Menan Cinleri 31/12/2011
.
Oyun zamanın ve mekanın belli olmadığı bir kış gecesinde başlıyor. Büyük Menan Küçük Menan’ı sorularına cevap bulması için, insanlığın bir resmi niteliğindeki 2 numaralı koğuşa getirir. 2 numaralı koğuşun yıllardır birbirini sevmeyen 2 mahkumu vardır: Davud ve Ruhi.
Davud oğlunu öldürmüş bir katildir. Ruhi ise okuma yazması olmadığı halde yasak kitapları okuduğu için tutuklanmış düşünmeyen bir düşünce suçlusudur. Sıradan yaşamlarına 6 yıldır devam eden iki mahkumun hayatı, bir kış gecesi, yeni mahkum Said’in koğuşa gelmesiyle birlikte tamamen değişir.
Said arkadaşını öldürmekle suçlanmaktadır. 10 gün sonra duruşması olacak ve durumu kesinleşecektir. Yapacak hiç bir şeyleri olmayan 3 mahkum konuşmaya ve konuştukça sırlarını ifşa etmeye başlar.
Yeni mahkum Said içlerinde en mutsuz olanıdır ve bir yaratıcının olabileceği fikrine inanmamaktadır. Saniyelerin dakika olmadığı koğuşta yapacak bir şey bulamayan Said, masada duran kitapları okumaya başlar, okudukça da sormaya… Sorular eski Said’i yeni Said’e doğru naif, komik, ve duygusal bir yolculuğa çıkarır.
Eser: Hekimoğlu İsmail
Uyarlayan/Yöneten : Mahmud Tahsin
Dekor: Fatih Kocaışık
Kostüm: Zehra Aydın
Işık: Ömer Durmuş
Ses: Hüseyin Öztürk
Yapım: Tiyatro Greyfurt
Yapım: 2003
Oyuncular: Mert Abidin Yerli, Ali Erkut Taş, Sinan Koşan, İlhan İnan, Berna Gülen, Burak Buttanrı, Tuba Kara, Mertcan Kaplan
Et Kemik Değil, Gönül Lâzım 31/12/2011
.
Nice insanlar vardır; görünüşte birlikte yaşarlar, fakat aslında birbirinden ayrı dünyalarda ömür sürerler. Niceleri de vardır; birbirlerinden mesafe bakımından uzakta olsalar da, hep beraberlerdir. Gönlüne girebildiğiniz insan sizindir. Eğer bir kişinin kalbine giremediyseniz, her saniye birlikte olsanız bile o, hiçbir zaman sizinle olmamıştır. Kıymetli bir ağabeyimize:
“-Eti senin, kemiği benim!..” dendiğinde;
“-Bize eti, kemiği lâzım değil, gönlü lâzım, gönlü!..” demişti.
Müslümana yakışan; insana insanca muâmele etmektir. Kaba kuvvetle hiçbir şey halledilmez; dayakla ancak hayvanlar terbiye edilir.
Sevgi her şeyde gereklidir. Sevgiyle büyütülen çiçek, daha güzel açar. İçerisine sevgi katılan yemek, yiyenlere şifâ olur. Sevgiyle yapılan iş; güzel olur, bereketli olur. Fakat sevgi, öncelikle insan için gereklidir. Nasıl ki çiçekler susuz yaşayamaz, insan da sevgisiz yaşayamaz!.. Yüreğine sevgi tohumları ekilmiş bir insanın değeri, başka hiçbir şeyde olmaz. Hele de bu sevginin özüne Allah sevgisi yerleşmişse…
Zira Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”buyurmuştur. (Buharî, İlim, 11)
Evet; sevdirmeli ve nefret ettirmemeli… Sevgi, bütün duvarları deler geçer. Sevgi dilinin ulaşamayacağı bir kalp yoktur. İnsan, hayatta her şeye alışır. Dayak ve azarla yetiştirilmek istenen çocuk, bir müddet sonra bunlara alışır. Nasıl insan, acı biberi ilk yediğinde bundan çok rahatsız olurken sonradan o acıyı yiye yiye alışır ve hattâ tiryakisi olur; aynı şekilde de dayak, ilk kez insanda bir tesir meydana getirir. Fakat her defasında, çözüm yolunu dayak ve şiddette bulan kimselerin, bir müddet sonra bu tehdit ve baskıları caydırıcı olmaktan çıkar. Anadolu’da bir söz vardır; “Çok dövme arsız edersin, çok söyleme yüzsüz edersin!..” diye…
Anne ve babasından sevgi görmüş ve bu sevgi ile terbiye edilmiş çocuk ise, hata yapıp büyüklerinin sevgisini kaybetmekten korkar. Onları üzecek, onları kıracak hatalar yapmamaya gayret eder.
