Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Nezaket İnsaniyettendir! Temmuz 10, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 8:53 pm
Tags: ,

Nezaket bir umman sevgiler uğuldar derinliklerinde

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.”

Hadis

Size de öyle gelmiyor mu; bunalmıyor musunuz hadiselerin tıklım tıklım arsızlığından? Şimdi zamanın nefesi daralıyor üzerimize serpilen kasvetten; soluk almakta zorlanıyor gibi insaniyetimiz.

Turna geçmez dağlarda kaybedilmiş umut patikalarımız ve sancılı gecelerin karanlığında yitirilmiş tebessümün son güzergâhı.

Ne iktisadi buhranlar, ne siyasi kirlenmeler, ne de fakr u zarurettir bizi bugün düşkün ve zelil kılan. Çaresizliğin sesini duyamayan vicdanlarımıza atılmış çektiklerinden sızan bunca kötülükler de değil bizi mutsuz eden. Hayır, ihtirasa dayalı dünya düzeninin üzerimize boca ettiği “tut, kavra, kopar, al, sahip ol, yürüt, götür!…” seviyesizliğinden ayrı bir şey bu.

Belki içimizdeki yabanlıklar ve yabancılıklar şimdi düşmanımız, belki nezaketsizlikler…

* * *

Nezaket! Nazik bir kelime… Bir sehl-i mümteni… Bir estetik şahikası.

Nezaket bir umman; sevgiler uğuldar derinliklerinde, sevgiler coşar. Nezaket bir bahçe, şevk ile yürünür tarhlarında, şavklar saçılır yediverenlerinden. Nezaket hasbî bir tebessüm, kalbî bir yakınlık… Nezaket bir teşekkürün adı; bir derin şükür makamı.

Zamanın kadim koridorlarında ayak izlerine rastladığımız o nazik beyefendilere ve nazenin hanımefendilere ne oldu şimdi?! Hani şairler sevdiklerine ve babalar kızlarına “Senin teg nâzenîne nâzenîn işler münasiptir” diye iltifatta bulunur, onları nazikçe nezakete davet ederlerdi, neredeler?!.. Hani centilmenler, şövalyeler, zarifler, çelebiler?!..

Nezaket fikrini ne zaman kaybetti dünya?!.. Ve isim haneleri açık tevkif emirnamelerine bile nezaket cümleleriyle başlanan dönemlere ne oldu sahi!

* * *

Bir rüya görelim, gelin; önce yumalım gözlerimizi, uyuyalım, uyuyalım, ruhumuzdaki bütün kinler, nefretler, düşmanlıklar arınıp gidesiye kadar uyuyalım ve aniden bir nezaket ülkesinde açalım gözlerimizi. Nazik beyefendiler ve nazenin hanımefendiler arasına karışalım. Bir nesil kadar yaşayalım orada, yalnızca bir nesil kadar… Sonra acı gerçeklerin mutlu düşlere, paslı demirlerin parlak gümüşlere döndüğünü görelim. Yavuz bakışların tatlı gülüşlere durduğunu yaşayalım; Yunusleyin sevelim, sevilelim. Çünkü nazik beyefendiler ve nazenin hanımefendiler elinde yetişen bir nesilde yolsuzluklar, çeteler, ahlaksızlıklar, rüşvetler ve kanunsuzluklar olmayacaktır. O altın nesil olacaktır; pırlanta nesil olacak… Düşünsenize, böyle bir nesil işlerini aksatabilir, yahut sorumluluklarını terk edebilir mi? Nezaket çağında siyasetçiler yoldan sapar, memurlar haddi unutabilir mi? Herkes kendi işini en güzel şekilde yapınca o ülkede mucizeler yüz göstermez, maslahat düzelmez, ilerleme hız kazanmaz mı? Materyalist dünyanın akılla geldiği noktada baş gösteren bütün olumsuzluklar o nezaketin ayakları altında kor değmiş karlar gibi eriyip gitmez mi?!..

