Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Dostum… Kasım 6, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:11 pm

 

dostum

Bir gün anlayacağım sabrın güzelliğini;

Sevgimi söyleyeceğim sabrı tavsiye eden tüm dostlarıma..
Bak diyeceğim,niyaz eden erermiş;
“Sabredenin mükafatı gerçekten sonsuz imiş;

Va’deden latif’tir! anladım…”diyeceğim.

Boynum bükülüyor dostum,
Nimetin büyüklüğü karşısında mahcûbiyetimden…

Boynum bükülüyor bazen d…e,sabredemediğimden!

Suçluluğuma rağmen,

Sokuluyorum onun hikmet denizine

Aklanmak için; arınmak için…

Ama dostum yürek gemimi delmişim kendi ellerimle

Sabrı tükettiğim bir günde,

Gemim su alsa da cesaret benimkisi..

Sokuluyorum sadece kıyılara;

Açılamıyorum ufka yakın yere..korkuyorum…

Bazen de üşüyorum…

Ama biliyorum ki başka deniz yok,

Beni varacağım yere ulaştıracak.

Dalgaların rotasını çizen “yar” olur bana; lutfeder…

Dostum, -hatalarımla- kabul eden yok ki başka…

Giden ardına bakmıyor ki…

Seven, sevgisini söylemiyor ki;

Sevgilisi,varlığını ondan talep edecek diye…

Dostum yan(ıl)ma boş yere; kâl değildir sevgi,

Hâle yansırsa güzel, yanarsın…yakarsın…varsın yansın!

Dostum,

Varsın ya, güzellik burada gizli,

Yakınlığın veya uzaklığın sözün zahiri

Alemin imtihanı

Varsın ya,

Uzaklığın dahi niyazıma vesile ya,

Daha ne isteyeyim ki,

İstemeli miyim ki,

Nasıl istenir ki…

 

Allah’ın Yardımı Kasım 6, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:10 pm

“Sen Allah’ı seversen/ Allah seni sevmez mi?”

“Sen Allah’ı seversen/ Allah seni sevmez mi?”

Bu cümleler bir ilahide yer alan çok tatlı ifadelerden iki mısra. Allah’ı sevmek hiç şüphesiz Onun emirlerini tutup yasaklarından kaçınmakla olur. Bu yapıldığında Allah kulunu nasıl sevmez? Allah’ın dinine hizmet de hem Allah’ı sevmenin, hem de Allah’ın kulunu sevmesinin en önemli yollarından biri. Bu uğurda çırpınan kullarını sevdiğini Allah, Kur’ân’ında şu kanunuyla da formülleştirmiş: “Siz Allah’ın dinine yardım edersiniz, Allah da size yardım eder.”1 Allah böyle kullarına dünyayı yük olmaktan çıkarır, omuzlarından ağırlıkları alıverir. Geçimlerini kolaylaştırır, bolluk ve bereket verir, gönüllerine genişlik, huzur ve ferahlık bahşeder. En dar, en sıkıntılı anlarında bile onları bir kuş gibi hafif tutar. Hayatını insanlığın mânevî kurtuluşuna adayan Bediüzzaman Hazretleri, Nur talebelerinin imana, Kur’ân’a hizmeti çoğunlukla her belâya, her derde bir çare, bir ilâç olarak bulduklarını, “Biz hergün hizmet derecesinde maişette kolaylık, kalpte ferahlık, sıkıntılarda genişlik hissediyoruz” dediklerini anlatıyor. Çünkü bu hizmet doğrudan Allah’ın dinine hizmettir. Ekser şakirtlerin birer nevî kerâmet ve ikram-ı İlâhî hissettikleri gibi bizzat kendisinin de çok nevilerini ve çeşitlerini hissettiğini belirtiyor ve “Bu sıralarda bu havalideki şakirtler, yeminle itiraf ediyoruz ki, ‘Biz Nurun hizmetinde çalıştıkça hem maişetçe, hem istirahat-ı kalpçe bir genişlik, bir ferah zahir bir sûrette hissediyoruz. Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi o bedahete karşı hayret ederek sustular”3 diyor. Geçen iftar davetlerine katıldığımız canla başla hizmetlere koşan Gölcüklü arkadaşların konuyla ilgili itiraflarını gördük. Emekli öğretmen Ruhi Bey hayretle anlatıyordu: “Şaban Bey, inanır mısın emekli maaşımızla zar zor bir ev sahibi olmuştuk. 1999 depreminde ölümlerle pençeleştik. Ama Allah’a şükür Risâle-i Nur’un verdiği mâneviyâtla tesellî bulduk. Bundan sonra önümüz öyle açıldı ki Cenâb-ı Hak ummadığımız şekilde bir ev daha ihsan etti.” Hamit Bey de şunları anlattı: “Kimbilir nasıl, ne vaziyette emaneti, sahibine teslim edeceğim?” diye hep düşünüp dururdum. Depremde beş katlı apartman çöktü. Allah’a şükür biz beşinci kattan burnumuz kanamadan kurtulduk. 12 yıllık astsubaylıktan dindarlığımız için atılmış, pazarlamacılıkla geçimimizi sağlamaya çalışıyorduk. Bir de bu musibet gelmişti başımıza. Aldığımız dersler her olayı sabır ve tevekkülle karşılamayı öğretmişti bize. ‘Tevekkeltü alallah’ dedik. Bir ara ciddî ciddî ‘Gölcük’ü terk edip başka bir yere mi yerleşsek’ diye düşünmeye daldık. Bir dostumuz ‘Sakın bulunduğun yeri terk etme. Cenâb-ı Hak böyle musibetlerden sonra nimetlerini de verir’ demişti. Sebat ettik. Birkaç sene içinde Cenâs.a.b-ı Hak önümüzü öyle açtı ki biz de şaşırdık. Şimdi çarşının en güzel yerinde 9 tane dükkân nasip etti. Üçer üçer açarak genişçe üç dükkâna sahip olduk. Allah’a şükür kazancımız da çok iyi. Bunu hizmetin kerâmetine bağlıyorum. Şimdiye kadar Allah’a şükür ders ve sohbetleri hiç kaçırmadım. Deprem günlerinde bile sohbetlerimizi yaptık.” Demek mevziyi terk etmemek, sebatla hizmetlere koşmak gerekiyor. Biz Allah’ın dinine hizmet ederiz de o dinin sahibi bizi hiç terk eder mi?

