
Through valleys so still we dare not breathe, To be by your side.
(Nick Cave / To Be By Your Side)

…
Bir güzel düş gibi, bir hayal gibi
Sen de git can kuşum, de var sen de git
Dost mezarı içim, bulunmaz dibi…
Düşersem aklına, el aç niyaz et
Belki bir su yürür,
İçim çöl gibi…
Mustafa İslamoğlu

Seyyah Oldum/Sözüm Bildim/Gizlendim İçime…
Susmuştu…
O her konuda büyümüş de küçülmüş gibi cümleler kuran, konu o olunca susmuştu… Kendine bile susmuştu… Derin ve manidar sessizliklere gömülmüştü… Ve kapatmaya çalışmıştı kulağını o konuya dair her cümleye… Değişik haller yaşar olmuştu… Değişmişti hallerinin adresi… Adresi değişik haller içine düşmüştü besbelli…
Ağzını her açtığında yüreği, dinlemek istemeyip susturmuştu. Gece yarıları herkes uykuyla hemhalken, yitirdiği uykularının ortasında bir türküyü dinlerken, farkında olmadan ıslanmıştı gözleri, ama susmuştu. Kendine bile. Ki en başta kendine…
Bir yıldızı vardı çok küçüklüğünden süregelen. Her gece konuşur, dünya hayatı’nı, sonra baki olan ahiret hayatı’nı anlatır, halleşirdi onunla vakitlerden beri. Ama yıldızı hiç konuşmazdı, hep susardı, susardı ve dinlerdi… O anlatırdı hep kocaman yüreğiyle. Ve artık susan o olmuştu. Susmuştu…
Yıldızı anlamıştı bu suskunluğu. O susmuştu, ama sanki yıllardır bu hali beklercesine konuşmaya başlamıştı yıldızı. O, içindeki anlayamadığı acısıyla derin susuşları üstlenirken, bu sefer yıldızı girmişti seslilik harflerinin içine.
Gecenin ortasında, sessiz ağlayışlarına şahit olunca, dayanamamıştı yıldızı. Dayanamamış ve yine öyle bir gece, suskunken, ona halinin adını söylemeye çalışmıştı. Ama o kızmıştı yıldızına, o çok sevdiği yıldızıyla ilk defa kavga eder olmuştu, hışımla kapatmıştı yıldızını görünür kılan her yeri ve her şeyi.
Kuşlar, aynalar, yağmurlar, kitaplar, Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul… Sanki hepsi birlik olmuş da bir şeyler anlatmaya çalışır olmuşlardı hep bir ağızdan, ama anlamlıca…
Kaçmıştı hep… Vakitlerce kaçmıştı… Kaçmaya çalışmıştı… Kendinden bile… Kendinden zaten… Kaçmıştı…
Uykusuzluk içinde çırpındığı geceler, ayak bastığı kaldırımlar, duyduğu ve gördüğü her şeyler ve dahi gözyaşlarının rengi kendilerince bir gerçeği anlatır olmuştu.
Sonra, uzunca vakitlerin ardından, itiraz kabul etmeden karşısına almıştı yüreği onu olanların üzerine…
‘Yeter artık!’ diyerek, hışımla anlatmıştı ona anladıklarını. Çünkü yorulmuştu yüreği. Bir kez olsun dinlenilmemek en yakını tarafından, zoruna gitmişti. Ve sonunda, tek söz ettirmeden haykırmıştı içindeki sırları yüreği…
Şimdi, işte şimdi herkes susmuştu. Herkese, her şeye lal düşmüştü. Tek bir gerçek kalmıştı ortalıkta. Ne olduğunu anlayamayan tek gerçek…
Peki neden? Neden izin vermedi konuşmalarına? Ya da neden dinlemedi? Neden hep susturdu yüreğini?
