Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Ümitten kesilirmiş… Ekim 31, 2009

Kategori: Titrek Mürekkebim — La Reverie @ 11:46 pm

Belki yüreğin bin parçaya bölünecek ama bin vuslata gebe olacak bu ayrılık...Read More

 

Hala yeşilse düşlerin yak birer birer haydi kurut,

Vermedi ki hiçbir umut, yıl artık gönlüm sen de unut

Hüzün doldu gölgende her bir bulut

Ağlama diyemem etmişken esbab sükut

Yalnız yolun yanlış, işin garip, halin mahçup

Olmadan Huzurda mahçup, gel çek elini masumun yakasından

Bir gün açılır Şah’ın kapısı da sen de olursun konuk

O zaman bakamazsan o Güzele, hangi amelin sana olur ışık

Gel etme, bu kadar haksızken deme, ben üzüldüm, kalbim kırık

Belki yüreğin bin parçaya bölünecek ama bin vuslata gebe olacak bu ayrılık…

 

La Reverie

 

O’na ulaşmak.. Ekim 29, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 9:48 pm
Tags:
Cenab-ı Hakk'a ulaşmanın "burak"ı ihlastır. 

Cenab-ı Hakk’a ulaşmanın “burak”ı ihlastır.

 

 

Sen yaptıklarının karşılığını aldın Ekim 29, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 9:30 pm
Tags: ,

Estağfirullah ya Rabbi! Ben yine kendime takıldım.

 

Kanaatimce insanı Allah’la irtibatı noktasında yanlışlığa sürükleyen en önemli saik, onun mârifetullah hususundaki eksiklik, kusur ve cehaletidir.

Bu durum da kudret sahibi Zât’ın irade ve meşîetinin görülüp bilinmesine; neticeyi var eden Müessir-i Hakikî’nin tesirinin vicdanlarda duyulup hissedilmesine engel teşkil ediyor. Bütün bunların sonucunda neticeyi kendinden bilen, en azından kendine bir pay ayıran kişi, enaniyet ve gurur içine giriyor, yapıp ettiklerini gösterme, duyurma, kendini ifade etme derdine düşüyor, “Ben, ben!” diyerek Ramazan davulu gibi gümlemeye başlıyor.

Kişinin bu hâlini basit ve mücerred enaniyet diye isimlendirecek olursak, kimileri işi biraz daha ileri götürüp mürekkep enaniyete sürükleniyor ve tam bir egoist gibi davranma yoluna giriyor. Sanki kendisi olmasaymış, başka güzel işlerin ortaya çıkması pek mümkün değilmiş gibi kuruntuya, bir aldanmışlığa kapılıyor.

Bazıları daha bir ileri giderek egosantrist bir tavırla kendini beğenme sevdasına tutuluyor, kendi yapıp ettiği şeylerin beğenisiyle hayatını örgülüyor, onları her şey gibi görmeye-göstermeye çalışıyor.

Ve hele bazıları narsist bir edayla, yapıp ettiklerine âşık ve meftûn bir halde, bütün güzelliklerin kendisine ait olduğu vehmiyle oturup kalkıyor, başkalarının yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyor, hiçbir güzelliği kabul etmiyor, kendisinden sadır olmayan hiçbir güzele güzel demiyor. Sanki işin içinde o olmasa güzellik adına herhangi bir şeyin ortaya çıkması mümkün değilmiş gibi sapık bir anlayış içinde hayatını sürdürüyor.

Tabiî bu hâle gelmiş bir zavallı bilmiyor ki, bu duygu kademe kademe onu mahvediyor, adım adım kalbini öldürüyor. İşin daha da vahim yanı, bütün bunlara rağmen o, hâlâ yerinde durduğunu zannediyor; zannediyor da içten içe bir firavun, bir narsist kesilmişken kıldığı namaz, yaptığı ibadet, ettiği sohbet ve insanlar üzerinde meydana getirdiği sûrî ve sun’î bir heyecanla kurtulabileceği vehmiyle esfel-i safilîne doğru yuvarlanıp gittiğinin farkına varamıyor.

