Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Ağlayabilir miyim gönlüm? Kasım 12, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 11:52 am

Ağlayabilir miyim gönlüm?

 

Ağlayabilir miyim gönlüm?

Müsaadenle..

Şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi…

Günaha batan tüm kirliliğin ile…

Ağlayabilir miyim?

İzin ver lütfen…

Şöyle inceden yağan yağmur masumiyeti gibi…

Öylesine ama ölesiye…

Bu can çıkana kadar bedenden…

Nefsimin nefesi kesilesiye…

Pembe güller mor menekşelere düşesiye…

Sol yanımın ateşi yükselesiye kadar…

Kendi omzumda kimseciklere yük olmadan,

Ağlayabilir miyim?

Şemsiyem önümde gökyüzünün ağlama isteklerime mukabele etmesini beklerken,

Karşımda duran ihtiyar dağın ardındaki gün boyu tebessüm eden güneşi kaçırmış gibi…

Dizlerimin bağını çözen sahtelikleri anlatırken kalem kırmış gibi…

Yabancılar içerisinde bulunan tek dostu terk etmiş gibi…

İç çeke çeke…

Düşürebilir miyim küskün damlaları elime…

Sonra da hiç ağlamamış gibi,

Hiç hissetmemiş gibi acizliğimi…

“Bir şeyim yok”larla tekrar katılabilir miyim?

Ağlamayı bile çok gören kendi kalabalığıma,

Ve…

“Bu son” diyecek kadar vefasız olabilir miyim?

Gözyaşlarıma…

 

Hümeyra Özdemir

 

Med-Cezir Sonrası Sahilde Aya Bakan Denizyıldızına Ağıt Ekim 29, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 2:38 pm
Tags: ,

 aya meftun bir deniz yıldızı olsam aşkından karaya kurban düşsem 

“Eğer siz O’na (Rasûlullâh’a) yardım etmezseniz, (bu önemli değil); O’na, Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler O’nu, iki kişiden biri olarak (Ebûbekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; O, arkadaşına, «Üzülme, (çünkü) Allah bizimle beraberdir.» diyordu. Bunun üzerine Allah, O’na (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, O’nu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allâh’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 40)  

Yâr:

 “-Nerelerdesin?” demiş, bu söze kurbân olmaz mı yârân?

“-Ortalarda görünmüyorsun?” demiş, zâhir olmaz mı her bir zerremiz?

“-Duydum.” demiş, “Mesnevî okutmaya başlamışsın.. Allah feyzini artırsın.”

Coşup taşmaz mı âcizlerin feyz arkları?..

Gülümsemiş bin cân ile cânân, der-i şikestemiz bin parçalı musaffâ bir aynaya dönüşüp çoğaltmaz mı o tebessümü? Şâd olsun her dem, vech-i mübâreği! Küşâd olsun her bahar, yârin gül-i handânı ve dahî söz goncası…

Yâr bize ümit beslemiş, bir ümit büyütmüş bizden yana. Sâfî mücevhere dönüşmez mi toprak yanımız… O ki, güneşidir âlemimizin. O böyle gözlerinden ümit huzmeleri sıza sıza bakar da kemâlâta ermez miyiz, hey hey!   “Ey müezzin, gel cenâzem üzre feryâd kıl Öldüğümden yâri âgâh eyle, rûhum şâd kıl” (Aşkî)   “Mûtû kable en temûtû / Ölmeden önce ölünüz.” buyurur da Tâcu’r-Rusûl -sallâllâhu aleyhi ve âlihi ve sellem-’den mîras lisânıyla, bin can ile kurban olmaz mıyız, ey âşıkân, O’nun yoluna, fedâke, fedâke, ey yâr!..

Yâr, bize güvenip vazife vermiş, nasıl eskisi gibi kalır her şey? Nasıl coşup semâ etmez Cafer-i Tayyar’ı içimizin? O böyle teveccüh etmişken âcize, fakîre, hiç’e; nasıl dökülmez sahte boyaları yüzümüzün ve yaprakları varlık ağacımızın?!

Yâr, endişe duymuş hakkımızda, içi titremiş ya, “Vazifesini hakkıyla yapamayacak mı?” diye korkmuş ya; çağlaları olgunlaşmaz mı bademlerin, kayısıların? Çatlamaz mı tohumları istidâdımızın, gayretimizin, himmetimizin?

