Umut Huzmeleri

"So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers." — Quran (3:139)

Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter… 29/01/2012

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 02:21
Tags: ,

.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

.

“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır.
Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter.
Şayet mutlaka çok yiyecekse,
midesinin üçte birini yemeğe,
üçte birini içeceğe,
üçte birini de nefesine ayırmalıdır.”

.

Tirmizî, Zühd 47. Ayrıca bk. İbni Mâce, Et’ıme 50
 

Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun! 29/01/2012

Filed under: Öykü- Anı,Edebî İktibaslar — La Reverie @ 02:04
Tags: , ,

.
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendimedüşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana
kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya
çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?”
Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu.
Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devametti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim
ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim  bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun
oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu
kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki:”Baba ya, ben seni çok seviyorum.”
Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
“Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet
gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz
ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi.
“Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi,” hayır, kötü değil”, dedi. “Artık sınıfta
arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

.

Doğan Cüceloğlu
 

Ölüm… 27/01/2012

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 21:44
Tags: ,

.

Gelmez sana bir ziyan bu aşktan gönlüm!
Can gitse de korkma başka bir candır ölüm!
.
Mevlana ♥
 

Onlar yürüdü, yollar övündü! 27/01/2012

Filed under: Işık süvarileri,Kitabiyat — La Reverie @ 01:42
Tags: , ,
.
Gazeteci yazar Harun Tokak’ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan Önden Giden Atlılar dizisinin dördüncü kitabı Kınalı Küheylanlar’ın ilk sayfalarında Fethullah Gülen şu değerlendirmeyi yapıyor: “Elinizde tuttuğunuz bu kitap, bazen ‘örnekleri kendinden’ sözcükleriyle seslendirdiğimiz, bazen ‘inanıyoruz’ ifadeleriyle anlattığımız rüyaların, hülyaların tahakkuk etmesi için yıllar boyu gelişini intizar ettiğimiz, anadanserden geçen o gül yüzlü yiğitlerin, adsız kahramanların ve adanmış ruhların dasitani hayatlarından sadece birkaç damla.

HASRETİMİZİ DİNDİRME ADINA

Aslında bu kitapçık; gençliğin, gençlik ruhundaki dünyevi arzu ve emellerin karşı konulmaz cazibe ile herkesi kendine çektiği, cismaniyetin insani duygu ve düşünceleri baskı altına aldığı hayatın o en mavimtırak demlerinde, değişik istek ve dürtüleri bastıran, bir başka vuslat iştiyakıyla uçup gidenlerin ve birkaç asırlık hasretimizi dindirme adına ‘ben de varım’ diye yollara düşenlerin, yollara düşüp geriye dönmeyenlerin sergüzeştlerinden sadece birkaç kare…”

KİTAPTAN SEÇİLMİŞ PASAJLAR

Gecenin karanlığında kaybolanlar

Salonda şöminedeyanan odunların çıtırtılarından başkaçıtçıkmıyordu. Ağırbirmelal çökmüştü kınalı küheylanların yüzlerine. Gözlerinin güzelliği gönüller fetheden Batmanlı Ali’nin anlattıkları Tanrı Dağları’nın eteklerindeki evin geniş salonunu hüzünlü birsükûnaboğmuştu. Kimse o sükûnu uyandırmakistemiyordu. Bozkırdarüzgârhızını artırdıkçaartırıyordu. Asya’nın kınalı küheylanları kalkıp gecenin karanlığındabirerikişer kaybolduğunda; insanın içineürpertilersalan bozkırdasabah yakındı. (sf.16)

Çöle düşen yiğit

Hakan Usta da atını Afrika çöllerine, yosun kokulu Hint Okyanusu’na süren yiğitlerdendi. Önden Giden Atlılar’dandı.
Afrika’yı bir baştan bir başa geçerek atını Ukbe bin Nafi gibi uçsuz bucaksız okyanusa sürenlerdendi. İşadamı dostlarıyla bir Tanzanya gezisi sırasında düşmüş bu yoksul ülkenin sevdası gönlüne. Başkent Darüsselam’da yağmurlu havalarda binlerce su göletlerinin oluşması, arabaların yarı bellerine kadar suya batması da vazgeçirememiş onu bu sevdadan. Hint Okyanusu’nun üzgün bir gelin gibi bu yoksul ülkeye bakışı, dokunmuş olmalı yüreğine. Hele, Feza Türk kolejine uğradıklarında, siyah incilerin Türkçe “hoş geldiniz” demesi, İstiklal Marşımızın okunması, öğretmenlerin cana yakınlıkları, büyülemiş bu büyük ruhlu Usta’yı. 24 Kınalı Küheylanlar Yeni Müslüman olan Jozef’in: “Siz başka beyazlar benzemiyorsunuz, niye daha erken gelmediniz, annem çok müşfik bir kadındı, sizi görseydi kesin Müslüman olurdu. Sizin yüzünüzde yalan yok” sözleri ipeğe sarılı bir hançer gibi saplanmış yüreğine. (sf.23-24)

Azrail Türkçe konuşur mu?

