
Eğitim gönüllüsü olarak Tataristan’a giden Mikail Doğan, soğuk ve karlı bir kış günü hastaneye öğrencisini ziyarete gitmişti… Vasily, odasında yatağına uzanmış kitap okuyordu.
Elinde “Ölüm Ötesi Hayat” isimli kitap vardı. Kendini kitaba kaptıran Vasily, hocasının geldiğini fark etmedi. Hastane arkadaşları da söylemediler. Mikail Bey sessizce bir kenara oturup beklemeye başladı. Vasily’nin elinde bavulla yurda ilk gelişi gözlerinin önüne gelmişti. Zayıf, sarı saçlı, yeşil çekik gözlü, hafif kambur ve yaşına göre uzun boylu bir çocuktu. Bir gün solgun bir yaprak gibi gelip, “Hocam rahatsızım, doktora gitmek istiyorum.” demişti. Birkaç tetkikten sonra kan kanseri olduğu anlaşılmıştı… Mikail Bey, Vasily’nin arkadaşlarına elindeki kitaptan okuduğu, “Sâlih kullarıma, gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine bile gelmeyen şeyler hazırladım.” sözleriyle kendine geldi. Vasily’de okuduklarının arkasından, “İnsanı ne kadar rahatlatıyor bunlar!..” yorumunu yaptı. Arkadaşlarının işaretiyle Mikail Bey’in varlığını fark etti. “Hocam kusura bakmayın… İşte böyle zaman geçiriyoruz hastane odasında. Bazen kitap okuyoruz, bazen sohbet ediyoruz. Genelde ben konuşuyorum; ama arkadaşlarım alıştılar artık bana.” dedi.
Bir müddet sohbet ettikten sonra hocasının bir ihtiyacın var mı, sorusuna, hiçbir ihtiyacının olmadığını, sadece annesini-babasını ve kız kardeşini çok özlediğini söyledi. Kız kardeşine Vasily, Aygül ismini takmıştı… Ailesi de benimsemişti.
Aradan bir müddet geçtikten sonra Mikail Hoca, Vasily’nin hoşuna gidecek meyveleri pazardan alıp hastanenin yolunu tuttu. Ama Vasily yatağında yoktu. Arkadaşları, Mikail Hocayı saygıyla selamladılar. Vasily’den çok şey dinledikleri ve öğrendikleri belliydi. Vasily’nin ailesini görmek için köyüne gittiğini, bu gidişini de kimseye haber etmemelerini tembih ettiğini söylediler. Ne yapacağını şaşıran Mikail Bey, müdüründen iki gün izin alıp Ferhat Bey’in arabasıyla o kış gününde 6-7 saatlik yola çıkar. Her taraf kardan bembeyazdır. Yollar aşırı soğuktan buz tutmuştur. Teyplerinde “Süleymani”lerden, “Hisar”lardan yükselen ses yankılanmaktadır. Mikail Bey, solgun kar çiçeği Vasily’yi düşünmektedir. Vasily, çay sohbetlerine katılır, her vesile ile yanlarına gelirdi. Mikail Bey, tebessüm yüzünden eksik olmayan Vasily’nin, geceleri yatarken “En Sevgili”yi (sas) görme umuduyla gözlerini yumuşunu, sabahları uyandırdığında da yatağında doğrulup bağdaş kuruşunu ve gözlerini ovuşturuşunu hatırına getirince gözleri buğulanmaya başladı.
Derken uzaktan evlerini gördü. Bir odanın lâmbası yanıyordu sadece… Kapının tokmağına dokundu. İçeriden âdeta parmağının ucuna basa basa yürüyen birinin ayak sesleri geliyordu. Vasily olmalıydı. Kapı açıldı. Önce annesi, sonra babası sonra da kız kardeşi Aygül… Miakil Hocanın gözleri Vasily’yi aradı ama yoktu. Annesinin gözleri yaşardı. Geniş bir odaya buyur ettiler. Vasily’nin nerede olduğunu sorunca anne gözyaşlarını iyice salıverdi, baba da Aygül’ü bağrına basıp sadece “Vasily öldü!” diyebildi. Mikail Hoca, inanamıyordu bir türlü öldüğüne… Vasily’nin geleceğe dair ne ümitleri vardı! “Hocam, bir ben bileyim, bir siz bilin, bir de Allah bilsin bunları!” dediği nice sırları vardı. Mikail Bey’in içinden geçirdiklerine annesi ağlayarak son verip Vasily’nin son günlerini anlattı… Ölmeden önce anne ve babasına “Beni çok seviyor musunuz? Beni mutlu etmek ister misiniz?” diye sormuş. Onlar da “Elbette… Senin dünyanın en mutlu insanı olman için elimizden gelen her şeyi yaparız.” demişler. O da kendisinin Müslüman olduğunu, bu sayede hastalığının ızdırabını âdeta hissetmediğini söylemiş. Hatta şöyle demiş: “Allah, sevdiği kuluna hastalık verirmiş. Buna öyle inanıyorum ki anne, hastalığımdan hoşnut bile oluyorum. Ölümden korkmuyorum baba! Nasıl yaşamak bir nimet ise ölmek de Rabb’imize kavuşmayı sağlayan bir nimettir.” Vasily’nin bu sözleri onlara çok tesir etmiş. Hastanedeki arkadaşlarına da… Vasily şehadet kelimesini tekrar tekrar söylemiş, onlar da söylemişler… Birden Vasily’nin mezarına gitme arzusu uyandı içinde ama ailesi, bunun şu anda mümkün olmadığını söylediler. Mikail Hoca, içinden “Ah, Vasily! Demek beyaz yorganını çektin üzerine. Hâlbuki geceleri üstün açılınca ben örterdim. Kıvrılıp yatardın yatağında. Fark edince de beni, doğrulup teşekkür ederdin. Şimdi sen de filiz vereceksin kar yığınları arasından başını çıkarıp ötelere… Küheylanlar gibi şaha kalkacaksın ve kim bilir ne güzel âlemlere seyahat edeceksin!” dedi, kendi kendine.
Abdullah Aymaz









