Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Bir güne bir iyilik yetmez! Şubat 4, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 1:49 pm
Tags: ,

95ej0
Her insanın kıymeti iyiliği kadardır. Gökyüzüne yerden toz kalkar ama yeryüzüne gökten yağmur yağar. Her kap içinde olanı sızdırır. İyiler kendileri için değil, başkaları için vardır.

Bilge biri: “ALLAH’ım” diyordu. “Sen kötüleri esirge! İyileri zaten esirgemişsin, çünkü onları iyi yaratmışsın.”

İyilikte geciken, bugün yarın diyen, aza çoğa bakan aldanır. Yolda kalır. Hz. Ali; “Az vermekten utanma” der, “Umut kırmak daha utandırıcıdır.”

İyiler işini bilirler. ALLAH için severler. ALLAH için verirler. Ve şu müjdeye ererler:

“Onlar, ALLAH’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği tavsiye ederler, kötülükten sakındırır, hayırda yarışırlar. İşte onlar iyi ve hayırlı kullardır.” (Âl-i İmran, 114)

Rahmetli Hüseyin amcadan dinlemiştim. Cemaatinden olduğu caminin ihtiyaçları için Cuma namazı bitiminde yardım toplar. Her insan bir değil ya, aksi mizaçlı biri çıkışta: “İlle de bir şey vermek zorunda mıyız?” diye bağırır.

Hüseyin Amca gayet nezaketle: “Hayır efendim” der, “Biz verenden alıyoruz, vermeyenden değil.”

İşte bu insan iyilik için yaratılmıştır. Ama nefsimiz fakirlikle korkutur, cimriliğe sevk eder. Oysa mutluluğun yolu kısadır, ama ulaşmak zordur. Bel bükülmeden de odun yarılmaz ya. İyiliğin yolcusu birazcık zahmeti göze almalı.

Evet insan verdiğini aza saymalı, aldığını da çoğa. Gitmeyene gitmeli. Nice ahbap, nice eski dostlar komşular var, aramayanı biz arayıp bulmalıyız. Cimrilik, kimi zengin etmiş ki? Cömerdin eli açık, iyinin bahtı açık. Garibe bir selâm, bir ekmekten iyidir. Gönül alıcı bir söz kışı bahara çevirir. İyiliğin küçüğü olmaz.

Yaşlı bir komşu teyzemiz vardı, gördüğümde selâm verir, hâlini hatırını sorardım. “Bir arzun, bir isteğin var mı teyzeciğim?” derdim. Nuranî ihtiyar gülümseyen bir yüzle: “Ah be oğlum” derdi, “İnsana bu yaşta bir selâm, bir de tatlı kelâm gerek, onu da yapıyorsun. ALLAH razı olsun.”

Kalbimizin kapılarını açmalı, iyilikte yarışmalıyız. Bizdeki nimet emanet. Verelim ki yerini bulsun. Verelim ki, verdiğimiz bizim olsun. Elde tuttuğumuz değil, elden çıkardığımız bizim öz malımız olur. “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyorlar ama eksik söylüyorlar. Siz bırakın vermeyi, o hayra niyet etmenizin bile sevabı, verilmiş gibi yazılıyor. Yarım hurma ile dahi olsa iyilikten geri kalmamalıyız. Rabbimiz Kur’ân’da bize doğru yolu gösteriyor: “…ALLAH sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece insanlara iyilik yap…” (Kasas, 77)

Rabbimizin o sonsuz rahmeti karşısında her zaman ve her daim hayretteyim.

Herkesin hayra, iyiliğe koşuştuğu bir dünyaya özlem duymalıyız. Ziya Osman Saba’nın bir şiiri, bu hasret ve iştiyakla duâ gibi yükseliyor içimden:

“Bir yeşil yer bilirim ormanların içinde, / Bütün gün mavi bir gök, bir rüzgâr, akşam esen. / Dedikodusuz bir köy, herkes kendi işinde, / (…) / Her an düşüneceğim: ALLAH ne kadar iyi! / Bir parça aşk, bir parça sevinç, su, güneş, ekmek, / Bahtiyar seveceğiz yaşamayı, ölmeyi.”

Madem dünya ahiretin tarlası, burda ekip, burda kazanacağız.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyuruyor: “Siz nasıl bir tayı yetiştirip büyütürsünüz, ALLAH da (cc) rızası uğruna verdiğiniz bir hurmayı, Uhud Dağı kadar büyütür.”

Verenler kazandı, sıra bize geldi. Kimse gücüm yok diyemez. Herkesin yapacağı bir iyilik vardır. Bir güne, bir iyilik yetmez. Bazen bir iyiliğin içinde bir ömrün sevabı gizli olabilir. Bediüzzaman Hazretleri de öyle demiyor mu?

“Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesi açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet, Kur’ân kadar fayda verebilir.”

Bir iyiliğin insan hayatını tümden nasıl değiştirebileceğini Hz. Mevlânâ şu kıssayla anlatır:

“Musa Peygamberin çobanlık yaptığı sıralarda, sürüsünden bir koyun kaçtı. Hz. Musa, onun peşinden saatlerce koştu. Öyle ki, ayak tabanları şişti ve yara oldu. Gece bastırınca, koyun yoruldu ve yavaşladı, bir yerde durdu kaldı. Hz. Musa da (as) onu yakaladı. Biraz olsun öfkelenmedi. Koyunun postundaki tozu toprağı elleriyle temizledi. Başını okşadı, sırtını sıvazladı ve:

“Haydi bana acımadın, beni arkandan bu kadar koşturdun fakat; kendini ne diye bu kadar yordun?” dedi.

“Onun böyle demesi üzerine Cenâb-ı Hak meleklerine şöyle buyurdu: Musa’ya peygamberlik yakışır!”