“Ayaklarım kopmuş, her tarafım kan revandı. Herhalde birazdan Azrail gelir diye düşünüp bildiğim duaları okumaya başlamıştım ki birden karşımda sizi gördüm. Sizin bize ölüm meleği kişinin en sevdiği insan suretinde gelir dediğiniz hatırıma geldi. Herhalde Azrail Ramazan Hocam’ın suretinde geldi, diye düşündüm. Ama baktım, Azrail Türkçe konuşuyor, bu kadar da olmaz, Azrail Türkçe konuşur mu? Bu Ramazan Öğretmenimin ta kendisi, dedim.” (sf.64)

Onlar bize karşılıksız vermeyi öğrettiler

Türkmen bir işadamı olan Murad Bey: “Beş yıl çağırdılar gelmedim. Metin hoca bırakmadı peşimi. Çocuğumun halindeki güzellik beni hayran bıraktı. Sevgim o kadar arttı ki artık bu öğretmenleri görmesem olmuyor. Arkadaşlarımızla evlerimizden daha çok bu okullarla ilgilenmeye başladık. Türk öğretmenler ve idareciler yerlerini yeni yetişen Türkmen idareci ve öğretmenlere bırakarak birer ikişer ayrılıyorlar buralardan, bu durum bizi çok üzüyor, Türk öğretmenler buralardan gitmemeli, yemeğin tuzu gibi kaldılar, daha fazla azaltılmamalı. Onlar bize karşılıksız vermeyi öğrettiler” diyor. (sf.38)

ESKİMOLAR’IN YENİ MİSAFİRLERİ

Kızıl Erich, 981 yılında geldiğinde kıyıdaki buzullar erimiş, her yer yeşil yosun ve dikenlerle kaplı olduğu için “Greenland” yani “yeşil ülke” adını vermiş buralara. Oysa bugünkü tabiat şartları bir şamar gibi iner Aydoğan Öğretmenin ve eşinin suratına. Yüzde 81’i hâlâ buzlarla kaplı olan ve kara ulaşımının hemen hiç olmadığı 57 bin nüfuslu bir ülkedir “Greenland” Kızakları çeken özel husky köpeklerine çok iş düşmektedir. (….) M.Ö. 3000’li yıllardan beri bu bölgenin sakinleri olan ve hâlâ nüfusun yüzde 88’ini oluşturan Eskimolar çok cana yakındırlar. Yeni misafirlerine yürekten davranırlar. Kapılar önlerinde bir bir açılmaya başlar. Sanki buz dağları çözülüşe geçmiştir. Eriyen buzların altındaki suların gönle hoş gelen tatlı şırıltısını duyarlar. Başkent Nuuk’ta herkes onları merak eder ve görmeye gelir. Kısa sürede etraflarında bir hayran kitlesi oluşur. İsimlerini zor telaffuz ettikleri bu insanlarla sanki kırk yıllık dost olmuşlardır. Kısa sürede on beş bin nüfuslu başkentin sevgilisi haline gelirler. Aydoğan Öğretmen birkaç ay sonra daha iyi bir işe girer, geniş ve büyük bir lojmana taşınırlar. Yeni firma ile haftada üç gün bir lisede ders verme üzerinde anlaşır. (sf.49-50)

Hristiyan evinde sahur hazırlığı

Bir gün Elif Öğretmeni Hristiyan bir aile, gece evlerinde yatılı olarak misafir etmek ister. İlk defa böyle bir teklifle karşılaşırlar. Elif Öğretmen: “Bu gece de sahura kalkmadan oruç tutarım” diyerek kabul eder. Ev iki odalı küçük bir ev olmasına rağmen Elif Öğretmene bir oda tahsis ederler. Sahur vakti, kaldırılan Elif Öğretmen gördükleri karşısında gözlerine inanamaz. Evin annesi erkenden kalkmış ve o daracık mutfakta zengin bir sofra hazırlamıştır. Bu bereketli gece, bundan sonra başlayacak güzel günlerin habercisi gibidir. (sf.56)