Allah Dostlarının Hâli

Görüldüğü üzere tehlike baştan sezilip önü alınmazsa –Allah korusun– işin sonu gidip esfel-i safilîne dayanabilir. Bundan dolayıdır ki ehlullah, tahayyül ve tasavvur mertebesinde dahi olsa, nefsanî dürtüler karşısında büyük bir günah işlemiş gibi ürpermiş ve vakit geçirmeksizin hemen onunla mücadeleye girişmişlerdir. Mesela bakıyorsunuz, onlardan biri, “Sübhânallahi ve bihamdihî sübhânallahi’l-azîm– Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih eder ve O’na hamd ederim. Azîm olan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.” derken gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir edayla, kalbinin sesi olarak ortaya çıkan tesbih u tahmidlerle çevresindeki insanlarda aşk u heyecan uyarıyor, cezb u incizab mevcelenmeleri meydana getiriyor. Kimileri kendinden geçiyor, kimileri hıçkırıklara boğuluyor. İşte o esnada “Benim zikrim, benim ses ve soluğum vesilesiyle bunlar gerçekleşti…” gibi bir his kalbine hutûr edince zahiren hiç münasebeti yokken, birdenbire o zikrini kesiyor, dehşet verici ve ürperten bir hâlde, belki bütün vücuduyla titreyerek “Estağfirullah ya Rabbi! Estağfirullah ya Rabbi! Estağfirullah ya Rabbi!” deyip inliyor, inleyip içine doğan o anki mülâhazaya karşı ciddi bir isyan ahlâkıyla mücadeleye girişiyor.

Evet, sizin ortaya attığınız tohumlar gözünüzün önünde birdenbire yerden fışkırsa; bir tanesi bin başak verse ve her başak bin buğdaya yürüse… işte bütün bunların neticesinde dahi aklınızın köşesinden “Bu işte bizim de bir dahlimiz var”, diye geçecek olursa, büyük bir günah işlemiş gibi istiğfar etmiyorsanız yaptığınız işlerin hepsi “hebâen mensûrâ/toz-duman” hâline gelir, heder olur gider. Kendinize mal ettiğiniz an, bu nimetler elinizden alınır. Hadis-i şerifte de ifade buyrulduğu gibi öbür tarafta; “Sen, yaptıklarını ‘yapıyor’ desinler diye yaptın ve onlar da dediler. Dolayısıyla sen belli bir darlık içinde yaptıklarının karşılığını aldın. Ahiretin o genişliğine, o enginliğine rağmen burada alacağın bir şey kalmadı.” sözüne muhatap olursunuz. O açıdan bu mevzuda donanımımız tam olmalı. Rabb’imizin rızasına muhalif ve O’nu ifade etmeyen mülâhazalar içimizi bulandırdığında yani bütün müspet şeyleri O’na bağlamamız gerekirken bunları kendimize mâl etme gibi gafil, cahil ve nadanlara düşecek bir yanlışlık sürecine girdiğimizde meseleyi hemen orada kesmeli ve derin bir nefis muhasebesiyle soluklanıp “Estağfirullah ya Rabbi! Ben yine kendime takıldım.” demeliyiz.

Çünkü kendine takılan kat’iyen Allah’a doğru yürüyemez,

nefsini ayaklar altına alıp üzerinde raks etmeyen de

asla O’na ulaşamaz.

 

M. Fethullah Gülen

 

Kuvvetim Bitti Ekim 29, 2009

Kategori: Berceste-Şiir, Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 8:20 pm

 

yanayım Sana geleyim..

 

Ruhumun ufkunda bir güneşsin sen,
Bana Leyla’yı da rahlen öğretti.
Beni bu illerde tüket istersen,
Gurbet bana kâfi, sensizlik yetti.

Her akşam islidir, yıldızsız gökler,
Her sabah dumanlı, sızlayan kökler,
Bu gönül derinden bir haber bekler,
Turnalar uçtular, kervanlar gitti.

Bana dua gerek, soluğun gerek,
Bana vuslat sunsun yeter ki felek,
Her şeyi kenara hemen iterek,
Gelirim vallahi kuvvetim bitti.

