Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Kalbinden bizleri çıkarma Ya Resulallah Eylül 13, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 12:04 am
Tags: ,

Hz Muhammed sav

Peygamberimiz’in (s.a.v) vefatını öğrenen Hz. Ebu Bekir (r.a) hemen O’nun evine gider ve odasına girer. Gözlerinden yaşlar boşalıyorken O’nun mübarek yüzünü açar ve sıvazlar. Bu sırada dudaklarından şu sözler dökülür:

“Anam babam sana feda olsun! Güzel yaşadın, güzel vefat ettin. Senin ölümünle nübüvvet noktalanmıştır. Sen övülemeyecek kadar azametli, sızlanamayacak kadar ulvisin. Öyle ki herkes sende teselli buluyor ve eşit oluyordu… Eğer ağlamayı (ölenin üzerine) yasaklamasaydın sana dökerdik bütün gözyaşlarımızı. Allahım bunları ona ulaştır!

Ey Muhammed! Rabb’inin yanında bizleri de an… Kalbinden bizleri çıkarma. Eğer ağırbaşlı ve sakin olmayı öğretmeseydin bizlere, ardından bıraktığın yalnızlığa ve hasrete kimseler dayanamazdı. Allahım! Bunları sevgili dostuna ilet. Onun sevgisini içimizde koru.”

(Beyhaki, Delailü’n- Nübüvve; İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra)

 

Duadan Ayrılma Ağustos 30, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 8:50 pm
Tags: ,

 güzel abimin notundan, Rabbim ondan razı olsun.. duadan ayrılma mevlana mesnevi,

 

Nerede bir dert varsa, deva oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Yüce Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.

Eğer duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!

Dertsiz dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi?

Allah, yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara
ihsan ettiği şeylerle beraber, uzun da bir ömür bağışlar.

Allah, ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir.

O, elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.

Allah bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun için ağlayan göz ne mübarektir!

Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir!

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?

Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin!

 

Hz Mevlânâ- Mesnevî

 

 

Bir Günaha Her Gün Ah… Ağustos 11, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:21 pm
Tags: ,

Bir Günaha Her Gün Ah… ağlamak insana ne çok yakışıyor

Amel ve emel arasındaki gel-gitlerin ayrılma noktasıdır günah. Bazen ameli terk iken günahın adı bazen de emele meyil olur. Günah, güne düşen karanın adı. Hayata düşen kara dip not. Sırattan ifsata doğru olan meyil. Aklın bir anlık saf dışı kalışının resmi. Mantığın kısa devre yapması. Cennet yolundan cehennem tarafına doğru kulun kayması. Kitabın unutulması. Peygamberin hatırlanmaması. Nasihatin sırra kadem basması. Hayatın şirazeden çıkması. Hayatın manasından soyutlanması. Şeytanın hilesinin tutması. Meleğin ağlaması. Feleğin şaşkınlığı. Semeğin günaha adı karışan insan karşısındaki üstün yanı. Kainat büyüklüğündeki emeklerin heder olması. Kulun derbeder hali. Kulun üstüne oynanan kumar karşısındaki şeytanın kısa süreli üstünlük anı.

Elbisenin rengi ile kirin büyüklüğü arasında ciddi bir irtibat olduğu muhakkak. Koyu renkli elbise sahipleri ile açık renkli giyinenlerin çamur karşısındaki teyakkuz halleri bir olamaz. Beyaz bir libas sahibi önüne gelen her yere oturamaz ve her yolda istediği gibi at koşturamaz. Titizliğin derecesi sahip olunan elbisenin rengi ile doğrudan irtibatlı. Akıl sahibi her insan için bu hal değişmez bir kaide. Hele kişi bir de makam sahibi ise… O üzerindeki libas bir yerlerin de resmi üniforması ise durum daha da bir ciddileşir. Ve sahibi libas bu kez attığı her adıma dikkat etme mecburiyetindedir. Elbisesinin arkasına sıçrayan çamurun ebatı değildir artık onu tedirgin ve de rahatsız eden. Az veya çok oluşundan kaynaklanmaz kişiyi rahatsız eden. Elbise kir almışsa makam hasar almıştır artık. Ahiret yolunun gemisi su almaya başlamıştır. Bu hal gemide bulunan akıl sahibi herkesi ve makamının bilincindeki her bilinçli ferdi tedirgin etmeli. İşte bu çekişme iyiye işaretin adı.