GURBETTE İLK ÖĞRETMEN

Bir gün, İslam’ın ilk muhacir muallimi genç ve güzel Musab Medine mescidinde bir köşede eski püskü elbiseler içinde otururken, onun o halinden mahzun olan Güllerin Efendisi’nin dudaklarından şu sözler dökülüyor; “Şu Mus’ab’a bakın! Bir zamanlar Mekke’de anne babasının yanında ondan rahatı yoktu. Mekke’de herkes ona bakar, imrenirdi. Ama o Allah sevgisini tercih etti.” (sf.92)

Tekerlekli sandalyedeki dava adamı

Yanımda uzun yıllar yurtdışında kalmış, Baltıkların dondurucu soğuklarında talebe yetiştirmekle meşgul olmuş değerli dost İsmail Bey de vardı. Derdini seven adam tane tane konuşuyordu. Gecelerin en karanlığında Allah’tan başka kimselere açamadığı dertlerini, hasretlerini, hicranlarını, sinesindeki sırları arkası karalanmış kâğıtlara döken, bizim kuşağın rüya kokan günlerine kitap ve mürekkebin romansı kokusunu sokan, koşmalarıyla herkesi imrendiren bu büyük dava adamı şimdi bir tekerlekli sandalyede oturuyordu. (sf.114)

Öğrencisi için Ural’ın azgın sularına daldı

Sanki binlerce vahşi kurt uluyor, binlerce yılan ıslıklıyor bozkırın karanlığında. Bozkırı bekleyen ağaçlar üşüyor, bozkıra bırakılmış yılkılar üşüyor, Tanrı Dağları üşüyor, bozkırda koşturan Önden Giden Atlılar üşüyor. Beyaz bir anıt gibi Tanrı Dağları’nın başuçlarında durduğu, gökten düşen meşaleler gibi gecenin karanlığında öylece yatan yiğitlerin mezarları üşüyor. Boğulmak üzere olan öğrencisini kurtarmak için kendisini Ural’ın azgın sularına bırakan Yasin üşüyor. Sıcak yurtlarından, yuvalarından, ışığın doğduğu bu topraklara koşan ışık süvarileri üşüyor Ben üşüyorum. Çocukluğumda köy kışlarında üşüdüğüm günler geliyor hatırıma. Ama insanın kendi köyünde üşümesi bile güzeldir. (sf.77-78)

 

Çakmak… 26/01/2012

Filed under: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 01:56
.
Gençlik denilince nefsin harekete geçtiği devre akla gelir.
İnsanın midesi dolu oldu mu şehveti artar.
Nefis harama yönelir.
Nefsin, insanı hâkimiyet altına almaması için ne yapmak lazımdır?
Bir mürşid-i kâmil ile irtibatı olan mürid, nefsini aç tutmalıdır.
Bunun yolu da mürşidi ile manen beraber olmaktır.
O zaman kişinin haramlara meyletmesi hususunda nefsi zorlanır.
Müridin harama gireceği sırada mürşidini yanında hissetmesi (hayalî rabıta) bir nevi avanstır.
Mürid, mürşidinden istimdad (yardım) istediği zaman yardım görür. O zaman ne olur? Şeytan kaçar, nefsin eli ayağı bağlanır kalır. Ama bu hemen bir kerede olmayabilir; çünkü bizim imanımız kâmil değildir. İtikadımız çok iyi olsa o anda istifade ederiz. O zaman onların ruhaniyeti hemen orada hazır olur. Üstelik istifade ederiz. Bu da bizi günah işlemekten alıkoyar.
Ancak biz, bu konuda ısrarcı olmalıyız.
Baktık olmadı yine himmet istemeliyiz.
Hani bazen, çakmağı çakarsınız hemen ateş almaz.
Birkaç defa tekrar edersiniz. İşte öyle bir durumda tekrar tekrar deneriz.
Bir kere istedik olmadı, diye hemen vazgeçmemeliyiz.
Sofi çakmağını yakmak için bunda kararlı olmalıdır.
Çünkü biliyoruz ki “sofinin çakmağı” bozuk değildir.
.
Yar ile Şimdi – Dr.Ahmet Çağıl
 

Koşmalıyım! 26/01/2012

Filed under: Titrek Mürekkebim,Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 01:33
Tags:

.
Senin dokumadığın tek bir ilmeğim bile yokken başka canlara kılıf oldu bu tenim..
Seninle nefes alırken, Sensiz verdim şu nefesim..
Sen, derken bile erimeliydi içimdeki tüm buzlar..
Seninle doğmalıydı gün…
Uyku çöken gecelerde siyahı Seninle ağartmalıydım
Ay ışığında aydınlanmalıydı gönlüm…
Hep şevk ve heyecanla coşmalıydım..
Koşmalıydım, hep koşmalıydım..
Yetişmek için iyilere
Çok koşmalıydım..
Ölmedim,
Henüz.
Koşmalıyım..
Sana doğru koşmam için 
Yardım et Allahım!
 

