Umut Huzmeleri

"So lose not heart, nor fall into despair: and you shall have the upper hand if you are believers." — Quran (3:139)

Mehmet Özyurt- Ahmed Özer 01/11/2014

Filed under: Kitabiyat — La Reverie @ 00:57
Tags: , , ,
.
Özyurdunda hep ‘garip’ yaşadı

.

18 yıl önce trafik kazasında hayatını kaybeden Mehmet Özyurt, uzun yıllar geçmesine rağmen ilim, fedakârlık, hizmet aşkı ve diğergâmlığı ile hatırlanıyor.
1973 yılında gelmişti İzmir’e. Amacı Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarına girmekti. Sesine kasetlerden aşina olduğu hocası ile sabaha kadar süren bir sohbet yaptı o gece… Hocası, “30 yıldır aradım, ancak buldum.” diyerek teveccüh etti ona. Yıllar sonra ondan bahsederken de “Gelecek nesillerin Mehmet Özyurt Hoca gibi hasbî ruhları tanıması ve onların izinden yürümesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü onlar, ömürlerinin her anına bir örnek hal, tavır ve davranış sığdırmış insanlardır. Onların sergüzeşt-i hayatları yarının hasbîlerine yol gösterecek işaret taşlarıyla doludur. Dolayısıyla, hem onları birer yâd-ı cemîl olarak anmak hem haklarında duaya vesile olmak ve hem de geleceğin fedakar ruhlarına hüsn-ü misaller göstermek için Mehmet Hoca gibi kahramanların hayat hikâyelerinin yazılması lazımdır.” ifadelerini kullandı.
Bu teveccühlere mazhar olan kişinin ismi Mehmet Özyurt. Bundan tam 18 yıl önce, 18 Eylül 1988’de geçirdiği bir trafik kazasında kaybetti hayatını. İlminin genişliğini tevazusuyla örtmüş, imanın giremediği sinelere bir nebze de olsun ışık yansıtabilmek için gecesini gündüzüne katmış Özyurt’un şehadet parmağı dışında her yeri yanmıştı o meşum kazada. Aradan yıllar geçti. O ise hâlâ hizmetleri ile yaşıyor şimdi.
İLME VE İRFANA AŞIK BİR HİZMET ERİ
Mehmet Özyurt,1945’te Antakya’da dünyaya gelir. Altı yaşındayken hafızlık yapmaya başlar. Bir senede hıfzını tamamlar. O dönemde ailesi, tek odalı evlerinde kömür satarak geçimlerini sağıyordur. Daha küçük yaşlardayken, ilme ve irfana âşık biridir. Hatta çıraklık için verildiği akrabalarının tuğla ocağından sık sık kaçar ve çoğu kez köy camiinde talebelerin arasında bulur kendini. Kitaplara düşkündür. Annesi, onu yerdeki pöstekide, okuduğu kitabın yanı başında uyurken bulur çoğu zaman.
10-11 yaşlarındayken Hasan Okuyucu Hocaefendi’nin yanında eğitime başlar. Burada Arapça öğrenip, dinî ilimlerde tahsil yapar. Ardından İskenderun Çay Mahallesi Camii’nde müezzinlik görevine başlar. 16 yaşındayken caminin imamı olur. Sesine soluğuna hayran olduğu Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kasetleriyle tanıştığı yıllardır bu dönem. En büyük isteği ise hocasını görmektir. Askere gidene kadar herhangi bir tahsili bulunmayan Mehmet Özyurt, çevresindekilerin teşvikiyle ilk, orta ve liseyi kısa sürede bitirir. Askerliğini Konya’da yapar. İzinlerinde, tanıştığı bir imamın camiinde sohbetler yapar, insanlara hak ve hakikati anlatır. Burada halk tarafından çok sevilir. Yıllar sonra bile Konya’ya gittiğinde eski dostları onu büyük bir sevgiyle karşılar.
Askerlik dönüşü İskenderun’da Şükriye Hanım’la (1967) evlenir. Bu evliliğinden üçü erkek, ikisi kız toplam 5 evladı olur. İskenderun’da imamlık yaptığı bu yıllarda Mehmet Hoca, anne babası ile beraber kalıyordur. Evlerinin misafirsiz kaldığı gün sayısı çok azdır. Hayatının dönüm noktası ise Yüksek İslam Enstitüsü’ne gitmesidir. Sınavlar için tercihini İzmir’den yana kullanır. Amacı sesine aşina olduğu hocasını da görmektir. 1973 yılında girdiği sınavda birinci olur. Sınav için geldiği günün gecesinde, Fethullah Gülen Hocaefendi ile görüşür.
