı vechesinden ibarettir. Bu yüzden birbirimize bu kadar yakınız, bu yüzden birbirimizin içindeyiz, çünkü biz bir Vahid’in iki vechinden, iki yüzünden, bir Güneş’in iki renginden ibaretiz” O zaman yüzler birbirinde Onu seyreder. O zaman gözler ötekinde semaya değer…Âşık yüzünü göğe döndüğünde gayrı yerde kalmaz yükselir, yerdeki renklerin birleşimlerini, ayrılmalarını, iç içe geçişlerini, çatışmalarını, yönelimlerini, kavgalarını artık yukarıdan görür. “Parça nasıl ki bütüne müştaktır, bütün de parçaya müştaktır.” İnsan nasıl yükselip kavuşmak isterse, O da inzal buyurup kavuşmak diler, seven sevdiğine daima ortada bir yerde, bir menzilde, bir hazrette erer.Dileyelim huzursuzluğumuz, o Bütüne ulaşana dek, O Külli Ben’e varana dek dinmesin…

 

 
• Romeo ve Juliet, Perde 2. Sahne 6

 

Mona İslam

 

Kalbi Kırmak.. Aralık 3, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 7:12 pm

 

Konuşurken hani, istemeden de olsa çıkar ya bazen yanlış bir kelime ağzınızdan… Aslında öyle demek istememişsinizdir; ama geri dönüşü yoktur artık. Hele bir de kırmış iseniz muhatabınızın kalbini; işte o an yazık etmişsinizdir; hem sevdiğinize, hem kendinize, hem de duygularınıza… O kelimenin söylenmemiş olmasını bin bir pişmanlık içinde dilersiniz, fakat sözünüz bir ok gibi yüreğine saplanmıştır bir kere muhatabınızın… Hani en masumane bir sözünüz, iyi niyetle söylediğiniz, hiç ard niyet taşımadan kurduğunuz sıradan bir cümleniz, muhatabınızın gönül dünyasına bir bomba gibi düşer ya bazen… Siz farkında bile olmadan; sevdiğinizi, dostunuzu, arkadaşınızı, kardeşinizi, eşinizi, çocuğunuzu, ana veya babanızı kırmışsınızdır artık. Söylediğiniz basit bir söz, kurduğunuz hesapsız bir cümle ya da ağzınızdan öylesine çıkıveren bir ifade; hiç tahmin etmediğiniz manalar yüklenerek en sevdiğinizin yüreğinde volkan gibi patlar da bundan haberiniz bile olmaz çoğu zaman… Sizin haberiniz olmamıştır; ama en sevdiğiniz, uğruna canınızı hiç düşünmeden feda edebilecek kadar değer verdiğiniz, “ona değil de bana gelsin” diyerek göğsünüzü kurşunlara, bela ve zorluk oklarına hedef kılarak isar ve fedakârlıkta bulunduğunuz insanın kalbi parça parça olmuştur bir kere… Hani bazen beklemediği bir insandan, beklemediği bir söz işitir ya insan… Ya da en basitinden beklemediği bir davranış veya hiç beklemediği bir anda yüzünde farklı anlamlar çıkarabileceği mimikler bulur ya bazen… Böyle bir karşılığa maruz kalan bir insanın gönül dünyasının altüst olmaması, kalbinin inkisara uğramaması, yüreğinde korkunç fırtınaların kopmaması, gücenip darılmaması hiç mümkün müdür? Hem kıran, hem de kırılan olarak zaman zaman bu tip durumların ve duyguların tam merkezinde; bazen etken, bazen de edilgen olarak odak noktasında yer almadık mı çoğumuz?.. Kalp kırmak!.. Ağzımızdan bir çırpıda çıkıveren ve iki kelimeden müteşekkil bu basit masdar, sonuçları itibariyle ne kadar da ağır manalar ihtiva ediyor, öyle değil mi? Her insanın kalbi, onun gönül evidir. Bütün duyguların, sevgilerin, güven ve itimadın uzun zaman süreci içinde ve birtakım tecrübelerden sonra şekillendiği, vücut bulduğu, ete kemiğe büründüğü; sonrasında ise bütün bir yaşamın vücut bulan bu duygular eşliğinde sürdürüldüğü merkezdir insanın kalbi…