* * *

Kişideki bir nezaket noksanı öncelikle kendisine zarar verir; ama toplumdaki nezaketsizlik dünyanın bedii direğini sarsar gitgide; güzelliğin ve iyiliğin koordinatlarını karalar. Nezaket noksanı bir teşekkür noksanıdır bu yüzden.

Nezaket bir gülümseyiş, nezaket bir bakış, nezaket bir merhabadır; nezaket tam çağında bir gönül alma, ta yürekten bir teşekkürdür çünki.

Nezaket bir insaniyettir. O hâlde biraz daha nezaket, biraz daha.

Prof. Dr. İskender Pala

 

Hayırlı Evlat İstiyorsak… Temmuz 9, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:23 pm
Tags:

hayırlı evlat

İmam-ı Gazâlî şöyle söylüyor:

“Dünyaya gelen çocuk boş bir levha misâli, kundağa sarılıp kucağımıza veriliyor.”

Onu işlemek ilk planda anne ve babaya düşüyor.
“Daha çok küçük, bir şey anlamaz”
diye onlara vereceğimiz eğitimi zamana bırakmak büyük bir gaflettir.
Doğduğu andan itibaren çocuk, gördüğü her şeyi kaydetmeye başlıyor.
Batılı eğitimcilere göre çocuklar altı yaşında şahsiyetinin üçte ikisini, bazılarına göre ise tamamını elde ediyor. Bundan da anlaşılıyor ki, hayırlı evlâdın formülü güzel örnek olan anne ve babada gizli…
Yavrusunun dünyaya gözünü açtığı ilk andan itibaren bu büyük sorumluluğu sînesinde hisseden ebeveynler; küçük bedenlere ne sunduysa yansımasını ileriki yaşlarda alacaklardır.
Günümüz araştırmacıları “kötü çocuk yoktur, kötü terbiye vardır” düstûrunda müttefiktirler. Kötü terbiye ise anneve babadan gelen bir eksikliktir.
Büyükler: “Küçüklükte öğrenilen, taş üzerine kazıdır; büyüklükte öğrenilen buz üzerine yazıdır.” demişlerdir.Öyleyse gonca güllerimizin şebnemlerini toplayabilmek için, Kur’ân ve sünnetin ışığından gözlerine, oradan da minik yüreklerine süzülebilmeliyiz. Güzel örnek olan ebeveynler, yavrularıyla, hem dünyayı, hem de âhireti saâdetle kucaklayacaklardır.

Bilgin Cintaş

 

Evet bahtiyar odur ki… Temmuz 9, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 9:36 pm
Tags: , ,

kevser

Evet bahtiyar odur ki, Kevser-i Kuraniden çözülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir.

 ~ Bediüzzaman

 

Sıradan bir günün ardından… Temmuz 7, 2009

Kategori: Titrek Mürekkebim — La Reverie @ 11:00 pm

my_heart_is_broken___by_sStranger

Bugün 7 Temmuz 2009, saat 21,40. Ömrüm yeterse bu yazdıklarımı tekrar okurum ya da başkaları okur, okuyan başkaları olursa dualarını beklerim. Garip bir ruh haline bürünmüş durumdayım, ne zamandır kilitli olan gözümün muslukları bu akşam açılıverdi, elhamdülillah. Rabbim rızası için akıtsın o yaşları. Annemle tartıştık yine… Kıymetini bilemediğim annemle, belki o da öldükten sonra pişman olacağım. Belki ben önce ölürüm, bunu Allah biliyor ya çok istiyorum, yine de Allah’ım hayırlı uzun ömürler versin hepimize. Ölümün yüzü soğuk, kime vursa harap, hangi eve düşse elem, matem… Bir tek ölmeden önce ölmek var ya ba’sü ba’del mevt derler, o güzel, belki çok daha sancılı bir ruh tahliyesidir bu ama sonuçları itibarıyla bir o kadar da ulvî.