HAPİSTEN SONRA AYAKLARINI GÖSTERMİYORDU
Mehmet Özyurt Hoca, İzmir hayatına bir yıl Gütepe Camii’nde görev yaparak başlar. Sonra Bornova Büyük Camii’ne imam olarak tayin edilir. Aynı camiye 1976 yılında Fethullah Gülen Hocaefendi vaiz olarak gelir. Caminin yakınlarında ev tutan Mehmet Özyurt, her cuma hanesinde Hocaefendi’nin vaazlarına gelen insanlara yemek verir.
Eşi Şükriye Hanım o günleri şöyle anlatıyor: “Cami, evimize çok yakındı. Eve hoparlör çekildi. Kadınlar bizde toplanır, vaaz dinlerdi. Daha sonra şehir dışından gelen misafirlere evde yemek verirdik. Her cuma 40-50 kişinin yemek yediği olurdu. Tek bir maaşımız olmasına rağmen bize yeterdi.”
Bu süreç 1980 ihtilaline kadar devam eder. 1980-1983 yıllarında Bornova’da görev yapar. Şubat 1983’te asılsız bir iddia üzerine 28 gün arkadaşlarıyla birlikte cezaevinde kalır. Eşi, “Çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu.” derken, hapishane arkadaşı Sami Çizginer, o günleri şöyle anlatıyor: “Medrese-i Yusufiye’de beraberdik. Orada bizden daha çok sıkıntı çekti. Ayrı ayrı hücrelerde kaldık. Bir seferinde koridorda karşılaşınca, ona ‘Burada bulunmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?’ diye sordum. Bana, ‘Burada çekilen ıstıraplar, ebedi âlemde gül bahçesine dönecek. Burada ne kadar sıkıntı çekersek, çekelim. Biz ebedi âlemde gül bahçelerine talibiz. Hiç merak etme.’ dedi.”
Serbest bırakıldıktan sonra memuriyetine son verilir. O, ”Bunda da bir hayır var” diyerek, gönüllere iman aşılamak için ailesiyle Diyarbakır’a gider. Orada soğuk karşılanmalarına rağmen, selam vermediği kişi kalmaz. Ailesiyle birlikte damdan dönüştürme bir eve yerleşir. Eşyaları azdır. Şükriye Hanım’ın bileziklerini satarak geldikleri Diyarbakır’da, kıt kanaat geçinir. Teklif edilen yardımları da birisi hariç kabul etmez. Eşi bu durumu şöyle açıklıyor: “Diyarbakır’a gittikten sonra evimize bir yıl meyve girmedi. Bir tanıdık evimize meyve getirince Mehmet Hoca ona, ‘Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Alışmışlardı. Şimdi tekrar isteyecekler.’ dedi.
Bu durum Hocaefendi’ye anlatılır. O da bir nebze olsun yardım edilmesini ister. Mehmet Hoca bunu öğrendiğinde çok üzüldü. Bir şey anlatmıyordu. Israr edince ‘Ben Hz. Ebu Bekir gibi hizmet etmek istiyorum. Ücret almadan hizmet etmek istiyorum. Para aldıktan sonra bana ne faydası olur. Siz aç değilsiniz. Bir de Hz. Aişe validemizi görseydiniz. Sahabe annelerimizi görseydiniz ne yapardınız. Sadece lüksümüz yok.’ dedi. Ama ısrar edilince kabul etti. Ama o parayla ne aldıysa evde misafirle yedi. ‘Bu hizmetin parası. Tek başımıza yiyemeyiz.’ diyordu.”
Diyarbakır’da o zaman öğrenciye ev veren yoktur. Bir gece oturduğu evin eşyalarının bir kısmını alıp, olduğu gibi öğrencilere verir. Taşındığı birkaç evde de böyle yapar. Diyarbakır’da günlerinin büyük bir kısmını hizmet için evinden uzak geçiren Mehmet Özyurt’un eve geldiği gün sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordur. Evde kaldığı günlerde ise misafirin olmadığı gün yoktur. Evlilikleri boyunca baş başa çay içemediklerini söyleyen eşi, bir hatırasını şöyle anlatıyor: “İstanbul’dan dönmüştü. Erken geldi. ‘Seni kimse gördü mü?’ dedim. ‘Ben kimseyi görmedim’ dedi. Ben de, ‘Bugün bizimle olacaksın. Gelen olursa daha dönmedi deriz.’ dedim. Daha ben yemeği hazırlarken kapı çaldı. Çok sevdiğimiz Sakıp amcamız geldi. Onu sordu. Yok diyemedim. Ben sadece o var sandım. Ama gelen sadece o değildi. 10 kişiye yakın misafir vardı. Onları içeri buyur etti. Yemek yediler, gecenin geç saatlerine kadar sohbet oldu. Bir daha da baş başa çay içme fırsatı bulamadık.”