Amel dünyası boşluk kabul etmez. Amel ile boşluklar doldurulmaz ise emel devreye girecektir mutlaka. Emeller haram ve helal dairesinin dışını zorlarsa, rehberliğe soyunan şeytan olur. Kumandayı şeytana teslim eden her kul tesellisiz kalır. Bu yöneliş ve tercih kayba duçar olunan yolun karanlık koridorlarında serseriane ve divanece alınan rotasız ve de pusulasız koşuşturmacadır. Sahibine faydası olmayacaktır. Rehberi şeytan olanın istikameti cehennem olur. Şeytanı rehber edinen dünyada da ahirette de maskara olur. Elbise olarak beyaz giyemez onlar. Saflık ve de temizliği temsil eden beyaz uzaktır kendilerine.

Kaderin keder tarafını anlayamazlar. Anlayamadıkları için de ağıtlar yükselir her daim onların semalarından. İsyan şarkı olur. Asilik meslek halini alır. Merhamet ancak tövbe kurnasından akar. Acziyetini anlayanın gerçek rahmet kapısına doğru olan azimli yürüyüşüdür ki kişiyi rahmet vadilerinde dolaştırır.

Nazar ettiği pencerenin camı kirli olanın manzarası temiz olamaz. Gözüne gaflet boyası çalınanın mantığı tutarsızlaşır. Kalbi kasvet bağlayanın gözünden yaş akmaz. Göz yaşı tövbedir oysa. Acziyetin ifadesidir. Eli yetmediğinin belgesidir. Bittiğine delildir. Halin ta kendisidir. Ve göz yaşı ile isteyene istediği mutlaka verilecektir. Atamız Adem (as) cennete ağlaya ağlaya girmiştir tekrardan. Yakuba (as) gömlek bir müjdedir ağlamasının dineceği hususunda. İbrahim (as) kahkaha atarak dolaşmamıştır ayak bastığı beldeleri. İçine atıldığı ateşi neyin söndürdüğünü henüz bilenimiz yok. Belki de ağlamasıydı onu Allah’ın izniyle ateşten gülşene götüren yine de. Testere altındaki Zekeriyya (as) kim bilir neler çekti. Şuayb (as) gözlerini niçin kaybetmişti… Bırakın günaha ağlamayı zelleye bile gözlerini kaybedenlerin hallerini nasıl okumalı ki?

Ağlamak günaha isyandır bu zaviyeden. Ayağa tekrardan kalkmaktır. Bataklıkta olmaya baş kaldırıdır. Düşkün olmanın farkına varmadır. Fark edemeyenin halini ,ayağa kalkma gibi bir gayreti elbette olmayacaktır. Günah bazen şeytanın filminde rol alma iken bazen de nefse amede olunmanın nihayetinde elde edilen pozisyona konulan addır. O yüzden ‘şüphesiz ki ben nefsime zülmedenlerden oldum’ çığlığı, ‘Şüphesiz ki nefis kötülüğü emreder’ sözü yine bir başka kutlunun eliyle bize ulaşacaktır. Oysa nefsin nefesi her an kulun ensesindedir. Gaye onu saf dışı bırakmak değil, onu dizginleyebilmektir. Zira o cennetin çetrefilli ve yokuş yolunun adıdır. O yol uzun, sarp ve de yokuştur. Ve etrafı onun hoşuna gitmeyen şeylerle doludur. Hoşa giden şeylerin ismi ise günahtır. Günah kişinin bu yolda ayağının takılmasıdır. Belki rotanın sapıtılmasıdır. Güçlü bir rehber eşliğinde kişi mutlaka yolunu tekrardan bulacaktır.