İşte kalp kırmak; vücudun merkezini, gönül dünyasının harekât üssünü, maddi olanın dışında kalan bütün duygu ve hislerin toplanma karargâhını insafsız bir bombardımana tabi tutmakla aynı anlamı taşımaktadır. Hiç şüphesiz bilmeden, istemeden, kast etmeden, hedef belirlemeden söylenen bir söz; vücudun merkezinde, gönül dünyasının harekât üssünde ve bütün duygu ve hislerin toplanma karargâhında bombardıman etkisine neden olmuşsa, artık iş işten geçmiştir. Kalp kırılmış, duygu evi yıkılmış, gönül dünyası tarumar olmuştur. Hele kalbi kıran en çok sevense ve kalbi kırılan en çok sevilense… İşte bu çok daha vahimdir ve kalpte bıraktığı etki çok daha yakıcıdır. İnsani tecrübelerimiz; kalp kırıklığının, kırılan hiçbir şeye benzemediğini öğretmiştir bizlere… Öyle ya, kol kırılırsa, alçıya alınıp sağlam bir hale gelebilir. Bir dal kırıldığında, uygun bir müdahaleyle hiç kırılmamış gibi yeniden meyve verebilir. Bir testi kırıldığında, eski haline getirmek mümkün olabilir; ama kırılan kalp ise, hiçbir müdahale, onu eskisinden daha iyi bir duruma getiremez. Maddi şeylerin, kırıldığında birbirine tutturulmasına benzemez çünkü kalbin onarılışı… Hem maddi şeyler, ne kadar değerli olursa olsun kırıldığında yerine yenisini ve ondan daha iyisini koyma imkânı her zaman bulunabilir… Fakat kırılan kalp ise; yerine bir yenisini koymak mümkün olmadığı gibi, kırık kalbin sahibi dostun yerini de başka hiçbir şeyle doldurmak mümkün olamaz. Kalp kırılmalarının, küskünlük, dargınlık, kırgınlıkların çoğunun yanlış anlaşılmaktan veya yanlış sonuçlar çıkarmaktan kaynaklandığı da bir gerçektir. En iyi dostlarımızı ve en sevdiğimiz insanları bir yanlış anlamaya kurban verebiliyoruz ne yazık ki bazen… Ya da söylenen hak ve doğru bir söz; üslup ve ses tonumuza bağlı olarak bazen en dar anlamıyla algılanıp bir hakaret gibi görülebilir muhatabımız tarafından… Hassasiyetler, özellikle dostlar ve aralarında sevgi bağı olan kişiler arasında çok daha fazladır. İşte bu nedenle dilimizin keskin bir kılıç, davranışlarımızın tahrip edici bir gülle, mimiklerimizin delici bir mızrak olmaması için çok dikkatli olmak zorundayız ilişki ve konuşmalarımızda… Dil yarasının en acı yara olduğu söylenmiştir. Hakeza gönül yarasını bütün sonuçlarıyla iyileştirecek dermanı, bizden öncekiler keşfedemediği gibi, bizden sonrakiler de keşfedecek gibi görünmüyor ne yazık ki… Madem öyledir; o halde bu yarayı açmaktan, böylesine büyük sonuçlar doğuran bir tahribata sebep olmaktan olanca gayretimizle kaçınmalıyız. Gönül yarasına sebebiyet vermek, Ahirete intikal eden bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir çünkü. Hiç kuşkusuz Ahirette ana-babamızın, eş ve çocuklarımızın, kardeş ve dostlarımızın kalbini kırmış, gönül binasını yıkmış, darılıp küsmelerine neden olmuş bir şekilde sorguya gitmek, hesaplaşmak, helalleşmek; en küçük bir sevaba bile ihtiyacımızın olduğu o korkunç günde bize sonsuz pişmanlıklar yaşatabilecektir. Müslüman olmak; konuşmalarımızda, davranışlarımızda, ilişkilerimizde, üslubumuzda muhatabımızı dikkate almamızı gerektirmektedir. Muhatabımızın ince kalpliliği, yanlış anlamalara müsaitliği, kırılgan ve alıngan bir yapıya sahip oluşu gibi sebepler, sözlerimizi ölçüp tartmamızı gerekli kılmaktadır. Bazen söylememiz gereken bir sözü, yapmamız gereken bir davranışı, takınmamız gereken bir tavrı, muhatabımızın hassasiyetlerini ve kırılabileceği ihtimalini düşünerek ertelemek veya tamamen vazgeçmek, İslamî ahlakın bizden istediği şeylerdendir.