Çünkü korkardı… Belki içi parçalanırdı, ama yine de korkardı. Çekinirdi, utanırdı tüm saflıklardan, saygısızlık etmekten çekinir utanırdı. En çok da Güzeller Güzeli Sahibi’nden; En Sevgili olan Sevgili’sinden.
Şeytandan korkardı, nefsinden…
Yanardı içi, ama hep, bunun şeytanın ya da nefsinin bir tuzağı, yanıltması olmasından korkardı.
Öylesi önemli, kutsaldı ki o duygular ya da kavramlar, içi ne kadar yanarsa yansın, hep alçak gördü, inanmadı, dinlemedi bile yüreğini.
Geçici hevesleri düşündü hep. Geçici heveslerin; nefsin arzularının isminin o mübarek isimlerin konulduğuna şahit oldukça daha çok kanadı içi. Ağladı… Kanadıkça içi, ağladı. Ağladıkça daha çok kanadı içi…
Rabb’ini düşündü… O’nun her şeyi bildiği’ne, gördüğü’ne, haberdar olduğu’na dair müthiş bir inancı vardı. O’nun her şeyi bildiği’ni, gördüğü’nü, haberdar olduğu’nu düşündü.
Bilir olmuştu artık yüreğindekileri. Ama bunu söylemekten utanmıştı kendine bile. Utanmıştı… Utandıkça daha çok yanmıştı, artmıştı yangını…
Saflığı, masumiyeti, edebi yaşamaktı en yüksek mertebede tek isteği. Günaha bulaşmadan, basitleşmeden. Dünyeviler gibi ıslahı; kurtulmayı da istemeden. Hayayla, iffetle… İçteki yangını dışa sıçratmadan, sabrın bütün sınırlarında gerilerek. Hakikat için, safi duygularla hepten yanarak. Yani ki, o asil duygunun tefsiriyle oynamadan. ‘Hiç’ olduğunu da bilerek…
İstemişti ki Rabb’inden özgeye yol çıkmasın. Kendisini Rabb’ine götüren yol’da bütün evrenin özetinin ‘yüreğindeki’nde çıkartıldığını bilmek, görmek istedi. Bütün ruhların yaratıldığı ve henüz ruhlara cesetlerinin biçilmediği o mecliste, yüreğindekinin yanında yer almış olduğunu hatırlamak istedi. Yüreğindekinin yüreğindekinden öte bir şeyler olduğunu hatırlamak, bilmek istedi. Gözyaşlarının serininde yıkansın içi istedi. İstedi ki, Güzeller Güzeli Rabb’inin yolunda meş’ale ola yüreğindekine. Ve meş’ale olsun yüreğindeki. Hicabıyla, zamanı utandıran bir çile yaşamak istedi…
İstedi ki, bir gün, tamamlandığı anda sahiplerinden sıyrılan bütün şiir ve şarkılar gibi ayrı düşmesin yüreği yüreğinden. İstedi ki, o meleklerin indirdiği yağmurlar yüreğindeki gerçekle yağsın. İstedi ki, o tarifsizce sevdiği İstanbul’u şahitlik etsin yüreğindeki gerçeğe. Şahitlik etsin Mekke, Medine, Kudüs… Ve kutsal olan ne varsa şahitlik etsin her hücresindeki gerçeğin en derinine…
Ve anladı…
Anladı sevgi’nin manasını…
Asla tarif etmedi…
Sadece anladı…
Sevgi’nin adl-i ilahi’de sınanmak olduğunu ve sınavı erce geçmek olduğunu…
Nasuh kisvesinde bir tevbe olduğunu…
Nefsi öldürerek bir diriliş olduğunu…
Sevgi’nin harama bulaşmaktan, en ufak bir günaha girmekten O’na sığınmak demek olduğunu…
Anladı, irade, takat, sabır, tevekkül, saf, masum, haya, edep.. kelimelerinin gerçek manasını…
Anladı…
Ve sustu…
Ve ağladı…
Dili, yüreği… Hicabından lal oldu…

Apansızın gelen ölümdür hayat
Ölümü hissettiğin kadar hayattasındır
Bir soluklanma anı kadar uzun
Güneşin batışı kadar kısadır
Kuş uçmaz sılaya uçunca ebabil hayalin
Arkadaşı olursun maviye özleminin…
Saçlarını ay ışığıyla ören mahkûmun
Gurbetinde pıhtılaştığı rüyada ararsın kendini
Nedendir hep
Mühletsiz mahzenlerin intizar geceleri
Hayatı saklar ya hep hayattan
Sürgününde içine çekersin ya yağmuru
Sırılsıklam toprak olursun sonra
Dağlardan topladığın ömürsüz karlar eriyerek
Gözyaşlarının serzenişine katılır
Mültecisi olursun gözlerinin…
Var git mezarını açmaya artık
Hayatı bırak hayattan
Güller, koklaşmayalı ağlayacaksa da arkandan
Kuşlara selam ver son defa
Tüm müştekîlerden kaçarak
Teslimiyet limanına demir at ruhundan…
Hayret! Ne çok ölümü unutan var
Gassallar nerede heyhat!