Ne kadar boş geçiyor günlerim… Bir yanda başını kaşıyacak zamanı kalmasın diye dua edenler, bir yanda gafilane yan gelip yatanlar… Ah ne fena ikincilerden olmak, ah Rabbim ne acı Senden uzak kalmak, rahmetinin rayihaları her yanı bu denli kuşatmışken ve birer birer yakaran yüreklere dermanın ulaşırken yakışmadı kuluna böyle inkisara ümitsizliğe saplanmak…

Bir mum diğerlerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez, demiş bir sevgili kulun, halbuki biz başkalarını tutuşturmazsak sönüyoruz, önce içimizdeki alev sönüyor, o kıvılcımlar Senin için hareketlendikçe canlanıyor, Seni anlattıkça hayat buluyor, kimliğimizi buluyoruz. Seni andıkça ayakta duruyor, ismini hatırladıkça nefes alıyoruz… Kalbimizde Sen yoksan biz de yokuz, rahmetinden bir an mahrum kalsak kolumuz kanadımız kırılıyor, harap bitap düşüyoruz…

Ah uzatamadık elimizi muhtaçlara, çok işimiz vardı(!), koşamadık yardıma. Şimdi zaman geçti, madalyonun ters yüzünü gördük, baktık hal-i perişanımıza… Ey Rahman, Sensin Rabbimiz, Sensin çaremiz, Sensin umudumuz, secdemiz Sanadır, rükûmuz Sana, açmayız asla elimizi bir başkasına, yardım edensin, bırakmazsın bir kedi yavrusunu bile aç susuz, rahmet yağdırırsın kupkuru çöllere bile, bırakma bizi viran, unutmayız Seni bir an, gir kalbimize, titret onu, doldur sevginle, yak ateşinle, temizle umudunla, korkunla… Senden habersiz yaşadığımız(ı sandığımız) o vakitlerde kapkara çehreler gördük aynalarda, dilimiz zehir zemberek sözler söyleyiverdi, kulağımız ne gürültülere maruz kaldı, gözümüz ne çirkinlere hayran hayran bakakaldı. Her kötüyü iyi sandık, yanlışımızı fark edemedik, yanıldık, yenildik. Geceler bir beşik gibi salladı da salladı bizi, uyuduk, uyuduk, kendi kendimizi uyuttuk, gafil avlandık…

Uyumayanlar da vardı karanlık gecede… Onlar adını götürdüler Habibinin (sav) ta uçsuz bucaksız diyarlara, mesafelere körelttiler gözlerini, bir bavulla çıktılar yollara bir de yüreklerindeki sarsılmaz imanla… Hicretti bu hiç şüphesiz, ayrılmaktı sevdiklerinden En Sevgili için, terk etmekti vatanı Rabbe ulaşmak için… Ne gidişlerdi ki kimi daha yolda uçtu Rabbine, kimi dönmemeye ant içti de mezarını okulun bahçesine açtılar, kimi trafik kazasında yetti Rabbine, kimi arkada ağlayan gözlerle gönlünü de bırakarak döndü yurduna. Hepsi de rızanı amaç bilmişti, kim ister dediler Cenneti, tek dertleri Senin ve Habibinin (sav) ismi celilini duyurmak, bu yolda canını ortaya koymaktı…

Senin sevdiğine, Senin koruduğuna, Senin sarıp sarmaladığına kim ya da hangi güç el uzatabilir, kimin dostu Sen olursun da o ah eder, kim Senin hoşnutluğunu kazanır da kaybedenlerden olur?

Hiç kimse…

Onlar doğruyu buldular inayetinle, yolunda kelle koltukta hicret ettiler, gönüllere girdiler, büyüğümüz diyor ya O’nun Nam-ı Celilini şöyle ya da böyle tutturabilir miyiz diye buza yazı yazar gibi çırpınıp durdular…

 Ne mübarek hicret, gönülleri davet

İstemediler, istemezler hiçbir menfaat, ücret

Ne ali niyet bu, ne büyük himmet

Canlarından geçmeye ettiler cüret

Ne uzun yollar vazgeçirebildi onları, ne lisan, ne iklim…

Gayeleri büyüktü zira amaçları ne makam, ne mülk, ne de Cennet

Sen yoluna baş koymuş bu kutlu yiğitlere, ey Rabbim, yardım et…

 

