Katından bir güç, bir tutamak bahşet! Kasım 30, 2009
“Ve (dua ederken) de ki: “Ey Rabbim, (girişeceğim her işe)doğruluk ve içtenlik üzere girmemi; (bırakacağım her işten de) doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla; ve bana katından destekleyici bir güç, bir tutamak bahşet!”
~Al-Isra, 80~
Geceyi verme, gündüzü arama… Kasım 30, 2009
“Ey can!
Haberin var mı? Senin dertlerle, kederlerle harap olmuş,
yıkılmış gönlünde, Hakk’ın gizli bir hazinesi vardır.
Aklını başına al da, şu yıkık gönül köyünü,
Bağdad şehri ile bile değişme!
Allah’a yemin ederim ki,
senin şu karanlık gecen, yüzlerce gündüzden daha iyidir.
Geceyi verme, gündüzü arama!”
Hz. MEVLÂNÂ
( Dîvân-ı Kebir )
Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı? Kasım 30, 2009

Sadefinde inci neyse, dudağında dua odur.
İncinin ışıktan uzaklığın beşiğinde beslenmesi gibi,
dua da Rabbinden uzak kalışının gurbetinde bestelenir.
O’na sonsuz uzaklığının kuytusunda
O’nun sana sonsuz yakınlığını fısıldaması, dua incisine rahimlik eder.
Bir şahdamarı yakınlığından emzirilir dua.
Öyle yakındır ki Rabbin sana, rahmetinin sana yakınlığını senin kendine yakınlığınla anlatır.
Şahdamarı sende senden içeri olan, teninden de beri olan değil midir?
Öyle bir yakınlıktır ki bu insanın kendisini çağırmasına benzer yahut kendisinden bir şey istemesine.
Kendisini çağıran kendisine kendi çağrısından önce cevap verir.
Kendisinden bir şey isteyen de kendisinden istediğini baştan kabul etmiştir ki öyle ister.
İşte o sonsuz uzaklık sadefinde, o uçsuz bucaksız gurbet denizinin dibinde,
Rabbini çağırmayı kendi kendine seslenmek kadar
elle dokunulur hissetmelisin parmak uçlarında.
Rabbinden istemeyi kendinden istekte bulunmak kadar
gözle görülür bir inci eylemelisin dudaklarının sıcağında.
Garip değil mi? İnci karanlıkta büyüdüğü halde, ışığa eşsiz bir pırıltı katmaya hazırdır.
Seni de şaşırtmaz mı, incinin ıssızlıkta ve sessizlikte boy attığı halde
birden varlığın merkezine oturması? Öylesine bir incidir işte dua.
Sakin ve sarsıcı. Suskun ve konuşkan. Nazlı ve sokulgan. Uzaklığın çocuğu ve yakınlıkların anası.
Öyle önceliklidir ki dua, teninde açık yaralar bırakır Rabbin ki, o sancılardan dua gülleri büyütesin.
Aczinle sonsuz kudretine susamanı ister. Fakrınla nihayetsiz rahmetine acıkmanı diler.
Kendini kendine yeter sanman, önce duayı elinden alıyor ve sonsuz fakirleştirir seni.
Kendini susuz ve tok sanman, O’na yakarma iştahını giderir, O’na kuluk hevesinden yoksun bırakır seni.
Öyle hatırlıdır ki yakarışın, seni rahmetinin eşiğine gözü yaşlı, boynu bükük halde getirecek günah ve pişmanlıklarını,rahmetinin eşiğine başvurmaktan geri durduracak sevap ve hatasızlığından daha çok el üstünde tutar Rabbin.
Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin.
Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin.
Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın.
Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümitten çiçekler dokunsun.
Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin.
Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın.
Yeter ki bu varlık sadefinden dua incileri dökülsün.
Bu varlık sadefini o inciyi içinde taşımak için giyindin.
Bu dünya seferine o inciyi içinden taşırmak için soyundun.
Dudağının her kıpırtısında, dilinin damağına her dokunuşunda
nice incileri kıymetsiz kılan bir kıymet kazanır bu toprak bedenin.
Göğsünün her daralışında, tereddütlerinin her kımıldanışında,
incecik sızılarının nefes nefes söylenmesinde,
yanında, yakınında, kendine olan yakınlıktan da beride bir yakınlıkla
Rabbinin rahmetinin eşiğinde bulursun kendini.
Nefesine bürüdüğün her sızlayışta seni hemen işiten Semi’ ismiyle tanırsın O’nu.
