Umut Huzmeleri

“So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers.” — Quran (3:139)

Tılsım Aralık 1, 2009

Kategori: Işık süvarileri, Öykü- Anı — La Reverie @ 5:49 pm
Tags: , ,

Anadolu’dan ayrılalı henüz birkaç ay olmuştu. Doğrusu ayrılığın kendisine bu kadar dokunacağını tahmin etmemişti. Unutacağını hiç sanmadığı, geçen güze ait bütün motifleri takıp takıştıran o kış akşamında, şehir istasyonunun hüzünlü dekorunda sevdiklerine son defa sarılıp ayrılırken, tırnağının etinden sökülmesine benzer bir acı yaşatmıştı ruhuna. Ayrılık hüzünlü olmuştu…
Şimdi çok uzaktaydı. Kitaplardan, destanlardan, masallardan bildiği topraklarda. Soy soylayan, boy boylayan Dede Korkut diyarında. Anadolu’ya ruh veren Yesevî’nin ülkesinde… Dede korkut’un masallarındaki öze, Yesevî’nin eserlerindeki mânâya bağlılığın ifadesi olarak buralara açılan, artık sağır sultanın bile duyduğu okullar için gelmişti. 21. yüzyılın “düşmanlarınca korkulan, dostlarınca örnek alınan” Türkiye’sinin oluşmasına katkıda bulunduğuna inandığı okulların emrinde, bu mukaddes gâye için ter akıtmak istiyordu. İhtiras kıvamında bir istekti bu.

Şubatı utandırmayan bir kış yaşanıyordu. Bulunduğu vilayetin kışını Erzurum’un kışına benzetiyordu tanıdıkları. Kışın hatırı sayılırdı sahiden. Ama biraz sonra bineceği uçakla, bir okul ziyareti için gideceği yerin, “yazın bayıltan güzelliği, kışın ise öldüren ayazıyla” namlı bir yer olduğu söyleniyordu… “O ise bundan daha beter ayaz nasıl olur” diye söyleniyordu.

Gerçekten kendisine bunca yıl hizmet eden bedeni, hiç böyle bir soğukla tanışmamıştı bu güne kadar. Gözleri bu kadar kar beyazını hiç bir arada görmemişti. Uçaktan inip taksiye bininceye kadar geçen kısa sürede, donmak suretiyle ölünebileceğine, işte o zaman inandı.

Okulu geziyorlardı. Mahdut imkânları, buraların söyleyişiyle hararetin -40 derecede seyretmesine rağmen çalışmayan kaloriferleri, yanmayan ve ne zaman geleceği belirsiz elektriği görünce, bir an “yaşanmaz burada” diye isyan etti içinden. Gözü, gönlü, aklı çevresinde heyecanla pervane olan arkadaşlarına takıldı. İmrendi onlara… O eski binayı, cümle olumsuzluklara rağmen yepyeni bir aşkla okul kılan, sevgi mesaisi yapan arkadaşlarına gıpta etti. Nasıl tahammül ediyorlardı acaba? Tükenmeyen bu sabır gücünü nereden buluyorlardı? Gözleri parlıyordu hepsinin. Ateş gibiydiler. Tepeden tırnağa azim, serâpâ umuttular. Neydi bu işin tılsımı? ….

Gün akşama dönerken misafir edileceği eve hareket ettiler. Türkiye’den gelip, üniversitede okuyan, okulda da belletmenlik yapan gençler tarafından ağırlanıyorlardı. Dışarıdaki ayaza inat, etrafını sımsıcak bir sevgi hâlesi kuşatmıştı. Biraz sonra elinde çay tepsisiyle, kapıda bir delikanlı belirdi. Uzuna yakın boyu, düz kızıla çalan sarı saçları, masmavi gözleriyle buraların çocuğuydu. Çayı kendisine doğru uzatırken, ferah ve serin bir gülücüğe sarıp sarmaladığı pürüzsüz sayılabilecek bir şive ile “Ben Türkçe biliyorum.” dedi. Şaşkınlığını kapamaya uğraşan bir tebessümle “biraz konuş o zaman” diye cevapladı. Gündüz okulu gezerken kapıldığı düşünceleri keşfetmişçesine, masmavi bakışlarını gözlerine mıhlayıp “istemez misin” dedi çocuk, “dünya onların, ahiret bizim olsun!…” Kelimenin tam anlamıyla afalladı. Sanki ayıbı yüzüne vurulmuş gibi bütün hücrelerinin utanç kesildiğini hissetti. Arkadaşlarının sabır gücünün tükenmez kaynağı işte tam karşısındaydı. Haykırdı içine doğru, avaz avaz haykırdı:

“Asıl buralarda yaşanır, asıl buralarda yaşanmalı.”
Artık hüzün çok gerilerde kalmıştı.

Ali TOKUL

 

Ey Can- Dursun Ali Erzincanlı Aralık 1, 2009

Kategori: Berceste-Şiir, Multimedia — La Reverie @ 5:32 pm
Tags: , ,

İntizarınla çöller deli ve divaneydi
Firkatin bir kor idi, alev idi dile can.
Sana delicesine sevdalı kum denizi
Gelse de anlatsa bir, mümkün olsa dile can.
Nasıl yandı kavruldu?
Nasıl döndü çöle can?
Rüzgar yanık bir neydi ağlayan, uğuldayan
Gam yüklü teraneydi
Sensiz eylerdi daim sahralarda nale can.
Böyle bir intizarla kavrulurken bu sahra
Kumlarda bir heyecan.
Alemler buldu bir can.
Hayat geldi sümbüle
Itır geldi güle can
Dindi yangını birden kızgın, kurak çöllerin
Ve o rüzgar, o rüzgar estikçe serin serin
Kalbi güldü toprağın ve bütün alemlerin.
Ve bu mesut müjdeyle
Öyle ki koptu birden alemde bir velvele
Şafaklar döndü güne
Kainat buldu bir can
Kullarda bir heyecan
Gül pembe bir gülşenden
Yepyeni, pırıl pırıl bir gün doğdu çöle can.
Hey! Bağrı yanık sahra şimdi yıldızlar çiçek
Geceni süsleyecek
Nur içicek badiye, çöle o geldi diye
Gökte mehtap nur olur
Badiler dolu dolu, ışık ışık seylabe
Mehtap artık göklerden yere akan şelale
Süzülür maveradan, gönüle akar nurdan
En paslı kalpler bile olur bu dem billurdan
Kavuşur çöller bugün o gül kokan yele can.
Madem ki alemlere doğuverdin gün gibi
Ay batsın hicabından, doğmasın gecelere
Gün sönüp gitsin ve dönsün kandile can.
Nur’un, senin ey Nebi öyle aceb bir nur kim
Gün ona can vermeye koşan bir pervane can.
Ve sen bir dolunaysın
Ashabın etrafında halka halka hale can.
Yollarda sen aheste, yürürken beste beste
Yürürken şiir şiir, yollar da şiirleşir
Buseler kondururdu ayakların çöle can
Ve o şükufeleri rüzgar okşardı her an serin elleriyle can.
Sahranın ipeğine o billur ayakların nakışlar kondurdukça
Can gelirdi çöle can
Senden diye, hep senden diye rüzgardaki helecan
Kullar mütebessimdi narin, yumuşacık ve billur ayaklarına
Ve o günden bu güne esen bu deli rüzgar
Senden bir soluk almış
Ve o kutlu nefesi dağıtmış ıtır diye karanfile, sümbüle
Alem ıtrınla donmuş, ıtrın sinmiş güle can.
Sahra sıcak ve kurak feyzin yudumlayarak
Dindirir hasretini kavuşurdu suya can.
Bir zaman initizarın kavurduğu çölleri şimdi firkatin yakar
Hasretin alev alev sahrada bir şule can.
Rüzgardaysa bir figan, serseri ve derbeder
Uğuldar zaman zaman sensiz eyler nale can.
Bir şefaat umudu kevserin yudum yudum
Rahmetin sağanak sağanak yüreğime dola can.
Seninle bir can olsam, bir can katsan cana can.
Mücrim olsam da bir gün, mümkün müdür sıla can?
İstemem azatlığı, sana olam köle can.
Sensiz bu alem zehir, ya ukbada n’ola can?
Rahmetinden bir damla bekleyen çöl gibiyim
Ruhum kurak bir sahra, derbeder, serseriyim
Gülşeni gönlüm sensiz, kuruyor sessiz sessiz
Rahmetinden bir feyiz saçmassan n’ola halim
Ümit güllerim susuz korkarım ki sola can.
Korkarım ki sola can.