Şaban DÖĞEN

 

Sen yaptıklarının karşılığını aldın Ekim 29, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:30 pm
Tags: ,

Estağfirullah ya Rabbi! Ben yine kendime takıldım.

 

Kanaatimce insanı Allah’la irtibatı noktasında yanlışlığa sürükleyen en önemli saik, onun mârifetullah hususundaki eksiklik, kusur ve cehaletidir.

Bu durum da kudret sahibi Zât’ın irade ve meşîetinin görülüp bilinmesine; neticeyi var eden Müessir-i Hakikî’nin tesirinin vicdanlarda duyulup hissedilmesine engel teşkil ediyor. Bütün bunların sonucunda neticeyi kendinden bilen, en azından kendine bir pay ayıran kişi, enaniyet ve gurur içine giriyor, yapıp ettiklerini gösterme, duyurma, kendini ifade etme derdine düşüyor, “Ben, ben!” diyerek Ramazan davulu gibi gümlemeye başlıyor.

Kişinin bu hâlini basit ve mücerred enaniyet diye isimlendirecek olursak, kimileri işi biraz daha ileri götürüp mürekkep enaniyete sürükleniyor ve tam bir egoist gibi davranma yoluna giriyor. Sanki kendisi olmasaymış, başka güzel işlerin ortaya çıkması pek mümkün değilmiş gibi kuruntuya, bir aldanmışlığa kapılıyor.

Bazıları daha bir ileri giderek egosantrist bir tavırla kendini beğenme sevdasına tutuluyor, kendi yapıp ettiği şeylerin beğenisiyle hayatını örgülüyor, onları her şey gibi görmeye-göstermeye çalışıyor.

Ve hele bazıları narsist bir edayla, yapıp ettiklerine âşık ve meftûn bir halde, bütün güzelliklerin kendisine ait olduğu vehmiyle oturup kalkıyor, başkalarının yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyor, hiçbir güzelliği kabul etmiyor, kendisinden sadır olmayan hiçbir güzele güzel demiyor. Sanki işin içinde o olmasa güzellik adına herhangi bir şeyin ortaya çıkması mümkün değilmiş gibi sapık bir anlayış içinde hayatını sürdürüyor.

Tabiî bu hâle gelmiş bir zavallı bilmiyor ki, bu duygu kademe kademe onu mahvediyor, adım adım kalbini öldürüyor. İşin daha da vahim yanı, bütün bunlara rağmen o, hâlâ yerinde durduğunu zannediyor; zannediyor da içten içe bir firavun, bir narsist kesilmişken kıldığı namaz, yaptığı ibadet, ettiği sohbet ve insanlar üzerinde meydana getirdiği sûrî ve sun’î bir heyecanla kurtulabileceği vehmiyle esfel-i safilîne doğru yuvarlanıp gittiğinin farkına varamıyor.

Allah Dostlarının Hâli

Görüldüğü üzere tehlike baştan sezilip önü alınmazsa –Allah korusun– işin sonu gidip esfel-i safilîne dayanabilir. Bundan dolayıdır ki ehlullah, tahayyül ve tasavvur mertebesinde dahi olsa, nefsanî dürtüler karşısında büyük bir günah işlemiş gibi ürpermiş ve vakit geçirmeksizin hemen onunla mücadeleye girişmişlerdir. Mesela bakıyorsunuz, onlardan biri, “Sübhânallahi ve bihamdihî sübhânallahi’l-azîm– Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih eder ve O’na hamd ederim. Azîm olan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.” derken gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir edayla, kalbinin sesi olarak ortaya çıkan tesbih u tahmidlerle çevresindeki insanlarda aşk u heyecan uyarıyor, cezb u incizab mevcelenmeleri meydana getiriyor. Kimileri kendinden geçiyor, kimileri hıçkırıklara boğuluyor. İşte o esnada “Benim zikrim, benim ses ve soluğum vesilesiyle bunlar gerçekleşti…” gibi bir his kalbine hutûr edince zahiren hiç münasebeti yokken, birdenbire o zikrini kesiyor, dehşet verici ve ürperten bir hâlde, belki bütün vücuduyla titreyerek “Estağfirullah ya Rabbi! Estağfirullah ya Rabbi! Estağfirullah ya Rabbi!” deyip inliyor, inleyip içine doğan o anki mülâhazaya karşı ciddi bir isyan ahlâkıyla mücadeleye girişiyor.

Evet, sizin ortaya attığınız tohumlar gözünüzün önünde birdenbire yerden fışkırsa; bir tanesi bin başak verse ve her başak bin buğdaya yürüse… işte bütün bunların neticesinde dahi aklınızın köşesinden “Bu işte bizim de bir dahlimiz var”, diye geçecek olursa, büyük bir günah işlemiş gibi istiğfar etmiyorsanız yaptığınız işlerin hepsi “hebâen mensûrâ/toz-duman” hâline gelir, heder olur gider. Kendinize mal ettiğiniz an, bu nimetler elinizden alınır. Hadis-i şerifte de ifade buyrulduğu gibi öbür tarafta; “Sen, yaptıklarını ‘yapıyor’ desinler diye yaptın ve onlar da dediler. Dolayısıyla sen belli bir darlık içinde yaptıklarının karşılığını aldın. Ahiretin o genişliğine, o enginliğine rağmen burada alacağın bir şey kalmadı.” sözüne muhatap olursunuz. O açıdan bu mevzuda donanımımız tam olmalı. Rabb’imizin rızasına muhalif ve O’nu ifade etmeyen mülâhazalar içimizi bulandırdığında yani bütün müspet şeyleri O’na bağlamamız gerekirken bunları kendimize mâl etme gibi gafil, cahil ve nadanlara düşecek bir yanlışlık sürecine girdiğimizde meseleyi hemen orada kesmeli ve derin bir nefis muhasebesiyle soluklanıp “Estağfirullah ya Rabbi! Ben yine kendime takıldım.” demeliyiz.

Çünkü kendine takılan kat’iyen Allah’a doğru yürüyemez,

nefsini ayaklar altına alıp üzerinde raks etmeyen de

asla O’na ulaşamaz.