Kendi kalbimizin kırılmasını ve gururumuzun rencide olmasını, muhatabımızın kalbini kırmaya ve gururunu incitmeye tercih etmeliyiz. Bırakalım sevdiğimiz kırılacağına, biz kırılalım. Kendimizi kontrol altına alıp duygularımıza yön vermek, sevdiğimizin kırılan kalbini onarmaktan çok daha kolaydır çünkü. Bazı şeylere karşılık vermeden yutkunmayı bilmek, sevdiğinizin hatırı için onu olduğu gibi kabullenmek ve hassasiyetlerine dokunmamak için onu tanımaya çalışmak, uzun süreli sarsılmaz dostlukların ve kopmaz sevgi bağlarının oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Galiba her konuda olduğu gibi; dostlarımızın, kardeşlerimizin, sevdiklerimizin, aile bireylerimizin, akrabalarımızın, komşularımızın, iş arkadaşlarımızın ve ilişkide olduğumuz her kim olursa olsun; kalplerini kırmamak, gönül dünyalarını önemsemek, yüreklerinde müstesna bir yere sahip olmak ve onlarla güzel geçinmek için, Resul-i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam’ın ahlakıyla ahlaklanmak gerekiyor. Çünkü O, “… Pek büyük bir ahlak üzerinde” (Kalem: 4) olan ve kendi ifadesiyle “Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” (Buhari) yüce bir Peygamberdir. Onun ahlakına bürünmek; bu dünyada izzet, Ahirette ise saadettir. İnsanlar arasında aranan biri olmak, herkes tarafından sevilip sayılmak, güven ve itimad sahibi birisi olmak, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’a benzemekle mümkündür ancak. Ona benzemek, Onun ahlakını edinmeye çalışmakla olabilir. İmanın kâmil olması da güzel ahlaka bağlanmıştır. “Mü’minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlakça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır” (Tirmizi, Ebu Davud) hadis–i şerifini iyi anlayıp amel etmeliyiz. Hiç kuşkusuz ‘ahlakça en güzel olanın’ ahiretteki makamı da o oranda yüksek olacaktır. “İnsanlarla iyi geçinme özelliğiyle” (Beyhaki) gönderilmiş olan Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam; asırlar öncesinden şu müjdeyi vermiştir çünkü:

“Ben, haklı bile olsa münakaşayı terk eden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terk edene de cennetin ortasında bir köşkü, ahlakı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.” (Ebu Davud)

Cennetin kenarında, ortasında veya en üstünde köşkler kazanmak bu kadar kolay işte…

Naşit TUTAR

 

Ağla ki Samed hazinen ortaya çıksın, ara ki beka ile buluşasın… Aralık 2, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:39 pm

 

Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır.” İnsan hissiyatı bu kadar güzel ifade edilir, aşk bu kadar veciz bir mana ile aşikâr olur, firak bu kadar beliğ açıklanır… Bu cümlenin karşılığı; “Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur” olsa gerek… Birbirine bakan ve birini açıklayan his ve hikmet yüklü yüksek hakikatler; anlamak için insan ruhunun derinliklerinde ufuk gezintiler yapmak lazım… Hele birinci cümlede alt fon olarak kendini hissettiren musiki, okudukça okutturuyor, bıktırmadan tekrar ettiriyor… Zahir önemli değil asıl olan batın olsa da, ikisi bütünleşirse kalıcı güzelliğe erişilmiş olunuyor… Zahirle batın arasında gidip gelmeler, aşkla firak arasındaki koşuşturmalar, gülmekle ağlamak arasındaki yakınlık, kederle kemal arasındaki köprüler; âlem-i şehadet ve misal arasındaki berzahlar gibi… Dairesel dönen ve ilerleyen hayat akışında firak feryatlar, aşk ağlamalar bir tek şeyi tercüme ediyor: ebed illa ebed… Kalbin kıblesi beka; başkasına bakmıyor, başkası onu doyurmuyor, doyuramıyor… Kâinatın uzak çöllerine de gitse, yakın derlerinde de bulunsa sevgili değişmiyor, aşk başkalaşmıyor; sonsuz sonsuzluk sevgisi… Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeye ona muhtaç olan Samed’e ayine olmak ve onu yansıtmak; kalbin bekaya berrak bakışı… Kesret dalgalanmalar, çokluk gürültüler onu boğamıyor… Irmaktaki akış beka buluşmasına, sonsuz vuslata kayıştır… Değişmez değişim bu olsa gerek; geçici olanlar doyurmuyor, güldürmüyor… Gülünç kalıyor günlük sevgiler, sevgililer; kayıp giden her sevgide günsüzlük sevdası var… Günlük hayatta küçük kırılma, küçük kayboluşların kalpte çizdiği çizikler aynı şeyi söylüyor; ağlama beka var, ağlıyorsan da bilmeyerek beka için ağlıyorsun… Başka tercümesi yok gülmenin ya da ağlamanın; sen Samed ayinesisin… Başka kimseye mahsus olamazsın, var olman ve var kalman buna bağlı… Varlığa bu damgayla dokunursan her şey senindir; istediğin kâinat olsun, istediğin sonsuzluk olsun… Bir katredeki ışıkta boğulma, ışığın kaynağına uzan… Ayın ardından ağlama, kalbindeki sonsuz güzelliği seyret, orada O’nu göreceksin… Ağla ki Samed hazinen ortaya çıksın, ara ki beka ile buluşasın… Bulduğun küçük ışıklara kanma; zerreden şemse aydınlık mertebeleri var… Bil ki sen “Abdüssamed”sin, onun da sonsuz mertebeleri var… Kalbini, kabeyle kâinatla buluştur, kâinattan Kabeye kalbine Kur’ani yollar aç… Aklını kalbinle buluştur; bu seyahatten elem ve ayrılık duymayacak, ağlamayacaksın… Evet, hakikat denizi dalgalanmaya devam ediyor: “ Bütün firaklardan gelen feryatlar aşkı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır” Döküldüğü ve dolduramadığı umman da “Batın-ı kalp ayine-i Sameddir ve O’na mahsustur.”

Hüseyin EREN

 

Din Kardeşinin Derdiyle Dertlenmek Aralık 1, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 12:02 am

İşte bu gönül birliği sebebiyledir ki kâmil mü’minler, din kardeşlerinin sevinciyle sevinip ıztırâbıyla muzdarip olurlar. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-bunu bir teşbîh ile şöyle îzah buyurmuşlardır:

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”

(Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; onun ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben duyarım. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”İşte gerçek bir İslâm kardeşliğinde sahip olunması gereken gönül ufku…
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, sırf kendini düşünüp din kardeşinin ıztırâbına duyarsız kalmanın İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını bildirmişler ve:

Din kardeşinin derdiyle dertlenip ona bir çâre aramak, Allâh’ın rızâsını kazandıran büyük bir ictimâî ibâdettir. Buna bîgâne kalmak ise, bencilliktir. Bu bakımdan her mü’min, din kardeşinin derdini sînesinde hissetmeye mecburdur.
Hak dostu Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri, bu husustaki hissiyâtını şöyle ifâde buyurmuştur.

 

 

“Komşusu açken tok yatan kimse mü’min değildir.” (Hâkim, II, 15)

“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, bizden değildir.” (Bkz. Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87) buyurmuşlardır.

Bu itibarla din kardeşinin acısına bîgâne kalmak, çok ağır bir cürümdür. Nitekim bu duygusuzluğu, bir anlık gaflete düşerek yaşamış olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri, o hâlinden duyduğu nedâmeti şöyle ifâde eder:

“Birgün Bağdat çarşısı yanmıştı. Birisi koşarak bana geldi ve; «–Bütün Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!» dedi. Ben de diğer dükkânı yanan kardeşlerimi düşünmeden kendi nefsim adına; «–Elhamdülillâh!» dedim. Ancak otuz yıldan beri bu gaflet ânım için istiğfâr ederim.” (Hatîb el-Bağdâdî, Târih, IX, 188; Zehebî, Siyer, XII, 185, 186)

Bir anlık da olsa sırf kendini düşünüp felâkete uğrayan din kardeşlerinin ıztırâbından uzak kaldığı için otuz sene o gafletin tevbesi içinde olabilmek… Ne hassas bir kardeşlik ufku…

İslâm tarihinde beşinci râşid hâlife sayılan Ömer bin Abdülaziz’in din kardeşliği hassâsiyetiyle yoğrulmuş gönül dokusunu yansıtan bir hâlini, hanımı Fâtıma şöyle nakleder:

“Birgün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona, niçin bu hâlde olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi:

«-Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükü benim omuzlarımda. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, giyecek elbisesi olmayanlar, boynu bükük yetimler, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar, âile efrâdı kalabalık olan fakir âile reisleri… Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında eziliyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!..»” (İbn-i Kesîr, 9/201)

Bu misal, mü’minlere karşı idârî mes’ûliyeti bulunanların sahip olmaları gereken kardeşlik hassâsiyetini göstermektedir. Lâkin fert olarak da her mü’minin din kardeşleriyle aynı duygular ve kalbî beraberlik içerisinde bulunması gerekir. Bu hususta sahâbe-i kirâmın sayısız fazîlet tablolarından bir misal de şöyledir:

Müslümanlar Habeşistan’a hicret etmiş, orada güzel bir şekilde karşılanmışlardı. Bir müddet sonra Mekkeli müşriklerin müslüman olduğu yönündeki asılsız haberler üzerine geri döndüler. Mekkeli müşrikler, gelen Muhâcirlerin Habeşistan’da hüsn-i kabûl gördüklerini öğrendiklerinde, bundan büyük bir endişe duydular ve yapmakta oldukları işkenceyi daha da artırdılar.

Akrabâsı Velid bin Muğîre’nin himâyesinde rahatça yaşayan Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının akıl almaz zulüm ve işkencelere mâruz kaldıklarını, bâzılarının ateşle dağlandığını, kırbaçla dövüldüğünü görünce tefekküre daldı:

“Vallâhi, Velid bin Mugîre gibi bir müşriğin himâyesinde emniyet içinde yaşayarak, arkadaşlarımın ve akrabâlarımın Allah yolunda çektikleri türlü çileleri benim çekmeyişim, büyük bir noksanlıktır! Allâh’ın himâyesi daha şerefli ve daha emniyetlidir!” diye düşünerek hâmîsi Velid’in yanına gitti. Ona:

“-Ey amcamın oğlu! Sen beni himâyene aldın ve taahhüdünü güzelce yerine getirdin! Şimdi senin himâyenden çıkıp Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gitmek istiyorum. O ve ashâbı, benim için en güzel örnektir. Beni Kureyşlilerin yanına götürüp üzerimdeki himâyeni kaldırdığını bildir!” dedi.

Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, mü’minlerle hemdert olmayı tercih etmiş, onlar eziyet görürken rahat yaşamayı içine sindirememiştir. Elinden bir şey gelmediği için de, müslümanların derdine ancak böyle iştirâk edebilmiştir. Bugünkü İslâm coğrafyasının mazlum ve mağdur manzaraları karşısındaki vaziyetimizi, bu kardeşlik hissiyâtıyla derin derin tefekkür etmek durumundayız.

Osman Nuri Topbaş

 

Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı? Kasım 30, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 10:32 pm
Tags:

 