Bu durum, eşlerin birbirlerine karşı olan muâmelesinde de geçerlidir. Sevgiyle konuşarak, anlaşarak ve dua ile Rabbimizden yardım isteyerek bütün problemler çözülür Allâh’ın izniyle… Âile fertlerinin birbirlerine karşı saygılı olması, güzel sözler söylemesi, iyi muâmelede bulunması, o âilede yaşayan herkesi mutlu eder. Biricik rehberimiz Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatında; bırakın zorbalık ve şiddeti, hoş olmayan, kaba bir söz ve davranışa bile rastlamak mümkün değildir.
Merhamet îmanın göstergesidir. Yüreğinde zerre kadar Allah korkusu olan; zorba-kaba bir kişi olamaz. Değil çevresindeki insanları incitmek; bir karıncayı, bir bitkiyi bile incitemez.
Fakat merhametin de ölçüsü olmalıdır. Hastalanmış bir çocuğa doktorun verdiği iğneleri canı yanacak endişesi ile vurdurmamak merhamet değil, aksine merhametsizliktir. Çünkü o iğneler, onun hastalığına şifa olacaktır. Aynı bunun gibi, çocukların ibadetlere ve bilhassa namaza alıştırılmasında da tâvizsiz ve kararlı olunmalıdır. Meselâ sabah namazında “Yavrum ne güzel uyuyor” diye, namaz için çocuğu uyandırmamak, onu ilâhî rahmetten mahrum bırakmak, merhametsizliktir. Allah yolunda hizmet eden evladını yorulduğu için bundan alıkoymak merhametsizliktir. Bir insanın her istediğini ânında yapmak da merhamet değildir. Allah Teâlâ, merhametlilerin en merhametlisi olduğu hâlde, kullarının bütün arzularını hemen yerine getirmez. Duâyı er-geç ve muhakkak kabul eder; kulunun istediğini bazen hemen verir, bazen bir müddet sonra verir, bazen ise, mükâfâtını âhirete tehir eder. Mahrumiyet her zaman ceza değildir; yeri geldiğinde başlı başına mükâfattır. Neye, ne için merhamet ettiğimiz önemli. Evladımız hata yaptığında; ona olan sevgimizden dolayı buna göz yummak merhamet de değildir, sevgi de…
Âile fertlerimizin bedenlerinden çok gönüllerine sahip olma gayreti içinde olmalıyız. Bu da ancak; sevgiyle, saygıyla, ilgiyle, güzel ahlâkla… Kısacası İslâm’ı tam manası ile yaşamakla mümkün olur.
Sözün özü, her işimiz merhamet ve sevgiyle olmalıdır. Allah için sevmeli, Allah için kızmalıyız. Çocuklarımızla, eşlerimizle olan problemlerimize konuşarak, anlaşarak ve dua ile çözüm bulmalıyız. Kaba kuvvetle, zorbalıkla değil.
Müslüman nahif, kibar, ince düşünceli, yüreğinde sevgi ve merhamet taşıyan kimsedir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hadis ve sünnetlerinde birisine kaba davrandığını hiç duydunuz mu? Biz, kendisini taşlayanlara bile duâ eden bir Peygamber’in ümmetiyiz.