İyiliği anlayan ve derinden kavrayan insanların hikâyesini bir de rahmetli Prof. Dr. Saffet Solak Hocamızdan dinleyelim:

“Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan hacıanneye sıkılarak sordum: “Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” Hacıanne:

“Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz,” dedi.

Merak ettim, tekrar sordum: “Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?” Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi: “Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.”

Evet o insanlar âlim değildi belki ama, derin bir irfan sahibiydiler. Çok şeyi değil ama bir şeyi çok iyi biliyorlardı. İyiliğin gecesi, gündüzü olmaz. Küçüğü büyüğü olmaz. Bunu biliyorlardı işte. “İyilik ve takvada yardımlaşın.” (Maide: 2) Kur’ân’ın bu emrini okumakla kalmıyor, yaşıyorlardı.

Son sözümüz Sinan Paşa’nın duâsı olsun:

“İlâhi! Kabul Senden, red Senden. İlâhî, şifâ Senden, dert Senden.

İlâhî! Her şeyi gülzâr ettinse ânı ittim. İlâhî! Elime her ne sundunsa ânı tuttum.

İlâhî! Gönlüm oduna her ne yaktınsa, ol tüter. İlâhî! Vücudum bağına her ne diktinse ol biter.

İlâhî! Dil verdin, zikrinden ayırma; gönül verdin fikrinden çevirme. İman verdin, daim eyle; ihsan verdin, kaim eyle.”

Bir güne bir iyilik yetmez. Rabbim hayrı ve iyiliği seller, sebiller gibi akıtsın…

SELİM GÜNDÜZALP

 

One Response to “Bir güne bir iyilik yetmez!”

  1. ahmed Says:

    Hu hürmetine !

    KENDİNDE YOĞUNLAŞABİLMEK… Üzerindeki Ehadiyyet sikkesini görebilmek ve okuyabilmek…

    Eneyi kristalleştirmeden eriterek buharlaştırabilmek… Benliğini tüketerek sıfıra ulaşabilmek… Emaneti temiz olarak sahibine tevdi edebilmek… Hırsızlama hainliğinden kaçabilmek… Vehmi varlığı ile sahiplenmenin de suni olduğunu bilmesi… İnsanın kendisini bulması demek.

    Kalbinin derinliklerinden ruhunun enginliğe çıkabilen kendiyle beraber kainatın keşfini de yapmıştır. Yerde çürüyen çekirdek olmak istemeyen kabuğunu kırmalı, kalbinin kilidini açacak anahtarı bulmalı. Her anahtar her kapıyı açmaz, herkesin kalbi özeldir ve anahtarı da kapısında asılı değildir. Ağlamadan, aramadan da bulunmaz.

    Şu üzer, bu sevindirir hepsi geçer… Anahtarı bulup kapıyı açmadıkça hiçbir şey değişmez, döngü dönüp durur sadece… Siz siz olun demek kolay da o sizi bulmak zor…

    “İnsan kendi hakikatini kavrayamaz”. ( Mesnevi Nuriye, 217). Kim kimi tarif edebilir? “Her şey’in, her zihayatın neticesi ve hikmeti, kendine ait bir ise; Sani’ine ait neticeleri, Fatırına bakan hikmetleri, binlerdir” ( Sözler, 508)

    Aynı fabrikanın ürettiği aynı model yüzlerce arabanın yan yana durduğunu düşünün…Arabalar aynı ancak açacak anahtarları farklı. Yürümeyen araba ne işe yarar?

    Kırk yıl dağdan düzgün odun taşıyan her Adem;

    “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir

    Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır”

    Diyen bir Yunus olabilir mi? Onu açan o olmuş, başkasını açacak başka bir bakış, başka bir yoldur.

    Ya çöllerde yirmi beş yıl dolaşan Abdülkadir Geylani ? Yerdeyken sur’un azametini seyretmesi kolay mı olmuştur? Kalp akılla Hakka kamet etmedikçe sema perdeleri nasıl aralanacak?

    “Her arayan bulmayabilir, ancak bulanlar arayanlardır” diyen İmam-ı Rabbani’nin ifadelerindeki inceliği kavrayabilsek, arayışlarımız daha bir ivme kazanacak.

    Nede yoğunlaşılırsa onda yol alınır, günleri güme götüren sahte gündemlere dalan sığlıktan nasıl kurtulacak? Neyi neden aradığını bilmeyen neyi bulur?

    Zihin uçurucu, kalp kandırıcı, vicdan susturucu cilalı cümleler, sihirli görsel aldatmacalardan kurtulmadan hangi hakikat kavranır?

    Oyunlarla geçiştirilemeyecek kadar kısa bir hayattan geçiyoruz. Öyleyse hayatımızın aslı kapıyı açmak olmalı; “Alemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kainatın kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Ene, kendisi gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırrı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kainat dahi açılır” ( Sözler, 503 )

    Kendini açmak ve aşmak bu…Kendine verilmiş anahtarınla kendini açmak ve perdelerin açılması…Kusurunu kabullenme, kendine yansıyan özel esmayı güzel yansıtabilme… Güzel bir takvim olarak zamanın ipine asılabilme…

    Belki hizmet hürmetine, belki de başka güzel bir haslet hürmetine kalbimizin kapıları bize açılır. Bize düşen ara vermeden arayışlara devam etmek… Sabırla beklemek… Hadiseleri sükunla seyretmek, içlerine girmemek… Zorlukların kolaylıklara dönüşebileceği ümidini diri tutmak… Bir de bakmışsınız uzaklar yakın olmuş…

    Hu hürmetine ene bize ayan olsun inşallah.

    Hüseyin EREN

    selam ve dua ile kardeşim Allah c.c. razı olsun


Leave a Reply