Ona düşen düştüğünü bilmektir. Ayağa kalkmaya gayrettir. Tövbe ile temizlenmektir. İzleyenlere düşen ise düşene el vermektir. Ona destek olabilmektir. Doğruyu kendisine rencide etmeden bildirmektir. Doğrunun güzelliklerini ve de tadını almasını sağlamaktır. Onun doğru safındaki yerini sağlamlaştırmaktır. Düşmanın dahi olsa kucaklamaktır. Mekke’nin fethinin akabinde sergilenilen manzaradan ders çıkarmaktır. Kınama günü değildir o gün artık. Kara gün kararmıştır, tövbe ile nurlu günler yaklaşmıştır. Af kapısı kilitsiz olur. Yeter ki o kapı aransın, kendisinin tokmağına dokunana o kapı sırtını dönmeyecektir. Önce günahsa yolda görülen levha, bir sonra ki mutlaka tevbe olmalı. İşte bu irade sahibine bağlı. Samimi tövbenin akabinde kişiye görünecek olan ise mutlaka Avf olacaktır. Zira o Tevvaptır, Afuvdur, Gafurdur, Rahmandır ve de Rahimdir. Kulum beni nasıl biliyorsa ben ona öyle görüneceğim sözü, sahibi günah olan herkes için değişmez bir hakikattir. Belki bir gün günah işlemiş olabilir kul, ve buna her gün ah ediyorsa şayet, unutmasın ki hayatının sonu, sahili selamettir…

Birol Topuz

 

Tanrı Sana Küsmedi Ağustos 6, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 11:26 am

Rabbinin seni sevmesi için
Bir yüzün olması gerekmedi.
Rabbinin seni sevmesi için
Bir yüreğinin olması gerekmedi.
Rabbinin seni sevmesi için
O’nu hatırlaman gerekmedi.
Rabbin seni hiç koşulsuz sevdi.
Ve hala seviyor…
Farkında mısın?
Sen O’nu unutsan da
O seni unutmuyor.
Sen O’na isyan etsen de
O senden umut kesimiyor.
Seni yaradan senin cinsinden biri değil ki
En küçük bir sorunla yıkılsın,
Beklentileri gerçekleşmezse umutsuzluğa düşsün?
Umudun kaynağı olan, umudu yaradan nasıl umudunu keser?
Senin göklerde yazılı olan adın umuttur, bilesin…

Bilmem farkında mısın, sen sık sık umutsuzluğa düşüyorsun… Umudunu yitirip güneşin kavurucu sıcağında başın öne düşüp enseyi kararttığın zamanlar hiç de az olmadı, olmuyor. Peki neden? İsteklerinin senin arzularına göre, istediğin zamanda, istediğin şekilde, istediğin yerde gerçekleşmemesi… Haşa, sanki seni yaradan senin itaatkâr bir hizmetçin. Senin her istediğini her an hazır edecek. Yani sen nereye dönersen güneş de oraya dönecek öyle mi? Sen ne yönden istersen rüzgar o yönden esecek, öyle mi? Senin planlarına, kurgularına, hesaplamalarına göre hayat denilen hakikat biçim alacak, öyle mi?

Saçların karışmasın diye rüzgar sana göre bir saat sonra esmeli, yeni kıyafetin ıslanmasın diye yağmur akşam yağmalı, bir anda çok paraya kavuşacağın iş hemen kapına gelmeli, sevdiğin kız veya oğlan hemen sana varmalı sana göre… Umutsuzluklarının sebebini bir düşün… Her şey sana göre şekillensin istiyorsun, geleceğe ilişkin kimi kurgularda bulunuyor, bunları başaramayınca çöküyorsun… Ya tüm benzetmelerden yüce olan seni Yaradan, o karlı havada yavrusunu yitiren kalbi merhametli bir annenin gözlerindeki umut gibi, senden asla umudunu kesmiyor, hep O’na dönmeni bekliyor…