Cenâb-ı Hak hayatımızı sevgi ve merhametle yoğursun. Bizleri bütün problemlerini sevgiyle hâlleden kullarından eylesin. Her ânımızda Peygamber Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-’i örnek alabilmeyi, O’nun sünnetini yaşayabilmeyi ve yaşatabilmeyi lutfetsin. Cümlemize sevgi ve merhamet dolu güzel yuvalar nasîb eylesin. Âmîn.
.
Kübra Çoban
Sabır ve Rıza 31/12/2011
.
Vefâyât adlı eserinde İbn-i Hallikān, şu hâdiseyi nakletmektedir:
“Urve bin Zübeyr -radıyallâhü anh-, oğlu Muhammed ile birlikte, Halîfe Velid bin Abdülmelik‘i ziyaret maksadıyla Medîne’den Şam’a gitmişti. Oraya vardıklarında çok sevdiği oğlu Muhammed, bir ara hayvanların bakımı için ahıra girdi. Lâkin serkeş bir hayvanın kendisine attığı fecî tekme neticesinde hemen orada vefat etti.
Bu elîm kazânın üzerinden henüz bir müddet geçmişti ki, Urve -radıyallâhü anh-’ın ayağında kangren hastalığı zuhûr etti. Bunu haber alan Halîfe Velid bin Abdülmelik, Urve bin Zübeyr’e ayağının kesilmesinin zarûrî olduğunu, aksi takdirde hastalığın bütün vücuduna yayılabileceğini söyledi. O da, ilâhî takdîre büyük bir rızâ ve teslîmiyet içerisinde bunu kabul etti. Bunun üzerine derhal, Urve’nin ayağını kesmesi için mâhir bir cerrah çağrıldı. Gelen cerrah, yapacağı ameliyatın çok fazla ıztırap vereceğini, bu sebeple hastanın narkoze edilmesi gerektiğini ifâde ettikten sonra Urve Hazretleri’ne:
«‒Efendim! Müsâadeniz olursa ayağınız kesilirken acı hissetmemeniz için size bir miktar şarap içirelim?» teklifinde bulundu.
Urve -radıyallâhü anh- ise, bu suâl karşısında hayretle cerrahın yüzüne baktı ve takvâ ile yoğrulmuş engin gönül iklîminden diline şimşek hızıyla şu sözler akın etti:
«‒Velev ki hastalıktan kurtulmak için bile olsa, Allâh’ın haram kıldığı bir şeyi aslâ kullanmam!» Cerrah, aldığı kesin cevap üzerine bu defâ:
«‒Efendim! O hâlde uygun görürseniz sizi uyutacak bir ilaç verelim.» teklifinde bulundu. Urve -radıyallâhü anh-:
«‒Hem bir uzvum kesilirken acısını hissetmeyeceğim, hem de Cenâb-ı Hak’tan onun ecrini isteyeceğim, öyle mi? Böyle bir şeye nasıl râzı olabilirim!» diyerek bunu da kabul etmedi.
Bu defa odaya birkaç kişi girdi. O:
«‒Bunlar da kimdir? Niçin geldiler?» diye sorunca cerrah:
«-Efendim! Ayağınız kesilirken kimi zaman acı dayanılmaz olacaktır. Bu gelenler, sizi bu esnâda tutmak için geldiler.» dedi. Bunun üzerine Urve –radıyallâhü anh– cerraha:
«‒İnşâallah sabreder, size de güçlük çıkarmam!” dedi ve gelenlere teşekkür edip onları gönderdi.
Cerrah, bunun üzerine ameliyatına başladı. Önce topuğu bıçakla kesti. Bıçak kemiğe dayanınca da testere ile kesme işine devam etti. Urve bin Zübeyr Hazretleri ise, ameliyatının sonuna kadar büyük bir teslîmiyet, tevekkül ve Hakk’a rızâ hâlinde, dâimâ tehlil ve tekbir getirerek, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ واللّٰهُ أَكْبَرُ dedi ve sabretti.