 

M. Fethullah Gülen

 

Med-Cezir Sonrası Sahilde Aya Bakan Denizyıldızına Ağıt Ekim 29, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 2:38 pm
Tags: ,

 aya meftun bir deniz yıldızı olsam aşkından karaya kurban düşsem 

“Eğer siz O’na (Rasûlullâh’a) yardım etmezseniz, (bu önemli değil); O’na, Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler O’nu, iki kişiden biri olarak (Ebûbekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; O, arkadaşına, «Üzülme, (çünkü) Allah bizimle beraberdir.» diyordu. Bunun üzerine Allah, O’na (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, O’nu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allâh’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 40)  

Yâr:

 “-Nerelerdesin?” demiş, bu söze kurbân olmaz mı yârân?

“-Ortalarda görünmüyorsun?” demiş, zâhir olmaz mı her bir zerremiz?

“-Duydum.” demiş, “Mesnevî okutmaya başlamışsın.. Allah feyzini artırsın.”

Coşup taşmaz mı âcizlerin feyz arkları?..

Gülümsemiş bin cân ile cânân, der-i şikestemiz bin parçalı musaffâ bir aynaya dönüşüp çoğaltmaz mı o tebessümü? Şâd olsun her dem, vech-i mübâreği! Küşâd olsun her bahar, yârin gül-i handânı ve dahî söz goncası…

Yâr bize ümit beslemiş, bir ümit büyütmüş bizden yana. Sâfî mücevhere dönüşmez mi toprak yanımız… O ki, güneşidir âlemimizin. O böyle gözlerinden ümit huzmeleri sıza sıza bakar da kemâlâta ermez miyiz, hey hey!   “Ey müezzin, gel cenâzem üzre feryâd kıl Öldüğümden yâri âgâh eyle, rûhum şâd kıl” (Aşkî)   “Mûtû kable en temûtû / Ölmeden önce ölünüz.” buyurur da Tâcu’r-Rusûl -sallâllâhu aleyhi ve âlihi ve sellem-’den mîras lisânıyla, bin can ile kurban olmaz mıyız, ey âşıkân, O’nun yoluna, fedâke, fedâke, ey yâr!..

Yâr, bize güvenip vazife vermiş, nasıl eskisi gibi kalır her şey? Nasıl coşup semâ etmez Cafer-i Tayyar’ı içimizin? O böyle teveccüh etmişken âcize, fakîre, hiç’e; nasıl dökülmez sahte boyaları yüzümüzün ve yaprakları varlık ağacımızın?!

Yâr, endişe duymuş hakkımızda, içi titremiş ya, “Vazifesini hakkıyla yapamayacak mı?” diye korkmuş ya; çağlaları olgunlaşmaz mı bademlerin, kayısıların? Çatlamaz mı tohumları istidâdımızın, gayretimizin, himmetimizin?

Hâfız-ı Şirâzî, “Yârin bir yan bakışı için Buhâra’yı, Semerkand’ı veririm.” demiş. Bir başkası, “Bir nazarı için bütün şehri fedâ ederim.” demiş. Ben Mus’ab -radıyallâhu anh-’ın yaptığını yapmak isterim; kırk gün sonra mektup yazıp:

 “-Buyur gel!” demek isterim, “Gel ki Medîne’de adının geçmediği tek bir ev kalmadı!..”

Yâr -ki, Sahî’dir/cömerttir, Hazret-i Ebû Bekr’ini alıp yanına, gelmez mi hiç?..

* * *

Yâr, yine gel iklimime, yine bak yüzüme ki, varlığım göz göz olmuş sana bakıyor olacaktır o an… Yine yürüyüşünün rüzgârına tutulsun yüreğim, rûhaniyetinle aydınlansın geçmişim; genişlesin ufkum o aydınlıkta, ben bana bakayım durup bir süre, senin aynanda. Yıkanıp arınsın kalbim, o ümit pınarında…

Ayşenur Vural

 

Suçları Müslüman Olmaktı… Ekim 28, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 6:19 pm
Tags: ,

 

Dumanlar içinde hasıra sarılmış gencecik bir beden…

Adı: Zübeyr bin Avvam (ra)
Suçu: Müslüman olmak
Yaşı: Henüz on beş
İşkence yapan: Öz bir amca
Kesık kesık öksürükler içinde zulüm kokan bir ses yayılıyor etrafa.
- Muhammed’in Rabbini inkar et! Seni bu işkenceden kurtarayım.
Cevap bir meydan okumadır sanki:
- Hayır. VALLAHİ asla küfre dönmem.

Bir şehâdettir bu ölümü hiçe sayan.
Bu şehâdet, dumanla birlikte yükselirken semaya, ateş bir kez daha körüklenir zalimce.
Bir zülümdür bu, amca merhametinin de üstünde olan..

Müslüman olacağını rüyasında gören bir genç…
Adı: Hâlid bin Said (ra)
Suçu: Müslüman olmak
Ay ışığının aydınlattığı karanlık bir oda..
Köşeye sinmiş, aç, susuz ve dövülerek işkence edilmiş bir beden.

İşkenceyi yapan: Bir baba
Üzerine kapatılan kapılar O’nu Rabbiyle baş başa bırakıyor.
Şimdi ne odanın karanlığı acıtıyor içini ne de yaralarından akan kanlar.

İmanın teselli etmediği yer mi var?!

Fakat bu kadar işkence kafi değil bu baba için.

Mekke’nin kızgın kumlarına yatırıyor oğlunu.

Yetmiyor ağır taşlar koyduruyor üzerine…

Habeşli siyahi bir köle…
Adı: Bilal-i Habeşi (ra)
Suçu: Müslüman olmak.
İşkenceyi yapan: Efendisi Umeyye bin Halef
Kölesinin Müslüman olması çileden çıkartıyor o’nu:

-andolsun sen ölmedikçe yahut Muhammed’i ve onun dinini inkar etmedikçe bu azabı üstünden eksık etmeyeceğim.

Ücretle tutulmuş müşrik çocukları tarafından boynundaki iple aç, susuz Mekke sokaklarında gezdiriliyor. Önce kızgın kumlara yatırılmış olacak ki, izleri hala sırtında.

ALLAH(celle celalüh) ve Rasulünün aşkıyla yanan bir kalbe sahip bedeni kızgın kumlar ne kadar yakabilir ki!?