Mehmet Özyurt, Medrese-i Yusufiye’ye Diyarbakır’da da girer. Burada mahkûmlardan gardiyanlara kadar herkese hak ve hakikati anlatır. Suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakılır. Bulunduğu bölgede hizmetin hüsnükabul görmesi için neredeyse mesaisinin tamamını harcar. Eşi bir gün, “Beş çocuğun var, biraz onlarla ilgilen.” dediğinde, “Onlarla da ilgilenen çıkar. Ama öte yandan ilgilenme bekleyen binlerce çocuk var.” cevabını verir. Yılları hizmet aşkıyla geçen bu insanın vefatına bir ay kala farklı şeyler yaşanır. Hanımı da bu durumu sezer. Bu dönemde gördüğü bir rüyayı eşine bile anlatmaz. Sadece “Hocama anlatırım.” diye konuşur. Eşi bir anlam çıkaramaz. Vefatı yaklaştıkça ondaki düşünce daha da artar. Son hafta herkesle ayrı ayrı ilgilenir, eş dost, akraba ziyaretleri yapar. Tekrar Diyarbakır’a dönen Mehmet Hoca, dinlenmeden bu kez Van’a gider. Döndüğünde yorgun ve halsizdir. Eve geldiğinde eşi, “Ne zaman beraber olacağız?” deyince, “Dua et Allah ahirette nasip etsin.” cevabını verir.
ANCAK YANAR KÜL OLURSAK CENNETE GİRERİZ
Sonra Urfa’ya gitmek için hazırlanmaya başlar. Evden çıkarken eşine şunları söyler: “Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yaparsın?” Eşi, bu konuşmalara bir anlam veremez o sırada. Sonra çocuklarını öper: “Ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. ‘Ne oldu’ dedim, ‘Bir şey yok’ dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. ‘Ne oldu, bir şey mi unuttun’ dedim. ‘Hayır’ dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. ‘Bir şey mi var’ dedim. ‘Yok’ dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. ‘Allah’a ısmarladık’ dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Onu son görüşümdü.”
Mehmet Hoca, Urfa’dan Gaziantep’e gideceği günün gecesini Bayram Acar, Hasbi Hoca ve Memduh Hoca’yla birlikte geçirir. Sohbette, günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından dert yanılır. Bayram Acar, “Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi.” der. “Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki!” denilince, Mehmet Hoca’nın verdiği cevap şu olur: Ancak yanar kül olursak cennete gireriz.
Sabah üç arabayla yola çıkılır. Urfa’yı 14 km geçildikten sonra Mehmet Hoca önde giden arabasını durdurur. Yorgun olduğunu söyler. Ortadaki araca geçer. Kısa bir süre sonra içinde Mehmet Özyurt Hoca’nın da olduğu araba bir tankerle çarpışır. Yanan araçta Mehmet Hoca ile birlikte Bayram Acar, Hasbi Hoca ve Memduh Hoca da hayatını kaybeder. Şehadet parmağı dışında her yeri yanar. Daha sonra bu gönül insanı doğduğu yere gömülür.
EŞİ ŞÜKRİYE HANIM: SECDEYE GİDERKEN SAPSARI KESİLİRDİ
Diyarbakır’da evimize ekmeğin zor girdiği günlerdi. Öğrencilere yardım Diyarbakır’da azdı. İstanbul’dan 3 top kumaş gelmişti. Öğrencilerin kaldığı eve perde dikilecekti. Benim de bir namazlık eteğim yoktu. Kumaştan bir parça aldım. Komşuya diktirmesi için rica ettim. Mehmet Hoca öğrenince bana, “Allah’tan korkmadım mı, o hizmetin değil mi?” dedi. Ben de, ‘Biz de hizmetin değil miyiz?’ dedim. ‘Kesinlikle olmaz. Sen arkadaşına telefon aç, onu sofra bezi yapsın. Dershaneye vereceğim.’ dedi. Bu kadar hassastı. Hatta bir defasında eve pakette baklava geldi. Bir hafta açmadım. Bozuldu. O da ‘niye açmadın’ dediğinde ‘Sen kızıyorsun’ dedim.’ Namaza durduğu vakit ben ona bakamazdım. Sanki ağlıyor gibiydi. Secdeye giderken sapsarı kesilirdi. Her namazı böyleydi. Geceleri çok az uyurdu. Teheccüdü hiç kaçırmazdı. ‘Ben eşimle baş başa hiç çay içmedim. İstanbul’da aldığı porselen demlik ile iki tane çay bardağı vardı. Çay içmek nasip olmadı. Hâlâ duruyor. Son gün evden çıkarken bana ‘Ben de o çayı içmeyi çok istedim. Allah belki burada içirseydi orada içirmeyecekti. Belki orada içeceğiz.’ demişti.