 
Senai Demirci & Yusuf Özkan Özburun
Tanrı Sana Küsmedi, s:24-25
 

Kül & gül Temmuz 21, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:32 pm
Tags:

h__z__n_1246189939 Yükselir ve alçalır yürek her tik takla. Ve genişleyip daralır. Bazen yükseklerde teyaran eder de, gün olur açamaz kanatlarını, yer kuşu olur. Daralan ve kendine büzülen yüreği neyle genişletmeli? Kabuğuna saklanan kaplumbağa ve dikenine yumulan kirpi gibi, bunalınca yürüdüğün yolda; nereye kaçmalı ve korumalı kendini hangi silahla?

Oturduğu odalara, yürüdüğü yollara, zamana sığmaz da bazen yürek, sıkışmış, daralmış bir göğüs kafesinde parmaklıklara vurarak çırpınmaya başlar. Göğsün daralması ne büyük bir koyu gece halidir insana. Yürek yaşadığı büyük sıkıntıyla hüzün şarkıları söylemeye başlar. Göğüs kafesi büyük bir baskı yapar kalbin üzerine. Öyle bir hapishane olur ki, duvarları gittikçe üzerine gelen, parmaklıklara geçecekmiş gibi kemikler çıtırdar. Gömleğin yakası açılır, pencere açılır, genişlik aranır bir nebze. Hallolmayan bir iş, ulaşamadığın bir netice, amacına ulaşmayan bir çaba, tıkanmış bir yol, bir kaybediş, bir mahrum kalış, bir sukut-u hayâl… Ve baskı altında sıkışmış bir yürek…

Oysa sonbahar, bahar türküsü ve duasıdır. İnsan bittiği yerde başlar yeniden. Bu yürek daralması süreci bir bitiş ve yeni bir oluşuma hazırlanma sürecidir zira. Ne olursa olsun, ortaya eskisinden daha iyisi çıkacaktır mutlaka…

Ağrıyan ve ağlayan yüreğini alıp Rabbine gitmektir tek çare. Zira O sığınılacak tek melce, yardım istenecek tek merci, yaslanacak tek dayanak, beklentiler boşa çıkmayacak tek umut kapısıdır.

Güller açmış yerlerinin gün olup küle döneceğini görürsün de, küle dönmüş yanlarından yeni güller açacağını da hatırda tutarak, şimdiye dek böyle olmasının yine böyle olacağının delili sayarak, bu daralma ve inşirahlar bekleme süreçlerini yine de ümitle, şükürle geçirmeli insan. ‘Çilem mübarek olsun, gözyaşım helal olsun’ demeli… Zira acılar durduk yere çekilmez. Kalp boş yere atıp durmaz. Tik taklarıyla inip çıkarken vücudu besler tepeden tırnağa… İnmesi de çıkması da, daralması da genişlemesi de hikmetli ve faydalıdır. Orada hayat vardır zira…

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle… Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla… 

 

fading_like_a_f_l_o_w_e_r_by_hmsa

Çıplak çıkarsa söz
Sadra inşirah gerek
Mevsimi sarmışsa güz
Vakte inşirah gerek
Tene saplanmışsa göz
Akla inşirah gerek
Küllenmişse kalbde köz
Ruha inşirah gerek…”

Y. Özkan Özburun

 

 

Üstad asla yeise düşmedi Temmuz 13, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Multimedia — La Reverie @ 12:52 pm
Tags: , , ,

 

Ümit Dinidir İslâm, Karamsarlık Yok Haziran 12, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 9:31 am
Tags: ,

Ümit Dinidir İslâm, Karamsarlık Yok

 Rabbimizin hem (rahmeti) hem de (gazabı) vardır. Ancak Rahmeti mi, yoksa gazabı mı fazla? diye sorulan bir soruya Rabbimiz kendisi cevap vermektedir:
– Rahmetim gazabımı geçmiştir!

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını aşmış ve taşmıştır.

