Anadolu’dan ayrılalı henüz birkaç ay olmuştu. Doğrusu ayrılığın kendisine bu kadar dokunacağını tahmin etmemişti. Unutacağını hiç sanmadığı, geçen güze ait bütün motifleri takıp takıştıran o kış akşamında, şehir istasyonunun hüzünlü dekorunda sevdiklerine son defa sarılıp ayrılırken, tırnağının etinden sökülmesine benzer bir acı yaşatmıştı ruhuna. Ayrılık hüzünlü olmuştu…
Şimdi çok uzaktaydı. Kitaplardan, destanlardan, masallardan bildiği topraklarda. Soy soylayan, boy boylayan Dede Korkut diyarında. Anadolu’ya ruh veren Yesevî’nin ülkesinde… Dede korkut’un masallarındaki öze, Yesevî’nin eserlerindeki mânâya bağlılığın ifadesi olarak buralara açılan, artık sağır sultanın bile duyduğu okullar için gelmişti. 21. yüzyılın “düşmanlarınca korkulan, dostlarınca örnek alınan” Türkiye’sinin oluşmasına katkıda bulunduğuna inandığı okulların emrinde, bu mukaddes gâye için ter akıtmak istiyordu. İhtiras kıvamında bir istekti bu.
Şubatı utandırmayan bir kış yaşanıyordu. Bulunduğu vilayetin kışını Erzurum’un kışına benzetiyordu tanıdıkları. Kışın hatırı sayılırdı sahiden. Ama biraz sonra bineceği uçakla, bir okul ziyareti için gideceği yerin, “yazın bayıltan güzelliği, kışın ise öldüren ayazıyla” namlı bir yer olduğu söyleniyordu… “O ise bundan daha beter ayaz nasıl olur” diye söyleniyordu.
Gerçekten kendisine bunca yıl hizmet eden bedeni, hiç böyle bir soğukla tanışmamıştı bu güne kadar. Gözleri bu kadar kar beyazını hiç bir arada görmemişti. Uçaktan inip taksiye bininceye kadar geçen kısa sürede, donmak suretiyle ölünebileceğine, işte o zaman inandı.
Okulu geziyorlardı. Mahdut imkânları, buraların söyleyişiyle hararetin -40 derecede seyretmesine rağmen çalışmayan kaloriferleri, yanmayan ve ne zaman geleceği belirsiz elektriği görünce, bir an “yaşanmaz burada” diye isyan etti içinden. Gözü, gönlü, aklı çevresinde heyecanla pervane olan arkadaşlarına takıldı. İmrendi onlara… O eski binayı, cümle olumsuzluklara rağmen yepyeni bir aşkla okul kılan, sevgi mesaisi yapan arkadaşlarına gıpta etti. Nasıl tahammül ediyorlardı acaba? Tükenmeyen bu sabır gücünü nereden buluyorlardı? Gözleri parlıyordu hepsinin. Ateş gibiydiler. Tepeden tırnağa azim, serâpâ umuttular. Neydi bu işin tılsımı? ….
Gün akşama dönerken misafir edileceği eve hareket ettiler. Türkiye’den gelip, üniversitede okuyan, okulda da belletmenlik yapan gençler tarafından ağırlanıyorlardı. Dışarıdaki ayaza inat, etrafını sımsıcak bir sevgi hâlesi kuşatmıştı. Biraz sonra elinde çay tepsisiyle, kapıda bir delikanlı belirdi. Uzuna yakın boyu, düz kızıla çalan sarı saçları, masmavi gözleriyle buraların çocuğuydu. Çayı kendisine doğru uzatırken, ferah ve serin bir gülücüğe sarıp sarmaladığı pürüzsüz sayılabilecek bir şive ile “Ben Türkçe biliyorum.” dedi. Şaşkınlığını kapamaya uğraşan bir tebessümle “biraz konuş o zaman” diye cevapladı. Gündüz okulu gezerken kapıldığı düşünceleri keşfetmişçesine, masmavi bakışlarını gözlerine mıhlayıp “istemez misin” dedi çocuk, “dünya onların, ahiret bizim olsun!…” Kelimenin tam anlamıyla afalladı. Sanki ayıbı yüzüne vurulmuş gibi bütün hücrelerinin utanç kesildiğini hissetti. Arkadaşlarının sabır gücünün tükenmez kaynağı işte tam karşısındaydı. Haykırdı içine doğru, avaz avaz haykırdı:
“Asıl buralarda yaşanır, asıl buralarda yaşanmalı.”
Artık hüzün çok gerilerde kalmıştı.
Ali TOKUL


