YAKIN ARKADAŞLARI ANLATIYOR
Sami Çizginer:
Onun sevgisi, duruşu, ilmi, asaleti ve mütevazılığı bizi ona yaklaştırdı. İlk tanıştığımızda Büyük Cami’ye Hocaefendi’yi ziyarete gitmiştim. Kendisi pek duygulu, vakarlı bir akşam namazı kıldırdı. Hocaefendi’nin odasında tanıştık. Ondan sonra da dostluğumuz devam etti. 1983’te Medrese-i Yusufiye’de de beraberdik. Mehmet Hocamın farkı alçak gönüllülüğüdür. Hiç kimseyi ayırmaz, kimsenin hakkında konuşmazdı. Hocaefendi Bornova’da vaazlara başladığında onda ayrı bir telaş olurdu. Sanki bir bayram havasıydı. Sohbet öncesi her bakımdan hazırlık yapardı. Herkesin durumuna göre konuşurdu. Gelen insanlara mutlaka ikramda bulunurdu. Sadece Diyanet’ten para almasına rağmen, eli boldu. Hizmetteki devamlılığı takdire şayandı. Gecesi gündüzü hizmet aşkıyla doluydu. Vefası ayrı bir takdir toplardı. Bir defasında Ankara’da ameliyat olacaktım. Diyarbakır’da telefonumu bulmuş. Hemen beni aradı. ‘Ameliyat olmaya karar vermişsin. Beni kardeş olarak kabul edersen ilk kanı ben vereceğim. Kan gruplarımız aynı.’ dedi. Uçağa atladı geldi. İlk kanımı o verdi.
Yılmaz Subaşı:
Kendisiyle yurtiçi gezilerine giderdik. 9 gün arabada yattığımızı hatırlarım. Bir gün Rize’ye gittik. Akşam namazı sonunda bir sohbet yaptı. İmam dâhil herkes ağladı. Daha sonra kaldığımız yere onları davet ettik. Herkes akın akın geliyordu. İlk gittiğimizde bir çabanın olmadığı Rize’ye, iki üç yıl sonra gittiğimizde her şeyin değiştiğini gördük. Bir yolculuk öncesi Mehmet Hoca bir kutu Sızıntı dergisini arabaya koydu. Yola çıktık. 1980 öncesi yollar tehlikeliydi. Karadeniz’de polis bizi durdurdu. Üzerimizi aradı. Mehmet Hocam bize, ‘Allah’ın izniyle bir şey olmaz’ diyordu. Polisler araçta Sızıntı’yı görünce bizi serbest bıraktı. Yolumuza devam ettik.
Naim Sarıcalı:
Çok farklı bir imamdı. İnsan psikolojisini çok iyi biliyordu. 1980’lerde Bornova’da bizi tutan kişiydi. Ondaki faziletleri görünce eksikliklerimizi daha çok fark ettik. Herkesle ilgilenirdi. Camideki görevi biter bitmez, insanları bir araya toplar, Hak ve hakikati anlatırdı. Birlikte seyahat yapardık. Mutlaka yeni bir kişiyi bu seyahatlere götürür, onunla ilgilenirdi. Öğrencilerin kaldığı evlere bizi götürürdü. Karşılıksız verme duygusunu ondan öğrendik. Görevli olarak Almanya’ya gitmişti. Çok az kişiyle görüşebilmiş. En sonunda ‘onlar camiye gelmiyorlarsa biz onların ayağına gideriz.’ demiş ve meyhaneyi ziyaret etmişler. İnsanlara orada anlatmışlar. Ve onları, ‘biz geldik sıra sizde’ diyerek camiye davet etmiş. O insanlar birkaç gün sonra sohbet dinlemeye gelmiş. İçlerinden sözü dinlenen biri 65 yaşında hidayete ermiş.
İbrahim Öztürk (İslam Enstitüsü’nden okul arkadaşı):
1973-1974 yılında ilk sene aynı evde kaldık. Mehmet Abi evde sürekli ilimle irfanla meşguldü. Önünde sürekli kitap bulunuyordu. Okumayla meşguldü. Uykusu azdı. Sık sık sohbet ederdi. Yarım saat uyur, kalkar ilimle meşgul olurdu.
Rıfat Bakan:
Mehmet Hoca bize bu işin aşk ve şevkini anlatan kişidir. Onun sayesinde evlerimizi bu işlere açtık. Hamdolsun haftalık gelirdi. Bir misafiri gelse bana getirirdi. İnsanlığı birinci dereceden hocamdan öğrendiysem, ikinci derecede Mehmet hocamdan öğrendim. Fedakarlığı, alicenaplığı, cömertliği, misafir karşılamayı ve misafir uğurlamayı ondan öğrendik.
.
ÇAĞLAR AVCI
 