 

Dursun Ali Erzincanlı

 

Işık kirlenir mi? Aralık 1, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 5:20 pm
Tags:

 

Düşse kazûrâta tâb-ı şems eğer

Nûruna gelmez habâsetten keder

 

Güneş ışığı pisliğe düşse ışığa o kirden hiç zarar gelir mi? Güneş tabiatlı insanlar bu dünya mezbeleliğinde ısıtmak ve ışıtmak için adam seçmezler. Düşkün ve çirkin kişilerle oturup kalkmaktan, onlara bir zarar gelmez. Nasıl ışığı yerde olan güneşin kendisi pek yükseklerde ise halk arasında görünen Hak erlerinin makamı da yücelerdedir.

Mevlana

 

 

Allah, onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. Aralık 1, 2009

Kategori: Ahsenü'l Kelam- Quran — La Reverie @ 5:06 pm
Tags:
 
 
(Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından (yer altından ve üstünden) nehirler akıtan, arz için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah`tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar. (61)
(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah`tan başka bir tanrı mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz! (62)
(Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah`tan başka bir tanrı mı var! Allah, onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (63)
(Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah`tan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin! (64)
 
Neml Suresi 61-64

 

 

Din Kardeşinin Derdiyle Dertlenmek Aralık 1, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 12:02 am

İşte bu gönül birliği sebebiyledir ki kâmil mü’minler, din kardeşlerinin sevinciyle sevinip ıztırâbıyla muzdarip olurlar. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-bunu bir teşbîh ile şöyle îzah buyurmuşlardır:

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”

(Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; onun ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben duyarım. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”İşte gerçek bir İslâm kardeşliğinde sahip olunması gereken gönül ufku…
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, sırf kendini düşünüp din kardeşinin ıztırâbına duyarsız kalmanın İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını bildirmişler ve:

Din kardeşinin derdiyle dertlenip ona bir çâre aramak, Allâh’ın rızâsını kazandıran büyük bir ictimâî ibâdettir. Buna bîgâne kalmak ise, bencilliktir. Bu bakımdan her mü’min, din kardeşinin derdini sînesinde hissetmeye mecburdur.
Hak dostu Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri, bu husustaki hissiyâtını şöyle ifâde buyurmuştur.

 

 

“Komşusu açken tok yatan kimse mü’min değildir.” (Hâkim, II, 15)

“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, bizden değildir.” (Bkz. Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87) buyurmuşlardır.

Bu itibarla din kardeşinin acısına bîgâne kalmak, çok ağır bir cürümdür. Nitekim bu duygusuzluğu, bir anlık gaflete düşerek yaşamış olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri, o hâlinden duyduğu nedâmeti şöyle ifâde eder:

“Birgün Bağdat çarşısı yanmıştı. Birisi koşarak bana geldi ve; «–Bütün Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!» dedi. Ben de diğer dükkânı yanan kardeşlerimi düşünmeden kendi nefsim adına; «–Elhamdülillâh!» dedim. Ancak otuz yıldan beri bu gaflet ânım için istiğfâr ederim.” (Hatîb el-Bağdâdî, Târih, IX, 188; Zehebî, Siyer, XII, 185, 186)

Bir anlık da olsa sırf kendini düşünüp felâkete uğrayan din kardeşlerinin ıztırâbından uzak kaldığı için otuz sene o gafletin tevbesi içinde olabilmek… Ne hassas bir kardeşlik ufku…