Hâfız-ı Şirâzî, “Yârin bir yan bakışı için Buhâra’yı, Semerkand’ı veririm.” demiş. Bir başkası, “Bir nazarı için bütün şehri fedâ ederim.” demiş. Ben Mus’ab -radıyallâhu anh-’ın yaptığını yapmak isterim; kırk gün sonra mektup yazıp:

 “-Buyur gel!” demek isterim, “Gel ki Medîne’de adının geçmediği tek bir ev kalmadı!..”

Yâr -ki, Sahî’dir/cömerttir, Hazret-i Ebû Bekr’ini alıp yanına, gelmez mi hiç?..

* * *

Yâr, yine gel iklimime, yine bak yüzüme ki, varlığım göz göz olmuş sana bakıyor olacaktır o an… Yine yürüyüşünün rüzgârına tutulsun yüreğim, rûhaniyetinle aydınlansın geçmişim; genişlesin ufkum o aydınlıkta, ben bana bakayım durup bir süre, senin aynanda. Yıkanıp arınsın kalbim, o ümit pınarında…

Ayşenur Vural

 

İnnâ lillahi ve İnnâ İleyhi Raciûn… Ekim 14, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 2:19 pm
Tags: ,

 

Ey Ölüm! Sana Hayranlığım Tükenmeyecek…Bir ebem kuşağıdır ölüm,

Yalnız geçilir altından devcesine…

Ölüm, Yaradana çıkan yollarda iki Cihan Efendisini arayıştır, buluştur. Kavuşmanın ılıman heybeti, oradaki gerçek hayata iklim olacaktır. Geride kalanların gönderdiği kalb sıcaklığında Fâtihalar, tebessüm yüklü gerçek saadeti taşır dururlar:

Bu, oğlumun Fâtihası, bu kızımın.

Bunlar da can ciğer dostlarımın Elham Sûreleri…

Gelecektim efendim. İşte geldim. İyiliklerimle, sevincimle, bitip tükenmez hasretimle.

Geldim efendim. Dünyada senin için sevinmiş, senin için gülmüş, senin için karanlıklar hacminde usul yanan mum gibi sessizce tükenmiştim. Ne kendim utandım, ne dostlarımı utandırdım, ne seni Efendim.

İşte geldim, işte geldim…

Yüreğim yalansız, bedenim haramsız ve yanımda Fâtihalarla…

Seccade kadar mülküm, seccade kadar masam ve seccade kadar toprağımla öylesine zengindim ki… Hepsini kucak dolusu şükürlerle değiştim…

Geldim Efendim

Döndüm Efendim

Ay, hilalken şahittir.

Erikler çiçek açarken, civciv avucumu ararken şahittir.

Bayram sabahlarında üç ayağını bağlayıp da toprağa yatırdığım güzelim kurbanlıkların gözlerime bakan gözleri şahittir.

Çektiğim ilk tespihin ilk tanesi, içtiğim son zemzemin son damlası, gördüğüm ilk elif şahittir. Üzerine basmadığım karıncalar, öptüğüm toprak, kokladığım ilk fesleğen şahittir. Yediğim ilk kardaki serinlik, selam verdiğim ilk komşum, yazdığım ilk yazı, çizdiğim ilk çizgi şahittir. Âmentü şahittir, ancak Yaradana kul olmaya çalıştım, Efendime hizmetkar…

Geldim Efendim

Döndüm Efendim

Bir ebemkuşağıdır ölüm

En haşmetli gerçek, en müzeyyen hakikat

Ve ancak dünyayı tanıyabilenlerin tadabileceği son “armağan lezzet.”

Şu dünyada herkese yer ayıran “âdik adalet”!

Hayret… Zindandakine de “Merhaba” diyor, zindancıya da. Doktora da, hastasına da Çırağa da gülüyor, ustasına da…Bu vatan için şehit olan cana da diyor şehit olmaya çalışanlara da…

Bir ebemkuşağıdır ölüm

O kadar uzak ve o kadar yakın, hem o kadar büyük

Bütün güller onun dizi dibinde. Ağaçlar, ülkeler, yeryüzü ve kâinat dizi dibinde. Biz onun dizi dibindeyiz. Uyurken, uyanıkken, yolculukta, sevinirken, üzülürken, kızarken hep yanımızda ve yakınımızda.