Urganla direğe bağlanıp bayılana kadar dövülen edep ve haya timsalidir O…
Adı: Osman bin Affan (ra)
Suçu: Müslüman olmak.
İşkenceyi yapan: Amcası Hakem bin Ebu-l As
Melekler bile haya ediyor O’dan..

Yeryüzünde yürüyen bir şehit…
Adı: Talha bin Ubeydullah (ra)
Suçu: Müslüman olmak
İşkenceci: Nevfel bin Adviye
İple bağlanıp işkence edilen bir sahabi de O.

Ama ALLAH(celle celalüh) Rasul’ü O’ndan bahsederken “Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen Talha’ya baksın” buyuruyor

Ve Habbab bin Eret… (ra)
İşkencenin beklide en ağırı O’naydı.

Efendisi Ümmü Ammar O’nu ateşe yatırır, vücudu ateşi söndürmeden kaldırmazdı.

İşte…

Bir yanda cahiliye bataklığının tam ortasında bir devir ve kalplerindeki yaradanına sığınma arzusunu kendisine bile faydası olmayan taşlarda arayan zavallı bir beşeriyet…

Diğer yanda hidayet güneşinin aydınlığında asr-ı saadet denilen ve içlerinde daha dünyadayken cennetle müjdelenen nice hidayet erlerinin çıktığı bir insanlık.

Peki neydi onları karanlık kuyuların güzel Yusufları yapan?

Yusuf’un güzelliğine bir sebep kuyunun karanlığıydı belki de…

Ya neydi onları secdelerin sultanı yapan?

Sultanlığa sebep secdedeki zillet tacını giymekti belki de…

Atalarının dininden ayrılıp Hak’kı dolayısıyla işkenceyi zulmü kabul ve tasdik edenler.

İşte onlar… işte biz….

Onların çektiklerini çekmeye hangimiz hazırız biz?!

Onlar neler çekti, biz, neler gördük?

Her birimiz cahiliye kuyularında boğulmayan Yusufların aksine ahir zaman kuyularında boğulmaya talip olmuş gibiyiz!

Düşünebildiği kadar insan olan insana Nebiy-yi Zişan’nın bu sözü kafi gelir herhalde:

“Sizden öncekiler âhiret işlerinden arta kalan vakitlerini dünyaya harcarlardı. Sizler ise dünya işlerinden artan vakitlerinizi âhirete sarf ediyorsunuz.”

İşkence edenler ve edilenler..

Dünya lezzetlerini tercih edenler ve âhireti özleyenler..

 Büyük bir göç var, herkes gidiyor. Zulmedenler de zulme uğrayanlar da zulme seyirci kalanlar da bu sevkiyata karşı koyamaz. Göç muhakkak..
BU GÖÇTE SECDEDEKİ ZİLLETİ TERCİH EDEN SULTANLARIN ÖNDERLİĞİNDE AHİR ZAMAN KUYULARINDA BOĞULMAYAN YUSUF’LAR OLMAK DUASIYLA…

Evren Aldırmaz

 

Gözümüz, gönlümüz Seninle aydın… Ekim 27, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 11:20 pm
Tags: ,

Gözümüz, gönlümüz Seninle aydın...

Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilince:

“Sallallahu aleyke ya Resûlallah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der.

İkinci defa, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de

“Karret aynî bike, ya Resûlallah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın Peygamberi!” der. Bunları söylerken de, başparmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir. Gözüm seninle aydın oldu… ne güzel bir söz. Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kullanırız.. Çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene… hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!. İşte “Karret aynî bike yâ Resûlallah” sözünün karşılığı da aynı manadır. Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Yâ Resûlallah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu. Sen geldin, gözlerimizin içi aydınlandı, kalbimiz aydınlandı, dünya aydınlandı, ukbaya giden yollar aydınlandı. Sen geldin, yürüdüğümüz yollar nurlandı, adımımızı atacağımız, ayağımızı basacağımız yerler aydınlandı.

Ezan bitince, bu defa da ezan duasıyla vefa borcumuzu eda etmeye çalışır, Efendimiz’e bir nevi salât u selam getirir ve O’nun Makam-ı Mahmûd’a nâil olması için dua ederiz. Sonra ikâmet getirilir, orada da bir kere daha nâm-ı celil-i Muhammedî’yi zikrederiz.

Evet, şuurlu ya da şuursuz, ama keyfiyeti nasıl olursa olsun bu vefa borcumuzu ve şükran hissimizi ezanla, ikametle, namazla, teşehhüd ve tahiyyatla.. bir şekilde ifade ediyoruz. Keşke, şeker-şerbeti kuvve-i zâika ile tattığımız ve tatlarını tam aldığımız gibi, bu kelimelerin hepsini de zihnî ve ruhî zâika sistemlerimizle duysak, her kelimenin tadını tam alabilsek.

Zaman

 

Murâkabe İnsanı Ekim 27, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:59 pm
Tags:

Murâkabe İnsanıHz. Ömer’e isnad edilen bir söz vardır: Hesaba çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekin. Bu, murâkabenin bir buudu. İyi bir mü’min, daima kendi nefsine karşı savcı, başkalarına karşı avukat gibi davranır. Bu da diğer buudu. Hutbesini dinlemek için İbn Abbas’ın Mekke’den Medine’ye ‘şedd-i rihal’ ettiği (yollara düştüğü) Hz. Ömer (ra), bir gün hutbede ortaya koyduğu fevkalâde talâkat ve fesâhat karşısında birden durur ve ‘Haydi be ordan, deve çobanı sen de!’ gibi ifadelerle nefsini tokatlar. Yine Ömer, evet İslâm’da devlet sistematiğinin güçlü temsilcisi o büyük zat, gerçekleştirdiği onca büyük muvaffakiyetin en küçüğüne bile sahip çıkmamış ve bir defa olsun, ‘Ben yaptım’ dememiştir. Hasan Basrî (ra), Ebû Nuaym’ın Hılyetü’l-Evliyâ’sındaki kayda göre, Nebî zevcesinden süt emmiş büyük bir insandır. O, kendisini her gün hesaba çeker ve ‘Sen, geçen gün namazda şunları şunları düşünen kişi değil misin? Rabbin huzûrunda hiç böyle şey yapılır mı? Önceki gün de şunu yapmıştın. İşte sen, busun’ derdi. Bunlar, bir devri, aydınlatan büyük muhâsebe ve murâkabe insanlarıdır. Zaten Kur’ân da, ‘Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır’ (Saffat/96) demiyor mu? Derecesine göre her mü’minde Ahiret’e gitme arzusu vardır. Allah, bu arzuyu kamçılama adına tasavvur edebildiğimiz şeylerle Ahiret’i bize resmetmektedir. Dünyada daha çok bedenimizin altında kaldığımız içindir ki, Allah cennetin cismanî nimetlerini öne çıkararak sürekli onları anlatıyor ve insanlara o dille konuşuyor. Cennette bir de bizim tasavvur ve tahayyüllerimizi çok çok aşan nimetler vardır ki; bence esas önemli olan da onlardır.