Yanakları sararmış bir kadın Cennette benimle komşudur. 26/01/2012

Filed under: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 01:19
Tags: , , , ,

.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) buyurmuştur ki:
“Çocukları için çektiği sıkıntılardan dolayı yanakları sararmış bir kadın Cennette benimle komşudur.
Bu kadın, kocasından dul kalmış, çocukları hayırlı bir şekilde büyüyünceye
 veya öiünceye kadar kendini onlara adamış kadındır.”
.
85 Ebû Davud, Edeb, 121.
Aile Saadeti – S. Muhammed Saki Erol
 

Halim Kötü, İşim Zor 26/01/2012

Filed under: Berceste-Şiir — La Reverie @ 01:12
Tags: ,
.
Seni, en az aşkla seven benim
Sana en az salât, selam edenim.
Riya ile ihlâs çizgisindeyim
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Şiirlerimi beğenmezdin sandım.
Yunus'u sevdim, Nabi’yi kiskandım.
Bir Kuşluk Vakti rüyayla uyandım
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Motif olmuyor gönlümde ördüğüm,
İlmeklerimin her biri kördüğüm.
Rüya mı, hayal mi bilmem gördüğüm
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Ravzan’da zatına ezan şehadet
Koparır içimde hep bir kıyamet
Ezan ve Ravzan. Ah! Gelde sabır et
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Mescidine girmedim güle güle
Saygısızlık yapmadım bile bile
Konuşmadım hatta yüksek bir sesle
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Köpeksiz yolu Ravza’nın, Mekkenin-
Ama bir başka değeri kedinin.
Sokağını gör bir de Türkiye’nin
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Modern çağın harbi tek ekonomi
İşte ilim hadisinin önemi.
İlimsiz geçirdik nice dönemi
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Gönlüm değil, yolum ayrı düşüyor
Çiğerim yanıyor, dışım üşüyor.
Sensiz her nefes derdi deşiyor
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah
Bir Medineli Eyyubi Ensari.
Evinde misafir etti Resuli.
Kim ağırlar Orhan muhaciri
Halim kötü, işim zor Ya Resulullah
Alnıma mührünü vur Ya Resulullah-SAV-
.
Orhan Afacan
 