‘Hakim Bey’

Filed under: Multimedia — La Reverie @ 00:06
Tags: ,

.

Şikayetim var cümle yasaktan

Dillerimi hakim bey bağlasan durmaz

Gelsin jandarma polis karakoldan

Fikrim firarda mapusa sığmaz eyvah

Gün olur yerle yeksan olurum

Gün olur şahım devri devranda

Kanun üstüne kanun yapsalar

Söz uçar yazı iki cihanda eyvah

Sussan olmuyor, susmasan olmaz

Dil dursa hakim bey, tende can durmaz

Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz

Kaleme tedbir koma, tek durmaz

Söz- Müzik: Sezen Aksu

Mehmet Erdem – Hakim Bey

 

Hocefendiyi neden mi seviyorum?.. 31/10/2014

Filed under: Titrek Mürekkebim — La Reverie @ 22:18
Tags: ,
hizmet.
Onu 2005’te tanıdım, hâlâ aynı, hem bakıyorum kitaplarına, eski vaazlarına 40’ında neyse 70’inde aynı… İlmi hâline tam aksetmiş diyebileceğim büyük bir Hak dostu. Babası 63 yaşını geçtiği için, biz Resulullah’a (sav) saygısızlık ediyoruz, diyecek kadar Peygamber sevdalısıymış. Kendisinden dinledim, o 7 yaşındayken dahi Ashab-ı Kiramı okur, küçücük dünyasında adeta saadet asrını yasarmış, Hz. Ali r.a deyince o minik bedeni yerinde duramaz, yerlerde yuvarlanırmış, ömrünü iman kurtarma uğruna adamış, kâh bir caminin bir kösesinde uyumuş gocunmadan, kâh bir tahta kulübeciği ev bilmiş, bir eşi, sıcak aşı, ona baba, diyen yavruları olmamış, Rasulullahın nur simasında bir tebessüm olsun diye hüznü yoldaş edinmiş çıkmış yollara… Duasıdır, ben ölünce cüzdanımı karıştırsınlar bir kefen parası dahi bulamasınlar, der, dostun düşmanın attığı iftiralar canını öyle yakmıştır ki dua eder, Rabbim Fetih’in ailesinin, amcasına, dayısına kadar iki yakasını bir araya getirme, sonra demesinler şu evler, mercedesler onun… Hem çok ileri gidiyor normal bir müslümanın kaldıramayacağı şu sözleri ediyor: Şu asırda bazı insanlar ölmelidir, hem de mânen ölmelidir, ben diyor, Cennetten bile ümidimi kesmeliyim, eğer âlem-i islamın şehbal açması için birileri ölmeliyse ben ölmeliyim, hem ağlıyor hem diyor, hâlbuki diyor ben Cennetsizliğe dayanamam, ateşlere de katlanamam; ama birileri fedakârlık etmeliyse ben ‘mânen’ ölmeye de varım, diyor… İslamın yaşadığı sıkıntıların kalkması adına eğer, diyor benim ölümüm bir çözümse ben intihara bile razıyım, diyor. Nefsime köpek dediğimde bile bir pâye verdim, sözünü sarf edebiliyor… İki saat uyuduğunu, şeker hastası olmasına rağmen oruç tuttuğunu, iftarı insulin iğnesiyle beklediğini, her gece Ümmet için uzun uzun dualar ettiğini, secdeden çökmüş o alnını ve gözyaşlarının gözaltlarında oluşturduğu o mor halkaları anlatmak abes belki… Hüznü gözyaşlarından değil, gözlerinden belli, diyen şair onu mu anlatmıştı, bilmem. Efendimizin (sav) ismini anınca o yaşında bile bir silkinip oturuşunu düzeltmesi, ben sizden hep güzel şeyler bekledim, gözü yaşlı, alnı ak, edepli gençler bekledim… İman sarsıntıda, yangın var! Resulullahın sancağı sarsıntıda yangın var! Tulumbanı al, yetiş imdada! Yangın var! diye kürsülerde içi içini yiyen birini sevdim ben… Beni evde bekleyen bir eşim olmadı, der o, çocuklarım olmadı, der, öyle der ki bu bir insan değil de melek midir, der ölmemiş bir vicdan… Hizmet benim sevgilim oldu, der… Onu bir çiçek gibi yakasına nasıl taktığını anlatır. Birinin rüyasında Efendimizi (sav) gördüğünü, eğer Fetih değişirse kaybeder! dediğini anlatır yana yakıla… Bu hüşyar cemaatin hatrına bu çatlak sesli mücrimi de affeyle, diye inleyen ses mihraplarda, benim gibisi de huzura çıkar mı, edepsiz olursa çıkar! diye anlatır Efendimizle bir buluşmasını, hasıl-i kelam ondaki mahviyet ve fedakarlık benim şu asırda başkasında görebildiğim şeyler değil… Hâli bu kadar ortadayken, bir bayram tebriğine besmeleyle başladı diye, bile mahkemelik olmuş bu zata atılan taşlar isabet eder mi, gününü gecesini Hakk’a ve ila-yı Kelimetullaha adamış bir zata bin mancınık kurulsa Hasbiyallah! demez mi, her zaman biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur, deyip sulh kahramanları olmayı telkin etmiş bu insan o kadar yıl türlü iftiraya dişini sıkıp sabretmiş bu insan.. Başkasının mutluluğu için yaşayan, hayali yaşatmak olan bu insan.. Hatta hatta ‘bedduaya lâine âmin demedik’ diyen bu insan.. Nasıl canı yandı ise ellerini Zat-i Zülcelal’e kaldırıp “O söylenen fenalıkları Sen biliyorsun ki biz yapmadık, biz bir karıncaya bile bilerek basmadık, biz bu yola Senin için çıktık, beklentisiz bir şekilde bir tek Seni diledik ve Senden başka hiçbir talepte bulunmadık, hiçbir mal, makam ve mevkide, şan ve şöhrette gözümüz olmadı, en ufak şeyi bile yanımıza almadık, kolumuza takmadık, bu çirkinlikleri bu masumlara attılar, bu hüşyar cemaati hırsızlıkla, devlet yıkmakla, kumpas kurmakla suçladılar, bunları yapanları Sen biliyorsun, biz içimiz çokça rahat şekilde diyoruz, işte, o kirli işleri kim yaptıysa onu mahvet, diyoruz, diyebiliyoruz, biz yapsaydık korkardık, biz yapsaydık tereddüt eder diyemezdik, ama diyoruz, harama bulaşan elleri yak, diyoruz, biz kimseden değil Rabbim, bir tek Senden korkuyoruz…” mealinde yakarıyor Mevla’ya ve kükrüyor müfterilerin hayâ bilmez yüzlerine… Ne hikmetse âlim beddua eder mi, diyenler âlime iftira edenlere karşı ağzını açıp da tek kelime edemiyor. Güçlünün haklı olduğu bir yerde hiçbir terazi de doğru tartmıyor, 165 ülkeye anasını babasını, güzel vatanını ardına alıp da varanların fedakârlığına, Türkçemizi ve değerlerimizi bir bayrak gibi kutuplara değin taşıma mücadelesine hamiyetperverlik, adanmışlık diyemezler miydi? Rıza-yı ilahi için çatlayana dek koşmaya niyet eden, biz dönmeye değil ölmeye geldik diyen, annesinin vefatına yetişemeyen, okulunda biri yaralanınca din hizmetine bir zevâl gelir endişesi ile: “Şükür ki yaralanan benim yavrummuş!” diyebilen, bir çocuk boğulacak diye yüzmeyi bilmese de atlayıp Kazak boylarında boğulup şehit olmayı bilen Yasin’lerin, Adem’lerin, Kemal’lerin inlerine kendileri de girmeli değiller miydi?.. “Mefkûre muhaciri bu yiğitler, Çanakkale’ye gidiyor gibi, dünyanın değişik yerlerine seyahatler tertip ettiler. Kimi zaman evlerinde duvaklı gelinleri bırakıp gittiler. Kimi zaman parmaklarında nişan yüzüğüyle yollara döküldüler. Kimi zaman da gözü yaşlı anne-babalarının ellerini öptü, onları Allah’a emanet edip öyle yola koyuldular. İşte bütün bu fedakârlıklar karşısında bence onların alnı değil ayakları bile öpülür.” Der o, evet, vallahi ya o yolda koşup ölünür, ya da o yolda gidenlere imrenilir, ama paralel denmez, devlet yıkıyor, denmez, iftira atılmaz, her birinden nasıl helâlik alacaksınız o kırdığınız o yiğitlerin, o fedakar ana-babaların, o cefakar eşlerin… Nasıl?..
beklentisizce
.
ah 
“Bize deseler ki, diyor, Suriye düşman esaretini atmış, Filistin, Fas, Mısır, Cezayir… hürriyete kavuşmuş, biz de şükürden iki büklüm rükûya varsak oradan öyle bir haşyetle secdeye kapansak ki o anda çoğumuz şadırvanların temiz güvercinleri gibi şemaya uçsak ve can versek!” diyor. Din-i mübin-i Islamın her vadiye ulaşması adına gidin, diyor. Ezansız memleketlerde, ben Resulullahı oralarda çok garip hissettim, çok az anılıyorsun ya Resulallah, herhalde buralarda çok gurbet çekiyorsun, dedim.. diyerek ağlıyor. Bulunduğunuz konumun hakkını verin, diyor, her halukarda sözü donup dolaştırıp en önemli meseleye: Allah’a getirin, diyor. Mü’minin konuşması hikmet, susması ise bu türlü konuşmaya vesile olacak kuluçkadır, diyor. Heyhat biz karşımıza her dediğimizi alkışlayan kalabalıklar aldığımızdan beri bilemedik iki düşünüp bir söylemeyi, kalp kırmanın, kul hakkının günahını, her kin ve nefretin her işsiz kalan ferdin, her sürülen emniyet mensubunun, kovulan gazetecinin, hâkimin sırf bu yolu tercih edip de Hakk’a hizmet etmeye adanmış olabileceğini düşünemedik, öldükten sonra hesap var, bildik, Akif’li, Necip Fazıl’lı şiirler söyledik, ya Allah! dedik ama o Allah, diyenleri, Allah diye diye ölümüne yollara düşenleri düşünemedik… Akıbetlerini batırmak, isimlerini silip, hayat sahnesinden, devlet dairesinden, hakim koltuğundan kaldırmak istediklerimizin bir gün bizi belki de bin zahmetle ulaşacağımız Cennetlerden edebileceğini düşünemedik..