 

 

Eyvahlar Olmasın! Ekim 25, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:40 pm
İnsan ve insanın hayatı, esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyâtına bir tarladır
 
 
“İnsan ve insanın hayatı, esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyâtına bir tarladır.”

Mesnevî-i Nuriye

İnsanlar birbirine benzerse de hepsinin dünyaları farklı. Ağaçlar da birbirine benzer ama meyveleri hatta yaprakları bile ayrı ayrıdır. Sular da birbirine benzer ama her birinin içimi farklı; kimi acı, kimi tuzlu, kimi tatlıdır.

Yumurtalar da öyle değil mi? Yılanın yumurtası, serçenin yumurtasına benzerse de aralarında dağlar kadar fark vardır. Kaldı ki dağlar bile birbirine benzemezler…

İnsanlar; çarşıya pazara hep aynı gibi gider. Oysa bu dıştan görünendir. Kiminin derdi kiminin neşesi vardır. Her şeyin iç yüzünü ancak Allah bilir. Sinelerde ne gizli ancak O (cc) bilir. Her şey O’na ayan beyan, bize pinhan.

“O günde ki (bütün) sırlar yoklanıp meydana çıkacaktır.” (Tarık Sûresi: 9)

Ne büyük bir gerçeğin ifadesidir. Kimin ne kazandığı, kimin ne götürdüğü o gün bilinecek.

Ölüme de böyle gideriz; çarşı pazara gidişteki benzerlik gibi. Ama ölenin hâlini ve amelini kim bilebilir Allah’tan başka. Bir kısmımız belki hüsran ve zarar içinde, bir kısmımız da belki ebedî saadeti kazanmış olarak göçer gideriz. Her şeyin iç yüzünü ancak Rabbimiz bilir. Yunus Emre; “Kabre vardığım gece hâlim nice olur” diye ölmeden önce bir ince muhasebeye dâvet eder gibi.

Hz. Mevlânâ, Mesnevî’de çok güzel kıssalar anlatır. Onlardan birini, dünyada son demlerini yaşayan seçkin bir sahabenin hanımı ile olan konuşmalarını dinleyelim. Gün gelir lâzım olur. Bilelim, bekleyelim, hem Hz. Peygamberin okulundan bu yüce insanlar nasıl bir eğitim almışlar, yakından görüp öğrenelim:

Hz. Bilâlî Habeşi’nin yüzüne ölümün rengi aksedince; Hz. Bilâl, hilâl gibi olunca onu bu halde gören hanımı; “Eyvahlar olsun!” dedi.

Hz. Bilâl ise;

“Hayır… Hayır… Ne hoş, ne güzel” cevabını verdi.

Ve dedi ki:

“Ben esas şimdiye kadar yaşamaktan esef ve keder içindeydim. Sen ölümün nasıl bir yaşayış ve ne olduğunu ne bilirsin?”

Hz. Bilâl böyle söylüyor ve yüzünün rengi gül gibi açılıyordu. Çehresini saran nur, güneş gibi parlıyordu.

O Bilâl ki, Hz. Ömer onun makamını ve yüceliğini ifade için, “efendimiz” tabirini kullanmıştır. “Ebubekir Efendimiz, Bilâl Efendimizi azad eylemiştir” demiştir. Hz. Peygamber (asm) onun değerini bir mübarek hadisinde; “Cennete girdim, orada Bilâl’in ayak sesini duydum” buyurmuştur.

Habeşli idi, siyahtı. Gecenin rengi de siyahtı. Gecelerin içinde doğardı o parlak güneşler. Hem gözbebeği de siyahtı. Ama o nurlu siyahlık var ya, o nurlu siyahlık, görmemizi sağlayan oydu. Ruhumuzun penceresi o kara nokta idi. Hz. Bilâl de kâinatın gözbebeği olan Fahr-i Âlemin gözbebeğiydi âdeta.

Bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (asm); “Siyahların en hayırlısı şu üç kişidir: Lokman, Bilâl ve Mihca” buyurmuştur.

Mihca, Bedir’de şehit olmuş bir zattır. Evet işte o mübarek insana hanımı yine dedi ki:

“Ey güzel tabiatlı, ayrılık zamanı mı?”

Hz. Bilâl:

“Hayır, hayır, vuslat demi, kavuşma ânıdır.”

Yine eşi:

“Bu gece gurbete gidiyorsun, hısım ve akrabanın gözlerinden kaybolacaksın.”

Hz. Bilâl:

“Hayır, hayır, bu gece ruhum gurbetten asıl yurduna gidiyor, asıl vatanına kavuşuyor.”

Hanımı:

“Senin yüzünü biz nerede göreceğiz?”

Hz. Bilâl:

“Allah’ın has kullarının halkasında. Bu halkada, yüzüğündeki elmas taşın parladığı gibi Rabbü’l-Âlemîn’den gelen nur parlar.”

Eşi: “Vah yazık, bu ev harap oldu” dedi.

Hz. Bilâl:

“Sen aya bak, sise, buluta bakma” dedi. Yani cesede bakma, ruha nazar et, tembihinde bulundu. Çünkü ceset fani, ruh bakidir. Hatta ceset ne kadar zayıf düşerse o ruh o kadar kuvvet bulur, tertemiz olur.