Sadefinde inci neyse, dudağında dua odur.
İncinin ışıktan uzaklığın beşiğinde beslenmesi gibi,
dua da Rabbinden uzak kalışının gurbetinde bestelenir.
O’na sonsuz uzaklığının kuytusunda
O’nun sana sonsuz yakınlığını fısıldaması, dua incisine rahimlik eder.
Bir şahdamarı yakınlığından emzirilir dua.
Öyle yakındır ki Rabbin sana, rahmetinin sana yakınlığını senin kendine yakınlığınla anlatır.
Şahdamarı sende senden içeri olan, teninden de beri olan değil midir?
Öyle bir yakınlıktır ki bu insanın kendisini çağırmasına benzer yahut kendisinden bir şey istemesine.
Kendisini çağıran kendisine kendi çağrısından önce cevap verir.
Kendisinden bir şey isteyen de kendisinden istediğini baştan kabul etmiştir ki öyle ister.
İşte o sonsuz uzaklık sadefinde, o uçsuz bucaksız gurbet denizinin dibinde,
Rabbini çağırmayı kendi kendine seslenmek kadar
elle dokunulur hissetmelisin parmak uçlarında.
Rabbinden istemeyi kendinden istekte bulunmak kadar
gözle görülür bir inci eylemelisin dudaklarının sıcağında.
Garip değil mi? İnci karanlıkta büyüdüğü halde, ışığa eşsiz bir pırıltı katmaya hazırdır.
Seni de şaşırtmaz mı, incinin ıssızlıkta ve sessizlikte boy attığı halde
birden varlığın merkezine oturması? Öylesine bir incidir işte dua.
Sakin ve sarsıcı. Suskun ve konuşkan. Nazlı ve sokulgan. Uzaklığın çocuğu ve yakınlıkların anası.
Öyle önceliklidir ki dua, teninde açık yaralar bırakır Rabbin ki, o sancılardan dua gülleri büyütesin.
Aczinle sonsuz kudretine susamanı ister. Fakrınla nihayetsiz rahmetine acıkmanı diler.
Kendini kendine yeter sanman, önce duayı elinden alıyor ve sonsuz fakirleştirir seni.
Kendini susuz ve tok sanman, O’na yakarma iştahını giderir, O’na kuluk hevesinden yoksun bırakır seni.
Öyle hatırlıdır ki yakarışın, seni rahmetinin eşiğine gözü yaşlı, boynu bükük halde getirecek günah ve pişmanlıklarını,rahmetinin eşiğine başvurmaktan geri durduracak sevap ve hatasızlığından daha çok el üstünde tutar Rabbin.
Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin.
Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin.
Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın.
Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümitten çiçekler dokunsun.
Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin.
Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın.
Yeter ki bu varlık sadefinden dua incileri dökülsün.
Bu varlık sadefini o inciyi içinde taşımak için giyindin.
Bu dünya seferine o inciyi içinden taşırmak için soyundun.
Dudağının her kıpırtısında, dilinin damağına her dokunuşunda
nice incileri kıymetsiz kılan bir kıymet kazanır bu toprak bedenin.
Göğsünün her daralışında, tereddütlerinin her kımıldanışında,
incecik sızılarının nefes nefes söylenmesinde,
yanında, yakınında, kendine olan yakınlıktan da beride bir yakınlıkla
Rabbinin rahmetinin eşiğinde bulursun kendini.
Nefesine bürüdüğün her sızlayışta seni hemen işiten Semi’ ismiyle tanırsın O’nu.
Kalbinin kimselere söylenmez, söylense de önemsenmez
her hüznüyle seni her daim önemseyen Hakîm ismiyle varırsın huzuruna O’nun.
Hata ve kusurların seni ezip mahcubiyet ateşinde yaktıkça, en sessiz iç çekişlerini ciddiye alan, ayıplamadan bağışlayan, sonra hiç yüze vurmayan, asla başa kakmayan, severek affeden, affettiği için adeta sevinen Afuvv isminin serinliğinde bulursun O’nu.
En mahrem sırlarını paylaşan, en utanç verici ayıplarını şefkatiyle örtüp saklayan, en yüz kızartıcı suçlarını sonsuz anlayışının kucağında eriten Rahîm isminin eşiğine dökersin eteğindeki taşları.
Nasılsa bir gün bu sadefin, bu toprak bedenin elleri çözülecek, hücreleri dağılacak, dudakları eriyecek değil mi? Öyleyse, hiç durmadan içindeki dua incisini büyütüp O’nun rahmetinin deryasına savur.
Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi.
Ellerin var sadece, bir de elindekiler;
elindekiler bir bir elinden kaydığı gibi,
elin de elinde kalmayacak ki…
Semaya doğru açılan, varlığını duanın ayâsında toplayıp söz söz yakaran Sensin.
Başka bir şey değilsin; başkaca önemli değilsin ki..
Başkalarının sen yokken, sen kendi yokluğunu bilmezken,
varlığın hasretini bile çekmezken ettiğ “evlat duası”nın kabul edilmişliğisin.
Bir duanın ete kemiğe bürünmüş halisin.
Baştan ayağa, tepeden tırnağa, hece hece, hücre hücre duasın.
Duasın sadece, sadece duasın..
Annen duadır. Beşiğin duadır. Ninnin duadır. Servetin duadır. Mirasın da dua..
Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı?

Senai Demirci

 

İşte bizim bayram anlayışımız!.. Kasım 30, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:52 am
 
Büyüklerden biri yatsı namazından sonra caminin avlusuna çıkıp herkese elini uzatarak:

- Bayramım mübarek olsun, diye tokalaşıyormuş. Kendisini ikaz etmişler:

- Efendi demişler, eski bayram geçti, yenisi de daha gelmedi, bekle de gelince bayramlaş!