İslâm tarihinde beşinci râşid hâlife sayılan Ömer bin Abdülaziz’in din kardeşliği hassâsiyetiyle yoğrulmuş gönül dokusunu yansıtan bir hâlini, hanımı Fâtıma şöyle nakleder:

“Birgün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona, niçin bu hâlde olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi:

«-Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükü benim omuzlarımda. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, giyecek elbisesi olmayanlar, boynu bükük yetimler, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar, âile efrâdı kalabalık olan fakir âile reisleri… Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında eziliyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!..»” (İbn-i Kesîr, 9/201)

Bu misal, mü’minlere karşı idârî mes’ûliyeti bulunanların sahip olmaları gereken kardeşlik hassâsiyetini göstermektedir. Lâkin fert olarak da her mü’minin din kardeşleriyle aynı duygular ve kalbî beraberlik içerisinde bulunması gerekir. Bu hususta sahâbe-i kirâmın sayısız fazîlet tablolarından bir misal de şöyledir:

Müslümanlar Habeşistan’a hicret etmiş, orada güzel bir şekilde karşılanmışlardı. Bir müddet sonra Mekkeli müşriklerin müslüman olduğu yönündeki asılsız haberler üzerine geri döndüler. Mekkeli müşrikler, gelen Muhâcirlerin Habeşistan’da hüsn-i kabûl gördüklerini öğrendiklerinde, bundan büyük bir endişe duydular ve yapmakta oldukları işkenceyi daha da artırdılar.

Akrabâsı Velid bin Muğîre’nin himâyesinde rahatça yaşayan Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının akıl almaz zulüm ve işkencelere mâruz kaldıklarını, bâzılarının ateşle dağlandığını, kırbaçla dövüldüğünü görünce tefekküre daldı:

“Vallâhi, Velid bin Mugîre gibi bir müşriğin himâyesinde emniyet içinde yaşayarak, arkadaşlarımın ve akrabâlarımın Allah yolunda çektikleri türlü çileleri benim çekmeyişim, büyük bir noksanlıktır! Allâh’ın himâyesi daha şerefli ve daha emniyetlidir!” diye düşünerek hâmîsi Velid’in yanına gitti. Ona:

“-Ey amcamın oğlu! Sen beni himâyene aldın ve taahhüdünü güzelce yerine getirdin! Şimdi senin himâyenden çıkıp Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gitmek istiyorum. O ve ashâbı, benim için en güzel örnektir. Beni Kureyşlilerin yanına götürüp üzerimdeki himâyeni kaldırdığını bildir!” dedi.

Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, mü’minlerle hemdert olmayı tercih etmiş, onlar eziyet görürken rahat yaşamayı içine sindirememiştir. Elinden bir şey gelmediği için de, müslümanların derdine ancak böyle iştirâk edebilmiştir. Bugünkü İslâm coğrafyasının mazlum ve mağdur manzaraları karşısındaki vaziyetimizi, bu kardeşlik hissiyâtıyla derin derin tefekkür etmek durumundayız.

Osman Nuri Topbaş

 

Katından bir güç, bir tutamak bahşet! Kasım 30, 2009

Kategori: Ahsenü'l Kelam- Quran, Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 11:29 pm


 


 


وَقُل رَّبِّ أَدۡخِلۡنِى مُدۡخَلَ صِدۡقٍ۬ وَأَخۡرِجۡنِى مُخۡرَجَ صِدۡقٍ۬ وَٱجۡعَل لِّى مِن لَّدُنكَ سُلۡطَـٰنً۬ا نَّصِيرً۬ا (٨٠


 


“Ve (dua ederken) de ki: “Ey Rabbim, (girişeceğim her işe)doğruluk ve içtenlik üzere girmemi; (bırakacağım her işten de) doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla; ve bana katından destekleyici bir güç, bir tutamak bahşet!”