Hz. Bilâl sözlerine şöyle devam etti:

“Cenâb-ı Hak, benim cesedimin hanesini daha güzel imar etmek için yıktı. Zaten ailem kalabalıktı, ev de küçük ve dardı. Bir kuyuya benzeyen evde, bir yoksuldum, şimdi padişah oldum. Padişah için de köşk ve saray lâzımdır. Onun içindir ki, bu dar ve sıkıcı evin yıkılmasının vaktidir. Yeniden ve daha geniş olarak yapılması gerekir.”

Gerçekten de öyle değil midir? O padişahlar, o sultanlar, köşkler ve saraylarda yaşadıkları ve o güzel yerlere alıştıkları için daha güzel yerlere lâyıktırlar. Bu dünya onlara dar geldiği için, ebedî olan saraylarına gittiler.

Kur’ân-ı Kerim’de de bu durum şöyle ifade edilir:

“Şüphesiz ki, takva sahipleri, cennetlerde ırmaklar (kenarların) da, Hak meclisinde (ve) kudret sahibi, mülkü çok yüce olan (Allah)ın yanındadırlar.” (Kamer Sûresi, 54-55)

Bu dünya kalbi ölmüş kimselere geniş ve parlak görünür. Oysa dışı geniş, içi gayet dardır. Eğer dünya dar ve ıztırap verici bir yer değilse, bunca insanın üzüntü ve kederden şikâyeti nedendir? Niçin orada fazla yaşayanın beli bükülüp iki kat olur?

Evet ruh ancak uyku esnasında dünya hapsinden kurtulur. Ruhun nasıl rahatladığına ve sevindiğine dikkat ediniz. Fakirlik ve ihtiyaç içinde kıvranan, yahut elem ve ıztırap içinde inleyen bir insan uyudu mu, o ıztırap ve o ihtiyacını unutur. Hatta güzel rüyalar görür. İşte o rüyalar, ruhun geçici de olsa kurtulması ve ferahlamasıdır.

Uykuda iken zalim bile, kendi zulümkâr tabiatından kurtulur. Zindandaki mahkûm da hapis düşüncesinden yine uyku ile kurtulur. “Uyku ölümün kardeşidir” kutlu sözü işte bu gerçeği dile getirir.

Evet dünya böyledir işte. Bir üzüm yedirir bin zahmet çektirir. Kabuksuz öz arayan burada çok aldanır. Bediüzzaman Hazretleri:

“Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda, öyleyse geç, iyi mallar dizilmiş arkasında” diye ne güzel söylemiş.

Evet dünyanın genişliği, gözbağından ibarettir. Halbuki ahirete nispeten o çok dardır. Gülmesi ağlamaktan ibarettir. Bu gerçeğe işareten, Hz. Bediüzzaman; “Dünya bütün şaşaasına rağmen, ahirete nispeten, bir zindan hükmündedir” demiştir.

Ruh bedenle bağlı bulundukça sıkıntısı bitmez. Bedenimiz sıkıcı kasvetli bir ev gibidir. Ruh da orada hasta ve sakat bir haldedir. İşte ruh, o dar evi çıkmasıyla beraber yıkar ama, daha büyük bir saraya gitmek için.

Ahiret âlemine nispetle dünyanın darlığı ana rahmi gibidir. Dünyadakiler, ana rahmindeki bebeklere benzer. Ömrünü ve kemalini tamamlayanlar, vadesi geldiğinde artık yeni bir âleme doğarlar.

Ölüm ânı, doğum ânından farksızdır. Hem hamile kadın ağrısından nasıl kurtulacak diye ağlar, oysa dar yerdeki bebek, kurtuluş zamanı geldi diye güler, sevinir. Aynen öyle de ölümün her nev’î ıztırabıyla beden elem ve ıztırap duyarsa da ruh kurtuluyorum diye sevinir ve güler.

Ne mutlu ölümü yokluk değil de varlık görenlere ve bilenlere.

Ne mutlu ölümü, ahbaba, dosta kavuşturan bir vasıta bilenlere.

Ne mutlu ölümü Hz. Peygamber ve dostlarına giden bir yol bilenlere ve o arzuyla coşup taşanlara.

Yâ Rab! Hz. Peygamber, âl ve ashabına cennette komşu eyle. Ruhumuzu ebedî azaplardan ve cehennem ateşinden muhafaza eyle.

Affeyle, mağfiret eyle, yâ Rahim, yâ Erhamerrahimîn.

Akşam olunca sönen güneşlerden eyleme yâ Rab.

Nurunun envâıyla, esmânın esrarıyla ruhumuzu münevver eyle.

Ebedî ve daimî nurlara gark eyle. Âmin..

Selim Gündüzalp

 

 

Ey beni en çok sevenin sevdiği!.. Ekim 17, 2009

 