talebim olmadı
Her şeyi yanlış mı gördüm ben, o gitmeler gezinti miydi, o vaazlar dinleti, tüm o hizmetler, himmetler, fedakârlıklar söylenti miydi, o ağlamalar montaj mı, ya gördüklerim? Ya bana hizmet edenler, hani hala kimse bir şey istemeye gelmedi, hani menfaatperest idiler? Hocaefendi alnını yamultup da gözüne makyaj mı yaptırmıştı, geceleri dua ettiği hep yalan mıydı? Ya onca kitap, mecmua hepsi palavra mı, binlerce insan bir araya gelip bir oyun mu oynayalım, demişler? Bazımız Odtülü, Boğaziçili olmamıza rağmen düşük gelirine, sıcağına, soğuğuna, tahtakurusuna, faresine, yenmeyen yemeklerine, bize barbar gözüyle bakan insanlarına rağmen anne- babamızı güzel yurdumuzu bırakıp da bilmediğimiz yerlere gidip sırf macera olsun diye okul mu açalım demişler, diye diye? Hem bir de okul inşaatlarında amele bile mi olmuşlar? Kimi de kapı kapı para toplarken fakire yoksula mı dikmiş gözünü, et nedir hiç bilmeyen ailelere kurban eti ulaştırırken kötü bir emeli mi varmış sahi? Yetimin başını okşarken siyah adama bu beyaz zarar vermeye gelmedi, derken amacı neydi ki? Misyonerlerin kilise yardımlarıyla bir sürü Müslümanı dininden ettiğini biliyoruz, Müslümanın Müslümana yardıma koşması vefa gereği değil midir, Efendimizin (sav) “Benim Adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” diyerek gösterdiği ufka bizlerin aşkla koşmasından daha normal ne olabilirdi?.. İnfakla, cefakârlıkla, fedakârlıkla, ihlâsla alınmış bütün bu yollar… Ah edip ağlamadan, sineler dağlamadan bu dağlardan aşılmamış, dünyanın bilmem neresinde bir demet marul bulup çocuklarına yediren kendileri ise sevinçten ağlayan çiftler var, narkozsuz hastanelerde ağzında havlu ısırarak ameliyat olan anneler, iklimine şartlarına ayak uyduramadıkları coğrafyalarda sırf bir kişi daha Allah, desin, diye kalmaya devam eden ama donarak ölüp okulunun bahçesine gömülen yiğitler, ölümün kendilerini koşarken bulmasını istedikleri için ölümüne koşan yiğitler var… Gurbette evinin içinde eşkıyalarca ölümüne dövülüp komaya giren bir Necati ağabey var mesela, arkadaşı onun komadaki halini anlatırken, hastane odasının gül koktuğunu Necati’nin Efendimizi (sav) görüp “Sen ağlama ya Resulallah, ben ağlayayım”, diye diye ağladığını nakleder… Kim ne derse desin, Allah ve Resulü kendileri için yola çıkan mü’minleri korur ve kollar. Yollarına dikenler de dökülse Hak için yola çıkanlar menzile ererler. Ne var ki herkes ektiğini biçecek, burada gayzla suizanla öz kardeşinin boynunu kıranlara ilahi adalet yetişecektir. Canı yanan burada ezilse de orda can yakanın yakasına yapışacaktır. Haklı, o vakit şeksiz şüphesiz güçlü olacaktır. Rabbi Rahim bizi bunca ortak değerimiz olduğu halde ayrı gayrı koymasın. Aynı yolda omuz omuza savaşan, destanlar yazan, asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu aziz milleti yeniden bir ve beraber eylesin, her türlü nifak ve fitne illetinden muhafaza eylesin. Bu elleri sımsıkı kenetleyip yükünü bize taşıtsın, saflarımızı sıkı, muhabbetimizi kavî, ihlâs ve şevkimizi daim eylesin. Kalbimizde inananlara karşı bir kin ve nefret bırakmasın, hepimizi gerçek iman, takva, zühd ve hidayete erdirsin. Temsilde ve tebliğde bizleri ve tüm mü’minleri vazifenin hakkını verme şuuruna ulaştırsın, bizlere bu en büyük vazifede inayetiyle güç ve kuvvet versin. Asrın kaybedenlerine inat Hakk’ı ve sabrı tavsiye eden kulları zümresine cümlemizi dâhil eylesin. Her türlü güzelliği lûtfedip her türlü şerden muhafaza eylesin. Âmin.
hacı kemal erimez.
adem tatli.
cemaat
.
satın alınmaz olun.