ÖLÜM HİÇ UNUTMAYAN EN BÜYÜK VEFÂ…

Yorgunluğun tükenişinde o var O, hırsa fren, bitmişliğe sigorta. Ebedî yarınların aralık duran davetkar kapısı. Karanlıktan aydınlığa ve aydınlıktan aydınlıklara uzanan yegâne yön. Ve en erkek işaret… Ey ölüm, sana hayranlığım tükenmeyecek…

***

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Canan, Sancaktepe’de geçirdiği trafik kazasında vefat etti… Alimin ölümü Alemin ölümüdür. Hocamıza Allah’tan rahmet yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz. Cenab-ı Allah bizleri ehl-i ilim ya da talebe-i ulum olan Kur’an hizmetkârlarının şefaatine nail eylesin.

 

Muhabbet Fedaileri

 

“Görünebilir miyim Ya Rasulallah?” Ekim 6, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Öykü- Anı — La Reverie @ 8:22 pm
Tags: ,

Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Gün gitti, gidiyor…

Herkeste tatlı bir telaş…

Güneş, insanların bir an evvel iftar sevincine kavuşmalarını ister gibi, gün boyunca rahvan giden alev topu atını dehlemiş kızıl ufuklarda kayboluyor.

Az sonra akşam ezanları, oruç tutmuş bir insan gibi solgun ve dingin duran minarelere can verecek, mahyaların ışıkları yanacak.

Ben yollardayım…

Acelem de yok. Nasıl olsa iftariyeliklerim yanı başımda bana bakıp duruyor.

Bu vakitte yolculuğu severim. Ezanla birlikte önünüzdeki arabalar birer ikişer buharlaşır ve yollar birden hiç umulmadık bir şekilde tenhalaşır. Yollar, benim gibi üç beş geç kalmışın olur.

Arabanın radyosu, Eyüp Sultan’dan canlı yayında; bir hafız Kur’an okuyor.

“ Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Ömrü israf etmek derdinden ben de muzdaribim. Bu yüzden gurub vakti radyodan bu ayeti dinlerken tatlı bir esintinin ruhumda gezindiğini hissettim.

O akşam vakti, herkes sofralarının başında iftar ânını beklerken ben “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz…” ayetinin takip ışığında tatlı bir yolculuğa çıktım.

Bu ayetin iniş sebebi, Elmalılı gibi bazı müfessirlere göre , Hazreti Hamza’nın katili Vahşi’dir.

Uhud Savaşı’nda, özgürlük ve servet vadiyle Peygamberin amcasının katili olan Vahşi…

Vahşi’ye özgürlük ve servet vadedenler, kartallardan, kurtlardan önce Hz. Hamza’nın başına üşüşüp, acı ve öfkelerini, onun kulak ve burnunu keserek, kalbini yerinden sökerek almaya çalışırlar.

Bu öyle insanlık dışı bir katldir ki, Tebük’te taşlandığında, Mekke’den sürüldüğünde beddua etmeyen Allah’ın Peygamberinin (a.s.) dudaklarından, amcasının yetmiş parçaya ayrılmış cesedi karşısında ;

“Ben de onlardan yetmiş kişiyi öldüreceğim” sözleri dökülmüştür.

Fakat anında gökler dile gelmiş ve;

“İlle ceza vereceksen misliyle… Sabrederseniz Allah sabredenleri sever” ayeti inmiştir.

Hazreti Hamza’nın şehit olmasının bedeli ağır olur.

Allah’ın Arslanı’nın kanını taşıyan o mızrak, Vahşi’ye özgürlük kapılarını aralamış, onu servet sahibi yapmıştır. Ama Vahşi hiçbir zaman o özgürlüğün tadını çıkaramaz ve o serveti hiçbir zaman harcayamaz.

Canilerin gasbettiği hürriyetini eline almış ama yalnız insanlığa ait olan fıtri hürriyeti kaybetmişti. Artık ebedi bir köle gibi çöllerde adını gizleyerek dolaşmaya başlar.

En son, Taif’e sığınır. Yıllar önce Allah’ın Peygamber’ini kovan Taif’e.