~İsra Suresi, 80~


 


“And say: My Lord! Cause me to come in with a firm incoming and to go out with a firm outgoing. And give me from Thy presence a sustaining Power. “


~Al-Isra, 80~

 

Geceyi verme, gündüzü arama… Kasım 30, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 10:59 pm
Tags:

 

“Ey can!

Haberin var mı? Senin dertlerle, kederlerle harap olmuş,

yıkılmış gönlünde, Hakk’ın gizli bir hazinesi vardır.

Aklını başına al da, şu yıkık gönül köyünü,

Bağdad şehri ile bile değişme!

Allah’a yemin ederim ki,

senin şu karanlık gecen, yüzlerce gündüzden daha iyidir.

Geceyi verme, gündüzü arama!”

Hz. MEVLÂNÂ

( Dîvân-ı Kebir )

 

Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı? Kasım 30, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar, Senai Demirci Yazıları — La Reverie @ 10:32 pm
Tags:

 

Sadefinde inci neyse, dudağında dua odur.
İncinin ışıktan uzaklığın beşiğinde beslenmesi gibi,
dua da Rabbinden uzak kalışının gurbetinde bestelenir.
O’na sonsuz uzaklığının kuytusunda
O’nun sana sonsuz yakınlığını fısıldaması, dua incisine rahimlik eder.
Bir şahdamarı yakınlığından emzirilir dua.
Öyle yakındır ki Rabbin sana, rahmetinin sana yakınlığını senin kendine yakınlığınla anlatır.
Şahdamarı sende senden içeri olan, teninden de beri olan değil midir?
Öyle bir yakınlıktır ki bu insanın kendisini çağırmasına benzer yahut kendisinden bir şey istemesine.
Kendisini çağıran kendisine kendi çağrısından önce cevap verir.
Kendisinden bir şey isteyen de kendisinden istediğini baştan kabul etmiştir ki öyle ister.
İşte o sonsuz uzaklık sadefinde, o uçsuz bucaksız gurbet denizinin dibinde,
Rabbini çağırmayı kendi kendine seslenmek kadar
elle dokunulur hissetmelisin parmak uçlarında.
Rabbinden istemeyi kendinden istekte bulunmak kadar
gözle görülür bir inci eylemelisin dudaklarının sıcağında.
Garip değil mi? İnci karanlıkta büyüdüğü halde, ışığa eşsiz bir pırıltı katmaya hazırdır.
Seni de şaşırtmaz mı, incinin ıssızlıkta ve sessizlikte boy attığı halde
birden varlığın merkezine oturması? Öylesine bir incidir işte dua.
Sakin ve sarsıcı. Suskun ve konuşkan. Nazlı ve sokulgan. Uzaklığın çocuğu ve yakınlıkların anası.
Öyle önceliklidir ki dua, teninde açık yaralar bırakır Rabbin ki, o sancılardan dua gülleri büyütesin.
Aczinle sonsuz kudretine susamanı ister. Fakrınla nihayetsiz rahmetine acıkmanı diler.
Kendini kendine yeter sanman, önce duayı elinden alıyor ve sonsuz fakirleştirir seni.
Kendini susuz ve tok sanman, O’na yakarma iştahını giderir, O’na kuluk hevesinden yoksun bırakır seni.
Öyle hatırlıdır ki yakarışın, seni rahmetinin eşiğine gözü yaşlı, boynu bükük halde getirecek günah ve pişmanlıklarını,rahmetinin eşiğine başvurmaktan geri durduracak sevap ve hatasızlığından daha çok el üstünde tutar Rabbin.
Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin.
Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin.
Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın.
Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümitten çiçekler dokunsun.
Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin.
Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın.
Yeter ki bu varlık sadefinden dua incileri dökülsün.
Bu varlık sadefini o inciyi içinde taşımak için giyindin.
Bu dünya seferine o inciyi içinden taşırmak için soyundun.
Dudağının her kıpırtısında, dilinin damağına her dokunuşunda
nice incileri kıymetsiz kılan bir kıymet kazanır bu toprak bedenin.
Göğsünün her daralışında, tereddütlerinin her kımıldanışında,
incecik sızılarının nefes nefes söylenmesinde,
yanında, yakınında, kendine olan yakınlıktan da beride bir yakınlıkla
Rabbinin rahmetinin eşiğinde bulursun kendini.
Nefesine bürüdüğün her sızlayışta seni hemen işiten Semi’ ismiyle tanırsın O’nu.
Kalbinin kimselere söylenmez, söylense de önemsenmez
her hüznüyle seni her daim önemseyen Hakîm ismiyle varırsın huzuruna O’nun.
Hata ve kusurların seni ezip mahcubiyet ateşinde yaktıkça, en sessiz iç çekişlerini ciddiye alan, ayıplamadan bağışlayan, sonra hiç yüze vurmayan, asla başa kakmayan, severek affeden, affettiği için adeta sevinen Afuvv isminin serinliğinde bulursun O’nu.
En mahrem sırlarını paylaşan, en utanç verici ayıplarını şefkatiyle örtüp saklayan, en yüz kızartıcı suçlarını sonsuz anlayışının kucağında eriten Rahîm isminin eşiğine dökersin eteğindeki taşları.
Nasılsa bir gün bu sadefin, bu toprak bedenin elleri çözülecek, hücreleri dağılacak, dudakları eriyecek değil mi? Öyleyse, hiç durmadan içindeki dua incisini büyütüp O’nun rahmetinin deryasına savur.
Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi.
Ellerin var sadece, bir de elindekiler;
elindekiler bir bir elinden kaydığı gibi,
elin de elinde kalmayacak ki…
Semaya doğru açılan, varlığını duanın ayâsında toplayıp söz söz yakaran Sensin.
Başka bir şey değilsin; başkaca önemli değilsin ki..
Başkalarının sen yokken, sen kendi yokluğunu bilmezken,
varlığın hasretini bile çekmezken ettiğ “evlat duası”nın kabul edilmişliğisin.
Bir duanın ete kemiğe bürünmüş halisin.
Baştan ayağa, tepeden tırnağa, hece hece, hücre hücre duasın.
Duasın sadece, sadece duasın..
Annen duadır. Beşiğin duadır. Ninnin duadır. Servetin duadır. Mirasın da dua..
Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı?