Kar Altında Hüzün Denemesi 26/01/2012

Filed under: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 00:58
Tags: , , ,
.
Boşunadır ilkokul sınıflarımızın duvarlarını süsleyen mevsim şeritleri. Boşunadır her tahtaya kaldırıldığımızda dört mevsimi peş peşe ezberden sıralamamız, sırf bu yüzden aferinler almamız.
Ömrümüz boyunca dönüp dolaşıp heceleyerek okuduğumuz ve asla ezberleyemediğimiz dört kelimeden ibaret kısa bir cümledir aslında çocukluğumuzdan beri bize öğretilmeye çalışılan dört mevsim. Bu kısa cümlenin içinde yaşarız tekrar tekrar yalnızlıkları, hastalıkları, ayrılıkları, kavuşmaları. Kimimiz baharlar yeşertir içinde yıllar yılı, kimimiz bir ömür sonbahar rüzgârlarında selvi yaprağı… Kimimizin tebessümünde yaz aydınlığı, kimimizin daima karlıdır gönül dağları. Hasılı, okusak da hecelesek de mevsimler içimizde bıraktıklarıyla bulur manasını.
* * *
“Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş”
Denizler, dağlar, çiçekler, kuşlar gibi mevsimlerin de bir dili vardır hayat telaşından uzaklaşıp, sustuğumuzda ruhumuza fısıldayan. Baharın dili çiçektir, sonbaharınki yaprak. Yaz, aydınlık şarkılar söyler kendisini dinleyene. Ve kış, kar diliyle söyleşir ona gönül kapılarını açanlarla.
Eğer yılın altı ayının kıştan sayıldığı bir coğrafyada yaşıyorsanız en iyi kışın dilini bilir, onunla söyleşir, onu dinler, ondan kendinizde bir şeyler bulursunuz. Kendinizi onda bulursunuz. Ruhunuzdaki aydınlık onun beyazlığından, ağır usul yürüyüşünüz onun ağır gelişinden ve gidişinden sinmiştir benliğinize.
Kardır kışın dili ve kar, çiçeklerin en çabuk solanıdır.
* * *
“İncecikten bir kar yağar”
Kar da bir çiçektir yalnızca kendi mevsiminde açan. Bu yüzden kendisini görmeden önce kokusunu duyarsınız size yaklaştığında. Rüzgârdan onun selamını alır, topraktan kaç gün misafir olacağını öğrenmeye çalışırsınız.
Hava kurşunî renkte bulutlarla kapanır, vakit geceyse de etraf aydınlıktır. Her şey yavaşlar ilk kar tanesinin yeryüzüne inmesinin ardından. Ağır usul, nazlı nazlı ve dönerek inişinden anlarsınız ki kar da memnundur halinden.
Hangi şehirde, kasabada ya da köyde yaşıyor olursanız olun, o aynı vezinde söylenmiş mısralar gibi düşer pencerenizin önüne.
Şayet her insanın gökyüzünde bir yıldızının olduğu doğruysa, mutlaka her insanın rüzgârlarla başka diyarlara savrulan, kendinden çok uzaklarda bilmediği iklimlerde eriyen ve tekrar göğe yükselen bir de kar tanesi vardır gökyüzünde. Kim bilir, geciktiğinde yolunu hasretle bekleyişimiz ve geldiğinde içimizi kaplayan çocuksu sevinç belki biraz da bu yüzdendir.
Her kar tanesinin farklı bir fısıltısı vardır işitenini büyüleyen, lâl eden. Ruhumuza ulaştığında o ses, pencere önündeysek öylece kalakalırız orda. Ya da dışarıdaysak bir türlü bulamayız evimizin yolunu. Savrulan kar taneleri gibi savrulur dururuz yollarda. Yüzümüze elimize düşen kelebekten daha kısa ömürlü kar taneleriyle içimizden konuşur, bambaşka bir âlemin eşiğinde buluruz kendimizi.
Yalnızca kar değildir gökten inen. Bizi üşüten, iliklerinizde hissettiğiniz yalnızlık ve faniliktir biraz da. Vakit gündüzse çabucak akşama yakalanırsınız; şayet vakit akşamsa saatin yelkovanı yavaşlar ve uzayıp gider geceler başka gecelere, zamanlara doğru. Titrer, etrafımıza bakar ve bir dost sesi bize dünyada olduğumuzu hatırlatsın isteriz.