Mehmet Erdoğan

 

 

Ömer Faruk Tekbilek Eserlerinden… Ekim 29, 2009

Kategori: Multimedia — La Reverie @ 7:48 pm


MusicPlaylistRingtones

 

Med-Cezir Sonrası Sahilde Aya Bakan Denizyıldızına Ağıt Ekim 29, 2009

Kategori: Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ, Edebî İktibaslar — La Reverie @ 2:38 pm
Tags: ,

 aya meftun bir deniz yıldızı olsam aşkından karaya kurban düşsem 

“Eğer siz O’na (Rasûlullâh’a) yardım etmezseniz, (bu önemli değil); O’na, Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler O’nu, iki kişiden biri olarak (Ebûbekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; O, arkadaşına, «Üzülme, (çünkü) Allah bizimle beraberdir.» diyordu. Bunun üzerine Allah, O’na (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, O’nu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allâh’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 40)  

Yâr:

 “-Nerelerdesin?” demiş, bu söze kurbân olmaz mı yârân?

“-Ortalarda görünmüyorsun?” demiş, zâhir olmaz mı her bir zerremiz?

“-Duydum.” demiş, “Mesnevî okutmaya başlamışsın.. Allah feyzini artırsın.”

Coşup taşmaz mı âcizlerin feyz arkları?..

Gülümsemiş bin cân ile cânân, der-i şikestemiz bin parçalı musaffâ bir aynaya dönüşüp çoğaltmaz mı o tebessümü? Şâd olsun her dem, vech-i mübâreği! Küşâd olsun her bahar, yârin gül-i handânı ve dahî söz goncası…

Yâr bize ümit beslemiş, bir ümit büyütmüş bizden yana. Sâfî mücevhere dönüşmez mi toprak yanımız… O ki, güneşidir âlemimizin. O böyle gözlerinden ümit huzmeleri sıza sıza bakar da kemâlâta ermez miyiz, hey hey!   “Ey müezzin, gel cenâzem üzre feryâd kıl Öldüğümden yâri âgâh eyle, rûhum şâd kıl” (Aşkî)   “Mûtû kable en temûtû / Ölmeden önce ölünüz.” buyurur da Tâcu’r-Rusûl -sallâllâhu aleyhi ve âlihi ve sellem-’den mîras lisânıyla, bin can ile kurban olmaz mıyız, ey âşıkân, O’nun yoluna, fedâke, fedâke, ey yâr!..

Yâr, bize güvenip vazife vermiş, nasıl eskisi gibi kalır her şey? Nasıl coşup semâ etmez Cafer-i Tayyar’ı içimizin? O böyle teveccüh etmişken âcize, fakîre, hiç’e; nasıl dökülmez sahte boyaları yüzümüzün ve yaprakları varlık ağacımızın?!

Yâr, endişe duymuş hakkımızda, içi titremiş ya, “Vazifesini hakkıyla yapamayacak mı?” diye korkmuş ya; çağlaları olgunlaşmaz mı bademlerin, kayısıların? Çatlamaz mı tohumları istidâdımızın, gayretimizin, himmetimizin?

Hâfız-ı Şirâzî, “Yârin bir yan bakışı için Buhâra’yı, Semerkand’ı veririm.” demiş. Bir başkası, “Bir nazarı için bütün şehri fedâ ederim.” demiş. Ben Mus’ab -radıyallâhu anh-’ın yaptığını yapmak isterim; kırk gün sonra mektup yazıp:

 “-Buyur gel!” demek isterim, “Gel ki Medîne’de adının geçmediği tek bir ev kalmadı!..”

Yâr -ki, Sahî’dir/cömerttir, Hazret-i Ebû Bekr’ini alıp yanına, gelmez mi hiç?..