 

Bayram bayram ola… 04/10/2014

Filed under: Uncategorized — La Reverie @ 17:45

IMG_20141004_164102.

Sevdik Rabbim! Sen bize sevdirdin insanlari… Simdi sevmeyecegin her seyi bizden alip bizi sevecegin tum hasletlerle donatmani diliyoruz.. Sevgini, her seyden cok, istiyoruz!.. Geride biraktiklarimiza olan hasretimiz yuregimizi burksa da bir bayrami daha gormek Senin ikramindir… Bayrami mubarek eyle Ya Rab! Bize gercek bayram eyle… Âmin…

Hayirli bayramlar…

Selam, sevgi ve dua ile…

 

Kur’an’da Hangi Kelime Kaç Defa Geçiyor? 03/08/2014

Filed under: Ahsenü'l Kelam- Quran — La Reverie @ 03:00
Tags: , ,
kuran
.
Kur’ân’ın Mucizeliğinin İstatistiksel Delillerinden Bir Kısmı:
Kur’ân’da, ay manasındaki “eş-Şehr” kelimesi 12 defa geçer. 1 yıl, 12 aydır.
Gün manasındaki “yevm” kelimesi 365 defa geçer. 1 sene 365 gündür.
Melek (Melâike) 88 defa, şeytan (şeyâtin) 88 defa geçer.
Dünya 115 defa, ahiret 115 defa geçer.
Erkek kişi anlamına gelen “recül” kelimesi 24 defa, kadın anlamına gelen “mer’e” kelimesi 24 defa geçer.
İblis 11 defa, istiâze (Allah’a sığınmak) 11 defa geçer.
Harp 6 defa, esir 6 defa geçer.
Mağfiret (affetmek) 234 defa, ceza ise 117 defa geçer. 117, 234’ün yarısıdır.
Allah’ın affı, Allah’ın gazabını geçer.
Sabır 12 defa, sıkıntı 12 defa geçer.
İyiler anlamındaki “ebrar” kelimesi 6 defa, kötüler anlamındaki “eşrar” kelimesi 3 defa geçer.
Güneş anlamındaki “şems” kelimesi 33 defa, “nur” kelimesi 33 defa geçer.
27 peygamberin ismi 513 defa tekrar edilmiştir. “Resul” kelimesi türevleriyle 513 defa zikir edilmiştir.
Zulüm anlamındaki “kıst” kelimesi 15 defa, adalet ise 15 defa geçer.
Rahmet 79 defa, hidayet 79 defa geçer.
Bitki 26 defa, ağaç 26 defa geçer.
Yaz 5, sıcak 5, kış 5 ve soğuk 5 defa geçer.
Hayat 145 defa, ölüm 145 defa geçer.
Fayda 50 defa, zarar 50 defa geçer.
Sihir 60 defa, fitne 60 defa geçer.

.

Sorularla İslamiyet
 

Ah Rabbim… 02/08/2014

Filed under: Yürekler Semaya-Yakarış — La Reverie @ 01:26
Tags:

duaa.

.

Âmin…

.

 

 

 

Hatıralar bende ağlar… 31/07/2014

Filed under: Uncategorized — La Reverie @ 14:02

Murat Göğebakan

‘Umitler asla olmez’ basligiyla adina siir yazdigim tek sanatci Murat Gogebakan’in dar-i bekâya irtihal ettigi haberiyle icim burkuldu… Sevdigim insana bir Fatiha rica ederim… Rabbim taksiratini affetsin.

Inna lillahi ve inna ileyhi raciun…
 

 
The Land Of Olive Tree

With an Olive branch shall bridge Peace toward Palestine

Sılaya Hasretim Dinmez

Ya ilahi ! bizim ümidimiz ve seyyidimiz yalnız sensin.

Zєяяєcє

Ç I Ğ L I K L A R I M I içime gömüyor(um)... (M.Fethullah Gülen)

Menzil - GAVSI SANİ(K.S.A)

www.ahiretrehberi.com | Blog

Good Speech خـيـرُ الكلام

This is the Book about which there is no doubt.

nuryolcusu

"Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm'ın sadâsı olacaktır!..'' (Tarihçe-i Hayat)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 3.951 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: