.
Gazeteci yazar Harun Tokak’ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan Önden Giden Atlılar dizisinin dördüncü kitabı Kınalı Küheylanlar’ın ilk sayfalarında Fethullah Gülen şu değerlendirmeyi yapıyor: “Elinizde tuttuğunuz bu kitap, bazen ‘örnekleri kendinden’ sözcükleriyle seslendirdiğimiz, bazen ‘inanıyoruz’ ifadeleriyle anlattığımız rüyaların, hülyaların tahakkuk etmesi için yıllar boyu gelişini intizar ettiğimiz, anadanserden geçen o gül yüzlü yiğitlerin, adsız kahramanların ve adanmış ruhların dasitani hayatlarından sadece birkaç damla.
HASRETİMİZİ DİNDİRME ADINA
Aslında bu kitapçık; gençliğin, gençlik ruhundaki dünyevi arzu ve emellerin karşı konulmaz cazibe ile herkesi kendine çektiği, cismaniyetin insani duygu ve düşünceleri baskı altına aldığı hayatın o en mavimtırak demlerinde, değişik istek ve dürtüleri bastıran, bir başka vuslat iştiyakıyla uçup gidenlerin ve birkaç asırlık hasretimizi dindirme adına ‘ben de varım’ diye yollara düşenlerin, yollara düşüp geriye dönmeyenlerin sergüzeştlerinden sadece birkaç kare…”
KİTAPTAN SEÇİLMİŞ PASAJLAR
Gecenin karanlığında kaybolanlar
Salonda şöminedeyanan odunların çıtırtılarından başkaçıtçıkmıyordu. Ağırbirmelal çökmüştü kınalı küheylanların yüzlerine. Gözlerinin güzelliği gönüller fetheden Batmanlı Ali’nin anlattıkları Tanrı Dağları’nın eteklerindeki evin geniş salonunu hüzünlü birsükûnaboğmuştu. Kimse o sükûnu uyandırmakistemiyordu. Bozkırdarüzgârhızını artırdıkçaartırıyordu. Asya’nın kınalı küheylanları kalkıp gecenin karanlığındabirerikişer kaybolduğunda; insanın içineürpertilersalan bozkırdasabah yakındı. (sf.16)
Çöle düşen yiğit
Hakan Usta da atını Afrika çöllerine, yosun kokulu Hint Okyanusu’na süren yiğitlerdendi. Önden Giden Atlılar’dandı.
Afrika’yı bir baştan bir başa geçerek atını Ukbe bin Nafi gibi uçsuz bucaksız okyanusa sürenlerdendi. İşadamı dostlarıyla bir Tanzanya gezisi sırasında düşmüş bu yoksul ülkenin sevdası gönlüne. Başkent Darüsselam’da yağmurlu havalarda binlerce su göletlerinin oluşması, arabaların yarı bellerine kadar suya batması da vazgeçirememiş onu bu sevdadan. Hint Okyanusu’nun üzgün bir gelin gibi bu yoksul ülkeye bakışı, dokunmuş olmalı yüreğine. Hele, Feza Türk kolejine uğradıklarında, siyah incilerin Türkçe “hoş geldiniz” demesi, İstiklal Marşımızın okunması, öğretmenlerin cana yakınlıkları, büyülemiş bu büyük ruhlu Usta’yı. 24 Kınalı Küheylanlar Yeni Müslüman olan Jozef’in: “Siz başka beyazlar benzemiyorsunuz, niye daha erken gelmediniz, annem çok müşfik bir kadındı, sizi görseydi kesin Müslüman olurdu. Sizin yüzünüzde yalan yok” sözleri ipeğe sarılı bir hançer gibi saplanmış yüreğine. (sf.23-24)
Azrail Türkçe konuşur mu?