Bunu kulunun iyiliğine yazdığı sevapla, kötülüğüne yazdığı günahtan da anlamak mümkündür.
Kul bir iyilik yaparsa sevabını ondan başlatan Rabbimiz, bir kötülük yaparsa günahını birden başlatmakta, böylece rahmetinin gazabını geçtiğini de açıkça ilan etmiş bulunmaktadır. Kuran-ı Kerimde tekrarlanan âyetler de bunu ifade etmektedir:
– Kim bir iyilik yaparsa on sevap yazılır. Kim de bir kötülük işlerse bir günah kaydedilir. (Enam–160).

Görülen odur ki, kul bir iyiliğine on sevap aldığına göre ümitsizlik hissine girmemeli, sadece iyiliğini daha da çoğaltmayı hedef almalıdır. Zira bir iyiliğe on sevap yazıldığına göre kurtulması çok mümkündür. Rabbimiz de kulun kurtulmasını istediği içindir ki lehine koymuş hükmünü. Bir hayrına on sevap yazmayı takdir buyurduğunu ilan etmiştir kitabında. Hemen ilave edelim ki bu iyiliğin de zerresi zayi olmadan intikal edecektir mahşerdeki günah sevap terazisine.

Bunu da ilan etmiştir Rabbimiz (Zilzal) suresindeki âyetinde:
– Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görecektir. Kim de zerre kadar şer işlerse cezasına uğrayacaktır. (Zilzal 7–8)

Bir gün bu âyetleri okuyan Efendimiz (sav)in huzurunda sahabeden Ebu Said el Hudri de vardı. Dikkatle dinledikten sonra sordu:
– Ya Resulallah, bu âyette Rabbimiz işlediğimiz hayrın da şerrin de zerresinin zayi olmayacağını haber veriyor, değil mi?
– Evet, öyledir, buyurunca, feryadı basıyor Ebu Said el Hudri:
– Yandın ey Ebu Said yandın, annen ağlasın haline…
Efendimiz (sav) soruyor:
– Seni yakan nedir ey Ebu Said?

– Ya Resulallah diyor, işlediğim şerrin zerresi dahi zayi olmayacaksa ben nasıl içinden çıkabilir, hesabını verebilirim bunca şerrin?
Efendimiz tebessümle izah ediyor:
– Ey Ebu Said diyor, senin zerresi zayi olmayan sadece şerrin değil ki. Hayır olan işlerinin de zerresi zayi olmadan terazinin sevap tarafına konuyor, böylece bire bir olan günahın karşısında bire on olan sevapların da tartıya giriyor, sevapların daha ağır geleceğinden seni inşaallah kurtarıyor. Yeter ki bire on kazandıran iyilik ve hayırlarını daha da çoğalt, lehine olan durumu daha da lehine çevirmekten geri kalma.

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. Bir iyilik ve hayra on sevap verir, bunun da zerresini zayi etmeden terazisinde tartar, kulunu kurtarır. Yeter ki kul buna rağmen günahını ağır getirecek bir ihmal ve ilgisizliğe yönelmiş olmasın. Hayrı, şerrine galip gelsin.

Bundan dolayı söylenmiştir şu söz:
– Ümit dinidir İslâm, karamsarlığa yer yoktur!
– Çünkü Rabbimizin rahmeti, gazabından çoktur!

Ahmed ŞAHİN

 

Ümitli olmak, şifadır… Haziran 7, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:47 pm
Tags:

there is hope

İnsan acizdir. Bir felaket mallarını alır götürür, bir hastalık onu yatağa salar, bir iftira hayatını berbat eder… Dertler çok… Milyonlarca bela dolaşıyor… Amma hepsi Allah’ın emrinde… Onlar bir bakıma melektir. Allah o dertlere diyor ki: “Şu kuluma git. Cenneti istiyor bu kulum benden. Sen, git ki, o adamın günahları azalsın, sevapları artsın.”

Dert gidip, saplanıyor o adama! Adam başlıyor oflamaya… Derdi vereni bilmiyor adam.