Ey beni en çok sevenin sevdiği!..Bilirim her gün doğmadan kızıllığına yazar adını..
Bilirim her martı dokunmadan denize
Kendi dilince tekrarlar duanı..
Ve her gül açmadan kollarını bu dünyaya
Senin kokunu bular yüreğine..
Bilirim düşmez güneş toprağın hiçbir zerresine…
Hatırlamadan seni…
Bilirim seversin sen seni seveni….
Ey beni en çok sevenin en sevdiği…
Ey gönlümdeki sevgiye bengisuyunu, okyanus diyarından yudum yudum damlatan…
Kar suları yıkarken ruhumu, ılık bir yağmur damlasının sevdasında, yürek atışlarıma merhamet denizinden katreler düşüren…
Ey kalbimin en derin toprağına, avuçlarımda biriktirdiğim dualarıma kattığım, kirpiklerimin ıslaklığı ile bezediğim, nazenin çiçeğimin adı…
Sonra, yalnız karanlıklarımın donduran soğukluğunda, yapraklarının gölgesinde bakışlarımı ısıttığım …
Adıyla, en tenha zamanların karmaşasında, içimin dalları kıran fırtınalarını durulttuğum…
Her uyanışımda sabaha, gurubun kızıllığına taze açmış yaseminler aklığında ismini yüreğimle yazdığım…
Ey adıyla, serin rüzgarlarında bedenimi üşüten eylülü, nisanın yeni açmış badem ağaçlarına döndüren… İçimin dermansız bildiğim dertlerine, sonsuz bir iyileşmeyle deva olan…
Ey seher vakitlerinde soğuk gül yapraklarına ılık dokunuşlarla konan, şebnemlerin nazlı terennümü…
Bütün kar taneleri erguvan dalında çiçek oluyor kökünü ruhuma salan… Adının gölgesine sığınınca günahlardan bizar olmuş yüreğim…
Sana gönderdiğim selamların kabul olma umudunun heyecanıyla, dağbaşlarımı kuşatan bencillik dumanlarının arasında, sevmeye dair al laleler açtıran…
İçimde dünyalık nefesler adına  büyüttüğüm bütün mavi kuşları salıyorum semaya… Uğruna, kendi içimde kendimi tutsak ettiğim her anın zincirlerini koparıyorum zihnimden… Teselliyi sana yolladığım selamın kabul edilmesi umudunda buluyorum… Bilir misin Ya Resulullah? Her yıkılışında içimin kaleleri, kalbimin kırıklarını bu umutla sarıyorum… Yüzüme kapanan kapıların dibinde gözyaşımdan bir ırmakta boğulurken, bana uzanan elin sıcaklığı bu umuttan… Bütün alınmışlıklarımın, tek başına bırakılmışlarımın, darmadağın oluşlarımın sessizliğine düşen tatlı bir terennüm oluyor bu umut… İçimin burukluğunda, merhametsizlik dağlarken yüreğimin her bir zerresini, sabah ezanlarına kadar kapanmayan gözlerimin aminlerine dost ediyorum bu umudun varlığını…
Ey bütün çiçeklerin naif susuşlarının ardında, hiç durmadan söylenip duran sevda ikliminin şanlı adı…
Ey ılık gamzeleri gibi toprağın, ruhumun buz tutmuş dehlizlerine merhametle inen bahar…
Gül kokusunda içime çektiğim şefkatin eşsiz timsali…..
Uzak zamanlarında ömür tüketiyoruz saadet asrının… Bir tek kalbimde büyüyen sevgi aşabiliyor zamanı, mesafeleri, asırları… Donup kalıyor zaman, içimdeki özlemin sıcaklığında… çözülüyor imkansızlıklar, sessiz eriyişlerde… Zaman susuyor kör kuyuların diplerinde… tarihler ses vermiyor gizli köşelerde… Ve bir tek özlemim aşıyor zamanı, mesafeleri… Bir tek gözyaşımdan bir kuşun kanadı bırakıyor beni, senin yürüdüğün çöl zerrelerin arasına… Bir tek özlemin dev bir dalga olup, sürüklüyor bedenimi, Sevr mağarasında yuva yapan güvercinin kanat çırpmayışlarına… Bir tek dualarımın kabulü taşıyor beni yaşadığın zamanların kıyısına… Hıçkırıklar kesiyor nefesimi, yüzümde pişmanlıkların buyun eğişleri… Anlatamıyorum… Sevmekten uzak seslenişlerim susuyor iç yangınlarımda… Senin adını yüreğime mühürleyip dönüyorum amin deyişlerime…
İçimin ülkelerine çöreklenmiş menfaat bulutlarından kaçıyorum… Kaçıyorum kibirden yalnız kendine istiyor olmaktan, öfkeden… Kaçıyorum ne varsa faniliğe dair… Pişmanlıkla ıslanmış bir hıçkırıkta, selamlarımın kabul edilmesi umudunda yeniden geliyorum hayata… Kan revan oluyor aklımda hüzünler… Yağmamış yağmurlar kadar latif şimdi kalbimde devleşen sıkıntılar…
Korkularımı emziren bütün gecelerin siyahı, yeni açmış bir karanfil kokusu oluyor… bulunca seni…
Benliğimin kuytularında sızlayan yalnız kalmışlıklar, kayan dev bir yıldız oluyor… anınca seni…
Bütün sessizlikler rahmet oluyor… bütün çaresizlikler gündoğumu… bütün boyun büküşler amin oluyor dudaklarımda… bütün amin deyişler gül adında… seni ta içimde taşıdığım zaman bu ömür türküsünde…..
Yalnız kalıyor bazen aminler… Gecenin sakinliğinde usulca hayat bulan aminler uykuya yenik düşüyor çoğu zaman… Daha derinden dua etmeye susuz dudaklarım… Zaman merhametsizlikte hüküm sürüyor ya Resulallah… Mazlumun ayaklar altında ezilen yüreğiyle besleniyor zalim kalp atışları… Şefkate kanat çırpan kırlangıçların kanatları isyandan devleşen tel örgülere takılıyor… Kanatlarından sızan kana bulanıyor ruhum… Belki her gün bir günahsız yavrunun bedeni, hain bir merminin kılıcından geçiyor… Günahsızların iniltileri içimde yankılanıyor… semayı sarsıyor annelerin ağıtları… Gözlerimizin önünde yüreklerimizin dibinde inliyor nefesleri günahsızların… İnsanlar çoktan sökmüş gibiler köklerini, içlerindeki merhamet adlı çınarın… Babaları ölmeden miras derdinde birbirine düşer olmuş kardeşler… Duaya açık kapılarından dudakların, gıybet yükselir olmuş… Yalansız konuşmalar azalmış… Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor… ve ölümü unuttu sanki kalpler… ölümü anmaktan aciz zihinlerimiz… İçim acıyor Ya Resulullah… Her haksızlığın ardında tükeniyor nefeslerim… içim kanıyor… her acının ardında çaresizlik yağmamış bir bulut gözlerimde… bir tek silahım var… ona sarılıyorum gece yarıları… duaya…
Sevmek çekince dalgalarını bir zamanlar hiç durmadan dövdüğü kıyılarımızdan, okyanus ortasında su arar olduk… öldük hatta susuzluktan… yağmur sağanak sağanak boşanırken bedenlerimize… Adını unuttukça anmayı, dudaklarımızdan, başka isimler söyler oldu dillerimiz… başka sevdalar salınır oldu bakışlarımızda… içimize yabancı hevesler, içimizde… hasretleri bile yabancılaştı dünyamızın… sevgi uzaklaştığımız hatta kaçtığımız bir hastalık gibi…ben böyleyken… hala umudu var mıdır sana olan selamlarımın kabulünün?… bu kadar kendimi bulamışken sensizliğe…
Aynı zaman diliminde atsaydı kalplerimiz seninle… Yüreğimiz hissetseydi seni bir kere görmüş olmanın bahtiyarlığını… oysa şimdi hercai sevgilerde kanıyor ümitlerimiz… Varsa zihnimin kirli dumanları arasında, dünyaya bel bağlamış iniltili hayatımın ortasında, hala sevmeye dair kımıldayan bir tomurcuk sana olan özlemimin sıcaklığındandır…
Ya Resulullah bu özlemimizin sınırsızlığına bakıp dua eder misin yüreklerimize? Secdenin izi alınlarımızdan, amin deyişler gece uyanışlarımızdan ve sana olan sevgi solmayan yediverenler gibi hiç silinmesin gönüllerimizden…