Kalbinin kimselere söylenmez, söylense de önemsenmez
her hüznüyle seni her daim önemseyen Hakîm ismiyle varırsın huzuruna O’nun.
Hata ve kusurların seni ezip mahcubiyet ateşinde yaktıkça, en sessiz iç çekişlerini ciddiye alan, ayıplamadan bağışlayan, sonra hiç yüze vurmayan, asla başa kakmayan, severek affeden, affettiği için adeta sevinen Afuvv isminin serinliğinde bulursun O’nu.
En mahrem sırlarını paylaşan, en utanç verici ayıplarını şefkatiyle örtüp saklayan, en yüz kızartıcı suçlarını sonsuz anlayışının kucağında eriten Rahîm isminin eşiğine dökersin eteğindeki taşları.
Nasılsa bir gün bu sadefin, bu toprak bedenin elleri çözülecek, hücreleri dağılacak, dudakları eriyecek değil mi? Öyleyse, hiç durmadan içindeki dua incisini büyütüp O’nun rahmetinin deryasına savur.
Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi.
Ellerin var sadece, bir de elindekiler;
elindekiler bir bir elinden kaydığı gibi,
elin de elinde kalmayacak ki…
Semaya doğru açılan, varlığını duanın ayâsında toplayıp söz söz yakaran Sensin.
Başka bir şey değilsin; başkaca önemli değilsin ki..
Başkalarının sen yokken, sen kendi yokluğunu bilmezken,
varlığın hasretini bile çekmezken ettiğ “evlat duası”nın kabul edilmişliğisin.
Bir duanın ete kemiğe bürünmüş halisin.
Baştan ayağa, tepeden tırnağa, hece hece, hücre hücre duasın.
Duasın sadece, sadece duasın..
Annen duadır. Beşiğin duadır. Ninnin duadır. Servetin duadır. Mirasın da dua..
Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı?
Senai Demirci
İşte bizim bayram anlayışımız!.. Kasım 30, 2009
- Bayramım mübarek olsun, diye tokalaşıyormuş. Kendisini ikaz etmişler:
- Efendi demişler, eski bayram geçti, yenisi de daha gelmedi, bekle de gelince bayramlaş!
Cevaba bakın.
- Hayır, der büyük zat. Benim bayramım bugün. Çünkü der, bugün ben günah işlemedim. Günaha maruz kalmadığım gün benim bayram günümdür!..
İşte size Müslüman’ın bayram anlayışı!.. Demek asıl bayram, günah işlemeden tamamladığımız günün bayramı. Bundan dolayıdır ki; bilhassa bayram günlerinde günaha maruz kalmamaya dikkat edilir. Çünkü günah işlenen gün, bayram olmaktan çıkar, matem gününe bile dönüşebilir.
- Bayram günü de günah işlenir mi demeyesiniz? Asıl günahlar maalesef bayram günü işlenir.
Hatta öyle günahlar vardır ki; sadece bayram günlerinde işlenir. Onlara “bayram günahları” adı verilir.
- Mesela, çoluk çocuğunuzu sevindirmezseniz, akraba ve komşuları ziyaret edip bayramlaşmazsanız, sahip olduğunuz imkândan ihtiyaç sahibi komşularınıza, dostlarınıza ulaştırmazsanız… Başka günah aramaya hiç gerek yoktur bayram günü. Bu ihmal ve ilgisizlikleriniz yeter de artar bile bayram günahları olarak size.
Halbuki bayramı ortak yapacaktık. Bilhassa akraba ve yakınlarımızla, dost ve komşularımızla yeniden bir daha kucaklaşacak, gönül alacak, kalp kazanacaktık bayram günü vesilesiyle. Hatta sahip olduğumuz imkândan sahip olmayanlara da ulaştıracak, hisselerini hemen gönderecektik. Mesela, komşumuza göndermeden yiyeceğimiz kurban eti bizim de boğazımızdan geçmeyecekti.
Tıpkı Efendimiz’in (sas) muhteşem komşuluk anlayışında olduğu gibi.
Hatırlayacaksınız bir bayram sabahı eve gelince Aişe validemize sorduğu ilk soru kurban etinin dağıtımı sorusu olur:
- Aişe, kurbanın etini dağıttınız mı? Cevap, kitaplık çapta muhteşem:
- Hem de öylesine dağıttık ki, bize bir buttan başka hiçbir şey kalmadı!
Bu dağıtıma sevinen Efendimiz’in cevabı da kitaplık çapta:
- Desene ey Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!..
- Neden öyle?