* * *
“Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta”
Hiç değilse yalnızca bir kışı şehirden uzakta geçirmediyseniz, kaç yıl yaşarsanız yaşayın, kaç memleket dolaşırsanız dolaşın, yeryüzünde telafisi mümkün değildir bu noksanlığın. Farkında olmasanız da içinizde hep yarım bir kış kitabının sayfaları uçuşur rüzgârlarda ömrünüz boyunca.
Kışsa ve dışarıda kar yağıyorsa, elinizde bir bardak sıcak çayla pencere önünde dışarıyı seyretmekten başka yapacağınız her iş hürmetsizliktir yağan kara. Zira en çok siz seyreyleyin diye uzaklardan gelir, göklerden yakınınıza iner. Her kar tanesi yere değmeden önce kalbinize değer, kalbinizi titretir, üşütür orada bir yerleri ve o üşüme alıp sizi başka zamanlara, mekânlara götürür.
* * *
“Sesin nerde kaldı kar içindesin”
Yolları karla bağlanmış, beyaz dağları bulutlarla kavuşmuş bir köyün en ücra evine, çocukluğunuza uğrarsınız biraz. İsli gaz lambalarıyla ışıtılmaya çalışılan karanlık bir odanın kıyısında, tuhaf kokusuna zamanla alıştığınız ot döşeğin içinde büzülmüşsünüzdür. Dışarısı içerden daha aydınlıktır. Duvarda ansızın değişen gölgeler dahi içinizi ürpertirken, uzaklardan gelen kurt ulumaları damarlarınızdaki kanı yavaşlatır.
Dışarıda kar yağarken ya da akarsuların dahi buzlar altından kendine yol aradığı bir akşam ayazında, közü geçmeye yüz tutmuş bir tandıra yarı ıslak yün çoraplarınızdan kurtardığınız ayaklarınızı sallayıp, başınızda dolanan bir uyku mahmurluğuna direnmeye çalışan kavruk yüzlü bir çocuk olursunuz kendi “Kibritçi Kız” masalınızın içinde.
Kevenle tutuşturulmuş bir odun sobasının üzerindeki esmer çaydanlığın derdini sobanın ateşi geçinceye dek dinleyen, elleri başının arkasında uykuya dalmaya çalışan bir delikanlının yüzü belirir, kar hızlandıkça bakışlarınızın saplandığı boşlukta. Gözlerinizi kapatırsınız; aynı soba üzerinde kuruttuğu tütünü ezilmiş tabakasına sararmış titreyen parmaklarıyla basan, az konuşan, az gülen bir dedenin dönüp de yüzüne bakmadığı mahcup torunusunuzdur.
Yerle gök arasında, kışın rengine bürünmüş, her rüzgârda birbirine tutunarak başka ilahiler söyleyen selvilerin, kavakların ortasında, bacasından incecik dumanların süzülerek tüttüğü küçücük bir kerpiç evdir hatıralarınızın toplandığı tek mekân.
Kapı önünde bekleyen köpeğin keyfi, sofralar serildiğinde sini altında bekleyen kedinin biçare bakışı ve her dışarı çıkışınızda sizden yiyecek bekleyen serçeler sonsuz bir şükür duasına taşır sizi. Bir okyanusun orta yerinde, yakınlarda bir ada düşleyerek mutlu olan gemisi parçalanmış bir yolcusunuzdur oysa.
Üşüseniz de bilirsiniz baharla birlikte atmaya başlayacak kaç küçücük yüreğin yorganıdır toprağın üstündeki bu beyaz örtü.
Yamaçlarda, yol kıyılarında kalır tilkilerin kurtların bıraktıkları ayak izleri bahara kadar.
Kış teslimiyettir ve aczimize sığınarak hatırlayışımızdır âdemliğimizi.
“Dünyanın en uzun hüznü yağıyor / Yorgun ve yenilmiş insanlığımız üstüne”
* * *
En güzeli kıştır mevsimlerin. Zira kar yalnız onun misafiridir.
Hiç değilse yalnızca bir kışı şehirden uzakta geçirmediyseniz, kaç yıl yaşarsanız yaşayın, kaç memleket dolaşırsanız dolaşın, gridir bütün mevsimlerin içinizdeki rengi.  
.
Hüseyin KAYA • 134. Sayı / KAPAKTAKİLER
 Semerkand Dergisi
 