~~Rabbim rızana müştak bu acizin karaladıklarını ulaşmasında fayda gördüğün gönüllere ulaştır, hatalarımı bağışla, ey Rahman, beni affet… Amin

 

Dünya bir rehgüzârdır… Temmuz 6, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 7:05 pm

rehgüzar

Küçük bir odadayım… Duyduğum ses sadece saatin tik takları… Bir oluş ve ardından kayboluş…

Nereye gidiyor zaman, nereye gidiyor zaman içinde insan…

Ses vermiyor felsefe, ses vermiyor filozoflar… Dipsiz uçurumlardan bir bir yuvarlanıp gitmişler… Ses vermiyor çağdaş düşünce paradigmaları… Susuyorlar hayatın ve ölümün karşısında…

Sadece vahyin ve Kur’ân’ın ışığı kalıyor bu karanlığı aydınlatmak için. Sadece o…

Gözlerimi kapatıp düşünüyorum… Tut ki, hiçbir sınır yok düşüncenin önünde. Düşün, açıkla, çözümle… Hayatı da ölümü de. Haydi açıkla bakalım Yaratandan uzak bir biçimde. Ah, Allah’ım ah. Perdeler hiç etmiş onları, perdeler. Ah bu perdeler, Seni bizden gizlediler. Sadece bir imtihan için ara yerdeler. Gafletle kalınlaşmış, perde iken, tül iken, duvar olmuşlar. Sana giden yolları tutmuşlar.

Ve sonra gözlerimi açıyorum… Karşımda bir resim… Süleymaniye Camii, bütün ihtişamıyla arzı endam ediyor. Kendinden çok san’atkârını, mimarını, Mimar Sinan’ı gösteriyor. Resim ressamını bildiriyor ama, ressam resmin içinde değil. Bu kâinat da Seni bildiriyor; isimlerini, sıfatlarını bildiriyor Allah’ım.

Mülkün Sahibi, “Gizli bir hazine idim. Bilinmeyi murat ettim,” buyuruyor. “O, bir şeye ol deyince o şey hemen olur.” Bilinmeyi istemeseydi eğer, bunca varlık, bunca eşya ne olacaktı acaba? Akıl ve idrakin de gelip dayandığı bir sınır var her halde…

Uçurumun kenarından geri dönmenin en doğru olanı; oluş ortada iken “oluş öncesini” kavramaya çalışmak… Boşuna, nafile gayret… Üstelik şu kıt olan akılla mı varacak bu insan olağanüstü ânın sırrına. Olanı biteni anlamaya çalışmak varken, sır olanın sırrını zorlamak nefsin işi; asıl işten görevden kaçmak onun işi…

Mevlânâ; “Anne ve babamın iştihası beni dünyaya çekti…” diyor. Ruhlar âleminden dünyaya gelişin ve gönderilişin hikâyesini özetliyor bu cümlede…

“Ol deyince olduranın, / Taze gülü solduranın…” hikmetinden suâl olmaz.

Sonbaharda solan gül, ilkbaharda nasıl geri dönüp gülümsüyor yeniden?

Ölü bir gül yaprağı diriliyor da bir ömür boyu gülümseyen insan yüzü yeniden hayat bulup dirilmesin mi?

Madem ki varız, var olmanın şuurunda olmalıyız. Bizden istenen ve beklenen ne ise biz onu yapmalıyız.

İlâhî kadere baş kaldıran insan, sonunda kavrar gücü sonsuz olanın ve asla yenilmez olanın kudretini… Ama geç olmadan, vade dolmadan olmalı bu.
Gülünç bir trajedidir inanmamak. Ne varsa yaşanan hepsini inkâr etmek. İsyanı, değiştirmez insanın kaderini. Ölmemek için, ebedî ölümsüz olmak için geçer ölümün eşiğinden insan. Ve bir, ba’sü ba’del-mevt’e kavuşur. Yeniden oluşa, yeniden dirilişe. Çeliğe verilen su gibi, cana ve ruha o an ebedî ölmezlik hükmü üflenir.