Taif, bağlık bahçelik bir yerdi. İhtimal ki kendini suça azmettiren kadından aldığı servetle yaşar giderim, diye düşünmüştü.

Bir gün Taif’liler de topluca Müslüman olunca dünya Vahşi’ye dar gelmeye başlar.

Şefkat Peygamber’i, müslüman olması için mektuplar yazar.

Hangi insan çok sevgili amcasının katili ve bir savaşın kaderini değiştirerek kendisine bu kadar ağır bedel ödetmiş birisine şefkatle seslenebilirdi.

Ama O (s.a.v), Vahşi gibi bir katilden bile bir sahabe çıkaracak kadar merhamet sahibiydi.

Her mektupta geçmişte yaptığı vahşetleri ileri sürüyor, sürekli kaçıyor ve Sonsuz Nur’un gittikçe çölün her tarafını saran ışığını kendi karanlığından seyrediyordu.

İşte arabadaki radyonun Eyüp Sultan’dan yaptığı canlı yayında okuduğu ayet, Vahşi’nin bu kaçışının önünü kesiyor, artık ona dar gelen dünyada yere-ğöğe sığmayan varlığına bir yer açıyordu.

“Ey ömrünü israf eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Peygamber(s.a.v)’den, bu ayetin yazılı olduğu mektubu alan Vahşi, kaçış ızdırabına son verir ve Medine’ye gelerek, huzura çıkar. Güllerin ve Gönüllerin Efendisi (a.s);

“Sen Vahşi misin?”

“Evet”

“Amcamı nasıl öldürdün anlatır mısın?”

Vahşi’nin anlattıkları karşısında göz yaşlarını tutamaz, taze bir yara gibi kanar “ipeklere yumuşaklık bağışlayan” yüreği.

“Ne olur bana fazla görünme, seni her gördüğümde amcamı hatırlarım da korkarım sana karşı içimde bir burukluk olur.” diye buyurur Resulullah (a.s.).

Hazreti Vahşi için hicranlı yıllar başlar.

Sürekli direklerin arkasından, minberin gerisinden Güllerin Efendisi’ni gözler.

“Artık bana görünebilirsin” diyeceği günleri bekler.

Ama Gönüllerin Güneş’i bir gün bütün bütün gurup eder.

Hz Vahşi’ye “Bana görünebilirsin” sözünü demeden gitmiştir.

Hazreti Vahşi’nin geri kalan günleri, hep o büyük günahına kefaret aramakla geçer.

İslam’ın büyük bir bahadırını öldürmekten dolayı güneşin bağrında kızmış bir çöl gibi yanmakta olan yüreği ve bir cehennem gibi kaynamakta olan vicdanı birgün, kefareti için aradığı fırsatı bulur. Yemame Savaşı çıkar karşısına. Hazreti Halit’in ordusuna katılır.

Harp günlerce sürer.

Kılıçlar havada parlak kavisler çizmekte, düşman dalga dalga inananların üzerine gelmekte, yalancı Peygamber Müseyleme’nin askerleri, önüne gelenleri bir ekin tarlası gibi biçmektedir.

İkrime, Ebu Akil, Huzeyfe, Salim gibi nice bahadırlar bir bir doğranmıştır. Yemame sert bir kayadır. Binlerce Kur’an hafızı kırılmıştır. Savaşın bir anda seyri değişmiş, her tepeden bir münadi kaçan müslümanları yeniden gayrete getirmek için bağırmaktadır.

Çöl iyice kızmıştır. Ortalık toz dumandır. Göz gözü görmüyordur. Müslümanlar iyice sıkışmıştır. İşte tam o sırada Vahşi günlerden beri sabırla kalesinden çıkmasını beklediği Müseyleme’nin kalenin arka duvarından atlayarak kaçmaya çalıştığını görür.

“Ey kupkuru çölleri cennete çeviren Gül

Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül…”

diyerek, yıllarca özenle sakladığı mızrağı fırlatır ve yalancı peygamberin işini bitirir. O mızrak, bir zamanlar İslam’ın en büyük bahadırı Hazreti Hamza’ya fırlattığı mızraktır.

Güneş, Yemame Çölün’ün titreşen sonsuz ufuklarında gurub etmektedir.

Hazreti Vahşi başını yere kor ve;

“ Ya Rasulallah artık görünebilir miyim? “ diye inler.