Ayağın kesilmesi tamamlandıktan sonra, kesilen yer, kızdırılan zeytinyağı ile dağlandı. Urve -radıyallâhü anh-, bu esnâda çektiği büyük ıztırap neticesinde daha fazla dayanamayıp bayıldı. Ayıldığında yüzündeki teri silerek şu âyet-i kerîmeyi okudu:
«…Hakikaten şu yolculuğumuz sebebiyle başımıza (epeyce) sıkıntı geldi!»(el-Kehf, 62)
Daha sonra ayağını doktorların elinde görünce onu istedi, eline alıp kesik ayağını evirip çevirdi ve onunla şöyle konuştu:
«‒Beni sana taşıttıran Zât’a yemin ederim ki, bu ayağım -çok şükür- hiçbir zaman harama gitmemiş ve ona yönelmemiştir.»”
Mal, mülk, makam ve mevkîden, evlât, sıhhat ve cana kadar, sahip olduğu bütün nîmetlerin, hakîkatte Cenâb-ı Hakkʼın bir lûtfu ve emâneti olduğu şuuruyla yaşayan bir müʼmin, -tıpkı Urve bin Zübeyr -radıyallâhü anh- gibi- ilâhî bir imtihan tecellîsi olarak mâruz kaldığı her türlü çile ve musibete karşı, takvâsı ölçüsünde sabr-ı cemîl sergiler.
Kâmil mü’minler, Allâhʼın kendileri hakkında takdîr ettiği bir hâlden şikâyetçi olmaktan son derece teeddüp ederler. Feryat, isyan, şikâyet ve sızlanmayı unuturlar. Zira onlar bilirler ki, böyle anlar, imtihan yurdu olan şu fânî âlemde gönüllerin kontrolden geçirildiği nâzik zaman dilimleridir.
Nitekim Firavun’un sihirbazları da, Hakk’ın hidâyet tecellîsine mazhar olunca, çektikleri eziyet ve sıkıntılara aldırmayarak, son nefeste müslüman olarak can verebilmenin endişesine düşmüşler ve Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etmişlerdir:
“…Yâ Rabbi! Üzerimize sabır yağdır (Firavun’a minnet sebebiyle îmânımızdan dönmeyelim) ve canımızı müslüman olarak al!”(el-A’raf, 126)
Mânevî olgunluk yolu olan tasavvuf da, kulu rızâ ve teslîmiyet pınarından kana kana içirmenin tâlim ve terbiyesidir. Hangi şartlar altında olursa olsun Hakkʼın takdîrinden dâimâ râzı olarak Allah ile dost kalabilme sanatıdır.
Zira âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“…Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)
Hayatın med-cezirleri, değişen şartları ve acı-tatlı sürprizleri karşısında metânet ve muvâzeneyi koruyup “Allâhʼım, Sana her hâlükârda hamd ü senâlar olsun!” diyebilmek, rızâ makamında, güzel bir kul olabilme mahâretidir. Nitekim hayat ve ölüm, âyette bildirildiği üzere kimin güzel davranacağını sınamak için yaratılmıştır. (bkz. el-Mülk, 2)
Başa gelen acı hâdiselere sabredip Cenâb-ı Hakk’a sığınmak; hayır veya şer her şeyin O’ndan geldiğini bilmek ve bir imtihan olduğunu idrâk edip mükâfâtını kazanmaya çalışmak, Hak dostlarının meşrebidir. Şikâyetler, feryâd ü figânlar, sızlanmalar ise; zarar ve ziyânı artırmaktan başka bir şey değildir.
Ayrıca Ebû Bekir -radıyallâhü anh-’ın buyurduğu gibi:
“Hiçbir belâ yoktur ki, ondan daha kötüsü olmasın.” Yani, dâimâ beterin beteri vardır. Bu hakîkat de, içinde bulunulan hâl ne kadar kötü olursa olsun, şükretmek gerektiğini ifâde eder.