Bütün ırmaklar O’na doğru akar. Son hüzün değil, sevinç olur o zaman. “Son başlangıçtır” der Cüneydî Bağdadî ve biz ölülerimizin ardından Kur’ân’ın ilk sûresi Fatiha’yı okuruz. Ölüm bir başlangıç olduğundan. Faniden bekaya, ebedî bir âleme geçiş olduğundan. Rahman’ın aziz misafiri olan insan, bir evden diğerine geçer ölüm ile. Hastalığı, musîbeti bir arınma çeşmesi bilir. Yıkanır da yıkanır. Arınır da arınır. İhtiyarlığı ise ebedî gençliğin son durağı bilir. Ebedî âlemde ihtiyarlık yok. Ebedî bir gençlik kendini bekliyor bilir.

Dünyaya sevdalanıp, ahireti unutmak tehlikeli bir yol… El oyalar, göz bizi yanıltır. Duyular bazen kalbimizi puslandırır… Nefs öteleri öteler. Gizleyip saklar. Bu yüzden duyu organlarına; “Aklın casusları” demiş bazı âlimler. Aklı çelen, gönlü çelen manzaralar şeytanın saptırıcı ajanları.

umut huzmeleri

Madem ki dünyaya gelmek ya da gelmemek elimizde değil. Ölmemek düşü de madem muhal… Geriye kalıyor tek yol; sonsuza varmak için bir rehgüzâr (geçilecek yol) bilip bu dünyayı, etrafımızı saran fani güzelliklere, görüntülere dalmamak ve aldanmamak gerektir. Vizyona ve illüzyona yenik düşmemektir. Oysa insan, putları kıra kıra sonsuzluğa ve esenliğe doğru yol bulabilir. Asaf Halet Çelebi’nin de endişesi bu her halde:

“İbrahim! / İçindeki putları devir / elindeki baltayla / kırılan putların yerine / yenilerini koyan kim?”

İşte asıl mesele bu. Marifetullahta bir adım atmak, şeytanî bilgilerin putlarını kırmaktır. Sonra da o marifetullahın ulaştığı yerden, yani Muhabbetullahtan kırılan putların yerine, yenilerinin konulmasına mani olmaya çalışmaktır.


Fazla söze gerek yok, bizden önce yaşayıp silinmiş medeniyetlerin hazin öykülerinden ibret almak yeterlidir.

Tecelli aynasında her şey ayan beyan ve “fihi mafih”tir (içindeki içindedir).

Düşüncemizi ve kalbimizi eşyanın çekim alanından kurtarmak müteal (fizik üstü) konumuna kavuşturmaktır asıl gayemiz. Çünkü insan ve duyguları arkeolojik bir nesne değildir. İnsan ancak Yüce Allah’ın antika bir san’atıdır.

Kazancakis’in bir romanında iki kahraman arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Kavgadan vazgeçiyorum. / Niçin vazgeçiyorsun? / Sonunu bildiğim için! / Neyin sonunu bildiğin için? / Eşyanın sonunu bildiğim için…”

Evet, eşyanın sonunu bilen insan; faniliklere dalmaz, hırslara boğulmaz. Biz bu dünyada neyin zirvesine tırmanırsak tırmanalım sonunda bir insanın kalbî muhabbetine muhtacız.

Asr-ı Saadet’ten bır hatıra

Hz. Âişe şöyle demiştir: Resûlûllah’a bir adam geldi ve:

“Yâ Rasûlallah! Sen bana nefsimden ve ailemden daha sevgilisin. Ben evde iken seni düşünür, seni görmeden duramam. Sana gelir, sana bakarım. Senin ölümünü düşündüğüm zaman, senin Peygamberlerle beraber yükseltileceğini bilirim. Ben Cennete girsem bile seni göremem diye endişe ediyorum,” dedi.