* * *

Yâr, yine gel iklimime, yine bak yüzüme ki, varlığım göz göz olmuş sana bakıyor olacaktır o an… Yine yürüyüşünün rüzgârına tutulsun yüreğim, rûhaniyetinle aydınlansın geçmişim; genişlesin ufkum o aydınlıkta, ben bana bakayım durup bir süre, senin aynanda. Yıkanıp arınsın kalbim, o ümit pınarında…

Ayşenur Vural

 

Kimden bu kaçış? Ekim 29, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 11:41 am
Tags: ,

 

Kimden kaçıyoruz. Kendimizden mi? Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak'tan mı? Ne boş zahmet! (Hz. Mevlana)

 

Kimden kaçıyoruz. Kendimizden mi?

Ne olmayacak şey!

 

Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı?

Ne boş zahmet!

 

Hz. Mevlana

 

Affet beni Ekim 28, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 7:36 pm

beni affet

Hz. Ali Radiyallahu Anh’tan rivayetle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurdular:

Allah (c.c.), kulunun “Rabbiğfirli”
demesinden hoşlanır ve şöyle buyurur: “Kulum Benden başka günahları affedici bir kimse olmadığını bildi. (Ben de onun günahlarını affettim.)”

(Ahmed bin Hanbel)

 

Duasız Üşür Yürekler… Ekim 28, 2009

Kategori: Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 6:59 pm
Tags:

mona rosa

 

Sevgi tûba tûba açan bir ALLAH gülüdür; mihnetkeş ruhların ikliminde..

Mahrumiyeti koklarlar sabırsızlar ise..

Sevgi hiç bitmeyen ve kesinlikle batmayan gecesiz bir güneştir; apak gönüllerin kristalinde…

Ama ışığa dirilebilenler için.

Aynası paslı olanlar ise ayaz alaşımlı karanlığı yaşarlar ekvator aydınlığında.

Ve sevgi, bir misktir; bahar bahar yudumlamak için..

Lakin yalnızca O’nun için…

Aşırı gülme, yokluğu yaşamanın ifadesidir…

Ağlamak ise sevginin izdüşümüdür, yakınlığın derecesine göre.

Gerçek huzur ve sevinç ise ancak zifaf huzurundadır.

Dememiş miydin: Çok seversen; çok ağlarsın diye..

Ağlıyorsan niçin sevinmezsin, çok sevildiğine..

Şimdinin kara perdesine bakma; az ilerideki ışığı öp.

Dikenlerle meşgul olma; gülleri kokla doya doya.

Sevgiyi iç, kevser içmiş olacaksın.

Ölürsen sevgiden öl ve sevgiline kavuş!!

Hem kime sevdalısın ki!!

O’nu seven mahlukatını da sever sırf O’ndan ötürü..

Fanileri değil, ebedi dostluğunu ve Senin dostluğunu kazandıran Dostlarını istiyoruz Rabbim…

AMİN

 

Fatma Demirci

 

 

Suçları Müslüman Olmaktı… Ekim 28, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 6:19 pm
Tags: ,

 

Dumanlar içinde hasıra sarılmış gencecik bir beden…

Adı: Zübeyr bin Avvam (ra)
Suçu: Müslüman olmak
Yaşı: Henüz on beş
İşkence yapan: Öz bir amca
Kesık kesık öksürükler içinde zulüm kokan bir ses yayılıyor etrafa.
- Muhammed’in Rabbini inkar et! Seni bu işkenceden kurtarayım.
Cevap bir meydan okumadır sanki:
- Hayır. VALLAHİ asla küfre dönmem.

Bir şehâdettir bu ölümü hiçe sayan.
Bu şehâdet, dumanla birlikte yükselirken semaya, ateş bir kez daha körüklenir zalimce.
Bir zülümdür bu, amca merhametinin de üstünde olan..

Müslüman olacağını rüyasında gören bir genç…
Adı: Hâlid bin Said (ra)
Suçu: Müslüman olmak
Ay ışığının aydınlattığı karanlık bir oda..
Köşeye sinmiş, aç, susuz ve dövülerek işkence edilmiş bir beden.

İşkenceyi yapan: Bir baba
Üzerine kapatılan kapılar O’nu Rabbiyle baş başa bırakıyor.
Şimdi ne odanın karanlığı acıtıyor içini ne de yaralarından akan kanlar.