Cevaba bakın.

- Hayır, der büyük zat. Benim bayramım bugün. Çünkü der, bugün ben günah işlemedim. Günaha maruz kalmadığım gün benim bayram günümdür!..

İşte size Müslüman’ın bayram anlayışı!.. Demek asıl bayram, günah işlemeden tamamladığımız günün bayramı. Bundan dolayıdır ki; bilhassa bayram günlerinde günaha maruz kalmamaya dikkat edilir. Çünkü günah işlenen gün, bayram olmaktan çıkar, matem gününe bile dönüşebilir.

- Bayram günü de günah işlenir mi demeyesiniz? Asıl günahlar maalesef bayram günü işlenir.

Hatta öyle günahlar vardır ki; sadece bayram günlerinde işlenir. Onlara “bayram günahları” adı verilir.

- Mesela, çoluk çocuğunuzu sevindirmezseniz, akraba ve komşuları ziyaret edip bayramlaşmazsanız, sahip olduğunuz imkândan ihtiyaç sahibi komşularınıza, dostlarınıza ulaştırmazsanız… Başka günah aramaya hiç gerek yoktur bayram günü. Bu ihmal ve ilgisizlikleriniz yeter de artar bile bayram günahları olarak size.

Halbuki bayramı ortak yapacaktık. Bilhassa akraba ve yakınlarımızla, dost ve komşularımızla yeniden bir daha kucaklaşacak, gönül alacak, kalp kazanacaktık bayram günü vesilesiyle. Hatta sahip olduğumuz imkândan sahip olmayanlara da ulaştıracak, hisselerini hemen gönderecektik. Mesela, komşumuza göndermeden yiyeceğimiz kurban eti bizim de boğazımızdan geçmeyecekti.

Tıpkı Efendimiz’in (sas) muhteşem komşuluk anlayışında olduğu gibi.

Hatırlayacaksınız bir bayram sabahı eve gelince Aişe validemize sorduğu ilk soru kurban etinin dağıtımı sorusu olur:

- Aişe, kurbanın etini dağıttınız mı? Cevap, kitaplık çapta muhteşem:

- Hem de öylesine dağıttık ki, bize bir buttan başka hiçbir şey kalmadı!

Bu dağıtıma sevinen Efendimiz’in cevabı da kitaplık çapta:

- Desene ey Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!..

- Neden öyle?

Çünkü bizimle gidecek olan sadece dağıttıklarımızdır. Ne kadarını konu komşuya dağıtmışsak o kadarı aslında bize kalmış, amel defterimizde kayda geçmiştir. Dağıtmayıp kendimize harcadığımız da burada kalmış, amel defterimizde kayda geçmemiştir. Bundan dolayı Kurban Bayramı’nda et dağıtımı sırasında kulaklarda yankılanan söz hep bu olur.

-Desene ey Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!

“İşte ne verirsen elinle, o gider seninle!” sözü de buradan kalmıştır.

İsterseniz çok tekrar edilmeye layık bir başka komşuluk örneği daha arz edeyim bu vesile ile.

Yine bir bayram sabahı erkenden hazırlanan kurban etini Efendimiz’in önüne koyup buyur, ederler. Tereddütle bakar, getirilen kurban etine. Sonra da bizlere örnek olacak tarihi sorusunu şöyle sorar:

- Komşularımızda şu anda et yemeye başladılar mı?

- Hayır, derler. Henüz onlara kurban eti ulaşmadı.

Erkenden önüne konulan toprak tabağı elinin tersiyle öteye iterken meşhur sözünü söylediği duyulur:

- Götürün bu eti, ne zaman komşularımızın bacasından dumanlar tüter de onların da kurban eti pişirip yemeye başladıkları anlaşılırsa işte o zaman getirin benim önüme!.. Komşusunun yemediğini yiyip giymediğini giyerek onlardan ayrı bayram yapanlardan olmak istemem!..

İslam, konu komşu ile bizi böylesine kucaklaştırır, dert ve sevinçte böylesine ortaklaştırır. Yazımızı bir başka muhteşem hadisle bağlayalım:

- Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!

Böyle muhteşem değerler etrafında toplanacağımız nice bayramlar dileğimizle!