Resûlûllah, ona hiçbir cevap vermedi. Nihayet Cebrail (a.s.), Nisa Sûresinin 69. âyetini indirdi: “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar (doğrular), şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”

Uhud savaşında Müslüman bir kadının, kocası, kardeşi ve babası şehit oldu. Onların ölüm haberi kendisine bildirilince:

“Resûlûllah’a ne oldu?” diye sordu.

“O iyi,” dediler.

“Onu bana gösterin,” dedi. Peygamberimizi görünce şunları söyledi:

“Sen sağsın ya ey Allah’ın Elçisi! Artık hiçbir musîbet benim için önemli değil.”

***

Hepimiz Peygamberimizi (asm) severiz ya da sevdiğimizi söyleriz. Peki Peygamberimize beslediğimiz sevginin derecesi nasıldır? Bunu tesbit etmenin ölçüsü nedir?

Bunun cevabı gayet basittir: Peygamberimizin ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışıyorsak, onun emir ve yasaklarına uyuyorsak; kısacası onun gibi yaşıyorsak, Peygamberimizi gerçekten seviyoruz demektir. Nitekim bir âyette; “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” buyurulmuştur.

Peygamberimiz her alanda insanların en iyisi ve en üstünü idi. İnsan olarak, arkadaş olarak, eş olarak, aile reisi olarak, komutan olarak, devlet başkanı olarak, hâkim olarak… en iyi, en mükemmel idi.

Bizler de onun yaşayışından ders almalıyız; ona lâyık ümmet olabilmek için hiç olmazsa bulunduğumuz, çalıştığımız alanın en iyisi olmaya gayret göstermeliyiz. Öğrenci isek en iyi öğrenci, öğretmen isek en iyi öğretmen, yazar isek en iyi yazar, hekim isek en iyi hekim, hukukçu isek en iyi hukukçu, çiftçi isek en iyi çiftçi, esnaf isek en iyi esnaf, san’atkâr isek en iyi san’atkâr, ilim adamı isek en iyi ilim adamı… olmaya çalışmalıyız. Yaşadığımız hayatla, yapıp ettiklerimizle herkese örnek olmalıyız.

Taklit eden değil, taklit edilen olmalıyız. Bu doğrultuda elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Gerçek sevgi, Peygamberimizin istediği gerçek bağlılık da bu olsa gerektir.

Sözün özü

“Fâtır-ı Hakîm ve Kâdir-i Alîm kemâl-i intizamla, her şeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gâyelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihât yaptırıyor, güzel ibâdet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.”

(Bediüzzaman, Sözler, 24. Söz)


Selim Gündüzalp

 

Mus’ab Bin Umeyr… Temmuz 6, 2009

Kategori: Multimedia — La Reverie @ 1:41 pm
Tags: , ,

 

Rabbim! kalbimi tut! Temmuz 4, 2009

Kategori: Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 10:58 pm
Tags:

http://img03.blogcu.com/images/g/u/l/gulalee/klp_copy_1243553664.png

Rabbim! Kalbimi tut!

Etrafımı saran uçurumlara düşmemem için, düşüncelerin oluşturduğu bilinmezlik denizinde kaybolmamam için, nefsimin ve şeytanın gönlümü esir almaması için, ellerimden tut Rabbim.

Rabbim! Geçici ve boş şeylerle yorulan kalbimi Sevginle doldur.

Her şeye Senin sevginle bakabilmeyi öğret.

 

Ahmed Ak ağabeye dua ve teşekkürlerimle..