………………

Hayalim, radyoda okunan ayetin tatlı esintilerinde, Sonsuz Nur’un ikindi çölündeki renk ve ışık oyunlarında dolaşırken mahya ışıkları da yandı ve ezanlar minarelerden kanatlanmaya başladı.

Gün gitti…

Sanki sağımdaki solumdaki arabalar birer ikişer buharlaştı.

Yollar tenhalaştı.

Ben hala yollardayım…

“Ey ömrünü israf eden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affeder…”ayetinin, gözümün önünde mahyalaştığı o tenha yollarda…

Harun Tokak

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=18557&y=HarunTokakPazar

 

Can kuşum… Eylül 29, 2009

Kategori: Berceste-Şiir, Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 10:47 am
Tags:

sen de uç can kuşum

Bir güzel düş gibi, bir hayal gibi

Sen de git can kuşum, de var sen de git

Dost mezarı içim, bulunmaz dibi…

Düşersem aklına, el aç niyaz et

Belki bir su yürür,

İçim çöl gibi…

 

Mustafa İslamoğlu

 

Susmuştu… Eylül 29, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:15 am

deme_bari
Seyyah Oldum/Sözüm Bildim/Gizlendim İçime…

Susmuştu…
O her konuda büyümüş de küçülmüş gibi cümleler kuran, konu o olunca susmuştu… Kendine bile susmuştu… Derin ve manidar sessizliklere gömülmüştü… Ve kapatmaya çalışmıştı kulağını o konuya dair her cümleye… Değişik haller yaşar olmuştu… Değişmişti hallerinin adresi… Adresi değişik haller içine düşmüştü besbelli…

Ağzını her açtığında yüreği, dinlemek istemeyip susturmuştu. Gece yarıları herkes uykuyla hemhalken, yitirdiği uykularının ortasında bir türküyü dinlerken, farkında olmadan ıslanmıştı gözleri, ama susmuştu. Kendine bile. Ki en başta kendine…

Bir yıldızı vardı çok küçüklüğünden süregelen. Her gece konuşur, dünya hayatı’nı, sonra baki olan ahiret hayatı’nı anlatır, halleşirdi onunla vakitlerden beri. Ama yıldızı hiç konuşmazdı, hep susardı, susardı ve dinlerdi… O anlatırdı hep kocaman yüreğiyle. Ve artık susan o olmuştu. Susmuştu…
Yıldızı anlamıştı bu suskunluğu. O susmuştu, ama sanki yıllardır bu hali beklercesine konuşmaya başlamıştı yıldızı. O, içindeki anlayamadığı acısıyla derin susuşları üstlenirken, bu sefer yıldızı girmişti seslilik harflerinin içine.
Gecenin ortasında, sessiz ağlayışlarına şahit olunca, dayanamamıştı yıldızı. Dayanamamış ve yine öyle bir gece, suskunken, ona halinin adını söylemeye çalışmıştı. Ama o kızmıştı yıldızına, o çok sevdiği yıldızıyla ilk defa kavga eder olmuştu, hışımla kapatmıştı yıldızını görünür kılan her yeri ve her şeyi.
Kuşlar, aynalar, yağmurlar, kitaplar, Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul… Sanki hepsi birlik olmuş da bir şeyler anlatmaya çalışır olmuşlardı hep bir ağızdan, ama anlamlıca…
Kaçmıştı hep… Vakitlerce kaçmıştı… Kaçmaya çalışmıştı… Kendinden bile… Kendinden zaten… Kaçmıştı…
Uykusuzluk içinde çırpındığı geceler, ayak bastığı kaldırımlar, duyduğu ve gördüğü her şeyler ve dahi gözyaşlarının rengi kendilerince bir gerçeği anlatır olmuştu.
Sonra, uzunca vakitlerin ardından, itiraz kabul etmeden karşısına almıştı yüreği onu olanların üzerine…
‘Yeter artık!’ diyerek, hışımla anlatmıştı ona anladıklarını. Çünkü yorulmuştu yüreği. Bir kez olsun dinlenilmemek en yakını tarafından, zoruna gitmişti. Ve sonunda, tek söz ettirmeden haykırmıştı içindeki sırları yüreği…

Şimdi, işte şimdi herkes susmuştu. Herkese, her şeye lal düşmüştü. Tek bir gerçek kalmıştı ortalıkta. Ne olduğunu anlayamayan tek gerçek…

Peki neden? Neden izin vermedi konuşmalarına? Ya da neden dinlemedi? Neden hep susturdu yüreğini?