Senai Demirci

 

İçime sığmıyor hüzünlerim… Kasım 30, 2009

Kategori: Aforizmalar-Nurâni Nakışlar — La Reverie @ 12:31 pm

 

 

İçime sığmıyor hüzünlerim;

Sana geliyorum düşe kalka.

Susuyor dilim;

Senin huzurunda sözlerim “gözlerimden” akıyor…

Adım duâ!

Özüm duâ!

Duâya sakla/n/dım;

Ben/i kimse bulamasın…

 

~ vureyka ~

 

İşte bizim bayram anlayışımız!.. Kasım 30, 2009

Kategori: Edebî İktibaslar — La Reverie @ 10:52 am
 
Büyüklerden biri yatsı namazından sonra caminin avlusuna çıkıp herkese elini uzatarak:

- Bayramım mübarek olsun, diye tokalaşıyormuş. Kendisini ikaz etmişler:

- Efendi demişler, eski bayram geçti, yenisi de daha gelmedi, bekle de gelince bayramlaş!

Cevaba bakın.

- Hayır, der büyük zat. Benim bayramım bugün. Çünkü der, bugün ben günah işlemedim. Günaha maruz kalmadığım gün benim bayram günümdür!..

İşte size Müslüman’ın bayram anlayışı!.. Demek asıl bayram, günah işlemeden tamamladığımız günün bayramı. Bundan dolayıdır ki; bilhassa bayram günlerinde günaha maruz kalmamaya dikkat edilir. Çünkü günah işlenen gün, bayram olmaktan çıkar, matem gününe bile dönüşebilir.

- Bayram günü de günah işlenir mi demeyesiniz? Asıl günahlar maalesef bayram günü işlenir.