Ey beni en çok sevenin en sevdiği…
Bir lale vakti… bir bahar gecesi… dudaklarımda sana selamlarla göz kapayışlarım var geceye… her şeye rağmen sevilme umuduyla bükülüyor boynum… sevginin sonsuzluğuna açılıyor avuçlarımda ruhum…

Ey Rabbim, en sevdiğinin sevgisini artır ki kalbimde
senin yanına sevdiğinin sevgisiyle dolu bir yürekle varabileyim son nefesimde…

İskender PALA

 

Bir Hasta Sabahı Bekliyor Ekim 17, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 3:50 pm

Bir Hasta Sabahı Bekliyor

 

“Bir hastayı ziyaret eden kimse, ziyareti süresince, cennetin meyvelerini dermeye devam eder.”

                       Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,196, Müslim, Sahih, IV,1989

 

Hastayım, yalnızım, seni yanımda

Sanıp da bahtiyar ölmek isterim

Rıza Tevfik

 

Bir hasta sabahı beklerken Leyla’ya giden yolda uçan kuşlar mı birer Kays; yoksa Kays’lar mı birer kuştur?!.. Her kuş bir türkü tutturmuş hasretini içine çekerken hangi Kays’tır kum tanelerince ayrı maceralarda sınanan, ve hangi kuştur Kays’lığa yükselen?!.. Her nefesinde başka dünyalar bulunan Leyla’ların mavera takılı dudaklarında can mı çığlıktır, çığlık mı can olur Kays’a doğru?!..

Bir hasta sabahı bekliyor… Çark-ı felek nakşında desenlerin en hüzünlü rengiyle… Acıların yüzünde beliren tebessümleriyle… Yarın bir kervan yola çıkacak; bir halay saltanat tahtına erecek… Oyası ateşle işlenen gergeflerin çırpındığı delicesine zamanların hastaları, acı tekilliklerin şelalesine rahmet serpiyor çevre çevre; peçesi yırtılan gecelerin yalnızlık dostlarını arıyor oda oda… Gözbebekleri eskimiş harfler gibi masal acılarını anlatıyor koridorlarda ve yunup yıkanan bir paklık tarih olmaya hazırlanıyor beyaz yatakta.

Bir hasta sabahı bekliyor… Her nefeste bir tabut çıkıyor kapıdan; her saniyede bir mezar kazılıyor. İyodoform kokularında ülkeler batıyor; seherlerde tefe’üller okunuyor, ve her şey hayra yoruluyor. Melekler ağlıyor yukarılarda şefkat şefkat; yazılar tükenmez hayallerle yazıyor son cümlelerini. Eyyûb’a bağışlananın kendinden esirgendiğini sanıyor bir gelincik, ve bir bebek süt için ağlıyor sabah kuşlarına bakarak.

Bir hasta sabahı bekliyor… Yatakları kimin ölçüsüne göre yapıldığı belli olmayan hastahanelerde kutsal metinlerin şerh düştüğü hastalar yatıyor yan yana; ve akıldan sıyrılmış tevatürlerce çoğalıyor inlemeleri. Bir başka takvimdir duvarında asılı duran odanın ve saati bir başka saat. Çocuk koğuşunda acılar numara diye yazılmıştır neşe kokan yataklara.

Bir hasta sabahı bekliyor… Toprağın zehirini arıtarak nasıl gelişirse bir zakkum, öyle büyüyerek geliyor kokusu ıstırabın ve hastalıklar hiç ihanet etmiyorlar hastalarına. Hekimler yalnızca kendi hüzünlerini aldatıyorlar balmumu kesilmiş benizlerin şeffaf örtülerini kaldırırken. Tasından iksir yerine humma içiliyor gecelerin ve şiirin son mürekkebi son redifi bitiremeden bitiyor…

Bir hasta sabahı bekliyor… Perhizini kaldırmışlar hekimler, ve içinden Sûr’u besteliyor tesbih tesbih bir ninecik. Dudaklarından döküp gözlerinde topladığı güller donmak üzere bir nazeninin. Son yaradan sonra çıldıran ayrılığını merhem diye sarıyor bir yiğit yüreğine. “Ben artık iyiyim!” diye yazıyor mektubunun son satırına bir anne. Virüsünü kendi bataklığında titizlikle üreten bir baba ödem yeşili kıyametler devşiriyor…

Bir hasta sabahını bekliyor, neden sabah olmak istemiyorsunuz bir hastaya?!.. “Gözyaşı” birleşik bir kelimeyse eğer, neden yaşınızı gözünüzden esirgemektesiniz?!.. Mutluluklarınıza alacalar üşüşmeden, elinize bir güğüm süt alıp ve bir demet de gül, neden bir hastahaneye götürmüyorsunuz deste deste gülümsemelerinizi bugün?!.. Elden ayaktan düşmeden, bozlaklarınızı, hoyratlarınızı şeker diye eritip bir bardak suda, neden sunmuyorsunuz bir hastaya?.. Sizin de orada bir hastanızın olmasını mı bekliyorsunuz acep?!.. Bize hiç dokunmamış ellerinden tanımak için bir hastayı, yolların ihanetine mi uğramaktasınız?!.. Paylaşılmayan lokmaların ve yalnız yenilen gamların kıskacında ne vakte değin mahpusluklarda kalacaksınız?!.. Başka hastaları ziyaret etmeyen kendi hastasını da ziyaret edemeyebilir, hiç düşündünüz mü?!..

Umudunu yitirmeden bir Eyyûb… Ve çın seherde matem dolu sabahlar olmadan… Hangi hastanın yüzünü aydınlatırsan aydınlat; selam sana!..

Bir hastaya vardın ise, bir içim su verdin ise

Yarın anda karşı gele, Hak şarabın içmiş gibi

 

Prof. Dr. İskender Pala