****

Önemli bir hatırlama daha: Arife günü sabah namazından itibaren başlamış bulunan teşrik tekbirlerini unutmayınız. Kadın- erkek herkesin alması vacip olan bu tekbirlere, sabah namazının selamından sonra:

- “Allahü ekber, Allahü ekber. Lailahe illellahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lillahil hamd” diyerek başlanır, bayramın dördüncü günü ikindi namazından sonraki tekbirle tamamlanmış olur.

 

Ahmed Şahin

 

 

Kelebeğin gözyaşı Kasım 29, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:48 pm

Yeni bir bin yılın içinde, yeni bir misyon üstlenerek dünyaya iz bırakmak ve asra şekil vermek gibi bir hedefin şerefiyle onurlanmak ister misin?
Dünya küçüldü… Hedef büyüdü. Hedef güzel, hoş ve lâtif… Hedef; güzellikleri bütün insanlığa, seven bir kalb, gülen bir yüzle sunmak… Bu sunuş kalb tepsisinde, hoşgörü eliyle olursa hiç kimsenin reddetmeye gücü yetmez. Sen hiç bir gülün, bir şekerin asık surat, kin dolu bir kalble sunulduğunu gördün mü? Aldığın nefesi, attığın adımı, “Bir” görenin olduğunu biliyor, inanıyorduk… Şimdi binlerce gizli göz, meraklı kulak seni görüyor, takip ediyor ve her hareketini kaydediyor.
Belki yarın, bilmem kaç sene önce söylediğin bir sözü, yaptığın bir hareketi, fezanın derinliklerinden milyarlarca sesin içinden ayırıp çıkaracak ve bir CD içinde sana hediye edecekler… Belki en yakınlarının bilgilerine sunacaklar… Hem “Bir” görenden, hem de CD’deki hareketleri seyreden ve dinleyen yakınlarının yanında yüzünün kızarmayacağı bir hayat sürmek zorundasın…
Bu kurucusu eşsiz ve tek olduğu için mükemmellerin mükemmeli düzende, kirpiğinin çıkardığı sesin bile kaybolmadığını biliyor musun?.. Artık şeffafsın… İç organların bile MR’ın maharetiyle camlaşırken, beyin dalgaların EEG’lerle çözülürken, tarihin sahnesindeki son başrolünü, bir kere daha sana, ceddine ve inancına yakışır bir şekilde oyna…
Kelebek gibi ol… Konduğun zambak, öptüğün gül, kokladığın menekşe senden incinmesin. Kanatlarında güzellik tohumları götürdüğünü, bu güzellik tohumlarının hayat bulmuş hâlinin sen olduğunu anlatabilirsen, problemi çözmüş olursun. Ne kan dök, ne kanını dök… Senden beklenen ter ve gözyaşı… Ter; gönül verdiğin sevdanın uğrunda zihnî ve bedenî her türlü gayret, fedakârlık ve samimiyet… Gözyaşı ise sevgisinden, hoşgörüsünden, merhamet ve şefkatinden yumuşamış bir gönlün aşk deyince, sevgili deyince, gözlere “yaş dök!” emrini vermesine gerek kalmadan yanaklarından aşağı düşen, bir damlası güneşi söndürecek kadar tesirli hazine…
Okyanusta intihar eden bir balinanın, Afrika’da aç ölen bir çocuğun sorumluluğunu omuzlarında hisseden bir insan olmak ne kadar güzel. Ne güzel, bir eroinman gencin hâlini lânetlemeden, anne ve babasının çektiği acıyı yüreğinde hissetmek; kendini o anne ve babanın yerine koyarak kollarını açabilmek, sevip sarabilmek… Ne güzel kendi çaresizliğine ağlayabildiği gibi, başkalarının çaresizliğine de ağlayabilmek ve sevinciyle neşelenmek…
Kelebek; bunca yük senin omuzlarında… Oysa ki, ömrün bir mevsimlik bile değil. Ter dökeceksin kelebek… Islanacak kanatlarındaki bin bir renk, bin bir desen, bin bir inci… Ağlayacaksın kelebek… Göz yaşların güzelliklerin destanını yazacak…
Ve sen kelebek! Senin gibi düşünmeyeni, senin gibi inanmayanı da hoş görecek ve gönül gülünü ona verecek, hoşgörü pınarının suyunu gönlüne akıtacaksın. Gönlün geniş, ufkun açık, gayen güzel, hedefin doğru…
Ve sen Kelebek, inandığın kadar güçlüsün…

A. Mahir Pekşen