Nitekim İbn-i Hallikān, eserinde naklettiği rivâyetine şöyle devam eder:
“Bu sene Şam’a Absoğulları’ndan bâzı kimseler gelmişti. Aralarında âmâ biri de vardı. Halîfe Velid ona gözlerini neden kaybettiğini sordu. O da şu cevabı verdi:
«‒Ey müʼminlerin emîri! Bir gün bir vâdide geceledim. Absoğulları’ndan hiçbirinin benim kadar malı yoktu. Gece uğradığımız bir sel baskını, bir deve ve yeni doğmuş bir bebek dışında âile fertlerimin ve malımın hepsini alıp götürdü. Deve de bu sırada kaçıp uzağa gitmişti. Çocuğu bırakıp devenin peşine düştüm. Pek fazla gitmemiştim ki çocuğumun feryatlarını duydum. Bir kurt, yavrumun başını ağzına almış yiyordu! Onu kurtaramadım. Sonra devenin peşine düştüm, ona yetiştiğimde deve yüzüme öyle bir tekme attı ki, iki gözüm de kör oldu. İşte neticede gördüğün gibi ne malım, ne çocuklarım, ne de gözlerim kaldı.»
Bunun üzerine Velid bin Abdülmelik:
«‒Bu zâtı Urve bin Zübeyr’e götürün de insanlar arasında ondan daha büyük belâlara dûçâr olanlar bulunduğunu görsün!» dedi.
Urve -radıyallâhü anh- Medîne-i Münevvere’ye dönünce:
«Ey Rabbim! Benim iki elim, iki ayağım vardı. Ayaklarımdan birini aldın, diğerini bana bıraktın. Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Allâh’a yemin ederim ki, Sen bir şeyi alırsan, pek çok nîmet lûtfedersin; bir defa iptilâ verirsen, çoğu zaman âfiyette kılarsın!» diye duâ ederek Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürler etti.
Onun bu dâsitânî sabrı, şâirin şu sözüne ne kadar da benzemektedir:
«Sabırla yarışa başladı, sabır ondan yardım diledi. Sabûr olan (yani çok sabreden kişi sabrı tesellî ederek: “‒Ey sabır, sabırlı ol!” dedi».”
Yine beterin beteri olduğuna dâir şöyle bir rivâyet nakledilmektedir:
“Bir hanımın doğumu yaklaşmıştı. Birkaç gün içerisinde yavrusunu kucağına alarak doya doya koklayabilecek olmanın heyecanı içerisinde içi içine sığmıyordu. Lâkin doğumdan sonra kendisine, kalçadan birbirlerine yapışık ikizleri olduğu söylendiğinde, sanki dünya başına yıkıldı. Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkındaki takdîrinin onun için daha hayırlı olduğunu düşünmeden devamlı bu hâlden şikâyet etti. Dâimâ «üf, of!» dedi. Sâliha bir hanım olan komşusu onu şöyle uyardı:
«-Sevgili komşum! Sabret, bu takdîr-i ilâhîdir. Hem sabrın başı acı, sonu tatlıdır. Hem bil ki, beterin de beteri vardır!» Bu sözleri duyan ikizlerin annesi, sâliha komşusuna:
«-Ey komşum! Biri hasta olsa, diğerini huzursuz ediyor. Biri uyuyamasa, diğerini de rahat bırakmıyor. Biri ağlasa, diğeri de ağlıyor. Bundan daha beteri ne olabilir ki?..» dedi.
Ömür takvimi sayfalarını tek tek mâzîye gönderirken gün geldi ikizlerden biri öldü. Böylece diri olan, ölü kardeşini sırtında taşımaya başladı. Bu hâl üzerine, ikizlerin annesi, vaktiyle kendisine sabır ve rızâ tavsiyesinde bulunan sâliha komşusuna:
«-Sevgili komşum! Sen haklıymışsın, beterin de beteri varmış.» diyerek gözyaşı döktü. Ertesi gün, ikizlerin diri olanı da öldü. Beraberce kabre defnedildiler.”
Sabır, zarûreten değil, gönül hoşluğu ile kulun, Rabbine teslîmiyetidir. Sabrın birinci şartı ise, musîbet ile karşılaşıldığı ilk anda olmasıdır. Tavı geçmiş bir sabrın, fazla bir mükâfâtı yoktur.