Umut Tacirlerinde Şifa Aramak 26/01/2012

Filed under: Edebî İktibaslar,Güzellik & Sağlık — La Reverie @ 00:44
Tags: , , ,
.Şifanın ne olduğunu, kıymetini arayan da kaybeden de çok iyi bilir. Lakin bazen şifanın nereden geleceğini veya nerede aranacağını unutanlar oluyor. Kimden bir şey duysa, bin bir umutla peşine takılıyor. Çıkmaz sokaklarda umutlar yitirilip gidiyor. Ta ki “ya Şâfî” demeyi öğrenene kadar…
“Ya Şâfî, ente’ş-Şâfî: Ey şifa veren, tek şifa veren sensin” diyerek başlamak isterim söze. Belki en sona yazılması gereken bir bitiş cümlesi olmalı bu kelam. Gerçekte ise nefes alıştan bile önde olmalı.
Şifanın ne olduğunu, kıymetini arayan da kaybeden de çok iyi bilir. Lakin bazen şifanın nereden geleceğini veya nerede aranacağını unutanlar oluyor. Kimden bir şey duysa, bin bir umutla peşine takılıyor. Çıkmaz sokaklarda umutlar yitirilip gidiyor. ta ki “ya Şâfî” demeyi öğrenene kadar…
Kendine iyi bak!
Son zamanlarda moda olan bir söz bu. Hani eskiden vedalaşırken veya bir yerden ayrılırken giden kişi kalanlar için “Allah’a ısmarladık” temennisinde bulunurdu. Uğurlayanlar da ona “güle güle, yolun açık olsun, Allah’a emanet ol” derlerdi. Şimdi el sallayarak “bay bay” edip, kalan da giden de aynı sözü söylüyor: Kendine iyi bak!
Evet, yeni özsever sloganımız bu. Öyle tevekkülle ilgisi falan yok bu sözün. Manasını biraz daha açmak gerekirse, bu kısa ifade ile denilmek isteniyor ki; bu dünyada teksin, değerlisin, önemlisin, kendini sevmelisin ve her zaman iyi hissetmelisin. Sen sağlıklı olmaya layıksın.
Peki, bu her zaman mümkün mü? Sağlıklı kalabilmek için her yol mübah mı?
İşte yeni manevi buhranımız bu noktadan kaynaklanıyor. Sanayi devriminin, otomasyon çağının insanın özüne ve tabiata yabancılaşması nutuklarından sonra, sıra gelmiş kaybettiklerimizi bulmaya! İnsan olduğumuzu hatırlamak, doğaya yönelmek, özümüzle barışmak, hayatı dolu dolu yaşamak filan… Yani “pozitif” olmak.
Halet-i ruhiye denilen ele avuca sığmaz, tarife gelmez değişkeni yine iki kutuba ayırdık, siyahla beyaz gibi. Müspet-menfi, negatif-pozitif, ying-yang, çing-çang… adına ne derseniz deyin, bu kez bir orta nokta bile yok. Gri yok, ılımlı yok, nötr yok, normal yok! Ya çalıp oynamak var ya da oturup ağlamak… Üstelik uğraşanlar emek vermiş, ta 15 bin yıl öncesinden bulup çıkarmışlar bu sağlık hazinesini; Çin diyarında mı, Tibet’te mi yoksa Orta Asya’da mı nerde; o zamanda insanlar efsaneye göre çok uzun ve sağlıklı yaşıyorlarmış da… Bunca teknolojik gelişmişliğe rağmen insanlar niye sağlıksız olsun ve kısa yaşasın?  
Sağlıklı yaşamanın altın kurallarını keşfetmek yetmemiş, ne kadar uzun yaşansa da ölümü kabullenmek mümkün olmamış ki, bir de “reenkarnasyon” denilen, insan ruhunun defalarca dünyaya gelip beden bulduğuna ve ölümsüzlüğe inanan öğreti de eklenmiş yanına.  
Buna mukabil kimi insanlar şu 60-70 yıllık dünya hayatını bile taşıyamaz hale gelmiş, intihar ediyorlar. Kendine hayatı zehir eden ne çok insan var. Alkolik, maddekolik, işkolik, idolkolik, parakolik,  kendi özüne ziyan… Alternatif tıp adı altında umut tacirliği ve modern tıbba güvenin kayboluşu. Gerçi modern tıbbın kendi içinde sorunları yok değil. İlaç ticareti, doktorların tüccarlaşması, ‘şifa eşittir para’ algısının yaygınlaşması ve sair… Saymayı boşverelim, konuya geçelim.
Otçular, taşçılar
Şifalı bitkiler veya baharatçı dükkanları günden güne çoğalıyor. Modern tabirle “herbalistler” veya bizim klasik aktarlarımız iade-i itibar görmüşler gibi şöyle daha bir özgüvenli duruş sergiliyorlar. “Abla bende 1800 çeşit şifalı bitki var!” dedi birisi. Bir tek ecele çare olacak iksir yok.
Artık günümüz insanı hastaneden önce veya sonra mutlaka otçulara da bir uğruyor deva aramak için. Çünkü televizyonlardan o kadar çok şifa tarifi dinliyor veya gazetelerden sağlıklı beslenme ve alternatif tedavi yazıları okuyoruz ki, gaza gelmemek mümkün değil.
Bunun ne mahzuru var demeyin lütfen. İşin bir de trajik yönü var ki, ağır hastalığa düçar olmuş nice kişilere hastalıkları yetmezmiş gibi ilave sıkıntılar yaşatılıyor umut adına.