tenkafesi

Hz. Cabir Radiyallahu Anh’tan rivayetle Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem buyurdular ki:
“Bir kimse, bir ev halkını sevince boğarsa,
Allah onun bu sevincinden bir melek yaratır
ve bu melek kıyamete kadar o kimse için istiğfar eder.”
(Ebu’fl-fieyh)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem buyurdular ki:
“Allah’ a tevbekar gençten daha
sevimli hiçbir insan yoktur.”
(Camiussagir)

Ah.. O ağladı Rabbim, Sen istedin o ağladı… Zira yaktılar içini, o güzel kalbini kırdılar, çok üzüldü, halini sormadılar, kanattılar yarasını, yazıktır demediler, insaf etmediler… Sen izin verdin, onlar yapacağını yaptı… Sonunda kırık ve ürkek bir kalp kaldı geride titreyerek atmaya devam eden ve yaşlar kaldı kan çanağına dönmüş o gözlerden damla damla rahmet denizine dökülen… Onu ki bu kulunun kalbinde nazenin bir köşeye Sen yerleştirdin, o gülse güler bu gözlerim, o üzülse yaşarır… O ki beni Sana getiren, o ki derdimi dinleyen, o ki hep dürüst, candan ve sevecen, o ki canım, o ki arkadaşım, o ki meleğim dediğim, o ki Seni hatırlatır bana, oturuşuyla kalkışıyla, duasıyla, secdesiyle, ağlayışıyla, gülüşüyle…
Ben ne zaman kayacak olsam tutar elimden, gel der, evet düşmek bizim için ama biz yürümek için varız der, yürümeyi öğretir bana, o koşar ben onun arkasından gelmeye çalışırım, o ağlaya ağlaya dualar eder Sevdiğine, ben imrenirim, Allahım benim de duamı içten kıl derim, o secdesini uzatır, ben Allahım bana da Seni duyabileceğim secdeler ver derim, o yaşar; ben konuşurum, o sever, ben onun sevmesini severim…
Karşılıksız sever o, iyi niyetinden taviz vermez güzel yüreği, Senle atan o kalbi kötülük düşünmez… Uzak yoktur onun lügatinde, Sana ulaştıracak yollarda durmadan didinir o, kimmiş boynu bükülen elini verir hiç çekinmeden, ancak Sen bilirsin kaç kişinin derdini dinleyip, gözyaşını sildiğini…
Şimdiyse elleri yükselmiş, dilinde Kelamın Senin adını çağırıyor, Efendimiz (sav) hürmetine boş çevirme kulunun duasını, Senin için nice dikenli elleri çekinmeden tutup kaldıran kulunun nurunla aydınlattığın ellerini geri çevirme, boynunu defalarca Senin için bükmüş, dua dua yalvarmış kulunun boynunu bükük bırakma, kalbini ki Senin adınla atar her daim, sıkıntı ve ızdıraplara düçar etme, yok ki Senden başka kimsemiz, biz Seniniz, Sana kul olabilmek tek gayemiz, bizi muradımıza erdir, bizden razı olmazsan ne olur bizim halimiz, elemlerimizi, kederlerimizi de hakkımızda hayırlı et, bizi olup