“Ayaklarım kopmuş, her tarafım kan revandı. Herhalde birazdan Azrail gelir diye düşünüp bildiğim duaları okumaya başlamıştım ki birden karşımda sizi gördüm. Sizin bize ölüm meleği kişinin en sevdiği insan suretinde gelir dediğiniz hatırıma geldi. Herhalde Azrail Ramazan Hocam’ın suretinde geldi, diye düşündüm. Ama baktım, Azrail Türkçe konuşuyor, bu kadar da olmaz, Azrail Türkçe konuşur mu? Bu Ramazan Öğretmenimin ta kendisi, dedim.” (sf.64)
Onlar bize karşılıksız vermeyi öğrettiler
Türkmen bir işadamı olan Murad Bey: “Beş yıl çağırdılar gelmedim. Metin hoca bırakmadı peşimi. Çocuğumun halindeki güzellik beni hayran bıraktı. Sevgim o kadar arttı ki artık bu öğretmenleri görmesem olmuyor. Arkadaşlarımızla evlerimizden daha çok bu okullarla ilgilenmeye başladık. Türk öğretmenler ve idareciler yerlerini yeni yetişen Türkmen idareci ve öğretmenlere bırakarak birer ikişer ayrılıyorlar buralardan, bu durum bizi çok üzüyor, Türk öğretmenler buralardan gitmemeli, yemeğin tuzu gibi kaldılar, daha fazla azaltılmamalı. Onlar bize karşılıksız vermeyi öğrettiler” diyor. (sf.38)
ESKİMOLAR’IN YENİ MİSAFİRLERİ
Kızıl Erich, 981 yılında geldiğinde kıyıdaki buzullar erimiş, her yer yeşil yosun ve dikenlerle kaplı olduğu için “Greenland” yani “yeşil ülke” adını vermiş buralara. Oysa bugünkü tabiat şartları bir şamar gibi iner Aydoğan Öğretmenin ve eşinin suratına. Yüzde 81’i hâlâ buzlarla kaplı olan ve kara ulaşımının hemen hiç olmadığı 57 bin nüfuslu bir ülkedir “Greenland” Kızakları çeken özel husky köpeklerine çok iş düşmektedir. (….) M.Ö. 3000’li yıllardan beri bu bölgenin sakinleri olan ve hâlâ nüfusun yüzde 88’ini oluşturan Eskimolar çok cana yakındırlar. Yeni misafirlerine yürekten davranırlar. Kapılar önlerinde bir bir açılmaya başlar. Sanki buz dağları çözülüşe geçmiştir. Eriyen buzların altındaki suların gönle hoş gelen tatlı şırıltısını duyarlar. Başkent Nuuk’ta herkes onları merak eder ve görmeye gelir. Kısa sürede etraflarında bir hayran kitlesi oluşur. İsimlerini zor telaffuz ettikleri bu insanlarla sanki kırk yıllık dost olmuşlardır. Kısa sürede on beş bin nüfuslu başkentin sevgilisi haline gelirler. Aydoğan Öğretmen birkaç ay sonra daha iyi bir işe girer, geniş ve büyük bir lojmana taşınırlar. Yeni firma ile haftada üç gün bir lisede ders verme üzerinde anlaşır. (sf.49-50)
Hristiyan evinde sahur hazırlığı
Bir gün Elif Öğretmeni Hristiyan bir aile, gece evlerinde yatılı olarak misafir etmek ister. İlk defa böyle bir teklifle karşılaşırlar. Elif Öğretmen: “Bu gece de sahura kalkmadan oruç tutarım” diyerek kabul eder. Ev iki odalı küçük bir ev olmasına rağmen Elif Öğretmene bir oda tahsis ederler. Sahur vakti, kaldırılan Elif Öğretmen gördükleri karşısında gözlerine inanamaz. Evin annesi erkenden kalkmış ve o daracık mutfakta zengin bir sofra hazırlamıştır. Bu bereketli gece, bundan sonra başlayacak güzel günlerin habercisi gibidir. (sf.56)
GURBETTE İLK ÖĞRETMEN
Bir gün, İslam’ın ilk muhacir muallimi genç ve güzel Musab Medine mescidinde bir köşede eski püskü elbiseler içinde otururken, onun o halinden mahzun olan Güllerin Efendisi’nin dudaklarından şu sözler dökülüyor; “Şu Mus’ab’a bakın! Bir zamanlar Mekke’de anne babasının yanında ondan rahatı yoktu. Mekke’de herkes ona bakar, imrenirdi. Ama o Allah sevgisini tercih etti.” (sf.92)
Tekerlekli sandalyedeki dava adamı
Yanımda uzun yıllar yurtdışında kalmış, Baltıkların dondurucu soğuklarında talebe yetiştirmekle meşgul olmuş değerli dost İsmail Bey de vardı. Derdini seven adam tane tane konuşuyordu. Gecelerin en karanlığında Allah’tan başka kimselere açamadığı dertlerini, hasretlerini, hicranlarını, sinesindeki sırları arkası karalanmış kâğıtlara döken, bizim kuşağın rüya kokan günlerine kitap ve mürekkebin romansı kokusunu sokan, koşmalarıyla herkesi imrendiren bu büyük dava adamı şimdi bir tekerlekli sandalyede oturuyordu. (sf.114)
Öğrencisi için Ural’ın azgın sularına daldı
Sanki binlerce vahşi kurt uluyor, binlerce yılan ıslıklıyor bozkırın karanlığında. Bozkırı bekleyen ağaçlar üşüyor, bozkıra bırakılmış yılkılar üşüyor, Tanrı Dağları üşüyor, bozkırda koşturan Önden Giden Atlılar üşüyor. Beyaz bir anıt gibi Tanrı Dağları’nın başuçlarında durduğu, gökten düşen meşaleler gibi gecenin karanlığında öylece yatan yiğitlerin mezarları üşüyor. Boğulmak üzere olan öğrencisini kurtarmak için kendisini Ural’ın azgın sularına bırakan Yasin üşüyor. Sıcak yurtlarından, yuvalarından, ışığın doğduğu bu topraklara koşan ışık süvarileri üşüyor Ben üşüyorum. Çocukluğumda köy kışlarında üşüdüğüm günler geliyor hatırıma. Ama insanın kendi köyünde üşümesi bile güzeldir. (sf.77-78)
Son Yorumlar