Çünkü bizimle gidecek olan sadece dağıttıklarımızdır. Ne kadarını konu komşuya dağıtmışsak o kadarı aslında bize kalmış, amel defterimizde kayda geçmiştir. Dağıtmayıp kendimize harcadığımız da burada kalmış, amel defterimizde kayda geçmemiştir. Bundan dolayı Kurban Bayramı’nda et dağıtımı sırasında kulaklarda yankılanan söz hep bu olur.
-Desene ey Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!
“İşte ne verirsen elinle, o gider seninle!” sözü de buradan kalmıştır.
İsterseniz çok tekrar edilmeye layık bir başka komşuluk örneği daha arz edeyim bu vesile ile.
Yine bir bayram sabahı erkenden hazırlanan kurban etini Efendimiz’in önüne koyup buyur, ederler. Tereddütle bakar, getirilen kurban etine. Sonra da bizlere örnek olacak tarihi sorusunu şöyle sorar:
- Komşularımızda şu anda et yemeye başladılar mı?
- Hayır, derler. Henüz onlara kurban eti ulaşmadı.
Erkenden önüne konulan toprak tabağı elinin tersiyle öteye iterken meşhur sözünü söylediği duyulur:
- Götürün bu eti, ne zaman komşularımızın bacasından dumanlar tüter de onların da kurban eti pişirip yemeye başladıkları anlaşılırsa işte o zaman getirin benim önüme!.. Komşusunun yemediğini yiyip giymediğini giyerek onlardan ayrı bayram yapanlardan olmak istemem!..
İslam, konu komşu ile bizi böylesine kucaklaştırır, dert ve sevinçte böylesine ortaklaştırır. Yazımızı bir başka muhteşem hadisle bağlayalım:
- Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!
Böyle muhteşem değerler etrafında toplanacağımız nice bayramlar dileğimizle!
****
Önemli bir hatırlama daha: Arife günü sabah namazından itibaren başlamış bulunan teşrik tekbirlerini unutmayınız. Kadın- erkek herkesin alması vacip olan bu tekbirlere, sabah namazının selamından sonra:
- “Allahü ekber, Allahü ekber. Lailahe illellahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lillahil hamd” diyerek başlanır, bayramın dördüncü günü ikindi namazından sonraki tekbirle tamamlanmış olur.
Ahmed Şahin
Kelebeğin gözyaşı Kasım 29, 2009
Yeni bir bin yılın içinde, yeni bir misyon üstlenerek dünyaya iz bırakmak ve asra şekil vermek gibi bir hedefin şerefiyle onurlanmak ister misin?
Dünya küçüldü… Hedef büyüdü. Hedef güzel, hoş ve lâtif… Hedef; güzellikleri bütün insanlığa, seven bir kalb, gülen bir yüzle sunmak… Bu sunuş kalb tepsisinde, hoşgörü eliyle olursa hiç kimsenin reddetmeye gücü yetmez. Sen hiç bir gülün, bir şekerin asık surat, kin dolu bir kalble sunulduğunu gördün mü? Aldığın nefesi, attığın adımı, “Bir” görenin olduğunu biliyor, inanıyorduk… Şimdi binlerce gizli göz, meraklı kulak seni görüyor, takip ediyor ve her hareketini kaydediyor.
Belki yarın, bilmem kaç sene önce söylediğin bir sözü, yaptığın bir hareketi, fezanın derinliklerinden milyarlarca sesin içinden ayırıp çıkaracak ve bir CD içinde sana hediye edecekler… Belki en yakınlarının bilgilerine sunacaklar… Hem “Bir” görenden, hem de CD’deki hareketleri seyreden ve dinleyen yakınlarının yanında yüzünün kızarmayacağı bir hayat sürmek zorundasın…
Bu kurucusu eşsiz ve tek olduğu için mükemmellerin mükemmeli düzende, kirpiğinin çıkardığı sesin bile kaybolmadığını biliyor musun?.. Artık şeffafsın… İç organların bile MR’ın maharetiyle camlaşırken, beyin dalgaların EEG’lerle çözülürken, tarihin sahnesindeki son başrolünü, bir kere daha sana, ceddine ve inancına yakışır bir şekilde oyna…