Geçenlerde kızıma incik-boncuk cinsinden bir şeyler almak için bir dükkana girdim. Bir reyondaki fiyatlar dikkatimi çekti. Kuyumcu dükkanı gibi. Çeşit çeşit kristal taşlar vardı. Kimi işlem görmüş takı haline getirilmiş, kimi de ham haliyle sergileniyordu.
Adam katalog ve broşür bastırmış: Hangi burçtakiler hangi taşla hangi kuşu vuracaklar… yani hangi hastalıklarını iyi edecekler!.. Hangisi pozitif enerji topluyor, hangi taş negatif enerji atıyor, bu bir bilimmiş meğer. Hangi ruhî hastalıklarda hangi taşı boynumuza asacağız ve metabolizmamızın aksayan yönlerini, şekeri, tiroidi, pankreası hangi taşı taşıyarak düzene sokacağınızı arayın, internette bile hemencecik bulursunuz.
Tak boynuna kristal pozitif taşı, kalmasın gözünün yaşı. Bu taşlarla hasta avlama işinde en çok Reikiciler mahirmiş, öyle dedi dükkan sahibi. Benden söylemesi.
Sözde İslâmî dayanak
Bazı sonradan hidayete ermiş şifacılar da var ki bulanık suları daha da bulandırıyorlar. Öncesinde ilkel medeniyetlere hayran olmuş, meditasyonlarda huzur bulmuş,  aklı baliğ olduğunda ise yönünü kıbleye çevirmiş kimi yazarların hâlâ eski etkilenmelerini maalesef üzerlerinden atamadıkları yazdıkları popüler dinî kitaplardan açıkça anlaşılmakta. Kur’an-ı Kerim’i esaslı bir şifa kaynağı olarak beyan ederlerken illâ Çin felsefesindeki veya Reiki’deki çakraların varlığını ispatlamaya yelteniyorlar. Kendi yorumunca dört çakraya dayanak teşkil eden ayet-i kerimeler bulmuş. Ama üç çarka için bulamamış ve açıklamayı yarım bırakmış. Sanki hâşâ kitabımızda bir noksanlık var gibi bir durum çıkmış ortaya.
Bir başkası ise Esma-i Hüsnâ’dan hangisinin hangi hastalığa şifa olduğuna dair bir icatta bulunarak o mukaddes isimleri nerelere çekmiş. Namaz kılarak hangi uzuvla enerji topladığımızı okuduğumda bir müddet bocaladım. Sanki namazı sağlıklı yaşam için bir nevi terapi olarak kılmış oluyoruz.
Kur’an-ı Kerim’e bakışımızla oynuyor bunlar. Yorumcunun biri de tasavvuftaki letâif konusu ile Reiki’nin çakralarını uyumlaştırmayı başarmış kendince.
Bu tür kitaplara dinî yayıncılık yapan köklü müesseselerde bile rastlanabiliyor. Maalesef orta halli vatandaşımız da “yanlış olsa burada satılmaz” gibi toptan bir güven duygusuyla bu yeni moda yayınları alıyorlar. Şifa ararken bir şeyler mi kaybediyoruz acaba?
Nebevî tavsiyeler
Rasulullah s.a.v.’in balla ilgili hadisleri, çörek otunun faydaları, Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen meyve ve yemişler ve yine Sevgili Peygamberimiz’in ağrıyan bir yeri sağ eli ile hafifçe meshederken şifa duası okuması ve böyle yapılmasını tavsiye buyurması, rivayete göre akik taşlı yüzük takması gibi net ve ferahlık verici bilgilerimiz de var elhamdülillah. Ama “negatif enerjilerden” korunmak için bize Buda heykellerinde görülen parmak bitiştirme figürü veya el kilitleme hareketini öğretmemiş. Ne var bunda canım, diyerek çeşitli dinî yayın veya seminerlerde bu gibi saçma sapan Budistçe tripleri saf vatandaşıma laf olsun diye bile öğretmenin bir anlamı yok. Bunu yapan vebal altında kalır! Kendisi günün birinde doğruyu bulsa bile o yanlış öğrettiği insanlara tekrar ulaşıp düzeltme imkanı bulmaya ömrü vefa etmeyebilir. Bu ne kadar büyük sorumluluktur, bilirsiniz.
Rabbimiz’in yarattığı güzelim kristal taşları, incileri ziynet eşyası olarak kullanırız gönül rahatlığıyla. Diyelim bazı taşların vücuttaki birikmiş elektrik yükünü giderici bir etkisi de bulunsun. Tercih sizin. Günde üç beş kez abdest alan insanın koynuna taş basmaya ihtiyacı var mı? Yukarıdan aşağı şifa olan Mukaddes Kitabımız, namaz ve dua varken negatif enerjiden, her türlü negatiflikten korkmak akıl işi değil.
Rabbim cümlemizi şifa aramak adına manevi buhranlara saplanmaktan muhafaza eylesin. İnsanları karanlıklarda yolunu şaşırmaktan alıkoyan Allah dostlarının ziyasıdır. Bulanık sulara düşse bile insan, çırpınırken sanki bir el onu tutup çekiyor oradan. Ve tam bir teslimiyetle uyulabilse onlar ne güzel rehberdir. Şâfî kim, şifa nerede itikadı hastalandırmadan öğrenilir o zaman.
.
Ayşe İZCİ • 126. Sayı / KAPAKTAKİLER
 Semerkand Dergisi
 

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 105 other followers