Derdi vereni bildinse sefa ender sefadır bil… Bediüzzaman buyurmuş ki:

“Nefis daima ıztıraplar, kalâklar (can sıkıntısı, gönül darlığı) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor Hâlbuki şemsin tulû ve gurubu (güneşin doğuşu ve batışı) muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin, fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!..” (Risale-i nur, Mesnevi-i Nuriye)

Her halin Allah’tan geldiğini bilen insanı, hangi mesele isyana götürür? Allah’ın her verdiğine razı olan, huzursuz olur mu? “Benim için Allah, bu hali uygun bulmuş, elhamdülillah!” diyen insan, rahat eder kurtulur. Merkez Efendi buyurmuş ki: “Her şey merkez-i mahsusundadır!” Yani her şey kendi hususi, olması gereken yerindedir. Öyleyse başımıza gelen her şey, Sevk-i İlahi’nin tayin etmesiyledir. Bu tayin, bizim için en güzel olanıdır. Başımıza gelene razı olmak kadar insanı rahat ettiren bir şey yoktur.

Ümitsiz olursak ne olur? Ümitsiz olursak biteriz. Aşırı bir kedere düşeriz. Her insanın “yorum” hakkı vardır. Yorumlarımızı karamsar da yapabiliriz, iyimser de… Bu, insanın elindedir. O halde niye ümitsiz olalım? Nefsi, insana bazen öyle şeyler söyler ki, insanın düşmanı söyleyemez. Akıl büyük bir nimettir. Fakat akıl, pişmanlıkları, evhamları bize taşırsa o zaman akıl başa bela olur!

Bazen bana kötü düşünceler geliyor. Bir bakıyorum dakikalar, saatler geçmiş. “Ya Rabbi; bu düşünceler bana ait değil. Kurtar beni onlardan!” diye dua ediyorum. “Lâ ilahe illallah, Lâ ilahe illallah” demeye başlıyorum ve kurtuluyorum o halden.

Organizmanın ruha, ruhun organizmaya tesiri vardır. Karamsar ruh, organizmayı hasta eder. Adam beş karış suratla geziyor. Bundan büyük hastalık mı var?

İnsanı çıkmaz sokağa düşüren, kendi düşünceleridir. Ben bazen diyorum ki kendi kendime: “Yok. Ben bu hastalıktan kurtulamam…” İşte kendi kendimi çıkmaz sokağa soktum. Sonra diyorum ki; “Niye iyileşmeyeyim? Şifa Allah’tan.” Şimdi çıkmaz sokaktan çıktım. Beni şehir dışından, yurtdışından konferans vermem için çağırıyorlar. Onlara diyorum ki: “İyileşince geleceğim.” Ümidim var, iyileşeceğim. Geçmişte ne hastaları iyi etmiş Allah… Adam diyor ki: “Ağabey iyileşeceksin, iyileşeceksin…”

Diyorum ki: Söyle yahu; dua niyetiyle söyle!”

Sıkıntılara, felaketlere, hastalıklara sabır içinde şükreden de şükretmeyen de aynı sonuca ulaşacak, fakat biri sabretmenin rahatlığını ve sevabını kazanacak; diğeri hem günaha girecek hem de çile çekecek.

En iyisi ümitli olmak… Ümit, her derdin şifasıdır.

HEKİMOĞLU İSMAİL

 

Raja (Hope or Expectation) Nisan 20, 2009

dlyaaa
For a Sufi, Raja means waiting for that which he or she wholeheartedly desires to come into existence, acceptance of good deeds, and forgiveness of sins. Hope or expectation, both based on the fact that the individual is solely responsible for his or her errors and sins and that all good originates from and is of God’s Mercy, is seen in this way: To avoid being caught in vices and faults and brought down by self-conceit over good deeds and virtues, an initiate must advance toward God through the constant seeking of forgiveness, prayer, avoidance of evil, and pious acts.