Hatta öyle günahlar vardır ki; sadece bayram günlerinde işlenir. Onlara “bayram günahları” adı verilir.

- Mesela, çoluk çocuğunuzu sevindirmezseniz, akraba ve komşuları ziyaret edip bayramlaşmazsanız, sahip olduğunuz imkândan ihtiyaç sahibi komşularınıza, dostlarınıza ulaştırmazsanız… Başka günah aramaya hiç gerek yoktur bayram günü. Bu ihmal ve ilgisizlikleriniz yeter de artar bile bayram günahları olarak size.

Halbuki bayramı ortak yapacaktık. Bilhassa akraba ve yakınlarımızla, dost ve komşularımızla yeniden bir daha kucaklaşacak, gönül alacak, kalp kazanacaktık bayram günü vesilesiyle. Hatta sahip olduğumuz imkândan sahip olmayanlara da ulaştıracak, hisselerini hemen gönderecektik. Mesela, komşumuza göndermeden yiyeceğimiz kurban eti bizim de boğazımızdan geçmeyecekti.

Tıpkı Efendimiz’in (sas) muhteşem komşuluk anlayışında olduğu gibi.

Hatırlayacaksınız bir bayram sabahı eve gelince Aişe validemize sorduğu ilk soru kurban etinin dağıtımı sorusu olur:

- Aişe, kurbanın etini dağıttınız mı? Cevap, kitaplık çapta muhteşem:

- Hem de öylesine dağıttık ki, bize bir buttan başka hiçbir şey kalmadı!

Bu dağıtıma sevinen Efendimiz’in cevabı da kitaplık çapta:

- Desene ey Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!..

- Neden öyle?

Çünkü bizimle gidecek olan sadece dağıttıklarımızdır. Ne kadarını konu komşuya dağıtmışsak o kadarı aslında bize kalmış, amel defterimizde kayda geçmiştir. Dağıtmayıp kendimize harcadığımız da burada kalmış, amel defterimizde kayda geçmemiştir. Bundan dolayı Kurban Bayramı’nda et dağıtımı sırasında kulaklarda yankılanan söz hep bu olur.

-Desene ey Aişe, bir buttan başka hepsi de bize kaldı!

“İşte ne verirsen elinle, o gider seninle!” sözü de buradan kalmıştır.

İsterseniz çok tekrar edilmeye layık bir başka komşuluk örneği daha arz edeyim bu vesile ile.

Yine bir bayram sabahı erkenden hazırlanan kurban etini Efendimiz’in önüne koyup buyur, ederler. Tereddütle bakar, getirilen kurban etine. Sonra da bizlere örnek olacak tarihi sorusunu şöyle sorar:

- Komşularımızda şu anda et yemeye başladılar mı?

- Hayır, derler. Henüz onlara kurban eti ulaşmadı.

Erkenden önüne konulan toprak tabağı elinin tersiyle öteye iterken meşhur sözünü söylediği duyulur:

- Götürün bu eti, ne zaman komşularımızın bacasından dumanlar tüter de onların da kurban eti pişirip yemeye başladıkları anlaşılırsa işte o zaman getirin benim önüme!.. Komşusunun yemediğini yiyip giymediğini giyerek onlardan ayrı bayram yapanlardan olmak istemem!..

İslam, konu komşu ile bizi böylesine kucaklaştırır, dert ve sevinçte böylesine ortaklaştırır. Yazımızı bir başka muhteşem hadisle bağlayalım:

- Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!

Böyle muhteşem değerler etrafında toplanacağımız nice bayramlar dileğimizle!

****

Önemli bir hatırlama daha: Arife günü sabah namazından itibaren başlamış bulunan teşrik tekbirlerini unutmayınız. Kadın- erkek herkesin alması vacip olan bu tekbirlere, sabah namazının selamından sonra:

- “Allahü ekber, Allahü ekber. Lailahe illellahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lillahil hamd” diyerek başlanır, bayramın dördüncü günü ikindi namazından sonraki tekbirle tamamlanmış olur.

 

Ahmed Şahin