İmanın teselli etmediği yer mi var?!

Fakat bu kadar işkence kafi değil bu baba için.

Mekke’nin kızgın kumlarına yatırıyor oğlunu.

Yetmiyor ağır taşlar koyduruyor üzerine…

Habeşli siyahi bir köle…
Adı: Bilal-i Habeşi (ra)
Suçu: Müslüman olmak.
İşkenceyi yapan: Efendisi Umeyye bin Halef
Kölesinin Müslüman olması çileden çıkartıyor o’nu:

-andolsun sen ölmedikçe yahut Muhammed’i ve onun dinini inkar etmedikçe bu azabı üstünden eksık etmeyeceğim.

Ücretle tutulmuş müşrik çocukları tarafından boynundaki iple aç, susuz Mekke sokaklarında gezdiriliyor. Önce kızgın kumlara yatırılmış olacak ki, izleri hala sırtında.

ALLAH(celle celalüh) ve Rasulünün aşkıyla yanan bir kalbe sahip bedeni kızgın kumlar ne kadar yakabilir ki!?

Urganla direğe bağlanıp bayılana kadar dövülen edep ve haya timsalidir O…
Adı: Osman bin Affan (ra)
Suçu: Müslüman olmak.
İşkenceyi yapan: Amcası Hakem bin Ebu-l As
Melekler bile haya ediyor O’dan..

Yeryüzünde yürüyen bir şehit…
Adı: Talha bin Ubeydullah (ra)
Suçu: Müslüman olmak
İşkenceci: Nevfel bin Adviye
İple bağlanıp işkence edilen bir sahabi de O.

Ama ALLAH(celle celalüh) Rasul’ü O’ndan bahsederken “Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen Talha’ya baksın” buyuruyor

Ve Habbab bin Eret… (ra)
İşkencenin beklide en ağırı O’naydı.

Efendisi Ümmü Ammar O’nu ateşe yatırır, vücudu ateşi söndürmeden kaldırmazdı.

İşte…

Bir yanda cahiliye bataklığının tam ortasında bir devir ve kalplerindeki yaradanına sığınma arzusunu kendisine bile faydası olmayan taşlarda arayan zavallı bir beşeriyet…

Diğer yanda hidayet güneşinin aydınlığında asr-ı saadet denilen ve içlerinde daha dünyadayken cennetle müjdelenen nice hidayet erlerinin çıktığı bir insanlık.

Peki neydi onları karanlık kuyuların güzel Yusufları yapan?

Yusuf’un güzelliğine bir sebep kuyunun karanlığıydı belki de…

Ya neydi onları secdelerin sultanı yapan?

Sultanlığa sebep secdedeki zillet tacını giymekti belki de…

Atalarının dininden ayrılıp Hak’kı dolayısıyla işkenceyi zulmü kabul ve tasdik edenler.

İşte onlar… işte biz….

Onların çektiklerini çekmeye hangimiz hazırız biz?!

Onlar neler çekti, biz, neler gördük?

Her birimiz cahiliye kuyularında boğulmayan Yusufların aksine ahir zaman kuyularında boğulmaya talip olmuş gibiyiz!

Düşünebildiği kadar insan olan insana Nebiy-yi Zişan’nın bu sözü kafi gelir herhalde:

“Sizden öncekiler âhiret işlerinden arta kalan vakitlerini dünyaya harcarlardı. Sizler ise dünya işlerinden artan vakitlerinizi âhirete sarf ediyorsunuz.”

İşkence edenler ve edilenler..

Dünya lezzetlerini tercih edenler ve âhireti özleyenler..

 Büyük bir göç var, herkes gidiyor. Zulmedenler de zulme uğrayanlar da zulme seyirci kalanlar da bu sevkiyata karşı koyamaz. Göç muhakkak..
BU GÖÇTE SECDEDEKİ ZİLLETİ TERCİH EDEN SULTANLARIN ÖNDERLİĞİNDE AHİR ZAMAN KUYULARINDA BOĞULMAYAN YUSUF’LAR OLMAK DUASIYLA…

Evren Aldırmaz