biten her şeyin Senin sınırsız iradenle meydana geldiğine dair uyanık kıl, bize Seni unutturma, nimetlerine ve ikramlarına hakkıyla şükredip, musibetlere hayır nazarından bakabilmeyi, yanlışlarımızdan ibret almayı, kusurlarımızı azaltmayı, sıkıntılı anlarımızda hemen Sana iltica etmeyi ve isyana düşmeden, nefsimizin ve şeytanın vesveselerine alet olmadan ümitle ve sabırla kurtuluşu Senden beklemeyi bize nasip et…
Allahım Sen sevdiklerini hep mutlu edersin, sürpriz ikramlarla neşelendirir, kalplere huzur, iman aşkı ve heyecanı verir de coşturursun… Hem elem keder verirsen de kulunun derecesini yükseltirsin, bana bile bu kadar sevdirdiğin bu güzel kuluna yardım et ne olur, biliyorum Sen onu seviyorsun, o üzülüyor, elimden bir şey gelmiyor, huzur ver ona Ya Rahman, dindir sıkıntılarını Ya Rahim.. amin..
La rêverie

İslâm âlimi Fezarî’nin kızı Esma, kızını evlendirirken ona şu öğütleri verir:
“Kızım, bulunduğun yuvadan çıkıyor, bilmediğin bir yuvaya ve tanımadığın bir arkadaşa gidiyorsun. Sen o arkadaşına yer ol ki, o sana gök olsun; seni himayesine alsın. Sen, ona döşek ol ki, o sana direk olsun. Sen ona cariye ol ki, o sana sultan olsun…”
Yer ve gök dahil olmak üzere, her şeyin çift çift yaratıldığı şu âlemde, insan da ayrı, ama birbirini tamamlayan şekilde kadın ve erkek olarak var ediliyor. Her şeyin kendi özellikleriyle mükemmelliğe ulaşması beklenen dünyada, kadının kadın, erkeğin de erkek olarak kâmil insan olmaya yönelmesinin hikmetin gereği olduğunu anlıyoruz.
Kadın, cemalin aynasıdır. Ruhu, yüzü, endamı ilâhî cemale işarettir. Okunası, bilinesi, âyet kılınası bir güzellik mazharıdır. İçi, Vedûd ve Rahîm’i haykırır. Duygusallığı ve şefkati onu lâtif cins yapan şeylerdir. Yükselişi Rahîm’e, Cemîl’edir. Kulluğu, aynasında yansıyan kısmeti hissetmektir.
Kadın, kadındır. Zayıflığı zayıflık değil, güç kaynağıdır. Nazikliği, ezilmeye değil sevilmeye adaydır. Hazinesi örtülü ve gizlidir; umuma sergilendiğinde değerini yitirir.
Kadın yer gibidir, toprak gibidir. Mütevazi, edilgen, sessiz; ama doğurgan, verimli. Bire bin veren münbit toprak gibidir kadın; duyguları birer tohum gibi sümbüllendiren, kullukta yükselmeye vesile olan verimli toprak gibi…
Erkek celâlin aynasıdır. Dışı ilâhî celâli gösterir. Şefkatle terbiye edilmişse içi Rahmân’ı dile getirir. Gök gibidir erkek. Yere bakan, onu kuşatan gök gibi. Yere âşık göğün yağmur olup merhametle yağması gibi, erkek varoluşunu bütünleyen kadına şefkatle yaklaşır.