One’s life must be lived in constant awareness of God’s supervision, and one must knock tirelessly on His door with supplication and contrition. If an initiate successfully establishes such a balance between fear and hope, he or she will neither despair (of being a perfect, beloved servant of God) nor become conceited about any personal virtues and thereby neglect his or her responsibilities.

True expectation, possessed by those who are sincerely loyal to the Almighty, means seeking God’s favor by avoiding sins. Such people undertake as many good deeds as possible, and then turn to God in expectation of His mercy. Others, however, have a false expectation. They spend their lives in sin, all the while expecting God’s favor and reward, even though they perform none of the obligatory duties. They seem to believe that God is obligated to admit everyone to Paradise. Not only is this a false expectation, it is a mark of disrespect for the All-Merciful, the All-Compassionate, for such an expectation reflects their (misplaced) hope that God would violate His very nature to protect them from the consequences of their sins. To think that one is guaranteed a place in Paradise is a sin; to hope and strive for the same is commendable.

For Sufis, hope or expectation is not the same as a wish. A wish is a desire that may or may not be fulfilled, whereas hope or expectation is an initiate’s active quest, through all lawful means, for the desired destination. In order that God, in His Mercy, will help him or her, the initiate does everything possible, with an almost Prophetic insight and consciousness, to cause all the doors of the Divine shelter to swing open. In other words, hope is the belief that, like His Attributes of Knowledge, Will, and Power, God’s Mercy also encompasses all creation, and the expectation that he or she may be included in His special mercy: My Mercy embraces all things (A’raf 7:156); and in a hadith qudsi, a Prophetic saying whose meaning was directly revealed by God, which reads: God’s Mercy exceeds His Wrath. Indifference to such Mercy, from which even devils hope to benefit in the Hereafter, and despairing of being enveloped by it, which amounts to denying it, is an unforgivable sin.
Hope means that an initiate seeks the ways to reach the Almighty in utmost reliance on His being the All-Munificent and the All-Loving. Muhammad Lutfi Efendi expresses his hope as follows:

Be kind to me, O my Sovereign,
Do not cease favoring the needy and destitute!
Does it befit the All-Kind and Munificent
To stop favoring His slaves?

Those who are honored by such Divine kindness can be considered as having found a limitless treasure-especially at a time when a person has lost whatever he or she has, is exposed to misfortune, or feels in his or her conscience the pain of being unable to do anything good or to be saved from evil. In short, when there are no means left that can be resorted to, and all of the ways out end in the Producer of all causes and means, hope illuminates the way, like a heavenly mount that carries one to peaks normally impossible to reach.

Here I cannot help but recall the hope expressed in the last words of Imam Shafi‘i in Gaza:

When my heart was hardened and my ways were blocked,
I made my hope a ladder to Your forgiveness;
My sins are too great in my sight, but
When I weigh them against Your forgiveness,
Your forgiveness is much greater than my sins.

It is advisable for one to feel fear in order to abandon sin and turn to God. One should cherish hope when falling into the pit of despair and the signs of death appear. Fear removes any feeling of security against God’s punishment, and hope saves the believer from being overwhelmed by despair. For this reason, one may be fearful even when all obligatory duties have been performed perfectly; one may be hopeful although he or she has been less than successful in doing good deeds. This is what is stated in the following supplication of Yahya ibn Mu’adh:

O God! The hope I feel in my heart when I indulge in sin is usually greater than the hope I feel after performing the most perfect deeds. This is because I am impaired” with flaws and imperfections, and never sinless and infallible. When I am stained with sin, I rely on no deeds or actions but Your forgiveness. How should I not rely on Your forgiveness, seeing that You are the Generous One?

According to many, hope is synonymous with cherishing a good opinion of the Divine Being. This is related in the following hadith qudsi: I treat My servant in the way he thinks of Me treating him. A man once dreamed that Abu Sahl was enjoying indescribable bounties and blessings, and asked him how he had attained such a degree of reward. Abu Sahl answered: By means of my good opinion of my Lord. That is why we can say that if hope is a means for God’s manifestation of His infinitely profound Mercy, a believer should never relinquish it. Even if one always performs good deeds and preserves his or her sincerity and altruism, since these are the accomplishments of a finite being with limited capacities, they have little importance when compared with God’s forgiveness.