Kelebek gibi ol… Konduğun zambak, öptüğün gül, kokladığın menekşe senden incinmesin. Kanatlarında güzellik tohumları götürdüğünü, bu güzellik tohumlarının hayat bulmuş hâlinin sen olduğunu anlatabilirsen, problemi çözmüş olursun. Ne kan dök, ne kanını dök… Senden beklenen ter ve gözyaşı… Ter; gönül verdiğin sevdanın uğrunda zihnî ve bedenî her türlü gayret, fedakârlık ve samimiyet… Gözyaşı ise sevgisinden, hoşgörüsünden, merhamet ve şefkatinden yumuşamış bir gönlün aşk deyince, sevgili deyince, gözlere “yaş dök!” emrini vermesine gerek kalmadan yanaklarından aşağı düşen, bir damlası güneşi söndürecek kadar tesirli hazine…
Okyanusta intihar eden bir balinanın, Afrika’da aç ölen bir çocuğun sorumluluğunu omuzlarında hisseden bir insan olmak ne kadar güzel. Ne güzel, bir eroinman gencin hâlini lânetlemeden, anne ve babasının çektiği acıyı yüreğinde hissetmek; kendini o anne ve babanın yerine koyarak kollarını açabilmek, sevip sarabilmek… Ne güzel kendi çaresizliğine ağlayabildiği gibi, başkalarının çaresizliğine de ağlayabilmek ve sevinciyle neşelenmek…
Kelebek; bunca yük senin omuzlarında… Oysa ki, ömrün bir mevsimlik bile değil. Ter dökeceksin kelebek… Islanacak kanatlarındaki bin bir renk, bin bir desen, bin bir inci… Ağlayacaksın kelebek… Göz yaşların güzelliklerin destanını yazacak…
Ve sen kelebek! Senin gibi düşünmeyeni, senin gibi inanmayanı da hoş görecek ve gönül gülünü ona verecek, hoşgörü pınarının suyunu gönlüne akıtacaksın. Gönlün geniş, ufkun açık, gayen güzel, hedefin doğru…
Ve sen Kelebek, inandığın kadar güçlüsün…
A. Mahir Pekşen
Ay yüzlüm- Murat Göğebakan Kasım 24, 2009
Zaman hancı, bulut yolcu
Şimdi gitti en son yolcu
Bitmedi mi hasret borcu
Neredesin Ay yüzlüm..
Gece çöker güller solar
Gözlerime yaşlar dolar
Hatıralar bende ağlar
Neredesin Ay yüzlüm..
Karakollar mı kuruldu
Kelepçeler mi vuruldu
Bak bugün de akşam oldu
Neredesin Ay yüzlüm..
Gençliğim dizleri üstüne çökmüş
Kapaklanınca sevda yoluna
Bir doğuş yaratıldı çırılçıplak
Ve sen.. Ve sen Ay yüzlüm
Kurumuş yaprak gibi düşerken dalından
Bir aah gibi uzun sesli koptun dudaklarımdan
Dön Ay yüzlüm dön, neredeysen dön
Sensiz olmuyor
Kan damlıyor gözlerimden kan
Gücün varsa gel, gel de sen dayan
Çünkü ben son nefes gibi titrek
Çünkü ben çırılçıplak
Çünkü ben sensizim
Çünkü ben… Çünkü ben…
Yalnız Senin elinde solacaksam; kopar beni dalımdan… Kasım 24, 2009
Senden başkası anlamaz ki beni
Başkası duymaz ki sessiz çığlığımı
Senden başkası yar olamaz ki garipliğime
Başkasına bırakma beni…
Kirli sevdaların izlerini kaldır da bir bir
Sana kara sevdalı olmakla nurlandır kalbimi…
Ben günahkarım, ben hastayım, yorgunum
Kırıldı kalbim, büküldü boynum, yine kapındayım:
Ölüm gözümü Sana açacaksa
Yolum Sana varacaksa eğer ha şimdi, ha yarın…
Yalnız Senin elinde solacaksam;
kopar beni dalımdan… *
La reverie
*Bu cümle Kalb-i Mecruh’tan alıntıdır.
Çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir.. Kasım 23, 2009
فَمَن تَابَ مِنۢ بَعۡدِ ظُلۡمِهِۦ وَأَصۡلَحَ فَإِنَّ ٱللَّهَ يَتُوبُ عَلَيۡهِۗ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ (٣٩
Kim yaptığı zulüm ve haksızlıktan sonra tövbe edip halini ve işini düzeltirse Allah tövbesini kabul eder; çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir (affı ve merhameti boldur).
But whosoever repents after his crime and does righteous good deeds (by obeying Allâh), then verily, Allâh will pardon him (accept his repentance). Verily, Allâh is Oft¬Forgiving, Most Merciful.
Mais quiconque se repent après son tort et se réforme, Allah accepte son repentir. Car, Allah est, certes, Pardonneur et Miséricordieux.
Maide Suresi- 39
