Çünkü korkardı… Belki içi parçalanırdı, ama yine de korkardı. Çekinirdi, utanırdı tüm saflıklardan, saygısızlık etmekten çekinir utanırdı. En çok da Güzeller Güzeli Sahibi’nden; En Sevgili olan Sevgili’sinden.
Şeytandan korkardı, nefsinden…
Yanardı içi, ama hep, bunun şeytanın ya da nefsinin bir tuzağı, yanıltması olmasından korkardı.
Öylesi önemli, kutsaldı ki o duygular ya da kavramlar, içi ne kadar yanarsa yansın, hep alçak gördü, inanmadı, dinlemedi bile yüreğini.
Geçici hevesleri düşündü hep. Geçici heveslerin; nefsin arzularının isminin o mübarek isimlerin konulduğuna şahit oldukça daha çok kanadı içi. Ağladı… Kanadıkça içi, ağladı. Ağladıkça daha çok kanadı içi…

Rabb’ini düşündü… O’nun her şeyi bildiği’ne, gördüğü’ne, haberdar olduğu’na dair müthiş bir inancı vardı. O’nun her şeyi bildiği’ni, gördüğü’nü, haberdar olduğu’nu düşündü.

Bilir olmuştu artık yüreğindekileri. Ama bunu söylemekten utanmıştı kendine bile. Utanmıştı… Utandıkça daha çok yanmıştı, artmıştı yangını…
Saflığı, masumiyeti, edebi yaşamaktı en yüksek mertebede tek isteği. Günaha bulaşmadan, basitleşmeden. Dünyeviler gibi ıslahı; kurtulmayı da istemeden. Hayayla, iffetle… İçteki yangını dışa sıçratmadan, sabrın bütün sınırlarında gerilerek. Hakikat için, safi duygularla hepten yanarak. Yani ki, o asil duygunun tefsiriyle oynamadan. ‘Hiç’ olduğunu da bilerek…
İstemişti ki Rabb’inden özgeye yol çıkmasın. Kendisini Rabb’ine götüren yol’da bütün evrenin özetinin ‘yüreğindeki’nde çıkartıldığını bilmek, görmek istedi. Bütün ruhların yaratıldığı ve henüz ruhlara cesetlerinin biçilmediği o mecliste, yüreğindekinin yanında yer almış olduğunu hatırlamak istedi. Yüreğindekinin yüreğindekinden öte bir şeyler olduğunu hatırlamak, bilmek istedi. Gözyaşlarının serininde yıkansın içi istedi. İstedi ki, Güzeller Güzeli Rabb’inin yolunda meş’ale ola yüreğindekine. Ve meş’ale olsun yüreğindeki. Hicabıyla, zamanı utandıran bir çile yaşamak istedi…
İstedi ki, bir gün, tamamlandığı anda sahiplerinden sıyrılan bütün şiir ve şarkılar gibi ayrı düşmesin yüreği yüreğinden. İstedi ki, o meleklerin indirdiği yağmurlar yüreğindeki gerçekle yağsın. İstedi ki, o tarifsizce sevdiği İstanbul’u şahitlik etsin yüreğindeki gerçeğe. Şahitlik etsin Mekke, Medine, Kudüs… Ve kutsal olan ne varsa şahitlik etsin her hücresindeki gerçeğin en derinine…

Ve anladı…
Anladı sevgi’nin manasını…
Asla tarif etmedi…
Sadece anladı…
Sevgi’nin adl-i ilahi’de sınanmak olduğunu ve sınavı erce geçmek olduğunu…
Nasuh kisvesinde bir tevbe olduğunu…
Nefsi öldürerek bir diriliş olduğunu…
Sevgi’nin harama bulaşmaktan, en ufak bir günaha girmekten O’na sığınmak demek olduğunu…
Anladı, irade, takat, sabır, tevekkül, saf, masum, haya, edep.. kelimelerinin gerçek manasını…
Anladı…
Ve sustu…
Ve ağladı…
Dili, yüreği… Hicabından lal oldu…