Fear and hope are two of the greatest gifts of God that He may implant in a believer’s heart. If there is a gift greater than these, it is that one should preserve the balance between fear and hope and then use them as two wings of light with which to reach God.

By M. Fethullah GULEN

 

Bahara Uyananlar Nisan 1, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:47 pm
Tags: , ,

bahara-uyananlarBaşını kaldır çevrene bak ve dünü-bugünü bir arada görmeye çalış! Her şeyin muntazam bir tempoyla değişip gelişmekte olduğunu; dün minik bir tomurcuk, kuru bir tohumcuktan ibaret olan filizlerin, dânelerin boy atıp başak bağladıklarını, ayağa kalkıp çiçekler açtıklarını görecek ve hayretten hayrete gireceksin.

Evet, tıpkı baharda, otların, ağaçların, hatta bütün canlıların urbalarını giyip formalarını takması ve her biri kendine has renk, şekil, keyfiyet ve edâ ile gözlerimizi kamaştırıp gönüllerimizi coşturması, başlarımızı döndürüp bakışlarımızı bulandırması misillü; dünyânın dört bir yanında, değişik renk, değişik şekil ve değişik şîvede, fakat hepsi de o tek ve biricik gerçek etrafında olagelen en mevzun değişmeler, en dengeli gelişmeler birbirini takip etmekte ve adetâ Kudret-i Sonsuz, bütün handikaplara rağmen, iç içe baharlar gibi peşi peşine hârikalar ve mucizeler sergilemekte.

Evet, her biri birer cansız kaya parçasına dönmüş dağlara-tepelere, dağlarda-tepelerde kütükleşen ağaçlara, ağaçlar arasında kalakalmış cansız cenazelere, evlek evlek sular yürümekte yıllar yılı ayaklarımızın altında ölü gibi yatan toprak hayat olup fışkırmakta hava, su, yeşil yapraklara, renk renk çiçeklere ve tatlı meyvelere doğru sessiz sessiz akıp gitmekte.

Artık, bugünün dün; yarının da bugün olmayacağını daha iyi seziyor ve daha iyi anlıyoruz. Bugün ufukta bize göz kırpan güneş, dünkü o solgun yüzlü güneş değil. Yarının pırıl pırıl güneşleri de bugünün küsuftan sıyrılmaya çalışan güneşleri gibi olmayacaktır.

Bak daha şimdiden, her tarafta renkler, desenler ve şekiller; renkler, desenler ve şekiller üzerinde billûrlaşan duygular, düşünceler, anlayışlar her gün daha da netleşiyor berraklaşıyor ve çizgi çizgi özüne doğru kayıyor!

Aslında bu umumî değişme ve gelişmeyi, kendimizde görüp göstermemiz de mümkündür Rica ederim, bugünkü nesillerin dünkü nesiller olduğunu iddia edebilir miyiz? Sen dünkü “sen”, beriki de dünkü “o” mudur? Demek ki yarınki sen “sen”, o da “o” olarak kalmayacaktır.

Öyle ise bugünden irâdenle diril ve bir çağlayan gibi özüne doğru akmaya çalış! Zaten, etrafındaki bu canlılık ve dirilmelere adapte olamaz, duygu ve düşüncelerinle bu gürül gürül akıntıya kendini salamazsan olduğun yerde kalakalıp, kuruman kaçınılmaz olacaktır.

Bu canlılık, bu gelişme, bu kaynaşma ne muhteşem, ne göz kamaştırıcı! Bu pırıl pırıl baharın alkışçıları; temsilcileri ne mübârek ve ümitlerin bittiği aynı noktada çölleri cennetlere çevirerek irâdelerimize fer kazandıran kudret ne muazzam ve mübeccel!

Fethullah Gülen, Yeni Ümit