Erkek erkektir. Gücü üstünlük değil görev vesilesidir. Üstünse eğer, bu kendinden değil, ilâhî takdir iledir. Keyfince kullanabileceği bir şey değildir güç. Heybeti, haşinliği ezmek değil, adaleti gözetmek içindir.
Yer ve göğün aşkla birleşmesinden sayısız meyveler ve çiçekler filizlenir. Kadın ve erkek birleşmesinin meyveleri ise çocuklardır. Kadın anne, erkek baba olur. Anne-baba o ana kadar varoluşu ve Varedeni tanımaya yönelmiş iken, artık yavrularının varoluşu ve Yaratıcısını tanımasındaki ilk ve en önemli öğretmenleri olurlar. İlk yaşlarda öğrenilen tutum ve bilgiler, taşa kazınan yazılar gibidir. Bu eğitim, çoğunlukla hal ve hareketlerle, tavır ve tutumlarla gerçekleşir.
Çocuk annesinden Rabbinin cemal ve rahimiyetini; babasından celâl ve rahmaniyetini ders alır. Annenin şefkati, Rabbin rahimiyetinin ve sonsuz şefkatinin bir yansıması; babanın şefkat ve terbiye ediciliği ise rahmaniyetin yansımasıdır. Birbirini tamamlayan bu özellikler anne-babanın kendi yaratılış özelliklerini koruyabildikleri ölçüde çocuğa yansır ve çocuk da Yaratıcısını o ölçüde sağlıklı tanır. Anne ve baba birer kanat olup çocuklarının marifetullahta yükselmesine vesile olurlar.
Deneme-yanılmaya değil, ilâhî ilkelere dayanan ve peygamberî sünnet ile somutlaşan Kur’an ahlâkı, erkek ve kadına ilişkin sosyal ve ailevî rolleri öngörürken, yukarıda anlatmaya çalıştığımız yaratılış ve hikmet hakikatlerini tefsir eder. Kadın ve erkeği, sonsuza uzanan hayat yolculuğunu ve marifetullah ve kulluğun merkezi olan aileyi esas alarak tanımlar.
Bugün, kadın ve erkeğin tanımı ve rolleri konusunda Kur’ân ahlâkı dışarıdan ve içeriden saldırıya maruz kalıyorsa, yapılması gereken savunmacı ve özür dileyici bir üslûp olmamalı. Bilmeliyiz ki, özgüvenimiz ilâhî ve nebevî ölçülere güvenimiz ölçüsünde tezahür eder ve dışarıdan gelen tenkitlere karşı o ölçüde sağlam durabiliriz.
Çok değil birkaç zaman öncesine kadar kadının “insan” olmadığına hükmeden, hatta “cadı avı”yla cinsiyet ayrımcılığını zirveye taşıyan; suçluluk duygusuyla mı bilinmez, modern dönemde “adalet eşitliktir” zihniyetiyle cinsler arasındaki dengeyi bir kez daha bozan Batı’nın çürük, ama cazibeli tanımlarına karşı dikkatli olmak zorundayız.
Günümüzde, sadece Batı’da değil İslâm toplumlarında da serbestiyet, özgürlük, vs. gibi sloganlarla kadın yuvasından kopartılıp sosyal hayata girmeye âdeta mecbur ediliyor. Kadın bedeni hem cinsel, hem de ticarî bir nesne olarak pazara sürülüyor. Diğer taraftan, erkek rollerini çalmaya özendirilen kadınlar, ne yazık ki, bu iktidar savaşında öz kimliklerini kaybeden taraf olmaya devam ediyor.
Deneme-yanılma ve el yordamıyla ilerleyen ve o yüzden de bir aşırı uçtan diğer aşırı uça gelip-giden Batı tecrübesi, belki bir zaman sonra, kadını erkekleştirirken ve erkeği kadınlaştırırken hata yaptığını anlayacak. Ama iş işten geçmiş olacak. Peki ezelî hakikatlerden haberdar olanlar aynı hataya düşerse, daha yazık olmaz mı?
Murat Çiftkaya