Büşra Nur Dilek
 

İdamını bekleyen kuşlar Eylül 29, 2009

Kategori: Berceste-Şiir, Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 10:06 am
Tags: ,

Hayret! Ne çok ölümü unutan var

Apansızın gelen ölümdür hayat
Ölümü hissettiğin kadar hayattasındır
Bir soluklanma anı kadar uzun
Güneşin batışı kadar kısadır
Kuş uçmaz sılaya uçunca ebabil hayalin
Arkadaşı olursun maviye özleminin…

Saçlarını ay ışığıyla ören mahkûmun
Gurbetinde pıhtılaştığı rüyada ararsın kendini
Nedendir hep
Mühletsiz mahzenlerin intizar geceleri
Hayatı saklar ya hep hayattan
Sürgününde içine çekersin ya yağmuru
Sırılsıklam toprak olursun sonra
Dağlardan topladığın ömürsüz karlar eriyerek
Gözyaşlarının serzenişine katılır
Mültecisi olursun gözlerinin…

Var git mezarını açmaya artık
Hayatı bırak hayattan
Güller, koklaşmayalı ağlayacaksa da arkandan
Kuşlara selam ver son defa
Tüm müştekîlerden kaçarak
Teslimiyet limanına demir at ruhundan…

Hayret! Ne çok ölümü unutan var
Gassallar nerede heyhat!

tenkafesi

 

Hüzün ve Merhamet Eylül 17, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar, Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 11:47 pm
Tags: ,

hüzün ki en çok yakışandır bize…

Hüznü hisseden insan dünyanın kırılganlığını, gelip geçiciliğini, faniliğini hisseder. Hüznü yüreğinde duyan insan kâinattaki hiçbir varlığa kırıcı, yok edici davranamaz. O yüzden hüzün üzere var olmak her şeyin zeval bulacağını bilmek demektir. Dolayısıyla bu dünyayı kıyıcı, zalimâne bir meydan olarak algılamamak demektir. Varlığa hüsnüniyetle, güzellikle, onları son kez görüyormuşçasına bir fanilik duygusuyla davranmak demektir. O yüzden şairin de dediği gibi “hüzün ki en çok yakışandır bize…”

Kemal Sayar

 

Kalbinden bizleri çıkarma Ya Resulallah Eylül 13, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 12:04 am
Tags: ,

Hz Muhammed sav

Peygamberimiz’in (s.a.v) vefatını öğrenen Hz. Ebu Bekir (r.a) hemen O’nun evine gider ve odasına girer. Gözlerinden yaşlar boşalıyorken O’nun mübarek yüzünü açar ve sıvazlar. Bu sırada dudaklarından şu sözler dökülür:

“Anam babam sana feda olsun! Güzel yaşadın, güzel vefat ettin. Senin ölümünle nübüvvet noktalanmıştır. Sen övülemeyecek kadar azametli, sızlanamayacak kadar ulvisin. Öyle ki herkes sende teselli buluyor ve eşit oluyordu… Eğer ağlamayı (ölenin üzerine) yasaklamasaydın sana dökerdik bütün gözyaşlarımızı. Allahım bunları ona ulaştır!

Ey Muhammed! Rabb’inin yanında bizleri de an… Kalbinden bizleri çıkarma. Eğer ağırbaşlı ve sakin olmayı öğretmeseydin bizlere, ardından bıraktığın yalnızlığa ve hasrete kimseler dayanamazdı. Allahım! Bunları sevgili dostuna ilet. Onun sevgisini içimizde koru.”

(Beyhaki, Delailü’n- Nübüvve; İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra)

 

Duadan Ayrılma Ağustos 30, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ — La Reverie @ 8:50 pm
Tags: ,

 güzel abimin notundan, Rabbim ondan razı olsun.. duadan ayrılma mevlana mesnevi,

 

Nerede bir dert varsa, deva oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Yüce Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.

Eğer duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!

Dertsiz dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi?

Allah, yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara
ihsan ettiği şeylerle beraber, uzun da bir ömür bağışlar.

Allah, ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir.

O, elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.

Allah bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun için ağlayan göz ne mübarektir!

Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir!

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?

Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin!

 

Hz Mevlânâ- Mesnevî