Ayrıca büyük mükâfatlar, dâimâ büyük sabırların, musîbet ve iptilâlara tahammülün arkasından gelir. Nitekim âyet-i kerîmede:
“Sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (ez-Zümer, 10) buyrulmuştur.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, sabrın çeşitlerini ve fazîletlerini bildirdiği bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:
“Sabır üçtür:
Musîbetlere karşı sabır, kullukta sabır ve günah işlememekte sabır…
Kim, kaldırılıncaya kadar musîbete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında semâ ile arz arası kadar mesâfe vardır.
Kim de tâatte sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında yeryüzü ile yedi kat aşağısı arası kadar mesâfe vardır.
Kim de mâsiyete (günaha) karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında yer ile Arş arası kadar mesâfe vardır.” (Süyûtî, II, 42; Deylemî, II, 416)
Sözün özü, sabır insanın derûnundaki kıymetli bir hazinedir. Onu hem varlığın hem yokluğun, hem acının hem neş’enin, hem belânın hem de nîmetin tehlikesine karşı koruyan güvenli bir kalkandır.
Sabır, bütün peygamberlerin kuşandığı ve ümmetlerine tavsiye ettiği bir zırhtır.
Sabır, îmânını koruması için müslümanın en büyük sığınağı ve silahıdır. Allah Teâlâ’nın râzı olduğu ve büyük mükâfatlar va’dettiği ulvî bir haslettir. Allah Rasûlü’nün ifâdesiyle:
“Sabır ziyâdır.” (Müslim, Tahâret, 1) İnsanın dünyâ ve ukbâsını aydınlatır.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, mü’minlerin bir musîbet ve darlık zamanında ümitsizlik ve isyâna düşmeyip Allah Teâlâ’ya tevekkül ve niyazda bulunmalarını da şöyle tavsiye etmişlerdir:
“Kendisine bir musîbet gelen müslüman, Allâh’ın emrettiği:
«Biz Allâh’a âidiz ve ancak O’na döneceğiz. Allâh’ım! Bana bu musîbetten dolayı ecir ver ve bana bundan daha hayırlısını ihsân eyle!» derse, Allah o musîbeti alır ve mutlakâ daha hayırlısını verir.” (Müslim, Cenâiz, 3)
Velhâsıl, varlık ve darlıktaki mânevî âfetlerden kurtulmak ve rızâ-yı ilâhîye kavuşmak için, sabretmek mecburiyetindeyiz! Zira sabır, kadere rızâ çizgisinde kalabilmenin yegâne yolu, güzel ahlâkın ağırlık merkezi, îmânın yarısı, ferah ve saâdetin anahtarıdır.
Yâ Rabbi! Gönüllerimizi sabr-ı cemîl ile tezyîn eyle…
.
Osman Nuri Topbaş
Canı, canandan ayırma Ya Râb! 30/12/2011
İnsan gönlünü güzel cezbeder Güzel ameli nasib et Ya Râb Kulun, Habibin en güzel önder Canı canandan ayırma Ya Râb . Huzurlu hayat en büyük servet Hayırlı kazanç nasib et Ya Râb Kulun Muhammed âleme rahmet Kalpleri haktan ayırma Ya Râb . Ezel – ebed mucizedir Kur’ân Her nefes şükrü nasib et Ya Râb Nebin Muhammed canlara canan Kâbe yolundan ayırma Ya Râb . İslâm’ın kaynağıdır hadisler Secdeyle mirac nasib et Ya Râb Kulun Habibin her gönle rehber Tevbeyle kabre kavuştur Ya Râb . Kalplere sevgi Senden armağan Aşk ile iman nasib et Ya Râb Kulun Rasûlün en güzel insan Vuslat yolundan ayırma Ya Râb . Mustafa Arslanoğlu
Bir canım var, al, Senin olsun… 30/12/2011
.
Ördü kader ağlarını.. Kırdı yine kollarımı...
Al, bir canım var, al, Senin olsun...













![Quran verses with tasbih [edited] Quran verses with tasbih [edited]](http://farm3.staticflickr.com/2206/2344598309_446db1721c_t.jpg)


Son Yorumlar