 

Gül-i Râna Temmuz 2, 2009

Kategori: Multimedia — La Reverie @ 9:09 pm
Tags: , , ,

Gel ey, gül yüzlü, gümüş tenli, gözleri elâ!
Gel ey, gül bahçemde salınan kâmet-i bâlâ!
Uçup gittiğin günden beri hiç göz yummadan,
Hayâlinle söyleşiyorum gurûbda hâlâ…

Dönüp geleceksin diye hep bekleyip durdum,
Uçup gittiğin yolda herkese seni sordum,
Bilsen rûhumda senin’çün neler neler kurdum..!
Hayâlinle söyleşiyorum ey gül-i rânâ…

Gel ey, gül yüzlü, gümüş tenli, gözleri elâ!
Gel ey, gül bahçemde salınan kâmet-i bâlâ!
Uçup gittiğin günden beri hiç göz yummadan,
Hayâlinle söyleşiyorum gurûbda hâlâ…

Dönüp geleceksin diye hep bekleyip durdum,
Uçup gittiğin yolda herkese seni sordum,
Bilsen rûhumda senin’çün neler neler kurdum..!
Hayâlinle söyleşiyorum ey gül-i rânâ…

~Kırık Mızrap

Seslendiren: Metin Haboğlu

 

Yol Hikayeleri Temmuz 2, 2009

Kategori: Kitabiyat — La Reverie @ 5:21 pm
Tags:

yol hikayeleri   Kendisi de başlı başına bir yolculuk olan hayatta, kimi yolculuklar, diğerlerine göre biraz daha sıra dışıdır. Bulunduğu durumdan memnun olmayan ve doğru olanı arama, doğru olana ulaşma düşüncesi ile yola çıkanların hikâyesinin anlatıldığı bu eserde; olayların kimi hakikatten kimi sembolden yola çıkarak ortak bir meseleye “yolculuğa” dikkat çekiyor.
Eserde; Şeyh Şamil’den Tolstoy’a; Selman-ı Farisî’den Bediüzzaman’a farklı dönemlerde yaşamış ve hayatın değişik alanlarında öne çıkmış insanların hikâyesini anlatan yazar, duygusal, lirik ve “sahici” bir dil kullanıyor.
Durmanın, duraklamanın da yola dâhil olduğu dünya hayatında en önemli hedef, öteye açılan pencereyi bulmak ve o pencereden geçerek “yeni âleme” ulaşmanın yollarını aramaktır. Eserdeki yolculardan kimi başından beri bu “yeni âlem” bilgisine sahipken kimisi de vicdanen varlığını hissettiği bu “yeni âlem” hakkında bilgi edinmek ve ona ulaşmak için yola çıkıyor.

 

Diğergâmlık.. Temmuz 1, 2009

diğergam

Hâris İbn Hişâm ki, onu herkes bilir. Ebû Cehl’in kardeşi, İkrime’nin de amcası ve kayınpederi olan bu sahabi, Efendimiz’in vefatından az evvel Müslüman olmuştu. Müslüman oluncaya kadar hep küfür cephesinin hem de ileri saflarında vazife alan Hâris, İslâm’a girdikten sonra da hep ileride ve daha ileride bulunmuştu. Nihayet Yermük’te tıpkı kütükte doğranan bir et gibi doğranmış, şehit düşüp Rabbine yürümüştü. Son dakikalarında kendisine su getirilir. İçmek maksadıyla matarayı dudaklarına götüreceği sırada, biraz ileriden bir ses duyulur. Bu cılız ses de su istemektedir. Hâris hemen matarayı dudaklarından iter ve işaretle suyun ona götürülmesini ister… bu ikinci şahıs da tam matarayı ağzına götüreceği sırada başka bir sesin “Su!” diye inlediği duyulur. Derken ikinci şahıs da üçüncüye işaret eder.. ve ona ulaşılıncaya kadar o vefat etmiştir.. dönüp geri gidelim derken üçü de, bir yudum su içemeden hayata gözlerini yummuşlardır.

Diğergâmlık.. Allah Resûlü’nün mümtaz hasleti. Ve sahabe de Allah Resûlü’nden insibağla diğergâmlık denen bu yüce haslette ilerilerin ilerisinde. Evet O, başkasına hayat vermek için yaşıyor ve akıllara durgunluk verecek fedakârlıklarda bulunuyordu. O öyle olduğu gibi, ashabı da öyleydi. Yukarıda verdiğimiz misal ise binlerceden sadece biri…

~Sonsuz Nur